5 Kasım 2010 Cuma

Kat Farkıyla Kılıçdaroğlu Önde!

Dün kaleme aldığım “Gelin ‘Kongre Toto’ Oynayalım” başlıklı yazımın henüz mürekkebi kurumamıştı ki, (Bilgisayarla yazıyorum ondandır) “Krizler Partisi” CHP’de bambaşka bir kriz daha ortaya çıktı, ülkenin dört bir yanına arz-ı endam etti.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Yargıtay’dan gelen “tüzüğü uygulayın” emrini fırsat bilerek, bir çırpıda “gölgesinde kaldıklarını” tasfiye etti…

5 yadır, birçok mizah dergisine, karikatürlere, fıkralara konu olan genel başkanlığını sağlama almayı amaçlıyor, “Önder Sav korkusunu” yenmeyi düşünüyordu…

Ama kimse böylesine bir adım beklemiyordu…

O beklenmeyen adımı attı, önce Parti Meclisini (PM) toplantıya çağırdı, sonra PM’de kendisine kurulan tuzağın farkına vardığından olmalı ki, PM’ye katılma yerine “kendi MKYK”sını oluşturmayı daha doğru buldu…

Bunu haber alan Önder Sav ise küplere bindi…

“Daha dünkü çocuk” demedi ama ona benzer şeyler söyleyerek, CHP gibi köklü bir partiyi Kılıçdaroğlu’na bırakmayacağını söyledi…

Sonra, kendi eliyle getirdiği, kendi genel başkanına “İç düşman” benzetmesi yaptı…

Onu da eğiteceklerdi, ona da öğreteceklerdi, öğretmenliği seve seve üstlenirdi…

Neler neler?

Kılıçdaoğlu’nun eli armut toplamıyordu tabii.

O da, “Korku İmparatorluğu’nu” yıkmıştı…

Kendisini koltuğa oturtan kişiye “babanın malı mı” diye çıkışabiliyordu…

Kendisini göreve getiren partililerdi, götürecek olan da partililer olmalıydı…

Arkasını bir yerlere (orası neresi?) dayayanların emriyle hareket edemezdi…

Bütün bunlar farklı katlarda yapılıyordu…

Dördüncü katta, Önder Sav, kendi MKYK’sını toplamıştı, yani Kılıçdaroğlu’nun diskalifiye ettiklerini…

Biraz daha yüksekte, on ikinci katta ise “Yeni MKYK” toplantısı vardı…

Dün bazı CHP’lilerle görüşmek istedim; “siz hangi kattasınız?” diye soracaktım…

Sonra “hangi katı destekliyorsunuz” diye merakımı giderecektim…

Belki “oyunuz hangi kata?” diye bir soru da soracaktım…

Telefonlara çıkan CHP’li olmadı…

Hepsinde bir şaşkınlık vardı…

Neler oluyordu, Türkiye’nin en köklü partisinde…

Bu kadar mı köksüzdü?

Oysa Önder Sav, CHP’nin hukukla yönetildiğini, derebeylik olmadığını söylüyordu…

Korsandı “Yeni” diye nitelenen MKYK…

O zaman sabah Yargıtay bu kanunsuzluğa “dur!” derdi…

Sabah ola “hayır” olaydı…

Gece hiçbir CHP’linin gözüne uyku girdiğini sanmıyorum…

Taktiklerini konuşturdular, ellerindeki bütün kozları birer birer ama özenle, ama inatla, ama bin bir ümitle masaya koydular…

Her iki taraf da kararlıydı…

Birisi “babasının malı”nı koruyacaktı…

Bir diğeri “Genel Başkanlığını” ilan edecekti…

Bir başka deyişle her iki taraf da rüştünü ispat için “ayak oyunları” dahil her yolu denedi…

Sabah oldu, hayır oldu…

Yargıtay, “korsan” diye nitelenen “yeni” diye lanse edilen MKYK’na onay verdi…

Böylece “bir kasetlik genel başkan” sıfatını beş aydır taşımak zorunda kalan Kemal Kılıçdaroğlu, “Gölge Genel Başkan” ya da “Derin CHP”ye yenilmedi…

Sular duruldu mu?

Hayır!

Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’na taktik veren, onu destekleyen “kaset skandalıyla” görevden uzaklaştırılan/uzaklaşmak zorunda bırakılan Deniz Baykal’dı…

Baykal’ı uzaklaştıran Önder Sav’dı…

Kemal Kılıçdaroğlu’nu koltuğa oturtan Önder Sav’dı…

Önder Sav’ı uzaklaştıran da Kemal Kılıçdaroğlu…

Perde gerisinde ise Deniz Baykal…

Alın size çok bilinmeyenli bir denklem daha…

“Kongre Toto” oyunumuz kısa sürdü…

Şimdi daha çok oyunumuz var…

Önder Sav, dün tasını tarağını topladı, dönüşü muhteşem mi olur, torunlarıyla oyunlar mı oynar?

Deniz Baykal’ın Kemal Kılıçdaroğlu’na desteği, karakaşı, karagözü için miydi yoksa planını uygulamaya koyduğunun gerçeği miydi?

Kemal Kılıçdaroğlu, kat farkıyla Korku İmparatorluğunu yendiğini sanıyor. CHP’nin tek Korku İmparatoru Önder Sav mıydı, gerisi de var mı?

Bana sormayın, tüyo verirsem, “toto” oynamanın ne esprisi kalır?

Bu soruları en baba CHP’liler bile çözemez, çözmek bize mi kaldı?
Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
5 Kasım 2010

3 Kasım 2010 Çarşamba

Gelin “Kurultay Toto” Oynayalım!

Türkiye’nin en köklü partisinde, olayların en köksüz şekilde olması bir tesadüf olamaz. Neyin ne olacağı konusunda çok seçenek var, şıklardan hangisini beğenirsen al. Partiye “hükmeden” partililer veya yönetim olmadığından, alınan kararların ve ortada dolaşan iddiaların hangisinin gerçeğe dönüşeceği de bilinmiyor…

Bütün bunlar bilinmeyince, bu defa iş şansa bırakılıyor…

Şans deyince de, akla toto, loto geliyor…

Hazır şıklar da çok, beğen beğen al, al al beğen…

Mesela, “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu köşkte verilecek resepsiyona katılacak mı?” sorusu, neredeyse iki hafta gündem oluşturdu…

Sayın Kılıçdaroğlu, ne “katılacağım” dedi, ne de kesin bir dille “katılmayacağım” diye cevap verdi…

Ne yaptı?

“Bekleyin görürsünüz”

Bekledik, katılmadı…

Beklemiyor olsaydık da katılmayacaktı…

Ama o kendisinden emin değildi…

Çünkü tek başına da, yönetimiyle de karar alamıyordu…

Her zaman aldığı kararların aksine durum ortaya çıkıyordu.

O zaman işi şansa bırakmak gerekirdi…

“Ya tutarsa” deyip, göle maya çalmanın âlemi yoktu…

Tutmaması çok daha büyük bir ihtimaldi…

O zaman “ya olacak, ya olmayacak” deyip, kafaları karıştırmaya da gerek yoktu…

“Bekleyin” denirdi, “bekleyin canım, az kaldı, görürsünüz” deyip, işi geçiştirmek en iyisiydi…

O zaman, siyasi kulislerde de bir tahmin yarışı alır giderdi…

Belki bahse tutuşanlar olurdu…

“Ya şundadır, ya bunda..” diye oyunlar oynanır…

“Oooo, ondurma, canım ister dondurma” diye de yepyeni çocukça oyunlar üretilebilirdi…

Belki Milli Piyango İdaresi, “CHP Toto” diye yeni bir şans oyununu bahis severlere sunardı…

Böylece CHP’nin ilk kez milletine bir faydası olurdu…

Nasıl demeyin, bahislerden elde edilecek gelirin bir kısmı, Çocuk Esirgeme Kurumuna, bir kısmı Sosyal Yardımlaşmaya ve bir kısmı da daha başka hayır kurumlarına gider, millete bir hayırları olurdu…

Hani “Hayır”ı da çok seviyorlardı…

“Nıck” diyorlardı sıkışınca…

Sırada “Kurultay Toto” var…

CHP’nin antidemokratik tüzüğünde bir iki rötuş gerekiyor…

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya “ihtar” vermeye hazırlandığını söyledi…

Tüzük değişmeliydi…

Bilinen ise “tüzük kurultayda değişir”di…

Ama bu CHP’nin yorulmasına, yolda kalmasına, süvarinin değişmesine yol açabilirdi…
Zaten zorla “kaset” olayı süvariyi değiştirmişti…

Söz konusu AK Parti olsaydı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bütün kanunları zorlar, hatta Google efendiye danışıp, “kurultaya gerek var! diye sert bir üslupla emredebilirdi…

