21 Ekim 2010 Perşembe

Tuncay Okutan'la Söyleşi

Her Telden Her Dilden
Naif Karabatak

Tuncay Okutan’a “En iyi bağlama cezaevinde öğrenilir” dendi diye
“Bağlama öğrenmek için suç işlemeyi bile düşündüm”

Giriş
Tuncay Okutan, -klasik tabirle ama bire bir örtüşen şekliyle- Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir sanatçı. 1983 yılında Adıyaman’ın Besni ilçesinde doğdu. İlköğretim ve lise tahsilini Besni’de yaptı. Üniversite için Malatya’ya gitti ama eğitimini yarım bıraktı. Eğitimini İstanbul’da devam ettirme ısrarı, onun müzik aşkından geliyordu. Daha konuşmayı yeni öğrendiğinde müzikle de iç içe olmaya başlamıştı. Bağlama aşkı ona neler yaptırdı neler. Hatta neredeyse adam vurmayı, suç işleyip hapse düşmeyi bile düşündü. Bunu söylerken acı acı gülüyor Tuncay Okutan, bir zamanlar neler düşündüm diyerek. Sonunda öğreneceği yer bulamayınca inşaat telinden yapma bağlamasıyla vurdu sazın tellerine. İyi bir müzik kulağı vardı, yanık sesi de üstüne geldi. İstanbul’a gittiğinde Unkapanı’na gidip, “bana bir kaset yapın” demek yerine müziğin ruhuna inmeyi denedi. Okudu, araştırdı, tartıştı, tartıştırdı, proje üretti ve en önemlisi bunları hayata geçirdi. Sadece sanatçı yönüyle değil, insani yönüyle, beşeri münasebetleriyle de gönüllerde taht kurmasını bildi. Tuncay Oktan, aslında çok güzel işlere imza attı ama onun da diğer sanatçılar gibi handikabı vardı…

Tuncay Okutan’la memleketinde, Besni’de, Besni tavasını yedikten sonra konuştuk. Fotoğrafta masada duran ise Besni üzümü, bastığı ve cevizi. Hem Besni’nin tadına doyulmaz lezzetlerini yedik, hem de müziği, hayatı konuştuk.

Konuşma kaydını kızım Sümeyye çözdü, fotoğrafları ise sevgili dostum Sait Yıldırım çekti, her ikisine de teşekkür ediyorum.

Bu söyleşiden birileri rahatsız olacak ama olsun, birlikte okuyalım…

***

Bu çocuk ileride şarkıcı olacak

-Söyleşimize çok klasik bir soruyla başlayacağım, müzik aşkınız ne zaman ve nerede başladı?

Kendimi bildim bileli var ama hissetmem ilkokulda oldu. Öğretmenimiz “türkü söyleyecek kişi ayağa kalksın” dediğinde ben kalktım. Sonra da sesim beğenildiğinden olmalı, her zaman ders sonunda öğretmenimiz türkü söylememi isterdi. Sonra ben çok küçükken amcam bağlama çalardı onun yanında türkü söylerdim. O zamanlar yakınlarım “bu çocuk ileride şarkıcı olacak” derlerdi.

-Müzikle ilgili bir eğitim aldın mı?

O dönem almadım. Yani 12 yaşına kadar hiçbir müzik eğitimi almadım. Fakat ondan sonra “bir saz kursu açıldı” dediler. Gittiğimin ikinci günü saz kursu kapanmıştı. Kaçırdım…

Bağlamayı un çuvalına koyup götürürdüm

-Türkü söylemen, bağlama çalman nasıl karşılanıyordu. Hani yöremizde söylendiği gibi “gevende” suçlamasıyla karşılaşıyor muydun?

Ben bağlamayı un çuvalına koyup götürüyordum sırf “gevende olacak, düğüncü olacak, sana kimse kız vermez” diyorlardı diye. Tanınmış bir ailenin ferdi olduğumdan “şunun oğlu elinde sazla geziyordu” derler diye.

-Ama o şekilde, o kaygıyla sanat yapmak zor olsa gerek…

Zor elbet. Hatta hiç unutmam, çocukluk arkadaşlarımla mahalle mahalle gezerdik, ben darbukayı elime alırdım arkamda kırk tane çocuk gezerdi, çala çala gezerdik. Bu bir heyecandı, bu sanata eğilimdi.

-Saz kursu kapandı, bağlamayı nerede öğrendin?
Saz kursu kapanınca adeta yıkıldım, moralim çok bozuldu. Bir süre emanet bağlamalarla öğrenmeye çalışıyordum. Benim tek telli bir sazım vardı, teli de inşat teliydi. Merakımı görenler beni yönlendirmeye çalıştı, “falanca öğretir” dediler ben de ona koştum.

Adamı vurup, hapse girmeyi düşündüm
-Ders alabildin mi?
Adam bana “Bağlamayı ben hapiste öğrendim evlat, sen nasıl öğreneceksin?” deyince o heyecanla adamı o anda, orada vurmak geldi içimden. Vurayım da gidip hapiste bağlama öğreneyim. (Gülüyor)
-Bağlama veya türküyle ilgili aileden destek mi vardı, baskı mı?
Aile baskısı vardı tabi. Çünkü ailem “okuyacaksın okuyacaksın bırak bu işleri” diyordu haklı olarak. Ben de gizli gizli saz çalıyor, türkü söylüyordum. Hatta ailemden habersiz düğünlere giderdim mesela. Düğünlerde bağlama çalmaya başladım, eğitimini alamayınca kendi kendime, deneye deneye öğrendim.
-Ama baskıya rağmen de okumadın, İstanbul’a gittin.
Yok, İstanbul’a albüm yapmak için değil, eğitim almak için gittim. Tabii okumaya gidiyordum ama benim niyetim müzik eğitimi almaktı.
-Alabildin mi?
Evet bir enstitüde, Azerbaycanlı olan işin duayenlerinden eğitim alıyorum.
-Okul kaldı tabii…
Liseyi bitirdim, Malatya İnönü Üniversitesi Elektrik Bölümünde bir yıl okudum, İstanbul’da müzik eğitimi alacağım düşüncesiyle yarıda bıraktım.
-Neden İstanbul, illa da İstanbul gerekli mi?
Müzik bir sektördür ve sektörün kalbi de İstanbul’dur.

Sanatçı üretendir

-Siz müziğin eğitimini alıyorsunuz, eğitim veriyorsunuz, araştırıyor, inceliyorsunuz. Yani siz doğup büyüdüğünüz yöredeki “gevende” tabirinin çok dışında sanat icra ediyorsunuz. Bu ikisinin ayrımını yap desem nasıl yaparsın?

