25 Ekim 2010 Pazartesi

Üskül Ne Demek İstedi?

İki gündür düşünüyorum ama bir türlü cevap bulamadım. Sonunda kafamı karıştıran soruyu köşeme alarak, okuyucularımla birlikte bir cevap bulmayı uygun gördüm.

Üniversitelerde başörtüsü tartışmaları yazılı ve görsel basında devam ediyor. Hali üzere “tartışma” programlarının “aranan” isimleri de kanal kanal gezerek, vatandaşları aydınlatıyor. Bazıları da karartıyor…

Bu hengamede, güzel yurdumun iki güzel ilinden, iki güzel kız çocuğunun “başörtülü derse girme” talebi gündeme “atom bombası(!)” gibi düştü…

Sonra savunmaya geçenler oldu, “onların babaları tarikatçı”ydı…

Haber, televizyon kanallarında gözümüzün içine sokulurken, birden tüm ekranlarda TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül arz-ı endam etti.

Sayın Üskül, aileleri uyardı, -pardon- tehdit etti; Eğer çocuklarını başörtüyle okula gönderme niyetinden vazgeçmezlerse devlet çocukları alabilirdi…

Çocuğun kendi isteğiyle başını örtüp, örtmediği sorusu hepten gereksiz görüldüğünden direkt olarak ailelere mesaj veriliyor, aileler tehdit ediliyordu. Hani çocuk ya…

“Devlet çocuğumu alacak” düşüncesi sardı bütün benliğimi…

İlköğretimde okuyan kızım olmadığından, böyle bir durumla karşılaşma olanağım şimdilik yok ama düşüncesi bile beni şoke etti…

Ne yani, çocuğumu “devletin istediği” gibi yetiştirmek zorunda mıyım?

Devlet ne istiyor, madde madde yazılı mı; Kaç lira harçlık vereceğimizi bile belirlemiş mi?

Benim çocuğumu benden daha iyi mi sevecek, daha iyi mi bakacak, daha iyi mi bağrına basacak, daha iyi mi geleceğini garantiye almak için didinecek?

Devlet çocuğumu benim gibi sevebilir mi Allah aşkına?

Hem bu devlet dediğimiz, kurum ve kuruluşlardan oluşan yapı, nasıl çocuk yetiştirilmesini istiyor?

Mesela ne giyindireceğiz, ne yedireceğiz, hangi ahlakı öğreteceğiz, dini bilgi verecek miyiz, oyunları nasıl olmalı, hangi dizilere bakmalı, hangi kanalları izlemeli, hangi kursa yazılmalı, hangisinden köşe bucak kaçmalı?

Bütün bunlar için devlet mi karar verecek?

Elbette devlet dediğin, çocuğun hakkını korumalı, istismarına müsaade etmemeli, baskı gördüğünde “hop!” diyebilmeli ama bundan sonrası fazla olmuyor mu?

Elbette ki, sayın Üskül’ün gerekçesi “eğitim özgürlüğü” nedeniyle…

Haklı da, her çocuk eğitim özgürlüğünden faydalanmalı…

Ama her çocuk, ayrım yapmadan her çocuk…

İlköğretimde de, lisede de, üniversitede de…

O yaştaki çocuk örtünür, örtünmez tartışması benim konum değil. Zaten benim kafamı kurcalayan da “başörtüsü takmalı mı?” kısmı değil, “başörtüsü taktı diye devletin çocuğu alabiliyor” olması…

Türkiye, her alanda ilginç bir ülke…

Her çocuğun okuma mecburiyeti (bunu siz özgürlüğü olarak okuyun) var, kâğıt üzerinde de olsa bu böyle…

Ama okumama özgürlüğü yok…

Her erkeğin askerlik yapma mecburiyeti (bunu da vatan borcu olarak okuyun) var, yapmama şansı yok, talebi bile suç…

Bizde özgürlük dediğin “mecburiyet” şeklinde kendisini gösteriyor…

Sayın Üskül’ün bir diğer gerekçesi o yaştaki çocuğun “kendi kararını veremediği” yönünde…

Çocuğu herhangi bir sanat dalına gönderenler, sosyal aktivitelere yönlendirenler, resim, şiir, roman, hikâye, bale, dans, halk oyunları ve daha akla gelebilecek yüzlerce etkinlik ve sanata veya “şiddet içeren” dövüş sporlarına yönlendirirken, çocuğun “kendi kararını veremediği” asla akıllarına gelmiyor.

Farklı din ve mezheplerde de bu kaygı ön plana çıkmıyor; “çocuğunuzu alırım ha!” şeklinde bir tehdit kendisini göstermiyor.

