11 Kasım 2010 Perşembe

Naif Karabatak

Kılıçdaroğlu’nun Halefi Kim?

Komplo teorisi hakkında üç farklı düşünce yapısı var. Birinci kategoridekiler, komplo teorisine inanmaz, safsatadan başka bir şey olmadığını, amacın yönlendirme olduğunu söylerler…

İkinci gruptakiler, her şeyin komplo teorisiyle hayata geçirildiğini, iplerin hep karanlık kişilerin, dış ülkelerin elinde olduğunu söyler, olabilecekleri önlemek için yapılacak bir şey olmadığına da inanırlar…

Üçüncü kısımdakiler ise bir yere kadar komplo teorisine inanır ama teorinin hayata geçip geçmemesine karar vereceklerin de, bizler olduğunu söyleyerek, “şeytan eşer kendi düşer” veya “onların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var” diyerek, komplo kuruldu diye hayata geçeğinin garantisinin olmadığına inanırlar…

Doğrusu ben üçüncü gruptanım…

Ama sürekli bir komplo, bir tezgâh içerisinde olduğumuz da yadsınamaz…

Ne birinci gruptakiler gibi “vurdumduymaz”, ne ikinci gruptakiler gibi “takıntılı” olmaya gerek yok. Hesabı olanlar varsa, herkesin de bir iradesi vardır. Ama bu her zaman gerçeğe dönüşmez, “alışmış kudurmuştan beter” olanlar, amaçlarına ulaşmak için her yolu denerler.

Bu kadar uzun girizgâhtan sonra gelelim yepyeni, gıcır gıcır komplo teorisine…

Kimi çevrelere göre son yılların parlayan yıldızı Süheyl Batum’dur… (Burayı, “parlatılmaya çalışılan yıldızı” şeklinde düzeltebilirsiniz.)

Hani çiçeği burnunda CHP Genel Sekreteri…

Önder Sav’ın koltuğuna kurulan kişi…

İsterseniz kısaca Süheyl Batum’un kim olduğunu, buralara nereden geldiğini, nasıl bir düşünce yapısında olduğunu analiz ederek başlayalım…

Başarılı bir eğitimden geçen Batum, doçentliğini “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri”, profesörlüğünü ise “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye” başlıklı tezleriyle aldı…

Hayat çizgisinin aksine, yazdığı bütün kitaplar, anayasa, hak, hukuk, Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, çağdaş anayasa.. gibi konuları ihtiva ediyor…

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde dekanlık ve aynı üniversitede rektörlük görevlerinde de bulundu…

Sonra “yazar” oldu, Vatan Gazetesi’ne geçti…

Sıkı ve uslanmaz bir ulusalcı olarak fikirlerini okurlarıyla paylaştı…

Ergenekon sürecinde ise birden bire “gönüllü avukat” oldu, tıpkı CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal gibi…

Adı, Encümen-i Danış’ın Demokrat Parti’ye genel başkan olarak düşündüğü iddialarıyla gündeme geldi…

Sonra Encümen-i Danış, DP’ye başka isim buldu, gözler CHP’ye döndürüldü…

Kaset skandalıyla bir anda koltuğundan olan Deniz Baykal’ın yerine “alelacele” Kemal Kılıçdaroğlu oturtuldu ama “Önder Sav’ın eli üzerinde” olmak şartıyla…

Baykal gidince, Süheyl Batum, “yakalanan rüzgâr”ın esintisine kapılarak(!) CHP’ye geçti…

CHP’ye MYK kararıyla girmiş, Kılıçdaroğlu genel başkan seçilince de Parti Meclisi üyesi olmuştu…

CHP’liliği, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık süresiyle eşdeğerdi. 5.5 ayda, birden bire Genel Sekreterlik koltuğuna oturdu, hem de neredeyse yarım asırlık Önder Sav’ın yerine…

Yazarlığı PM’ye girdiğinde değişti. Önce Cumhuriyet Gazetesi’ne geçti, Sonra Cem TV’de Ali Sirmen ile “Ayıptır Söylemesi” adlı tartışma programı yapmaya başladı. (Ayıpsa söylemesinler)

Sivri dilliydi, hakaret etmekten çekinmezdi.