Sanatçı üretendir. Kendisine bir şeyler katmış, ülkesine, toplumuna bir şeyler katmış ve ismini tarihe yazdıracak kişidir ya da yazdırmıştır. Sanatçı budur. Ama “gevende” de bir kültürdür bence. Elbette onlarda sanatkârdır, ayrıştırmamak lazım. Onlarda kültürümüzün bir parçasıdır sanatımızın bir parçasıdır sonuçta.

Gevende tabiri, ötekileştirmedir

-Aslında bu ayrışmayı yapmanı isterken şunu öğrenmek istiyorum, “biz kendi sanatçımıza gevende muamelesi mi yapıyoruz” diye.

Bu ötekileştirmedir. Kesinlikle size katılıyorum. Bunu yapmamak lazım. Ötekileştirilmişler diyorum bu adamlara.

-Gevende olmazsa ne olur?

Kültürümüzün önemli bir parçası eksik olur. Akşam birkaç düğün gezdim, gözüm davul zurna aradı ama yok. Hep elektronik dediğimiz olay var. Bir bateri, bir elektrosaz çalıyorlar. Ben buna çok karşıyım, kültür yaşanmalıdır/yaşatılmalıdır. Oysa davul zurnanın yeri ayrıdır. Babalarımızın atalarımızın düğünleri hep davul zurnayla oldu.

-Bir arz talep meselesi değil mi bu?

Aslında burada ayrımcılık yapılmış. Mesela bütün alışveriş merkezlerinde yabancı müzikler çalınıyor. Bizden bir şeylerin de olması lazım.

-Müzik adına neler yapıyorsunuz?

İlk başta sevgili Nevzat Bayhan’ın (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü) destekleriyle bir türkü gecesi yaptım. Hani kendimi ispatlamak istiyordum hatta bir albüm yapmayı düşlüyordum. 2004 Nisan ayında bir türkü gecesi yaptım. Geniş katılımlı bir gece oldu.

-Sanatını kitlelere ulaştırdın yani…

Evet, Tuncay Okutan’ın yaptığı sanatı 5 bin kişiye ulaştırdım.

-Sonra…

Arkasından Nevzat beyin isteğiyle Korolar Koordinatörlüğü yaptım. Bir müddet sonra yaptığımız işler çok beğenince yeni projelere atıldık.

-Neler var?

Bunların içerisinde mesela ilk çocuk şarkıları diye kafamda bir proje vardı. Çocuklarımız neden türkülerimizden uzak kalsın diye düşünerek ben bunu geliştirdim ve on dört tane çocuk şarkısını bir albümde topladım ve 2007 yılında dinleyiciye sundum en çok satan albüm olmuştu.

-İçinde neler vardı?

İçerisinde çizgi film, boyama kitabı, bir nevi eğitim seti olarak düşündüm.

-Yedi bölgeden yedi tepeye türküler de vardı?

Evet, çocuk albümünden sonra “Yedi Bölgeden Yedi Tepeye Türküler” diye bir proje yaptık. Bunu yedi bölgede, kendi bölgesinde ünlü olmuş sanatçılara kendi bölgesinin türkülerinden ikişer tane türkü okutturdum. Mesela bende o zaman “Gönül Gurbet Ele Varma” türküsünü okudum.

-Doktor değilsiniz ama müzikle terapi için de çalışmanız olmuştu.

Osmanlı döneminde müzikle terapi benzeri bir proje. Mesela İstanbul’da yaşayanlar olarak İstanbul’a artık yerleşmiş insanlar olarak trafik sorunu, gürültü vs. her şey aldı başını giderken müzikle şifayı araştırdım. Prof.Dr. Ruhi Ayangil ile beraber ondan destek alarak Osmanlı döneminde müzikle terapi varmış dedim ve oturduk, araştırdık, kitapları inceledik. Özellikle padişahların dinlediği, psikolojik rahatsızlıkları olan insanlara dinlettirdikleri enstrümantal eserleri bulduk ve yeniden besteledik. Yeniden besteleyince bir albüm çıktı meydana. İsmi de ‘Musiki Şifa’ oldu. Ve İstanbul’da müzik marketlerde en çok satan albüm Kültür A.Ş markasıyla sunuldu.

-Sürekli üretiyorsunuz, başka ne var?

“Yedi Bölgeden Yedi Tepeye Ustalar” diye bir çalışmam var. Mesela bir örnek vereceğim Halil Karaduman, kendisi Urfalıdır. Kanun diyince ilk akla Halil Karaduman gelir. Mesela keman. Keman diyince akla Adnan Karaduman gelir bu da onun ağabeyi. Yedi Bölgeden Yedi Tepeye derken sonuçta bu insanlar kendi bölgelerini bırakmışlar ve İstanbul’a yerleşmişler. İlerde gelecek nesillere ne aktarabilirler bunun peşindeyiz aslında.

Sürekli üretmek istiyorum

-Yaptığınız projelere bakınca sadece müzik yapmıyor, müziğin ruhunu okumaya çalışıyorsunuz. Eski zamanda ne yapmışlar, ne etmişler, yani bir şekilde araştırmacı müzik eğitmeni gibi bir konumunuz da var…

Zaten benim amacım bu işi profesyonel anlamda yapmak. Benim başka işim yok. Bu sanatı icra etmeye gönül verdikten sonra bir Adıyamanlı olarak sanatı tamamıyla yaşamayı, bütün sanat kollarıyla ilgilenmeyi ve sürekli bir şeyler üretmeyi istiyorum. Çünkü sanatçı üretendir.

-Kimlerle çalışıyorsun?

Hocam Azerbaycanlı Cavit Murtezaoğlu, kendisi, sağ olsun bu konuda beni çok geliştirdi ondan da destekleri aldım. Yani demek istediğim şu sanatçı bir gün bu dünyadan göç ettikten sonra arkada bıraktıkları olmalı. Mesela bunda benim örnek aldığım kişiler arasında bir tanesi Ahmet Kaya, sesini sanatını çok beğeniyorum.

-Sesinizi de ona benzetenler var.

Evet hatta geçen bir konserimde dinleyicilerimizden bir tanesi geldi sarılarak ağladı bana çünkü Ahmet Kaya iyi bir ses, iyi bir sanatçı, aynı toprakların insanıyız sonuçta

Asıl bölücü Çatal Bıçak Atanlardı

-Ve aynı acıları…

Kesinlikle. Çünkü Ahmet Kaya’nın serisi vardı. Ben küçükken dinlerdim. Ahmet Kaya tabiî ki ölmedi, bizimle yaşıyor o. Örnek aldığım kişiler Mahsuni Şerif mesela gerçekten önemli faktör.

