15 Kasım 2010 Pazartesi

Sapıklık Ruhumuzda Var!

TBMM Kayıp Çocuklar Araştırma Komisyonu Başkanı AK Parti Milletvekili Halide İncekara, dizilerdeki sapıklığın ana kaynağını bulmuş. İncekara’ya göre, en büyük suçlu dizilere reklam veren “muhafazakâr” patronlar…

Fatmagül’ün suçunun ne olduğunu halen bilmeyenlerin ilgiyle takip ettiği dizinin Azarbaycan’da da izlendiğini görünce adeta küplere binen Milletvekili İncekara, “Sapık dizilere, muhafazakârlar reklam veriyor, 9 korumayla gezerler ama bu dizilere reklam vermekten de geri kalmazlar.” diye tepkisini dile getirmiş…

Buna göre; malum dizilere reklam veren ve “muhafazakar” olmayanların hiçbir suçu yok…

O dizilere sponsor olanların da bir suçu yok…

Diziye oluk gibi para akıtan yapımcılar da sütten çıkmış ak kaşık…

“Bu da dizi mi be!” diye elinin tersiyle itmeyip, kanalının en mutena saatlerini tahsis eden televizyon patronları da suçsuz…

En önemlisi, hayatının en güzel anlarını, televizyonun karşısında, üstelik de sapıkça duyguların cirit attığı dizileri izleyerek geçirenler de olabildiğince masum…

İncekara, bir de senaristleri suçlamış tabii…

Senaristlerin ruh sağlığından ve şuur altından şüphe ettiğini de belirterek, bir diğer suçlu olarak da “seksi” diye lanse edilen dizi oyuncularını göstermiş…

Fiziki ve ruhsal yönden araştırılması gereken oyuncuların varlığından söz etmiş…

Elbette sayın İncekara’ya bütün kalbimle katılıyorum…

Ama Allah aşkına “hırsızın hiç mi suçu yok?” diye de sorulmamasını bir trülü anlamıyorum…

Sapıklık, ruhsal bir hastalıktır…

Her sapıklık, toplumu rahatsız edecek düzeyde olmaz.

Bazı insanların sapık düşünceleri vardır, kendi kendini yer bitirir…

Bazen dışarı yansımayan sapıklıklarını yakın çevresine yansıtır…

Sapıklığı, illa da “cinsel bozukluk” olarak algılamamak gerekir…

Tavır ve davranışları normal olmayan kişilere “sapık” diyoruz…

Başka şey de söylüyoruz…

Mesela gelenek ve törelerden ayrılanlar da “sapık” kategorisine giriyor…

Ve normal olmayan davranışlarda bulunan herkesin “sapık” olduğu inancını taşıyoruz…

Kime göre normal olduğunu ise asla söyleyemiyoruz…

Kimin geleneğine göre, kimin töresini esas alarak, hangi toplumun değer yargılarını gözeterek?

Türkiye’de kavram kargaşasının en çok yaşandığı konu bu zaten…

Yıllardır “iki arada bir derede” kalanların kimlik kavgasıdır bu…

Derme çatma kulübede, sabah yediği kuru ekmekle gününü geçiren aileler, akşamları hayaline bile ulaşamayacağı şatafatlı yaşamları hanesine konuk ediyor…

“Ednan bey”e üzülüyor, Behlül’ü anlıyor, Fatmagül’ün suçunun olmadığını tartışıyor…

Gün boyu süren kadın programlarında bir birine nasıl hakaret edileceğini, nasıl sövüleceğini, nasıl öldürüleceğini öğreniyor ve kanıksamaya başlıyor…

Aslında o kadar da masum sayılmayız…

Fırsatını bulduğunda saçından tuttuğu gibi yerlerde sürüyen bir milletin fertleriyiz…

“İki tokadı” attı mı feleğinin şaştığına inanırız…

“Dişi kancık kuyruk sallamazsa” diye erkeklerin hepsinin masum olduğuna inanırız. Kuyruğunu sallayan dişidir hep…

Kadın aldatınca “orospu” olur, erkek dediğin yapınca “kaçamak”.

Ama bir süre sonra kadının “sevdiğinden” yaptığına inanarak “orospu” sözcüğünün ağır kaçtığını düşünür “cevaz” vermeye başlarız…

Dizilerde kötü adamlara kin kusma dönemlerini gerilerde bıraktık…

Öç alanlardan önce biz “oh” çeker olduk…

Karınca öldürür gibi insan öldüren dizilerdeki katilleri kahraman diye bağrımıza bastık…

Nuri Alço bile hiç bu kadar sevimli olmamıştı…

Güya “entelektüel” tartışmalarda dizilerden yaka silkeleyenlerin, dizilerin hiçbir anını kaçırmamasını bugüne değin hiç kimse anlatamadı…

“Bakalım ne oluyor” diye de olsa, her akşam, aynı tür dizilerin, filmlerin, magazin programlarının, seviyesiz tartışma programlarının tiryakisi olanların ruh sağlığı ne kadar düzgün?

Muhafazakâr bir filmde rol aldı diye ayıplanan oyuncuların olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz…

Referandumda “evet” oyu verecek diye “çağın gerisinde” görülen aydınların, sanatçıların uğradığı hakareti biliyoruz…

Soyunmanın “cömertlik” olarak lanse edildiği bir acayip dünyanın bireyleriyiz…

Biz halen kimin başını örtüp, kimin açacağına karar veremiyoruz…

Sapıklıkları tartışmıyor, inancının gereğini yapmak isteyenleri ayıplıyoruz…

Belki de “ne kadar uzak kalabilirim” kaygısı taşıyanların “gerici” olabileceği üzerine varsayımlarda bulunuyoruz…

Zaten biz, çok demokrat bir milletiz…

“Sallandıracaksın iki tanesini Taksim’de” diye nasıl gözdağı verileceğini iyi bilen bir milletiz…

Sonra zaten demokrasi dediğimiz, bizim beğendiğimizdir…

Tartışma dediğimizse, bizim dediğimizin kabullenilmesidir…

Malum dizilere reklam veren “muhafazakâr” patronlar suçlu, senaristlerin de ruh sağlığı bozuk, tonla parayı götüren oyuncular da sağlıklı sayılmaz…

Peki o dizileri izleyenler oyunun bir parçası değil mi?

Yoksa sapıklık ruhumuza işlemiş de haberimiz mi yok?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
15 Kasım 2010