Ama söz konusu başörtüsü olunca sivri akıllar çalışmaya başlıyor, herkes aslan kesiliyor ve herkes “zorla” kapatıldığı fikrini öne sürüyor…

“Zorla açtırılanlar”a da ses edilmiyor…

Sorun, ilköğretim çağındaki çocuğun başörtüsü takıp takmaması değil…

Kaygımın esas kaynağı, başka alanlarda, başka kıyafetlerde, başka yaşam tarzlarında değil de, neden söz konusu başörtüsü olduğunda “devlet çocuğu alır ha!” diye korku salınmaya çalışılıyor?

Oysa biliniyor ki, ilköğretim henüz 8 yıl olmadan, özellikle doğu ve güneydoğu başta olmak üzere, yurdun birçok yerinde kızlar ilkokuldan sonra okumuyor, eğitim alamıyor, deyim yerindeyse “cahil” kalıyordu. Ortaokulu bitiren kız sayısı, nüfusa oranla çok azdı, kırsal bölgelerde bu daha da kendisini belli ederdi. Bunun altında yatan yüzlerce neden var ve eğitimciler hepsini de çok iyi biliyor ve yine biliyorlar ki, en baştaki neden “örtü”ydü…

O zaman, “çocuğunuzu alırım ha!” deme yerine, o çocuğu önce okula kazandırmak, sonra da hayatın gerçekleriyle yüzleştirmek, aldığı eğitimle daha iyi yetişmesine katkı sağlamak gerekmez mi?

Eğer devlet, başörtüsü nedeniyle “çocuğu alma” hakkının kendinde olduğunu sanmaya başlarsa, bir başkası da, çok farklı alanları ortaya sürerek, çocuğun kendi kararını veremediğini hatırlatmaya başlar…

Ben Sayın Üskül’ün tehdidinin “kızları okula kazandırma yönünde bir kazanç” olduğunu düşünmüyorum. Hatta kaş yapayım derken, göz çıkarmanın böyle bir şey olduğunu iyice düşünmeye başladım.
Naif Karabatak/26 Ekim 2010- CafeSiyaset

24 Ekim 2010 Pazar

Sarkozy’in İnadı, Çalışanın Direnci

Birkaç gündür Fransa’da işçiler ayakta, öğrenciler ayakta ve neredeyse Fransa’da hayat tümden durma noktasında. Sebep; Fransa hükümetinin emeklilik yaşını 60’dan 62’ye çıkartıyor olması. Topu topu iki yıl; bütün bu gürültü, sadece iki yıl geç emekli olacaklar diye. Hem de eylemde olanların çoğunluğu daha iş başı bile yapmamış. Yani bugün işe girseler, emekli olmalarına 45 yıldan fazla zaman var. Hadi diyelim 45 değil de 47 yıl var…

Ama buna rağmen 2 yıllık ertelenen emekliliği, “mezarda emeklilik” diye nitelendirerek, öyle ufak tefek protesto değil, geniş çaplı ve ülkenin can damarlarını kurutacak şekilde ayaklanıyorlar. “Yandaş” dertleri yok, “bizden” veya “sizden” nitelemesi de yok, “çalışan-çalışmayan” ayrımı da yok. Yapılanın “haksız” olduğunu bilmeleri yetiyor.

Otobüsler çalışmıyor, taksitler hareket etmiyor, metro durduğu yerde kalıyor, özel araçlar benzin alamadığından otoparktan çıkamıyor, uçaklar pistte salınamıyor bile…

Hepsi, çalışma yaşamında sadece iki yıllık fazladan kalacaklar diye. İki yıl deyip geçmeyin, tam 730 gün veya 24 ay ya da 30 bin 417 saat, yani 506 bin 95 dakika ve daha ne kadar saniye, daha ne kadar an…

Kısaca, işveren konumundaki hükümet, önceki “anlaşmalara aykırı” olarak insanların hayatından 2 güzel yıl çalıyor.

Anlayacağınız Sarkozy’in başı işçilerle dertte, üniversite ve lise öğrencileriyle dertte, ülkede yaşayan yığınla çalışanla da dertte. Hatta yetmiyor, ülkeye “misafir” olarak gelenlerle de başı dertte ama buna rağmen geri adım atmıyor, “inadım inat” tavrıyla mezarda emeklilik yasasının geri çekilmesi için kılını kıpırdatmıyor…

O kılını kıpırdatmayınca, “mezarda emekliliğe hayır” diyenler de, ülkede hayatı durduruyor, hiçbir şey kıpırdamıyor…

Fransızların eylemlerini küçümsemeyin…

Sorumsuz yöneticilerin “ben yaptım oldu” tarzı dayatması, yaşayan ve daha sonra yaşayacak neslin kaderini belirler ve hiçbir iktidarın, hiçbir seçilmişin “konsensüs” olmadan “geleceği belirleme” hakkı olamaz. Hayati konularda karar verici her zaman halktır/halk olmalıdır.

