5 Ekim 2010 Salı

Kaypak olan taban mı?

CHP’nin Genel Başkanı Kemal Bey, kameralara konuştuğu gibi parti meclisinde konuşmadığı dün ortaya çıkınca bir kaypaklık tartışması da aldı başını gitti.

Kemal Bey, Parti Meclisi (PM) toplantısında, son günlerde ezber bozan demeçlerine açıklık getirmek zorunda kalmış. Hani parti içi muhalefetin sesi yükseldi ya…

12 Eylül’de yapılan referanduma “Hayır” oyu veremeyen ama vatandaşın “Hayır” demesi için yurdun dört bir yanını dolaşan Kemal bey, halk “anayasa değişsin” deyince referandum süresinde izlediği politikanın yanlış olduğunu anladı…

Çark etmek lazımdı…

Hemen, “Anayasayı seçimden önce değiştirelim” diyerek güzel bir manevra yaptı…

Böylece AK Parti’nin seçimden sonraya bırakacağı ve muhtemelen “Bize oy verin, tümden sivil anayasa yapalım” propagandasının da önünü kesecekti…

Aynı zamanda kayan tabanını da toparlamış olacaktı…

“Bakın, meğer CHP darbe anayasasına sıkı sıkıya bağlı değilmiş”, diye düşünenler olacaktı…

Halka rağmen siyaset yapan CHP’nin halk için siyaset yaptığı da ortaya çıkacaktı…

Bugüne değin izlediği antidemokratik girişimlerden de çark ederek, demokrat bir kimliğe bürünüp, demokrasi isteyen parti konumuna yükselecekti…

Ve gelsin oylar…

Önce oyunu başbakan bozdu…

Bir haftada anayasa değişmeyeceğini, bunun mümkün olamayacağını, amacın anayasayı değiştirmek için değiştirmek girişiminden çok, halkın beklentilerini karşılayan ve konsensüs ile değiştirilmesi gerektiğini söyledi…

Kemal bey çuvallamıştı ama kamuoyuna karşı da “bakın, biz istedik, onlar kabul etmedi” deme şansını yakalamıştı…

Ta ki Parti Meclisi’nde konuşana kadar…

Kemal bey, “Anayasa’nın bir haftada değiştirilemeyeceğini ben de biliyorum. Bu öneriyi siyasî bir manevra olarak yaptım, AKP’nin maskesini düşürmek için. Biz kaçan olmamalıyız. Manevra yapmayı bilmeliyiz.” diyordu…

Kimin maskesi düştüğünü ise kamuoyu geçmiş tecrübesiyle elbette biliyordu…

Parti meclisinde konuşulanlar sadece bunlar değildi tabii…

Kemal bey, referandumda alınan yüzde 42’lik oyun tamamının kendilerine ait olduğu iddiasında da bulunarak, “Açıklarsak MHP'nin baraj altından çıkma çabaları da olur.” diye düşünüyordu…

Elbette demokratikleşme konusunda çok önemli bir adım daha atmıştı…

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 411 oyla kabul edilen anayasa değişikliğini, ya da bilinen adıyla başörtüsüne serbestlik getiren yasa değişikliğini, henüz imzaları kurumadan Anayasa Mahkemesi’ne götürüp, “ne olur bunu iptal edin” diyen kendileri değilmiş gibi, “gelin türbanı da çözelim” dedi…

Vatandaşa seslendi; “AK Parti çözemedi ama biz çözeceğiz.”

Bu “çözme” işi aslında biraz karışık…

MHP’de “türbanı çözeceğiz” diyerek halktan oy istemiş, seçimden sonra çözdüğü ilk türban kendi vekilinin başörtüsü olmuştu…

“Çözmek” ama neyi; sorunu mu, başörtüsünü mü?

Yok, hakkını yemeyelim, Kemal bey, “türbanı çözelim” derken sorunu çözmekten bahsediyordu…

Bunu da Parti Meclisinde açıyordu…

“Türbanı bilinçli gündeme getirmedim. Bu yönde soru sorulunca cevap vermek durumunda kaldım.” diye kendisini savunuyordu…

Bundan böyle “Kemal Beyi Okuma ve Anlama Kılavuzu” dağıtmamız gerekecek…

Böylece de neyi “bilinçli” neyi “bilinçsiz” söylediğini daha net anlarız.

Hem yine böylece parti tabanı da “genel başkanımız böyle dedi” diye savunmaya geçmez, “onu bilinçsiz söyledi” diyerek dikkate almaz(!)…

Katı laiklikten de taviz veriyordu Kemal bey…

Ama PM’de buna da “açıklık” getiriyordu…

“Laikliğin toplumun bazı kesimlerince ‘dinsizlik’ olarak algılandığını unutmayalım.”

O zaman biraz esnetmek lazımdı…

Kemal bey de esnetiyordu, zıplatıyordu, oynatıyordu…

İyi de çark ediyordu…

Bir şey daha var…

PM’de muhalifleri Kemal beye yüklenince o da kendisini savunmak zorunda kalmış; “Kaypak bir tabanımız var.” diyerek yaptıklarını, tabanı memnun etme adına yaptığını belirtmeye çalışmış…

Merak ediyorum, kaypak olan parti tabanı mı, yani CHP’ye oy verenler mi, yoksa “günübirlik” siyaset yapan parti yönetimi mi?