Sanatçı, siyasetçi, başbakan, cumhurbaşkanı demeden şık olmayan yakıştırmalarıyla hep tepki topladı…

Özgür tercihini açıkladı diye Minik Serçe Sezen Aksu’ya “sazan” diyebilen yapıda birisiydi…

Doğrusu siyasette henüz çömezdi ama Genel Sekreterlik koltuğunu da kaptı. Böylece orada “olgunlaşacak”tı.

Zaten Kemal Kılıçdaroğlu’ndan da olsa olsa bürokrat olurdu. Seçime giderken genel başkan değişmek akıl kârı değildi. Acelesi de yoktu. Hele bir olgunlaşsın, hele bir siyasete alışsın, hele bir polemikleri yerli yerinde kullansın…

Nasılsa CHP’nin iktidar olma şansı yoktu…

O zaman, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da statükonun yılmaz savunuculuğunu yapmalıydı. Bu rolü, Baykal, kaset skandalına kadar iyi götürdü. Sonra “demokratikleşme, memokratikleşme” diyerek işi rayından çıkardı…

Hele ki, kaset skandalı kendiliğinden(!) patlak verdi…

Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulması sürecine denk gelmesi nedeniyle de “kaset propagandası meydanlara inmesin” diye Baykal gözden çıkarıldı…

İki arada bir derede Kemal Kılıçdaroğlu bulundu. Hazır İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini de kaybetmişti. Kaybetmeye alışkın olduklarından bunu “büyük başarı” diye lanse edebilmişlerdi…

Ama 2011 seçimlerinden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’yla devam edilmesi mümkün değildi. O da hemen “demokratlıktan memokratlıktan” bahseder olmuştu. İki de bir Önder Sav’ın “höst” demesi de işe yaramadı. Ergenekon’un “gönüllü” avukatlığını da hepten savsaklamıştı…

O zaman yeni genel başkan hazır olmalıydı…

2011 seçimlerinin hemen akabinde “kötü sonuçlar”ın faturası Kılıçdaroğlu’na kesilmeliydi ve Süheyl Batum’un makamı hazır hale getirilmeliydi…

“Yok canım!” diyenler mi var?

Halep burada değilse, arşın en geç Temmuz ayında burada…

O zaman CHP’nin Genel Başkanlığı koltuğuna kimin oturacağını hep birlikte göreceğiz…

Dikkat edin, Süheyl Batum, Genel Başkanlığa hazırlanmıyor, genel başkanlığa hazır hale getiriliyor diyorum…

Benimkisi “kurgulanan oyunu” sadece senaryo şekline getirmek…

Siz yönetmene bakın, oyuncuların rollerine uygun davranıp davranmadığına karar verin yeter…
Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
KAsım 2010

Halka gidersek var ya…

CHP, sürekli yenileniyor, sürekli geriliyor, sürekli “bir rüzgâr” yakaladığını sanıp, toparlanıyor ve sonra yine kendi elleriyle kendilerini bölüp, parçalayıp, yutuyorlar. Bunu bugün değil, 70 yıldır yapıyorlar…

5 ay önce yakaladıkları rüzgâr, onları istedikleri makama savurmaya yetmeyince, yeni esinti arayışına gittiler. Önce Önder Sav’ı savarak, ufak bir esinti elde etmeye çalıştılar…

Haklarını yemeyelim, halkta değil ama CHP’de bir rüzgâr oldu. Öyle bir rüzgâr ki, kendi içinde kaynayan kazan varken, eski vekiller kazanı soğutmaya çabalıyorlar…

Kazan soğuyunca, rüzgâr da esecekmiş, öyle sanıyorlar…

Bakalım bu sürece nasıl gelindi?

***

Kaset skandalından sonra genel başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu, yerinin sağlam olmadığını, her sözünün Önder Sav süzgecinden geçtiğini gayet iyi biliyordu.