-Sesin Ahmet Kaya’ya benziyor, sen de seviyorsun tepki var mı. Hani şu çatal bıçak atanlar gibi düşünenlerden…

Olmaz mı, Ahmet Kaya türküleri söylediğimde, “neden ondan söylüyorsun o bölücüydü” diyorlar. Asıl bölücüler çatal bıçak fırlatanlardı. Şimdi ne kadar yanlış yaptıklarını anladılar. Çünkü bu bir sanatçıya yapılmaması gereken şeyler. Ben Ahmet Kaya’dan da okuyabilirim Mahsuni Şerif’ten de, bir bütündür zaten. Ona bakarsan bu ülkenin yüzde 98’i de Ahmet Kaya’yı dinliyor, hem de zevkle.

-Neden?

Çünkü onun ezgileri, onun sözleri yaşadığımız şeyler. İçinde aşk var, heyecan var, acı var. Gurbete giderken gözyaşı dökmedik mi? Ahmet Kaya bunları söylüyor, kötü bir şey değil bu. Ezilmişliği savunuyor…

-Anadolu’dan giden sanatçılar için derneklerin önemi büyük. Derneklerle aran nasıl?

52 dernekle 2 vakıfla ilgileniyorum, orda da söylüyorum. Açıkçası şehrime ne katabilirim, ne üretirim derdindeyim ben. Yoksa gittiğim konserlerde çok şükür beni seven bir kitleyle karşılaşıyorum. Sonuçta İstanbul zor bir şehir, ben bunun acısını da yaşadım. Burada insanları bir yere getirmek zor. Yani bugün konserim var deseniz herkesin işi gücü zaten başından aşkın. Ama çok şükür benim konserlerim dolu dolu geçiyor. Mesela İstanbul’da Yerebatan Sarnıcı’nda her ay resital yapıyorum. Yoğun talep var. Sadece bağlamayla değil de bir kabak kemaniyle bir konsept oluşturduk Anadolu türküleri söylüyoruz

-Kaç albümün var?

İki tane albümüm var. Albümü yaptım çıktım ben. “Adıyamanlıyım” demekle olmuyor bir şeyler katmak lazım kendine.

Müzik dışında, müzik yapıyorum

-Tek telli sazdan kabak kemaniye kadar gittik başka neler var?

Enstrüman olarak klavye dediğimiz bağlama yanında çalınan daha açığı org, biz bunu batı müziği piyanoyu icra ediyoruz. Onun dışında vurmalı, zilli, bağlama telli ailesinin hepsini gitar bunun içerisinde zaten. Yani tamamıyla müzik.

-Müzik dışında ne yapıyorsun?

Bazen ben de kendime soruyorum “ben müzik dışında ne yapıyorum” diye bakıyorum yine müzik yapıyorum. Çünkü bütünleşmek lazım yaşamak lazım, yaşadığını ulaştırmak lazım. Ben yaşadığımı size ulaştırabiliyorsam bu bana yeter.

-Klipte yaptın, masraflı değil mi?

2 tane klipim var. Ortalama iki klipe 50 bin lira gitti.

-Cebinden harcadın?

Kendim harcadım


Birileri rahatsız olacak ama olsun

-Peki televizyonlarda yayınlanma oranı nasıl?

Bu soruya cevap verirsem birileri rahatsız olacak ama olsun. Çünkü bizden sonraki bu işe baş koymuş gerçekten yetenekli arkadaşlarımız var. İmkansızlıklardan dolayı sanatını icra edemiyor.

-Nasıl?

Mesela bir klip çekiyorsun, çok iyi bir yönetmenle işini iyi bilen bir yönetmenle çalışmak zorundasın. Bunun dışında günde kaç defa gibi bir tabir kullanıyorlar müzik kanalları.

-Nasıl yani?

Klipinin yayınlanması. Günde dört defa yayınlanırsa bir ayda on bin dolar ediyor.

-Televizyon sana değil, sen mi televizyona ödüyorsun?

Elbette parayla belirleniyor bunlar. Yapmış olduğun iş ne kadar iyi olursan ol. Mesela ben sanatımı büyük kitlelere duyurma isteğim var.

-En tabii hakkın ama konserler de var.

Tamam konser veriyoruz, derneklerin, vakıfların etkinliklerine katılıyoruz, tamam ama ben ulusal anlamda diyorum, yurtdışında yaşayan bir çok gurbetçimiz var. Mesela benim Gönül Gurbet Ele Varma diye bir türküm var. Buna klip çekmek istiyorum ama biliyorum ki yayınlatma aşamasında bunu yayınlatamayacağım.

-Neden?

10 bin dolar 15 bin dolar gibi bir rakam istiyorlar ve sanatçının hevesi kalmıyor, güveni azalıyor.

Sanatın bedeli olmaz

-Sanatın bedeli olur ama böyle mi?

Sanatın bedeli olmaz tamam ama bu rakamlar bizi yoruyor onun için çok heyecan, çok azim olmazsa dayanılmaz.

-Vazgeçmeyi, boşver buraya kadarmış demeyi düşündün mü?

Çok şeylerim oldu benim, bırakıp gitsem mi acaba dedim, memleketime, ülkeme bir şey katıyorum, katmaya çalışıyorum. Sesim beğeniliyor, yeteneğim takdir ediliyor bunlar güzel ama baktığın zaman arka planda bir rant var. Belki büyük medya patronları bunun farkında değil, belki de farkında ama arka planda bir rant var. Televizyon programına katılmak için bile para talebi var.

-Konuk olarak katıldığın programlara mı?

Evet, bir programa çıkarsan bin lira, iki programa çıkarsa iki bin lira gibi komik komik teklif getirenler var. O zaman burada ne oluyor diye düşünüyorsun. Demek ki parasını veren herkes her programa çıkıyor diyorsun.

-Hayatın her alanında olduğu gibi bunda da bir yozlaşma var gibi…

Şimdi zaten ülkemizde müzikteki yozlaşmayı görüyoruz, parayı veren düdüğü çalar misali. Parayı her veren hani söylemeyi bilese yanmayacağım. Kimleri söylesem ki… İşte bir şekilde birilerinin vasıtasıyla bir yerlere gelmeye çalışıyorlar. Adam sesinin tonunu bilmiyor ama parası var diye iş yapıyor. Çok tanıyorum öyle iş adamı-sanatçıları; parası var diye klipini müzik kanallarında döndürebiliyor. Parası var gücü var.