Belki de neredeyse 90 yıldır “halka karşı” izlediği tutum nedeniyle oy verenler gerçeği görmeye başlamıştır…

Bu da kaypaklık değil…

Ortada bir kaypaklık var, bunu kimse inkâr edemez ama kaypak olan CHP’ye oy veren insanlarımız değildir, bunu iyi biliyorum…

Naif Karabatak
5 Ekim 2010

3 Ekim 2010 Pazar

Gözünüzü Kapatarak Siyaset Okuyamazsınız

Saadet Partisi’nde bir süredir devam eden çekişme, Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un istifasıyla sonlandı.

Bununla ilgili cumartesi yazdığım “Geriye Erbakan’ın Fantezisi Kaldı” başlıklı yazım, Cafe Siyaset dâhil, birçok ulusal sitede haber oldu.

Siyaseti okurken, gözlerini kapatanlar ise yazımdan rahatsız olmuş…

Bu da doğal…

Her okuyan yazımdan memnun olacak değil ya, rahatsız olanlar da bulunacak…

Yazıma “Naif fantezileri ancak Karabataklar kurar” başlıklı bir yazıyla cevap vermiş/verdiğini sanmışlar…

Adımı ve soyadımı yazının başlığına sığdırmak isterken, ismimin manasından hareket etmiş, soyadımı da bir deniz kuşunu çağrıştıracak şekilde yerleştirmişler…

Hâlbuki Naif Fantezi, konuyla ilgili değil.

Bir kere bu uymamış, başka bir şey bulun…

Sonra, ben yazımda asla kâhinlik yapıp, geleceği okumaya çalışmadım…

Siyaseti okuyamamak böyle bir şey olsa gerek ki, Sayın Numan Kurtulmuş’u Abdullatif Şener’e benzetmişler…

Oysa Şener, kapatma davasının arifesinde olan bir partide “kaçarsam kurtulurum” diyerek gemiyi ilk terk eden konumundaydı…

Belki de birileri kulağına “bak AK Partiyi kapatacağız, sen kaç kurtul, seni başbakan yapalım” demişlerdir. Öyleyse bu, yeni oluşacak duruma bir hazırlık kaçışıydı, partiyi bütünleştirme kaçışı asla değildi…

Planları tutmadı, ters tepti, yanlış zamanda yanlış adım attı…

Ve siyasette yanlış adımın nelere yol açacağının en güzel örneği ise Abdullatif Şener’dir…

Elbette siyasette vefasızlığın halkın gözünde nasıl değerlendirildiğinin de en güzel örneği Sayın Şener’dir, Sayın Erkan Mumcu’dur, Sayın Mehmet Ağar’dır…

Peki Sayın Kurtulmuş’la, Sayın Şener’i nasıl aynı kategoriye koyarsınız?

Saadet Partisi parçalanıyorsa bunda Numan Kurtulmuş ve ekibinin değil, “bu parti küçük olsun, illa da bizim olsun” diyenlerin suçu vardır…

Sayın Kurtulmuş ve ekibinin partiden gitmesi için ahlaki olmayan tüm yolları deneyenler, en son masasını tekmeleyenler, partinin selameti için mi çalışmışlardı?

Sayın Kurtulmuş’a “çeyrek genel başkan” unvanı dâhil birçok ahlaki olmayan unvanları layık görenler, Saadet Partisi’nin büyümesini mi hedeflemişti?

Bütün bunların cevabını, “Naif fantezi” kurduğumu sananlar veremez…

Çünkü onlar siyaseti okuyamıyor…

Siyaseti okurken, gözlerini kapatıyorlar…

Siyaset okurken, kalp gözlerini de tümden perdeliyorlar…

Ve ondan sonra da siyaseti okuduğunu sanıyorlar…

Siz sadece “size gösterileni” okumaktan öte bir şey yapmıyorsunuz…

Ve elbette gönül verdiğiniz partiye ve camiaya da yazık ediyorsunuz…

***

367 Sabih’in Yeri

Dün ajanslara düşen haberin başlığı “Sabih Kanadoğlu Kilisede Sergi Açtı” şeklindeydi…

Ne var yani, bizim bildiğimiz 367 Sabih’in, camide sergi açacak hali yoktu ya, olsa olsa kilisede sergi açardı, kendisine de çok yakışırdı…

Sonra haberin detayına baktım, “Yargıtay Onursal (bu onursala çok gülüyorum nedense) Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde ressam Fügen Leman'ın tarihi Ayazma Kilisesi'nde düzenlenen resim sergisinin açılışını yaptı.” şeklindeydi.

Ben de kırdığı anayasa potlarını sergide topladı sanmıştım, yanılmışım…

Oysa ne güzel olurdu…

Böylece gelecek nesle önemli bir armağan da bırakmış olurdu…

Genç hukuk öğrencilerine hayat tecrübesini aktarır, “sakın ha! aynı potları siz kırıp da kariyerinizi rezil etmeyin” diye öğütte bulunabilirdi…

Gazete kupürler ve televizyon konuşmalarından derlenen görüntülerle açılacak sergi, sadece ülke içinde değil, yurtdışında da hukuk tahsil edenler tarafından ilgiyle karşılanırdı…

Benden söylemesi, bu sergi iş yapar…
Naif Karabatak
4 Ekim 2010