O bilmezse bile hem muhalifleri, hem de basın bunu bütün açıklığıyla, bütün muzipliğiyle bildiriyordu…

O da, koltuğu sağlamlaştırmanın yolunun Önder Sav’ı diskalifiye etmekten geçtiğini 5 ayda öğrendi…

Öğrenmezse de öğretenler çok oldu…

Hazır Yargıtay’ın “tüzük” uyarısı da vardı…

Tüzüğü uyguladı MKYK’nu da belirledi…

Tabii ki Önder Sav, savuşturulmuştu…

Önceki rüzgârdan bir şey bulamayan CHP’liler, “Sav”uşturulan rüzgârdan medet umdular…

Şimdi parmaklarını ıslatmış, rüzgârın hangi yönden estiğini test edip, o tarafa dönmeye çabalıyorlar…

Bazıları yolunu bulmuş, test sonucuna göre “halka dönmeli” demişler…

Halk Partisinin halka dönmesinden daha doğalı olamazdı ama demek ki bugüne dek dönmediklerinin yeni yeni farkına varmışlar…

Bu da bir başarı…

Hatanın neresinden dönülürse kârdır, belki o arada “günaydın” diyenler olabilir ama o kadarı kadı kızında da olur…

***

Rüzgâr beklentisi had safhaya ulaşınca, 78 eski milletvekili CHP’nin kapısını çaldı…

Kırgınlıklar bir kenara bırakıldı…

CHP için neler yapılacağı konuşuldu…

Bugüne kadar hiç akıllarına gelmeyen “halk” için neler yapabilecekleri ölçüldü, tartıldı…

64 yıldır iktidar yüzü görmeyen CHP’nin nasıl iktidar olabileceği konusunda, koltuğu sağlamlaşan genel başkanlarına tecrübelerini aktardılar…

Aslında buraya kadar olanı çok güzel…

Parti içi birlik ve beraberlik açısından göz ardı edilemeyecek kadar güzel bir örnek…

Ama o kadar da iyimser olmaya gerek yok…

78 eski milletvekili, adı üstünde “eski milletvekili…”

Yani CHP’de ve CHP’nin çizgisinde siyaset yapmış, mecliste bulunmuş, partinin önemli kademelerinde yer almışlar…

64 yılın başarısında ucundan katkıları var…

Ama olan olmuştu…

Geriye değil, hep ileriye bakmak gerekirdi…

Bugüne kadar pek ileriye bakılmamıştı ama olsundu…

Hiç değilse hayatlarında bir kere 1946’dan sıyrılıp, 2011’e ve sonrasına bakabilirlerdi…

Güya ilerici bir partiydi, o zaman bir kerecik de olsa ileriye bakmalıydılar…

Baktılar, pardon, bakılması gerektiğini söylediler…

Bunu söyleyenler, CHP’den defalarca dışlanmışlar isimlerdi…

Fikirleri parti yetkililerince benimsenmeyen, demokrat çıkışları yadırganan eski vekiller…

78 eski vekil adına konuşan eski Adıyaman Milletvekili Celal Topkan, hiçbir beklenti içinde olmadan CHP'ye geldiklerini, CHP'nin iktidarı için ellerinden gelen bütün gayreti göstereceklerini söyledi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise “geçmişteki kırgınlıkların ve kızgınlıkların” unutulmasını da isteyerek, “Kırıp dökmeden gideceğiz. Halka gideceğiz, halkın içinde olacağız. Hiçbir beklenti içinde olmayacağız. Ankara'da, koltuklarımızda oturmayacağız. Kimsesizlerin kimsesi olacağız. Böyle yaparsak iktidar olmamamız için hiçbir neden yok. İktidar kapımızdadır.” demiş…

Güzel söylemiş…

Not alıyorum…

Kırıp dökmeyecekler…

Halka gidecekler…

Beklenti içerisinde olmayacaklar…

Ankara’da koltuklarında oturmayacaklar…

Kimsesizlerin kimsesi (ya bu AK Parti’nin sloganı değil miydi?) olacaklar…

Bunları not ettim, göreceğiz…

Ama şu da var, “böyle yapınca iktidar olmamaları için hiçbir sebebin olmadığı”nın farkına varmışlar…