Ver parayı gir top 10’a

-Bu biraz arz talep meselesi galiba. Alıştırmaya bağlı. Birileri verince sen de vermek zorunda kalıyorsun. Bunda da ahlaki sorun olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Şimdi tabii ki ahlaki durum var. Bazı sanatçı dediğimiz kişiler kendilerine güvenemediği için ya da söyleyemediklerin için parasının gücüyle bir yerlere gelmeye çalışıyor, olay bunda. Doğru, hani herkesi programa çıkartmamak için para talebinde bulunuyorlar. Ama burada kurunun yanında yaş da yanıyor. Düşünün Kral TV’de her gün bir klip gitse bunun içinden iki tanesi başarılı olursa iki tane başarısız. Adama orda ne yapacağını şaşırarak bunu yayınlamasak en iyisi biz para isteyelim bundan diyerek önüne geçmeye çalışacaklar ama adam parasını gücünü elde etmiş bir şekilde yayınlatacaktır. Bu yüzden ne oluyor, yaptığımız sanata para karışıyor. Ver parayı, gir top 10’a gibi bir çalışma şekli var. Hemşerilerim bana soruyor işte programlara niye katılmıyorsun diye…

Savaşçı yetiştirme, sanatçı yetiştir

-Çıkmıyor musun?

Çıkıyorum çok şükür TRT veya diğer kanallarda çıkıyoruz ama yeteri kadar görünemiyoruz, yaptığımız sanatı yeterince yayamıyoruz. Mesela ben 2004’teki konserimde yaklaşık 15 bin kişi vardı. O kadar kişinin ve hemşerilerimin desteğini alarak gittim İstanbul’a. Büyük bir beklenti vardı; Tuncay Okutan gitti sesini duyuracak. Her sözünden biri Adıyaman olacak. Bunlar çok önemli şeyler. “Savaşçı yetiştirme sanatçı yetiştir” demiş, ismini hatırlamadığım bir lider. Atatürk’ünde sanatla ilgili özlü sözü var; “Herkes siyasetçi olabilir ama sanatçı olamaz”. Yani desteklemek lazım, burada halkın desteğini zaten görüyoruz da yetkili kişilerden destek istiyorum ben.

-Teşekkürler Tuncay, yolun açık olsun…

Ben de teşekkür eder, tüm okuyucularına selam ve saygılar sunarım.

Sen kenarda dur kız!

Naif Karabatak

Sen kenarda dur kız!

Birileri her fırsatta ülkenin “bir bütün” olduğunu söyler ama “doğu-batı-kuzey-güney” diye ayırıp, “gelişmişlik-gelişmemişlik” veya “kültürel” farklılıkları da hemen ortaya döker. Böylece hangi bölgenin “geri kalmış” olduğunu anlarsınız ama neden geri kaldığını, kimlerin geri bıraktığını ise o anda anlamanız mümkün olmaz…

Şimdi sizlere “geri kalmış” denen bölgeden, yani doğu ve güneydoğudan çarpıcı bir örnek vermek istiyorum…

Yazının başlığına aldığım cümle, doğu ve güneydoğuda erkeklerin eşlerine hitaben çemkirerek kullandığı bir cümledir…

Tahmin edildiği gibi, kadın dediğin öyle ulu orta her yere çıkmaz. Moda tabirle “erkeğin kamusal alanı” içerisinde yer almaz…

“Erkek olmak ayrıcalıktır” ve kadın, erkeğin yanında onun fiyakasını bozacak hareket yapabilir…

Çünkü kadın basittir, saçı uzun, aklı kısadır…

Kadın dediğin, erkeğin yardımcısıdır, yemeğini yapar, bulaşığını yıkar, çamaşırını temizler, evini tertemiz tutar, misafiri gelince hizmette kusur etmez, tarlası varsa akşama kadar amele gibi çalışır ve gecenin bir yarısı da erkeğini memnun eder…

Kadın dediğin budur; onun okumaya, yazmaya, kendi ayakları üzerinde duracak bir maaş alıp, kariyer yapmaya ihtiyacı yoktur…

Erkeğin misafiri geldiğinde bir köşede durmalıdır, lafa karışmamalı, kendi düşüncesini ortaya koymamalıdır.

Aile içinde bile erkeğin “dediği dediktir, çaldığı düdüktür.”

Aksinde ise acımasız şekilde dayakla tanışma, itilme, horlanma vardır…

Zaten doğduğu günden itibaren “yanlış doğduğundan(!)” olsa gerek ki, hep horlanır, hep itilir, hep ikinci sınıf insan muamelesi görür…

İşte kadın kenardan ortaya doğru adım attığı anda veya lafa karıştığında o beylik cümleyle kadın kendisine gelir; “Sen kenarda dur kız!”

Bu emir ve çemkirme, kadına kendisinin ne olduğunu, ne olmayacağını hatırlatır…

Korkmayın canım, bu dediklerim çok eskidendi…

Şimdi bu tür yanlışlar çok ama çok az yerde var…

Yazımın bu bölümünü iyice belleyin, sonra devam edeceğim…

***

Türkiye’de 43 yıldır aralıklarla kadınlara nasıl giyineceğini, nerede durulacağını, nereye gireceğini, nereye gidemeyeceği dayatılmaya çalışılıyor.

Ve yine ülkemizde “yasada suç olmayan” başörtüsünü “fiili” olarak yasaklayan “gelenek” hâkim…

Bu öyle bir yasak ki, başörtüsünü bahane ederek parti kapatılıyor, insanlar yargılanıyor, öğrenciler eğitim hakkından oluyor, hatta itilip kalkılmadan dolayı onuru ve şerefleri ayaklar altına alınıyor, baskı kuruluyor, dayatma yapılıyor ve dramlar bir birini izliyor…

Geçenlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “çözelim” sözü ve sürece sessizliği üniversitelerdeki kangren yarayı bir nebzede olsa sonlandırdı.

“Çözelim” lafı, yasaya girmesi gerekiyor ama birileri de tehdit ediyor; “Çözerseniz, kapatılırsınız!”