Ama söz konusu CHP olunca, riske girmeye gerek yok, önüne gelmeyen dava için peşinen fikir açıklardı…

“Kurultaya gerek yok” deyip, yüreklere su serpmek istedi…

Ama su biraz sıcak olmalı ki, bazı kesimleri acıttı…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “kurultaya gerek yok” diyor, tıpkı başsavcı gibi…

Kılıçdaroğlu’ndan sıkılanlar ise “kurultay isteriz!” diye tempo tutuyor, ahengi bozuk bir şekilde…

İmza da topluyorlar…

Yargı “gerek yok” dediği halde, “yok canım, gerek var. Yapalım kurultayı, değişelim genel başkanı” niyetleri öne çıkıyor…

Umdukları gibi çıkmamıştı Kılıçdaroğlu…

Arada bir cızırtı edip, moralleri bozuyordu.

Ne o öyle demokratikleşme, başörtüsü falan filan…

İki de bir hata mı düzelteceklerdi…

Ama Kılıçdaroğlu bu defa sözünün arkasında durmaya niyetli…

Yani kurultaya gidilmeyecek…

Gölge Genel Başkan Önder Sav da kararlı, kurultaya gidecek, imzalar bile tastamam…

Şimdi soruyorum, “CHP kurultaya gidecek” diyenler, “gitmeyecek” diyenler ve “bu kadar zor soru sorma kardeşim, biz kâhin miyiz” diyenler…

Alın elinize kuponu, “Kurultay Toto” oynayın…

Sonunda kaç milyar var, onu da Milli Piyango İdaresi açıklasın…

Her şeyi de devletten(!) beklemeyin canım…

***

Bunu önce yapsaydın!

84 yaşında yeniden genel başkan olan Necmettin Erbakan, dün Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdullatif Şener’le görüşmüş. Muhtemelen ittifak görüşmesi…

Gazetecilerin “Seçimden önce TP ile güç birliği olabilir mi” sorusuna, Erbakan, “Ülkemiz milletimiz için gereken neyse hepimiz seve seve bunu yerine getiririz” diye cevap vermiş…

Keşke “gerekeni” seve seve Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi partisinden ayrılacağı zamanda yapsaydı…

Keşke “gerekeni” seve seve Numan Kurtulmuş ve ekibine “komplo” kurduklarında da yapsaydı…

Her şey çok daha farklı olur muydu diye düşündüm bir an, olur muydu?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
4 Kasım 2010

1 Kasım 2010 Pazartesi

Kantarın Topuzu Başına Düşmemeli

Günlük yazı yazanlar, bazen “yazı yetiştirme” telaşıyla, bazen olayı iyi incelemediklerinde, bazen araştırma gereği duymadan kaleme sarılmaları ve çoğunlukla da öfkelerini köşelerine yansıtmalarında olmalı ki, “hata” yaparlar. Hatanın dozu arttıkça, verdiği zayiat da fazla olur.

Her yazarın, ara sıra da olsa bu tür hataya düşmesi mümkün.

Bazen aceleyle yazdığın ve “daha sonra gözden geçiririm” dediğin bir yazıyı, gözden geçirmeden yayına verdiğinde de olabilecek faciayı ancak sende okurlarla birlikte görürsün…

Aklınla, mantığınla değil, hislerinle, öfkenle, kininle, nefretinle veya en azından önyargınla yazı yazmaya başlarsan, çıkacak yazı, sadece seni ve senin gibi düşünenleri tatmin eder. Hatta bazen senin gibi düşünenler bile “kantarın topuzu”nu hatırlatmak zorunda kalır…

Ara sıra kantarın topuzunu hepimiz kaçırıyoruz…

Önemli olan “kasıt” olup olmadığıdır…

Kasıt varsa, kantarın topuzu başınıza düşebilir…

Kasıt yoksa da özür dileme büyüklüğünü gösterirsin, iş tatlıya bağlanır.

Yazarlar, yazılarında özgür olmalı ama bu özgürlük bir başkasına hakaret ettirmeyi, küçük düşürmeyi, önemsiz göstermeye çalışmayı gerektirmez.