Eee adama günaydın derler, binlerce kez günaydın…

Biz bunu yıllardır söylüyoruz; iktidar olmak istiyorsanız halka gidin, darbecilerin peşinden koşmayın, halka korku salmayın, halkın değerlerini önemseyin, inançlarına saygı gösterin, kimliklerini inkar etmeyin, halkı düşman bellemeyin, devletin halkın hizmetinde olmasını isteyin, halkı devlete kul köle gibi göstermeyin…

Ve daha neler neler…

CHP bunu yapabilir mi, 70 yıldır hiç yapmadı ki, şimdi yapsın…

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bakalım “Mahsun” Ne Hata Yapmış?

Mahsun Kırmızıgül’ün sinema kariyerinin üçüncüsü olan “New York’ta Beş Minare” gösterimde. Henüz film vizyona girmeden başlayan eleştiriler veya övgüler, filmin beyazperdeye yansımasıyla birlikte artarak devam etti.

Aslında bu, filmin “iyi” veya “kötü” olmasından dolayı değildi, yönetmen koltuğunda “Mahsun” bir adamın olmasındandı…

Nasıl olurdu da “elin köylüsü” Amerikan filmlerini aratmayacak işlere imza atardı?

Nasıl olurdu da, “Kürt” olduğu halde “bölücü” yapıda olmayan birisi söz sahibi olurdu?

Nasıl olurdu da “İslam’ı iyi” gösterirdi?

Anlayacağınız Mahsun Kırmızıgül’ün çooook suçu var çoook.

Öncelikle o sinema çevrelerinde “mahsun” ve “mahsur” kalıyor…

Farklı düşünüyor, farklı algılıyor, farklı yorumlar yapıyor…

Bu da “racona” ters olarak görülüyor…

O türküsünü söylemeli, kendileri de film yapmalı…

Film dediğin bol küfürlü olmalı, cinsellik kokmalı, yasak ilişkiyi gündeme taşımalı ve tabii ki “sapık” ilişkileri konu edinmeli, belki de çarpık ilişkilere cevaz vermeli…

Bunun dışında film yapılacağını da gösteren az sayıda sinemacıdan birisi de henüz sinemaya yeni el atan Mahsun Kırmızıgül…

***

Sinemayla uzaktan yakından ilgisi olanların, filmi teknik açıdan inceleyip, konusuyla ilgili de görüş beyan edeceklerine, peşin fikirli olarak ya “çok iyi” diyorlar ya da “alaya” alıyorlar…

Her ikisi de yanlış…

Mahsun Kırmızıgül, ses sanatçılığından yönetmenliğe geçişinde doğrusu kendi adıma söyleyeyim, çok şans vermiyordum.

Ancak “Beyaz Melek” ve illa da “Güneşi Gördüm” filmini izleyince benimkinin peşin verilmiş bir hüküm olduğunu anladım.

“Güneşi Gördüm”, siyasi içerikli bir filimdi…

Hem de bugüne kadar “tabu” diye el atılmayanlardan…

Üstü kapalı verilen mesajları izleyicinin algılamasına bırakmıştı…

“New York’ta Beş Minare” filmi de siyasi içerikli…

O da bugüne kadar “tabu” diye dokunulmayan veya “hassas” nokta olarak görülmesinden dolayı sağlıklı şekilde perdeye yansıtılmayan bir konuydu…

Veya tüm “İslam Düşmanı” yönetmenlerde olduğu gibi “önyargılı” ve “kasıtlı” yapılan filmlerdi…

ABD’de 11 Eylül saldırılarından önce de “Tüm Müslümanlar teröristtir” diyenler vardı, 11 Eylül’den sonra da bunu arttırarak devam ettirenler…

Ancak, bilinen bir şey daha vardı ki, terörle anılan ve ne yazık ki “İslam” adını kullanan gruplarda vardı…