Daha da kötüsü, kendi beceriksizlikleri nedeniyle kötü yönetilen sosyal güvenlik sistemlerinin iflasının cezasını, çalışana ve sonrasında emekli olanlara çektiremezler…

Sanki Türkiye çok mu farklı…

1980 yılında işe girdiğimde henüz 16 yaşındaydım. O zaman, 25 yıl çalışıp, 5 bin iş günü primimi doldurduğumda emekli olacağımı biliyordum. Bu da 41 yaşa tekabül ediyordu.

Akit yapılmıştı bunun için…

Kazanılmış bir hakkım vardı…

Sözüne güvenilmesi gereken devlet, ya da hükümet; “İşine geliyorsa bu şartlarda çalış” dedi, ben de çalıştım, biz de çalıştık…

Gün geldi, şimdi “dürüstlük” taslayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, SSK’nın başına geçti. Onun kötü yönetimi ve çektiği peşkeşlerle SSK’nın içi boşaldı.

Sonra, çalışanın ödediği primle maaşları karşılanan emeklilerin üç kuruş maaşını ödeyemeyecek hale gelen bir SSK’yla karşılaştık. Sürekli hazineden desteklenen SSK, kantarın topuzunu çok kaçırdığından olsa gerek ki, bir türlü toparlanamadı…

Çareyi emeklilik yaşını uzatmada buldular…

İşe kolay tarafından baktılar her zamanki gibi, uzatın emekli yaşını, koyun zamları, kısın maaşları, başka bir şey bilmiyorlar.

Böylece daha çok pirim ödenecek, daha az emekli maaşı verilecekti. İlginç bir çarktı; Daha çok çalışınca, daha verimsiz olma ihtimali vardı. Yaşlanan işçinin verimi söz konusu bile değildi. Yeni alınacak gençlerin daha verimli olma ihtimali vardı. Öte yandan ödenen maaşı da aynı devlet ödüyordu…

Sonra zaten her çalışan kamuda değildi, özel sektör de nasılsa iş güvencesi olmadığından “aldım” deyince alıyor, “kovdum” deyince kovuyordu…

Mahkeme kapısını aşındıran işçilerin çoğu da emekli maaşı aldığını göremeden öte dünyaya göç ediyordu…

Devletin 1980’de benimle yaptığı sözleşmeye göre 41 yaşında emekli olacaktım. O sözünde durmadı, beni 45 yaşına kadar bekletti.

Bize torpil(!) geçmişlerdi. Yasa çıkmadan öncekilere kademeli geçiş hakkı vermişlerdi.

Fransa, zaten uzun olan emeklilik yaşına eklenen 2 yılın çöküntüsünü yaşıyor şu sıralar…

Türkiye’de ise beş koca yıl birden eklendi. Üstelik de daha önce “yaşını doldurmadan” diye bir şart yokken, o da eklendi…

Kendi beceriksizliklerini çalışana çektirdiler…

Tıpkı Sümerbank’ta olduğu gibi, tıpkı Tekel’de olduğu gibi…

Ama Türkiye’de Fransa’nın milyonda birini andıracak bir tepki olmadı.

Doğrusu biz hakkımızı da bilmiyoruz, hak aramayı da bilmiyoruz. Ülkeyi yakıp yıkmak değil, yasalar çerçevesinde yapılması gerekenler Fransa’da yapılıyor. Kapatıyorlar kontağı, indiriyorlar şalteri, 2 yılın kazancını birkaç günde tüketerek, beceriksizlerin nelere sebep olduğunu bir güzel gösteriyorlar…

Seçilmek, bir yerlere gelmek, önemli değil…

Önemli olan verdiğin sözü tutmak ve aldığın görevi hakkıyla yapmaktır.

Ve asla kendi beceriksizliğin cezasını halka çektirmeye çalışmamaktır.

Sonuç nasıl olur bilmem ama bildiğim çalışanın direnci, Sarkozy ve onun gibi beceriksizlerin inadını kıracağı yönündedir.
Naif Karabatak
25 Ekim 2010
CafeSiyaset