Okumuş, adam olmuş siyasiler ise “Hangi yasada yasak yazıyor veya yazıyorsa bile ‘yasaklar ilelebet kalıcıdır’ diye bir kural mı var?” diye soramıyorlar…

“Höst!” denilmesine hep alışkın olan siyasi ve bürokratlar, statükonun devamından yanalar…

Buna rağmen halkın tamamına yakını anlamsız ve dayanaksız yasağın kalkmasından yana tavır alınca ortam bir anda yumuşuyor…

Ama hemen sonra “nereye kadar başörtüsü” kaygısı geliyor…

“Üniversite tamam da” diyerek korkular, kaygılar sıralanıyor; “ya kamu kurumlarına girerlerse, ya öğretim üyesi olurlarsa, ya ilköğretim ve ortaöğretimde başını örtmek isteyenler çıkarsa…”

Bu kaygı ve korkular üzerine yasada suç olmayanı “suç” haline getirmek için çabalıyorlar, amaç hasıl olmuyor, daha beter hale bürünme riskini taşıyor…

Bütün bunlar yaşanırken, kadının konumu, tahsili, bilgisi, birikimi önem taşımıyor. Her kadın haddini bilecek, nerede durması gerekiyorsa orada duracak.

Düşünün ki, eşi Cumhurbaşkanı olmuş Hayrunnisa Gül hanımefendi bile köşke gelen yabancı konukları bugüne değin kabul edemiyordu. Kırmızı halının üzerinde yürüme hakkı yoktu onun, kenarda duruyordu, tıpkı doğu ve güneydoğudaki kadınlar gibi…

Birileri ona da “Sen kenarda dur kız!” demiş olamayacağına göre bugüne kadar yapılan “germeme” üzerine bir politikaydı. Germemek için ödün veriyordun, germemek için hakkın yeniyordu, germemek için köşede durması gereken bir eğreti haline geliyordun, germemek için bütün dünyanın önünde ülkeyi rezil hale getiriyordun…

Başörtülüler sanki vebalıydı, başını açınca her yere girebilir, örtünce “onların dediği yere” girme hakkını elde edebiliyordun…

Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff ve eşi Bettina Wulff, önceki gün Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ziyaret etti. Üç yıldır cumhurbaşkanı eşi olan Hayrunnisa Gül de karşılamada yer aldı, bay ve bayan Wulff’u karşıladı, kırmızı halıda yürüdü…

Sonra 29 Ekim’de yapılacak resepsiyonda da Hayrunnisa hanım yer alacaktı…

Birileri “Kız sen kenarda dur!” denilmesinin zamanın geldiğine bir kere daha inanmıştı.

Her zamanki gibi ilk cıvıtma CHP’den geldi…

Ortam geriliyor, hoşgörünün yerini tehdit demeçleri alıyordu. Kısaca birileri başörtülü kadınlara haddini bildirmek istiyordu ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı…

Örnek olarak “geri kalmış” dedikleri doğu ve güneydoğuda çok uzun yıllar önce söylenen sözü kendilerine düstur olarak aldılar; “Sen kenarda dur kız!”

Anlayacağınız “ilerici” olduğunu söyleyenlerin adımları hep tersine atıyor, hep geri gidiyor, geride kalıyorlar…

Birileri, bunlara medeni olmayı öğretecek mi diye merak ediyorum…
Naif Karabatak
21 Ekim 2010
CafeSiyaset

Bir kare ve bir hayat…

Naif Karabatak

Bir kare ve bir hayat…

Bazen yüzlerce ciltlik kitaplarda anlatılamayanlar, tek bir karelik fotoğrafta anlatılabilinir. Bazen onlarca makalenin yerini tek bir karelik karikatür alabilir. Bazen de, hayattan alamadığın manayı, tek bir kare resimden, tek bir kare karikatürden veya kısa bir makaleden anlayabilir, belki şiirle hayat bulabilirsin.

Dün ben de öyle oldum…

İhlâs Haber Ajansı’nın Şırnak’ın İdil ilçesinden geçtiği tek bir kare resim, beni kendimden geçirdi…

Cizre'de trafik kazası sonrası beyin ölümü gerçekleşen minik Gurbet ve babasının son vedasıydı resimdeki…

Yaşam destek ünitesine bağlanan minik Gurbet, yaşama direncini kaybetmiş, sona gelmişti.

İşte tam bu anda babası Şükrü Yavuz’un “veda öpücüğü” sağ yanağına isabet etmiş, deklanşör de o anı ölümsüzleştirmişti…

Garibanlığı her halinden belli olan baba, gözlerini kapatmış, yaşam destek ünitesine bağlı biricik yavrusunun nefes ve serum hortumları arasından kendisine yer bularak son öpücüğünü kondurmuştu.

Bu öpücüğü alırken, onun neler hissettiğini düşündüm uzunca süre…

Resme ne kadar baktığımı hatırlamıyorum ama babanın yüreğinden dolup bir türlü dışarıya taşmayan duygularını çok iyi anladım…

Hayat karartanların, kime nasıl acı çektirdiğini bildiğini sanmıyorum.

Sorumsuzluklarının nelere mal olduğunu, minicik bedenleri veya masum insanları nasıl yok ettiğini bilmedikleri, anlayamadıkları, kavrayamadıkları gibi, geride kalanların canın sökülüp atıldığının da farkında olduklarını sanmıyorum.

Eğer öyle olsaydı bu kadar trafik kazası olmazdı…

Eğer öyle olsaydı bu kadar sorumsuzca insanlar öldürülmez, bombalar atılmaz, serseri kurşunlar dört bir yana savrulmazdı…

Öyle olsaydı, adalet bir başka çalışır, makam ve mevkisi için hayat karartmayı göze alanlar binlerce kez yeniden düşünürdü…

Kalem kırmakta kolay değildi, insan yüreğini incitmek de…

Gündelik hayatta çok şeyler yitirdiğimiz bir gerçek…

Mesela yüreğimiz eskisi gibi “acı” çekmiyor...

Acılarımız bile yavanlaşmış, sıradanlaşmış, bayağılaşmış…

Acı çekmeyi unutmuşuz aslında…

Sevmeyi unuttuğumuz gibi yanmayı da unutmuşuz…

Eğlenmeyi bilmediğimiz gibi, ağlamayı da bilmiyoruz…

Fotoğraf karesine yansımadığı için annesinin ve kardeşlerinin hangi duygularda olduğunu bilmemek mümkün değil.

Kaybettikleri sadece bir çocuk değil, giden canlarıdır, kanlarıdır, sevdalarıdır, aşklarıdır…

Giden, geleceğe dönük hayalleridir, umutlarıdır…

Tükenen ise hepsi…

Şırnak’ın idil ilçesinden fotoğraf karesini basına dağıtan meslektaşımız Abidin Yel’in o fotoğrafı çekerken ki, halet-i ruhiyesini de çok düşündüm…

Hâsılı, o fotoğraf beni benden aldı, beni çok başka diyarlara götürdü…

Ve biliyor musunuz?

