13 Ekim 2010 Çarşamba

Nereden buldun, anlat!

Sorgu yapan görevli nezaketi elden bırakmıyordu ama artık canına tak etmişti, tam dört saattir bu adamla uğraşıyor, ağzından bir tek cümle almak istiyordu. Ne inat birisine çatmıştı, Aman Allah’ım bu kadar dayanıklı bir insan olabilir miydi?

Oluyormuş demek ki…

Aslında demokrat bir insandı, işkenceye karşı, farklı fikirlere tahammüllüydü ama buna dayanamazdı işte…

Kibarlığı bir yana bıraktı, gerilenerek bir tokat patlattı adama ki, adamın feleği şaştı…

-Konuş lan! diye kükredi birde sorgu yapan görevli…

-Nerden buldun, çabuk anlat?

Adamın konuşacak hali kalmamış, dört saattir süren sorgu, yapılan psikolojik baskılar ve son yediği tokat onu kendinden geçirmişti…

Hani bu ülkede işkence yoktu?

Hani demokratik bir ülke haline gelmiştik?

Hani Avrupa Birliği kriterleri, hani Kopenhag, hani Ankara’nın bilmem neleri…

-Bakıyorum dilin çok uzamış senin, sen nereden aldığını söyle, kafamın tasını da attırma…

-Yalan, iftira ben almadım, alamam zaten…

-Şahitler var, konu görmüş, komşu görmüş, köşedeki bakkal, berideki market, mahallenin terzisi, sokağın delisi.. hepsi aleyhine şahitlik ediyor. Gel inat etme de anlat.

-Anlatacak bir şeyim yok, ben masumum…

-Tamam, sen kaşındın. Getirin bana elektriği de şuna birkaç bin volt gönderme yapalım, iadelisinden, taahhütlüsünden…

-Yapmayın, etmeyin benim suçum yok, çoluk çocuğum var.

-Çoluk çocuğunu şimdi değil, rüşveti yerken düşünecektin.

-Rüşvet yemedim.

-Rüşvet almamışsan nasıl aldın ya, o kadar parayı maaşınla karşılaman mümkün değil. Bak gençsin, yazık sana iyisi mi paşa paşa anlat, kuzu kuzu çık git.

-Olmayan şey anlatılır mı?

-Şahit var diyorum, alırken görmüşler diyorum, aldığın yer söyledi diyorum sen laftan anlamaz mısın be adam!

Sorgu görevlisi iyice zıvanadan çıkmıştı. Darbe dönemlerinden kalma bütün işkenceleri denemeye kararlıydı.

Tamam kendisine tersti ama bu kadar da olmazdı.

Zavallı adam, birazdan yiyeceği yüksek voltlara kendisini hazırlarken, ülkenin ne hale geldiğini düşünüyordu.

Ne yapmıştı, ne suçu vardı ki şimdi bu kadar işkenceye çarptırılıyordu?

Kamuda memurdu…

Kıt kanaat geçinen, harama el atmayan, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan birisiydi.

Ne vardı yani, onlar da alamaz mıydı?

Hani bazı seçilmişler gibi yedi sülalesini zengin edecek kadar çalmamıştı…

Hani makamını kendi menfaatine kullanmamıştı…

Öyle ihale peşinde koşmamış, işin içine fesatta karıştırmamıştı…

Hayali şirket kurup, ihaleleri kendiside kotarmamıştı…

-Uzat! sesiyle irkildi adam…

İşte yüksek volt geliyordu, “tamam” dese, bütün suçu kabullense affedilir miydi?

Yok, bu defa da yıllarca mahpus damlarında çürüyecekti.

İşlemediği bir suç yüzünden gençliği gidecek, çoluk çocuğu perişan olacaktı…

Kabullenemezdi…

Hem suç işlememişti ki, masumdu o…

Uzattı tabi ellerini, ayaklarını ve daha başka yerlerini…

Yüksek elektrik girdi tüm vücuduna…

Sarsıldı, gerildi, yıkıldı, eridi, bitti…

Bayılmıştı…

Bir süre sonra soğuk suyun etkisiyle kendine geldi…

-Serbestsin, diyordu işkence yapan adam, “serbestsin”…

Şaşırmıştı…

-Ne oldu, masum olduğumu anladınız değil mi? diye söylendi…

-Yok, dedi işkence yapan adam…

-Çivisi çıkan dünyada bir kilo domates, yarım kilo et alan birisine bu kadar işkence yapmak bana ters geldi…

-Almazdım, dedi adam “alamazdım zaten” diye de bastırdı cümlesini…

-Peki, şimdi serbestsin neden aldın, nereden buldun o kadar parayı…

-Eşim hamile de, aşeriyordu, dayanamadım, varımı yoğumu verdim, dedi adam ve oradan sessizce uzaklaştı, sendeleyerek, el yordamıyla yolunu bularak…

***

Domates ve et fiyatları vatandaşı canından bezdirecek kadar var.