İşte hassas ayrımda buradaydı…

“Teröristleri eleştirirken, İslam’ı da eleştirir miyim?” veya “Müslümanları rencide eder miyim?” düşüncesi ağır basardı…

Çünkü bilinen, hiçbir Müslüman’ın terörist olamayacağıdır…

Terörist olanların “ben Müslüman’ım” demesi, var olan gerçeği değiştirmez…

Bunu diğer dinlere, diğer ırklara, etnik kimliklere de uygulayabilirsiniz…

Bir dinde hırsız var diye bütün mensuplarını hırsız gösteremezsiniz…

İsrailli yöneticilerin “öldürmeyi çok sevmesi” bütün Yahudilerin “katil” olduğu anlamını içermez…

Ama işin içinde kasıt veya önyargı varsa “hepsi terörist” der çıkarsın…

“New York’ta Beş Minare” bu yargıyı kırmaya dönük bir film…

Konusu itibariyle “müthiş” denebilecek bir yapıt…

Mahsun Kırmızıgül’ün sinema kariyerinde, önemli kilometre taşlarından birisi olarak yer yapacağına inanıyorum…

Filmin hatası yok mu, elbette var…

Mesaj vermede “kısır” kalınmış…

Film perdeye yansıdığında “hiçbir cemaat incinmesin” kaygısı kendisini yeterince belli etmiş…

Birkaç kurgu, birkaç oyunculuk hatası da işin nazarlık kısmı diye düşünüyorum…

Ve şunu samimiyetimle söyleyeyim, bu film aynı zamanda Haluk Bilginer’in de yıldızlaştığı filmdir…

***

Dikkat ederseniz filmle ilgili veya konuyu yansıtan bir şey söylemedim…

Onu da filmi seyredince siz göreceksiniz…

Daha önceki sinema yazılarımda bu kadar ısrarla dememiştim ama bu film için ısrar etmek istiyorum, mutlaka ama mutlaka izleyin…

İşte o zaman, hem 28 Şubat sürecini daha iyi anlarsınız, hem “derin” yapılanmaların nasıl çalıştığını, hem de İslam adına yapılan vahim hataları görürsünüz…

Belki ABD’nin kaygısını da, Müslümanların tepkisini de, bazı kaynakların İslam’a ve Müslümanlara bakışını da farklı açıdan görme şansını yakalarsınız…

İnanın buna değer…
Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
9 Kasım 2010

Kavun Karpuz Yata Yata Büyür!

Geçen hafta bir iş için Gaziantep’e gitmiştim. Şehir merkezini turlarken billboardlarda yer alan bir reklam-ilan afişi ilgimi çekti.

İşin güzel tarafı okumak için yaklaşmam gerekmiyordu, çok uzaktan bile okunuyordu…

Hani bazı ilanlarda ücret tarifelerini “hiç okunmayan puntolarla” yazarlar ya, öyle değil…

Kocaman kocaman harflerle ve ilk bakışta ne olduğu anlaşılsın istenmiş…

Gizleyecekleri bir şey yok yani…

Gaziantep’in Şehitkâmil İlçe Belediyesi’nin ihale duyurusuydu bu afiş…

İlginçti…

Çünkü Kamu İhale Kanunu’na göre, ilanların nerede ve nasıl yayınlanması gerektiği ayrıntılarıyla bellidir.

Açık teklif, kapalı zarf usulü ve pazarlık şeklinde yapılan ihalelerin “miktarına” göre duyuru şekli de vardı…

Bazısı ilansız, bazısı gazete ilanlı ve bazısı da sadece Kamu İhale Kurumu(KİK)’nun sitesinde yer alırdı…

Bunun dışındaki her duyuru yasal mevzuatın dışında ama yasadışı değildi…

Şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle alakalıydı…

Doğrusu millet olarak buna pek alışkın olduğumuz söylenemez…

Gençliğimden bilirim, “aman kimse duymasın” diye yasaları zorlayarak yapılan ihaleleri…