Dün kaybettiğimiz minik Gurbet, organlarıyla tam dört kişide yaşamaya devam ediyor…

Ölürken bile yaşatan minicik yavruydu o…

İşte o son öpücük, organları alınmadan önceki son öpücüktü…

O son fotoğrafsa sevginin ve acının fotoğrafıydı…

Kaybedilenler ve kazananların olduğu bu dünyada, yürekleri kıpraştıran bir karecik fotoğraftı sadece…

Tıpkı Filistin’deki gibi, tıpkı Irak’taki gibi, tıpkı dünyanın dört bir yanında kin ve nefretin yıktığı minik bedenler ve ona özlemle bakanların resmedildiği kare gibi…

Tıpkı anlamsız kavgaların, savaşların, mücadelelerin mağduru olan minik yavrularımız gibi, onu canıyla birlikte mezara gömen sevdikleri gibi…

Tıpkı bir karede anlatılan koca bir hayat gibi…

***

(Gurbet Yavuz,15 Ekim 2010 tarihinde eğitim gördüğü Mehmet Akif Ersoy İlköğretim Okulu'ndan eve dönerken karşıdan karşıya geçmek istediği sırada özel bir otomobilin çarpması sonucu beyin kanaması geçirmiş, ilk tedavisi idil Devlet Hastanesi'nde yapılarak ambulansla Cizre Devlet Hastanesi'ne sevk edilmişti. Cizre Devlet Hastanesi'ne kaldırılan küçük kız, tedavi gördüğü yoğun bakım ünitesinde beyin ölümü gerçekleşmiş ve yaşam savaşını kaybetmişti. Mekânı cennet olsun.)

Naif Karabatak
20 Ekim 2010

Velev ki dini vecibe…

Naif Karabatak

Velev ki dini vecibe…

İnsanları torna tezgâhından çıkmış gibi “tek tip” olmasını isteyenler, herkesin kendi gibi düşünmesinin yanında, kendi gibi giyinmesini, kendi gibi yemesini de istemiştir. Ancak bu “yeme” ve “içme” kısmı “ortak olmadan” şeklinde algılanmış, kendileri hep bir kat yüksekte olmuştur. Halk dediğimiz ise ne yazık ki, hep aşağılarda, hep yönetilen, yönlendirilen, güdülen konumunda kalmıştır.

Cumhuriyet döneminden başlayarak, kişilerin nasıl giyineceğini dikte etmeye alışmış bürokratik oligarşi, dönem dönem nükseden krizleriyle toplumu hep germiştir.

Önceki yıl AK Parti hükümetinin meclise sunduğu yasa değişikliği 411 oyla kabul edilmesine rağmen ve yapılan değişiklikte “başörtüsü” veya “türban” yer almamasına rağmen, CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince iptal edilmişti.

O güne kadar üniversitelerde katkı şekilde uygulanan başörtüsü yasağı, kaskatı bir şekle bürünmüştü. Adeta kaş yapayım derken göz çıkartılmış, “yasakçı” konumunu sevenleri daha fazla bilemişti.

O sıralar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, başörtüsünün siyasi simge olduğuna dair suçlamalara “velev ki siyasi simge olsun” diyerek ne zararının olduğunu sormuştu…

Bugün ise gelinen noktada “dini vecibe” olup olmadığı tartışılmaya başlandı.

Bu aslında iyi bir gelişme…

Çünkü yıllardır söylemekten dilimizde tüy bitti; başını örten kızlarımız, bunu inancı gereği örtüyor, süs olsun, aman modayı takip edelim, şık dursun tarzından gelip geçici bir hevesin yansıması değil.

Ama kim dinler?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, -Önder Sav’ı unutmuş olmalı ki- özgürlük damarları kabardı ve “gelin başörtüsünü çözelim” dedi.

Aslında üstü hiç örtülmeyen kanayan yara o anda yeniden alevlendi…

Sonra Sayın Kılıçdaroğlu’na parti içinden “höst” sesleri yükseldi. Ama bu arada da YÖK’ün “şapka”yla ilgili kararı yüreklere su serpti. Artık üniversitelerde başörtülü öğrenciler kapı dışarı edilmeyecek, sadece tutanak tutulacaktı…

Sürece bütün partiler “sessiz kalarak” da olsa destek verince yasal dayanağı olmayan yasak fiili olarak (birkaç üniversite hariç) kalktı.

Bugüne kadar üniversite kapılarında görev yapan güvenlik görevlileri (muhtemelen çoğunun eşi, kızı veya annesi başörtülüdür) başörtülülere geçit vermeme adına görev yapıyordu. İçişleri Bakanlığı güvenlik görevlilerinin yüreğine su serpen bir genelge yayınladı. Bundan böyle “görev alanı” olmadığı halde “göreviymiş” gibi dikte edilen “başörtülüleri içeri almayacaksın!” talimatına uymamaları istendi. Çünkü, güvenlik görevlilerinin sözleşmelerinde, görev alanlarında böyle bir şey yoktu. Onlar görev yaptıkları yerin güvenliğini sağlar, giriş ve çıkışları kontrol ederlerdi; başörtülü avına çıkmazlardı…

Neyse ki, kimin aklına geldiyse geldi, başörtüsünün dini bir vecibe olup olmadığını sormaya başladı…

Daha önceki dönemlerde, hatta daha çok darbe dönemlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan “başörtüsü dini vecibe değildir” fetvası almak için çok uğraşıldıysa da alınamadı…

Bu defa da öyle oldu…

Bilgi ve birikimine çok güvendiğim Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Ali Bardakoğlu, NTV'nin türban konusundaki sorularını yanıtlarken çok önemli detaylar verdi.

“Başörtüsü konusunun din ile irtibatını görmemek için bir insanın gözlerinin görmemesi, kulağının işitmemesi ve Türkiye'de yaşıyor olmaması gerektiğini” belirtti…

Sonra “14 asırdır Müslüman kadınlar dinlerinin gereği dini bir vecibe olarak gördükleri, düşündükleri, inandıkları için başlarını örte gelmişlerdir.” dedi.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en zor dönemlerde bile (darbe ve baskı dönemleri), Diyanetin siyasetin güdümünde olduğu ve kendilerine göre fetva vermesinin çok istendiği dönemlerde bile, “başörtüsü dini bir vecibedir. Müslüman kadınlar dini inançlarının gereği başlarını örtmektedirler” kararını verdiğini hatırlattı…

Ve şunu da ekledi Bardakoğlu, “Müslüman yetişkin kadıların başını örtmesi dini bir vecibedir. Ancak bir kadının başını örtmesi Müslümanlığa giriş beyannamesi ve ya Müslüman olmanın yegane ve ön şartı değildir. Başını örtse de örtmese de bir insan ‘Müslüman'ım’ diyorsa Müslüman’dır.”