Yukarıya aldığım mizahi yazı abartı olsa da, inanın evine et girmeyen, domatesi tek tek alanlar var.

Bakın, bunlar da olabilir diye tarihe not düşeyim dedim, “bu adama neden işkence ediyorlar” diye umarım merak edip, sonunda da bana kızmamışsınızdır…
Naif Karabatak
14 Ekim 2010

10 Ekim 2010 Pazar

Emir Kusturıca ve İkiyüzlülüğümüz

Birkaç gündür 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Jüri üyeliğine seçilen ve ülkemize gelen Boşnak asıllı ünlü yönetmen Emir Kusturica’yı konuşuyoruz. Soykırım yapanlara destek tarzındaki bir açıklamasını esas alarak “haddini” bildiriyoruz. “Had bildirmede üstümüze yok” diye herkese duyurmuş oluyoruz.

Tepkilere rağmen de Boşnak yönetmen ülkemize geldi, basın açıklamasını yaptı. Ve sonunda da Emir Kusturıca, Altın Portakal'da jüri üyeliğinden çekildi…

Rahatladık…

Böylece soykırım yapan bir lideri destekler tarzda açıklama yapan Boşnak yönetmene haddini bildirmiş, sürüm sürüm süründürmüş, burnundan fitil fitil getirmiştik.

Oh ya! hem o kadar yorgunluğu kendisine kalmış, hem bilet paraları cebinden gitmiş, hem de haddini bildirmiştik…

Gerçi adam istifa ederken bile susmadı ya o kadar kadı kızında da olurdu…

Ne demişti Kusturica?

Yüreğinde insanlıktan en ufak bir eser olanların tepki gösterdiği Sırpların yaptığı katliam ve tecavüzlerde, Boşnak yönetmen, “Meseleyi lüzumundan fazla abartıyorsunuz” demişti…

Sonra “500 yıl önce zaten hepimiz Sırptık, yeniden Sırp ve Hıristiyan olalım, mesele bitsin” diyerek “sanatçı çözümünü” göstermiş, herkesi hayrete düşürmüştü…

“Hepiz Ermeni’yiz” diyenler aklıma geldi birden, sonra unuttum tabii…

2005 yılında da “Benim babam ateistti ve kendini her zaman bir Sırp olarak tanımlıyordu. Evet, belki son 250 yıldan beri Müslüman’ız ama daha önceden Ortodoks’tuk ve daha da önemlisi biz her zaman Sırp'tık, din bunu değiştirmez. Biz sadece Türklerden hayatta kalmak için Müslüman olduk” demişti…

Aklıma bu ülkede başka dinden olduğunu yüzyıllarca gizleyenler geldi, sonra unuttum tabii…

Varlık vergisini, taş kırmaya gönderilenleri, mallarına el koyulanları.. hepsini bir an düşünüp, sonra unuttum…

Emir Kusturıca’nın söylediklerinin tamamı bizim için yanlış, bir kısmı kendisi için doğru, bir kısmının da doğru olmayabileceğini kendisi de söylüyor…

Tepkiler, bir katliamı destekleyen ve aslında “abartıyorsunuz” diye küçümser tarzından ileri geliyor…

Bu sözler aslında bizim yabancısı olduğumuz cümleler değil…

Bizdeki sanatçılardan veya sanatçı diye geçinenlerden çok daha ağır sözler işittik…

Siyasetçilerimiz de vardı tabii…

Bazen Dersim’de yapılan katliamları küçümsedik, bazen Sırpların Boşnaklara yaptığı zulmün aynısının yaşandığı ülkemizdeki zaman dilimlerine övgüler dizdik…

Bize 1915 tarihi ne zaman hatırlatılsa büyük tepki gösterdik, “olamaz” diyerek atalarımızın bile yaptıklarına veya yapmadıklarına kefalet ettik…

Dersim’de jetler kimlerin üzerine uçmuş, kimlere bomba yağdırmıştı…

Bu ülkede şapka takmadığı için idam edilenler görmüştük…

“Çizme” diye tabir edilen zulüm çevrelerinin neleri tekmelediğini atalarımız çok iyi bilir…

Bu ülkede her darbe döneminde insanları, insanlıktan çıkaran işkenceler, zulümler, onur kırıcı davranışlarda bulunulduğunu da herkes bilir…

Biz daha İstiklal Mahkemeleri denen katiller sürüsünün işlediği cinayetleri ortaya çıkaramadık.