Gazetede yayınlama mecburiyeti olunca sadece “gerektiği kadar” gazete basmalarını…

Göreve gelmeden önce “şeffaf” olacağını özellikle belirtenlerin “demir perde” haline bürünmelerini…

En küçük STK’da bile seçime girmeye niyetlendiyseniz delege listesine ulaşmanız bile mümkün değildir…

Geliri gizlidir, gideri gizli…

Yapacağı iş gizlidir, projeleri(!) gizli…

Açık hiç bir şeyleri yoktur…

Yakınlarıyla birlikte “parsel parsel” parsellerler, yetki aldığı kenti…

Hırsız, hırsızı takip eder…

Metot farklı olsa da, hedef aynıdır…

Örnek aldığı hırsız, televizyon kurmuşsa o da kurar, gazete yayınlamışsa o da yayınlar, radyo istasyonu kiralamışsa o da kiralar…

Yapılan bir iş yoktur ama “yapılıyor” diye lanse edilen eften püften işlerin ardı arkası kesilmez…

Siz göremezsiniz…

Ne yatırımlar(!) yapılıyordur, ne büyük hizmetler(!) yapmışlardır…

Hatta uyduruk kıytırık işler için “ödül” bile alırlar, yüzleri de kızarmaz…

Kongre yaparlar, gizlidir…

Seçim yaparlar gizli…

Aman kimse duymasın, aman kimse bilmesin, aman uyuyanlar uyanmasın diye her türlü kanunsuzluk yapılır…

İlanlar özel gazetelere basılır…

Kentinde gazete ve matbaa yokmuş gibi başka ilde, başka ilçede, başka matbaalarda “gerektiği kadar” gazete basılır ve tarihler de çarpıtılır…

Gizlemesi gereken açıkları vardır çünkü…

Koltuğu kaybetmemeleri gerekir…

Bunun için artık her şeyin mubah olduğuna inanırlar ve ipin ucu kaçtıkça kaçar…

***

Demokrasi kültürü çok farklı bir şey…

Doğuştan öğrenilmiyor, “Demokrat olacağım” diyerek de olunmuyor…

Demokrasi kültürü, özümsenerek ve inanarak hayata geçiriliyor…

Başkasına demokrasi isterken, kendisine “gereksiz” bulmuyor…

Önce kendisi uyguluyor, hayatın her alanında…

Bu STK’da olabilir, siyasi parti de, bir kamu kuruluşu da…

Yasalara saygı, ceza korkusundan olmamalı, ahlaki değerlerden kaynaklanmalı…

Eğer ceza korkusuyla davranılırsa “kılıf bulma” yoluna gidilecek ve bu da “ne kadar gizleyebilirim, yasal olarak hangi adımları atabilirim” şeklinde arayışları beraberinde getirecektir…

Yapılan yasaldır; gazetede yayınlanmıştır, KİK’de yer almıştır, belki sitesinde de “bir süre” durmuştur ama “ne kadar az kişi görürse o kadar iyi olur” mantığı, bir şeyleri gizleme ve bir şeyleri birilerine peşkeş çekmenin diğer adıdır…

Görev alanlar, yönetimi altında bulunan insanların hakkını ve hukukunu korumak zorundadır.

Bunun aksine, onların hakkını ve hukukunu gasp ediyor, gasp etmek için kanunu zorluyorlarsa onların en adi hırsızlardan hiçbir farkı yoktur…

İstediği kadar dürüstlükten bahsetsinler, istediği kadar bulunduğu partinin veya misyonun rüzgârından faydalanmaya çalışsınlar fark etmez, hırsız, her zaman hırsızdır…

Kavun ve karpuzun yata yata büyüdüğüne inanlar, bir kentin veya kurumun yönetiminin yata yata veya çala çala olmayacağını iyi bilmeleri gerekiyor…

Ya çalışın ya da bırakın çalışanlar gelsin…

Çalanlar, her devirde vardır ve bu millet ne çektiyse çalışanlardan değil, çalanlardan çekti…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
8 Kasım 2010