Aslında sayın Bardakoğlu’nun söyledikleri yeni değil ama illa da dini vecibe olup olmadığını merak edenleri için yeterli bir açıklamadır.

O zaman da “Laiklik var, dini vecibe bu ülkede uygulanmaz” diyenler çıkar…

Yani eğer kanınızda yasakçılık varsa, yapılan eylemin dini olup olmaması bir şey değiştirmez. Siyasi simge olup olmaması da bir anlam ifade etmez…

Bir başka deyişle, sadece başörtüsü değil, hayatın her alanında insanların kendilerini ifade ettikleri gibi algılanması, kabul ettikleri doğruları yaşaması, birilerinin tekelinde değildir, anlayışına bırakılmaz.

Başörtüsü, velev ki dini bir vecibe olsun, buna kim karışabilir ve kime ne zararı var?

Siz insanların yaptıklarına değil, şekline bakarak hüküm verdiğiniz müddetçe “özgür” insan da olmazsınız, özgür bireyler de yetiştiremezsiniz…

Naif Karabatak
19 Ekim 2010

Ben bunun neresini düzelteyim?

Naif Karabatak

Ben bunun neresini düzelteyim?

Son zamanlarda internet medyasının etkisi, sürati ve gücü hep tartışılır. Gelecekte yazılı basının yerini alacağı söylenen İnternet medyası, haberlere ne kadar ciddiyetle yaklaşıyor bu da ayrı bir konu.

İsterseniz sıcak bir örnekle başlayayım…

Cumartesi günü sabahın köründe, henüz kargalar bile kahvaltısını etmeden birçok internet sitesinde “copy-paste” yöntemiyle giren “son dakika” haberi vardı.

Cuma akşamı CNN Türk’te yayınlanan “Ne Oluyor?” programında sadece bir cümle alınarak haber yapılmıştı.

Haberin spotu; “Kürt sorunu CNN TÜRK'te yayınlanan ‘Ne Oluyor?’ programında tartışıldı. Programa katılan AK Parti Ankara Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, harf yasaklarının kalkması gerektiğini söyledi.” şeklindeydi.

Haberin detayında ise “Fırat, ‘Kendisine has harfleri kullanmadan nasıl bir Kürtçe eğitim veya nasıl bir Kürtçe dergi çıkarılabilir, bunun mantığını anlamıyorum?’ dedi. Programın diğer konukları ise Demokratik Kürt Arayışı Sözcüsü Sertaç Burak, Milliyet gazetesi Ankara temsilcisi Fikret Bila ve yazar Faik Bulut'tu...” ayrıntısına yer veriliyordu.

***

Haberi bir sitede okuyunca “yanlış yazmışlar” diye düşündüm. Sonra da beni aldı mı bir merak. Diğer sitelere de baktım…

“Son dakika” haberini hiç kimse kaçırmamıştı ama hepsi de “aynı ayrıntıyı” görmüş, sanki programın başka bir yerini izlememişlerdi ya da dikkate değer bulmamışlardı…

Bu ne süratti, bu ne benzerlikti…

Gelin size önce bir fıkra anlatayım, sonra “Ne Oluyor?” programına bakalım…

***

Adamın biri, bir şeyler bildiğini ima ederek, biraz da huzurda bulunanlara hava olsun diye: “Hocam!” demiş, “Hani bir peygamber vardı ya! Onu, amcaları kaçırıp, havuza atmışlardı. Sonra onu, oradan, eşkıyalar alıp götürmüştü… O, Musa Peygamber miydi?”

Hoca şöyle bir düşünmüş; “Yahu” demiş, “ben bunun neresini düzelteyim! Bir kere o, Musa değil, Yusuf Peygamberdi. Ona, amcaları değil, kardeşleri tuzak kurmuştu. Sonra onu havuza değil kuyuya atmışlardı. Onu, eşkıyalar değil, oradan geçen bir kervan bulmuş ve alıp götürmüştü…”

***

“AK Parti Ankara Milletvekili” diye unvan layık görülen kişi, çok önemli bir siyasetçimizdir ve Ankara Milletvekili değil, Adana Milletvekilidir…

Bir sitenin editörü bunu atlayabilir, ya diğerleri?

Sonra iki saat süren programda sadece bir bölümü nasıl oluyor da bütün siteler görüp, bütün siteler aynı yeri haberleştirip, aynı hataya düşebiliyorlar?

Gelecek değil, belki de çok yakın zamanda yazılı basının yerini alacak internet medyasının biraz daha dikkatli davranmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

***

Ve şu harf yasağı…

Biliyorsunuz Türkçemiz, 29 harften oluşuyor…

Tartışılan ise Kürtçe…

Kürtçe’de kullanılan “W, Q, X” harflerinin yasak olduğuna dair bir kanun da yok, uygulamada da böyle bir şey söz konusu değil.

Yazımı Cafe Siyaset’ten okuyanlar, üç defa “w” harfini yazarak siteye giriş yapabiliyorlar, diğer sitelerden okuyanlar da üç defa “w” harfini yazmak zorunda.

Sonra Faks yazarken, “Fax” yazıyor…

Neredeyse hepimiz “Q” klavye kullanıyoruz…

O zaman sorun, üç harfin yasak olmasıyla alakalı değil.

Sorun, Kürtçenin eğitimde ve yayın hayatında kullanılıp kullanılmamasıyla alakalı.

Kürtçe yayınlanan gazetelerde bu üç harf kullanılıyor, çünkü kullanılmasa meram anlatılmaz, aksan yansıtılmaz, manası uçar, kaçar gider…

Ortada bir sorun var mı, elbette var…

Ülkemizin mühim bir bölümünü teşkil eden Kürt vatandaşlarımız “biz Kürtçe okumak, yazmak istiyoruz” diyorlar…

Tıpkı biz Türklerin “Türkçe okumak, yazmak istiyoruz” gibi haklı bir istekleri var…

Bu istek bizim için “hoş” görülürken, hatta “hak” bilinirken, Kürtlerin isteğine “anlamsız” tepkiyle yaklaşıldığı yetmezmiş gibi, “bölücü” suçlamasıyla da karşılaşma riskiniz var…

Öncelikle bu tepki korkunun eseridir…

Sonra da bir başkasının hakkını gasp etmeyi elinde bulundurma iştahıdır…

Oysa kendiniz için istediğinizi bir başkası için istemiyorsanız, sizin insanlara bakış açınızda bir sorun olduğu gerçeği ortaya çıkar…

Herkes kendi ana dilinde konuşmaya, yazmaya, eğitim almaya hakkı vardır…

Elbette şunu diyebilirsiniz; “Resmi dil Türkçedir. Bunun dışındakiler ise bu ülkenin Kültürel dilleridir…”

Bunu demek çok mu zor, kıyamet mi kopar, ülke mi elden gider?