Yapılanı, denileni, düşünülüp, ifade edileni acımasızca bile olsa eleştirme hakkı ifade özgürlüğüdür, olmalıdır da…

Ama…

Yapılan, denilen, düşünülüp ifade edilen, senin fikrine uymuyorsa, verecek bir cevabın da yoksa kötü çocuklar gibi basıp küfrü “ne olursa olsun” diyemezsin…

İşte o zaman kantarın topuzu senin başına düşür…

Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, kantarın topuzunu bir kez değil, neredeyse her zaman kaçıranlardan…

Hisleriyle yazı yazar…

Kini ve nefretini her yazısında hissetmeniz mümkündür…

Çocukça bir önyargıyla bakar, kendisi gibi düşünmeyenlere…

“Aşırı” fikirlere öylesine tahammülsüzdür ki, o anda yazdıklarının da “aşırı” bir fikrin ürünü olduğunu hissetmez…

İdeolojik saplantılara karşıdır, karşı olurken bile ideolojik saplantının tam içindedir…

En katı laiklerden daha katıdır…

En darbeciden daha “darbesever” bir kimliğe kolaylıkla bürünebilir.

Doğrusu ırkçılığa karşıdır ama “damarı” kabardığında, “kafatasçı” nasıl olur öğrenebilirsiniz…

Bu nedenle incittiği çok okuru vardır.

Oktay Ekşi, basın özgürlüğünden en çok haberdar olanlardandır…

Çünkü aynı zamanda Basın Konseyi başkanıdır da…

Ama buna rağmen, basının özgür ifadesi onu çok rahatsız eder…

Söz konusu kendisi olunca ise sonuna kadar bu özgürlüğü kullanması gerektiğine inanır…

Çoğunlukla da kantarın topuzunu kaçırır…

Bu nedenle “seveni” kadar “sevmeyeni” hatta “nefret edeni” hiç eksik olmaz…

Yazısını yazarken, “bir elinde kantar, bir elinde topuz mu var” diye merak ediyorum…

Öyle olmalı ki, son yazısında kantarın topuzunu kaçırdığını kendisi de itiraf etti ama bu topuz, bu defa kendi başına düştü…

Normal olarak İkizdere Vadisine HES yapımını eleştirdiği yazısında, yapılanın kendi fikrince yanlış olduğunu söylemek yerine, önce Çevre ve Orman Bakanı Prof.Dr.Veysel Eroğlu’nu “küçümsemekle” işe başlamış…

Sonra da, akarsuların kullanma hakkının 49 yıllığına verilmesiyle ilgili hususu, “Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetini görüyoruz” deme yerine, “Şimdi, analarını satan o zihniyetin marifetini görüyoruz” diyerek ifade etmişti.

“Kantarın topuzunu” kaçırdığını taşra baskısında fark etti…

İstanbul baskısında AK parti hükümeti ve doğal olarak da AK Partililer için “analarını satan” ifadesi yerine “her şeyi satan” ifadesini yerleştirdi ama topuz, bir defa Oktay Ekşi’nin tam kafasına düşmüştü…

Bir kere bu ifade bir aydın için ayıptı…

Sonra “analara” hakaretti…
Çünkü “satma” eylemi, çok farklı çağrışımları da beraberinde getirirdi ki, bu ne sayın Ekşi’ye, ne de milletin vekili sıfatını layık gördüklerimize yakışmazdı…

Önyargıyla, öfkeyle, içindeki kinle yazı yazmak, eleştiriyi hakarete vardırır.

Oysa yapılmak istenen Hidroelektrik Santralı yapmak…

Yani bir yatırım…

Ülkemizi elektrikte dışa bağımlı olmaktan kurtaracak adımlardan birisi…

Bunu eleştirebilirsiniz, yerini sorgulayabilirsiniz, güzellikleri ön plana çıkarabilirsiniz…

Ama bunu yapanların anasına sövme hakkını “özgürlük” olarak yansıtamazsınız.

Sayın Ekşi de hatasını geç de olsa anladı ama topuz bir kere kafasına düşmüştü…

Ve olan köşesine oldu, bundan böyle onun köşesi Hürriyet’te olmayacak…

Yazıdan sonra gazeteden onu istifaya götüren sebepleri tek tek sıralamak mümkün ama hepsi, yapılan hatanın bayağılığını örtmeye yetmez…

Hata yapılır, gaf yapılır, bazen eleştirinin dozunu kaçırırsın ama eline aldığın kantarın topuzu başına düştüğünde “bugüne kadar ne hatalar yapmışım meğer” diye kara kara düşünürsün…

O kadar yıl süren meslek hayatının sonunda, “kendi elinle kendi kafana topuz indirmek” bu olsa gerek.
Naif Karabatak/CafeSiyaset
1 Ekim 2010