Önce infaz, sonra karar verenlerin kimleri boş yere öldürdüğünün çetelesini tutamadık…

Sadece bunlar değil elbet…

“Denizaltını bombalayıp, çocukları öldürelim” diyen veya bunu planlayanların “masum” olduğunu düşünüp, eylemler bile yapıyoruz…

Biz, “Fatih Camisini bombalayalım, bunu da en kalabalık zamanda yapalım” diyenlerin masumiyetine inanıyoruz…

Bu ülkede millete, devlete, hükümete karşı darbe yapan, darbe yapmayı planlayan, bunun için ciddi adım atanların bile masum olduğunu düşünüp, “cezaevinde ziyaret”e gidebiliyoruz…

Hatta “şartlar olgunlaşsın” diye bekleyen veya körükleyenleri korumaya aldık, “koltuk için” işledikleri cinayetleri önemsiz gördük…

Bu ülkede “Kürtçe konuştu” diye, “Kürtçe şarkı” döktürdü diye insanları cezaevlerine atıyor, yıllarca işkencenin her türlüsünü uyguluyoruz…

Bu ülkede “doğuştan gelen hakkı” isteyenleri “bölücü” diye lanse edebiliyoruz…

Daha vurduğumuz “evet” mührünün mürekkebi kurumadı ama halen “12 Eylül zalimleri yargılanmasın” diye canhıraş mücadele edenleri gördük…

Biz bu ülkede halen Müslüman genç kızların başlarına taktıkları bir metrelik örtünün nasıl takılacağının, nerede takılacağının, nerede açılacağının kavgasını veriyoruz…

Bütün bu tartışmaları yaparken, “utanma” duygusunu bir kenara bırakarak, üniversite çağına gelmiş, belki mezun olmuş, anne olmuş, nine olmuş kadınlarımızın nasıl giyineceğini belirleme hakkının kendimizde olduğunu bile sanabiliyoruz…

Utanmıyoruz bütün bunlar olurken…

Tarihimizde yaşanan bütün yüz kızartıcı zamanlardan da utanmıyoruz…

Sonra da kalkıp Sırpların zulmünü “ehven” gören Boşnak yönetmene kin kusuyoruz…

Onun yaptıkları elbette doğru değil…

Ama bizim yaptıklarımız doğru olmalı ki, Emir Kusturıca’ya haddini bildirme konumunda olalım…

Böyle bir konumumuz var mı Allah aşkına?

Naif Karabatak
11 Ekim 2010

örtüsü, İğne ve Çuvaldız

Dün bu köşede, “Şimdi Hoşgörü Zamanı, Bu Ayıp Bitsin Artık!” başlığıyla, üniversitelerde yıllardır devam eden anlamsız başörtüsü yasağının kaldırılmasının, gelişen, değişen Türkiye’nin önünü açacağını belirtmiştim. Önceki gün YÖK’ün araladığı kapıdan, birçok üniversite rektörü hiç tereddüt etmeden girdi ve “anlamsız yasak”, bir anda“anlamlı serbestliğe” dönüştü…

Şimdi “istenince oluyormuş” diye kestirip atmak çok kolay. Hatta bu serbestliği veya hoşgörüye farklı anlamlar da yüklemek mümkün. İniğini ciciğini irdeleyerek “nedeni” ve “nasılı” ya da “niçini”ni de bulabiliriz. Ama bu doğru değil ve zaten yıllardır biz bu yüzden kaybediyorduk. Niyet okumalarına kızıyor ama biz de niyet okuyorduk mesela. Tahrik ediyorduk/tahrik edilmesine ses etmiyorduk. Abartıyorduk bazen, kıyameti koparıyorduk uzlaşı aramak varken…

Anlayacağınız önce iğneyi kendimize batıracağım, sonra çuvaldızı elime alacağım…

Başörtüsü yasağı neden başladı, niye başladı aslında bir deli kuyuya taş attı da kırk akıllı çıkaramadı mı, orası hep muamma…

Sonrasında yasada olmayan yasağın kalkması için siyasiler “ciddi” olarak girişimde bulunmadılar ama arada“tehdit” mesajlarıyla işi geçiştirmeye çalışanlar çıktı. Eh aslında başörtüsü iyi bir siyasi malzemeydi…

Bunu iktidar da yapıyordu, muhalefette…

Her seçim döneminde bir umut doluyordu minik yüreklere…

Çözülmeyince genç kızlar ağıt yakıyordu; ya yüreği kan ağlayarak başını açıyordu. Ya peruk takarak “ucube” hale bürünüyordu. Belki de “okulunuz sizin olsun, alın başınıza çalın” diyerek eğitim hayatını sonlandırıyor, “ev hanımı” olarak yaşamına devam ediyordu. Ya da zengin ailedense çareyi kapağı yurtdışına atmakta buluyor, daha özgür bir ülkede, içi kan ağlayarak, tahsil hayatını sürdürüyordu…

Her gelen iktidar “türbanı çözeceğiz” diyor, bazıları gerçekten (MHP gibi) çözüyordu. Bu çözme, elbette baştaki “örtünün ilmiğini çözmekten” öte bir şey değildi.