Sahi ne olur?

Ortada üç harfi kullanmak için yasak yok…

Üç harfi kendisine öcü olarak gösteren kafalar var…

İngilizcede bu üç harfi kullanabilirsiniz, Almancada kullanabilirsiniz, Fransızcada kullanabilirsiniz, hatta farklı dinlerin kitaplarında kullanıldığı gibi okuyabilirsiniz…

Ama “Kürtçede kullanılmaz/Kürtler kullanamaz” demek nasıl bir anlayıştır doğrusu çözmekte zorlanıyorum.

Naif Karabatak
18 Ekim 2010

Laiklik yeniden yorumlanmalı(mı?)

Naif Karabatak

Laiklik yeniden yorumlanmalı(mı?)

Yazının başlığına aldığım “Laiklik yeninden yorumlanmalı” cümlesi Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’ya ait. Ama ben “yeniden” yorumlama kısmına karşı olduğumdan “mı?” soru takısını koydum. Zira laikliğin “yeniden yorumlamaya” değil, “doğru yorumlamaya” ihtiyacı olduğu kanaatindeyim.

Çünkü laikliğin bir kere daha, bin kere daha yorumlanması, ülkedeki katı uygulamaların sonunu getirmeyecek.

Aksine benzer uygulamalara bakarak, içeriği hakkında önyargısız değerlendirme yapıldığı takdirde laikliğin, vatandaşın korkması gereken bir kavram olmaktan çok uzak olduğu görülecektir.

Hem yeniden yorumlarsanız kime göre yorumlayacaksınız?

1960’de darbe yapan, ardından başbakan asan, 1971’de muhtıra veren, 1980’de darbe yapan, 1993’de postlu mostlu darbe yapmakla ünlenen, 27 Nisan e- bildirisiyle sanallaşan askeri çevrelerin anladığı laiklik yorumunu mu esas alacaksınız?

Yoksa CHP’nin “kamusal alan” ile milleti bir kenara, elitleri bütün her yere koyan katı laiklik anlayışına mı göz kırpacaksınız?

Bunun içine Türkçe ezan mı koyacaksınız, Kur’an-ı Kerim’i kimin nasıl okuyacağına mı karışacaksınız?

Yoksa genç kızların nasıl giyineceğine karışıp, eteğinin boyunu, başörtüsünün bağını, rengini, şeklini mi yorumlayacaksınız?

Laikliği uygularken “Allah” diyenin suçlu görüldüğü dönemleri mi esas alacaksınız, “selam” vermenin suç sayıldığı zamanları mı?

Yoksa camiye gidiyor diye veya eşi, kızı, annesi başörtülü olduğu için belki de babası hacca gitti diye, darda kalmışa sadaka verdi diye fişlenen dönemleri mi dikkate değer bulacaksınız?

“Din ve devlet işleri”nin ayrı olmasını söyleyip, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığını mı tartışacaksınız?

Yoksa bir mezhebe “sıcak” bakıp, bir diğer mezhebe “soğuk” bakanlardan mı olacaksınız?

Belki de “Ellere var da bize yok mu?” diyen farklı dinlere mensup olanlara sağlanan veya çok görülen haklardan mı bahsedeceksiniz?

Bilmiyorum, bütün bunların hangisini “laikliğin yeni yorumu” olarak göreceksiniz/göreceğiz?

Laiklik, hukuki anlamında “Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması” şeklinde tarif edilir.

Din ve vicdan özgürlüğü ise hep laftadır, uygulamaya geçmiş değildir.

“Bu benim dini inancım” diyen birisine “hani nerede yazıyor?” diye sorma gereği duymadan niyet okuyucular var.

“Sen dini inancın gereği değil, siyasi simge olarak” deyip, kestirip atmışlar yıllarca…

Bazen “azınlık” olarak tarif edilen dinlere “geniş” yaşam alanı verilmiş, bazen “yüzde 99” olarak tarif edilen İslam dinine mensup olanlara zulüm reva görülmüş…

Sonra “bütün dinler bir yana, dinsizlik şahane” anlayışıyla laikliğin dinsizlik olduğu öğretilmeye çalışılmış…

Dinler arası hoşgörüden nasibini alan şanslılar, asla yüzde 99 içine girenlerden olmamış…

Bazen, bugün hoş görülen ve “azınlık” denilenlere en büyük zulümler yapılmış, yerinden yurdundan edilmiş, ocak bitiren vergilerle sefalet hayatı yaşatılmış…

Yani devletin laiklik anlayışı her dönem başka şekilde kendisini göstermiş…

Çoğunlukla da “katı” laikliği uygulayan bürokratların ve askeri çevrelerin borusu ötmüş…

Borusu ötmesi gereken halkın ise her daim ümüğü sıkılmış…

Şimdi siz gelmiş diyorsunuz ki, laikliği yeniden yorumlayalım…

Ne gerek var?

Dünyanın birçok ülkesi Cumhuriyetle yönetiliyor, bizimki farklı… (Cumhuriyeti süs olsun diye kullanan birkaç despot ülkeyi saymıyorum)

Demokrasiyi kullanıp, gerçek manasına eren ülke sayısı azımsanamayacak kadar çok, bizde ise demokrasiyle yönetilir, demokrasiyi gerektiğinde askıya da alırız, rafa da kaldırırız.

Çünkü biz “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” deyip, “her şeyi halka danışmayacaksın” diye düşünenlerdeniz. Çünkü bir başımıza bıraktıklarında “ya davulcuya ya zurnacıya” koşarız…

Laikliği uygulayan hiçbir ülkede, halkın üzerinde “Demokles’in kılıcı” gibi durmazken, bizde “fişlenmenin” esas kaynağı, parti kapatmanın gerekçesi, darbe yapmanın ön koşuludur…

Kısaca bizde laiklik, halkın üzerinde dolaşan kara buluttur, gerektiğinde çekip vuracağın bıçaktır, kılıçtır, silahtır…

Biz bu laikliğin nesini sevelim, biz bu laikliği binlerce kez yeniden nasıl yorumlayalım?

Yoruma ne gerek var, Amerika’dakini alın, İngiltere, Fransa, Almanya ve daha birçok ülkede uygulananın aynısını uygulayın.

Yoksa onların kanı çok mu şirin?

Naif Karabatak
15 Ekim 2010