Bu ülkede siyaset yapanlar, sorunun kangren halini aldığının farkında değildi. Gittikçe çözümü zorlaşan, inatlaşma ve restleşmeyle çıkmaza sokulan sorunun odağındaki kızlarımız ise eğitim hakkından mahrum kalıyordu, kimin umurundaydı?

“Kadın erkek eşitliği” diye yeri göğü inletenler bile, kadınların “eğitim hakkı”nın ellerinden alınmasına ses etmiyor, hatta destek bile veriyorlardı…

Bir ara “çözersin-çözemezsin” iddiasına bile girilmişti. Hatta tahrik ve kışkırtmada öylesine aşırı gidenler vardı ki; “Rektörler selama duracak” bile dendi, selama duran görülmedi…

Oysa sorun çözümsüz değildi…

Soruna/sorunlara sadece “bizim sorun” diye bakmadan, herkesin sorununa sahip çıkarak, güzel bir ortam oluşturulmalıydı…

Kendi kurdukları korku dağlarının ardına gizlenenler hariç, Türkiye’nin demokratikleşmesinden, daha özgür ve daha müreffeh bir hayat yaşamasından şikâyetçi olanın olacağını sanmıyorum…

Irkçılık hastalığına yakalananların “ülke bölünüyor” bağırtıları, ülkenin çok daha iyi bir yöne gittiğinin işaretidir de aynı zamanda…

Bu ülkede Türkler hangi haklara sahipse, Kürtler de o haklara sahip olmalı…

Bu ülkede biz Müslümanlar hangi haklara sahipsek, Yahudi de, Ermeni de, Hıristiyan da aynı haklara sahip olmalı…

Bu ülkede erkekler nasıl eğitim hakkından mahrum edilmiyorsa kadınlar da edilmemeliydi…

Olaylara “benim sorunum” diye bakıp, diğer sorunları ötelemediğinizde hoşgörü ortamı da kendiliğinden gelmiş olacaktır.

İğneyi batırıp, yeterince canımızı acıttık. Şimdi elimize çuvaldızı alalım.

***

Üniversitelerde görev yapan rektör ve öğretim üyelerinin büyük bölümü ile YÖK, aldıkları “özgür” eğitimi, bir yana bırakarak, özgürlük karşıtı tutum takınmakta ısrar ettiler. Okuttukları anayasa, hak, hukuk, demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlara ters, çağın gerisinde kalan, şekilcilikten bir adım uzaklaşmayan, önyargıyla bakan ve “beyin okuma” yöntemiyle yaftalayan bir hale büründüler…

Bir anda üniversiteler, bilimin merkezi değil, “başörtülü öğrencilere hayatı zehir etme merkezi” haline döndü veya yansıma o şekildeydi…

İşin içine katılan tuzu biberi cinsinden ideolojik saplantılar, kışkırtmalar, dayatmalar, alttan alta yönlendirmeler ve tabii ki derin odakların el atmasına sessiz kalındı…

“Bilim adamı” kimliğini üzerinde taşıyanların, en önce “yaftalama”dan kurtulmaları gerekir. Şekilcilik, özgür düşüncenin önündeki en büyük engeldir. Bunu bile bile yakalarına yapıştırılan “yasakçı” konumunu terk etmeye ciddi olarak niyetlenmediler, niyetlenenler de “mahalle baskısı”ndan çekindi…

Her akademisyen çok iyi bilir ki, üniversite çağına gelmiş genç bir kıza “şunu giyineceksin” demek öncelikle ayıptır. Bunun yasası olmaz, baskısı yapılmaz. Buna rağmen yasada yazmayan, hayali olarak üretilen yasakla binlerce genç kızımız mağdur, milyonlarca insan da rencide edildi…

Neyse ki demokratikleşmeyle başlayan hoşgörü rüzgârı, sonunda başörtüsünü de estirdi…

YÖK’ün araladığı kapıya CHP “sessiz kalacağız” diyerek destek verdi, BDP, dün ani atakla kanun teklifi verdi…

İki gündür birçok üniversite bu adımı attı, dün de Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Mustafa Gündüz, adım atanlar arasına girdi. Önceki güne kadar “vebalı” gibi girişte “kozmik oda” tipi yerde başörtüsünü ağlayarak çıkaran kızlarımız, dün hoş bir rüya gördüler ve bu rüyadan uyanmak istemiyorlar…

Daha özgür bir ülkenin kapılarını aralayanlara çok şey borçlu olduğumuzu, bugün değilse ileride anlayacağız…

Naif Karabatak
11 Ekim 2010