2 Ekim 2010 Cumartesi

Geriye Erbakan’ın Fantezisi Kaldı

Aylardır devam eden Erbakan-Kurtulmuş mücadelesinin SP’deki galibi Necmettin Erbakan ve ekibi oldu. Saadet’in yeni cephesindeki galip ise Numan Kurtulmuş ve ekibiydi…

Bir başka deyişle birkaç aylık mücadelenin sonunda iki galip vardı, elbette mağlup da vardı, yazının sonunda ona değineceğim…

Saadet Partililerin çok zor bir sınavdan geçtiğini kabul etmeliyiz. Kolay değil, 50 yılı aşkın siyasi hareketin içerisinde yer alanların, son kulvarda zorlandıkları tercih, kolay izah edilir gibi değildi ama bir de “hak” vardı, üstüne “adalet” vardı, “adil düzen” isteniyordu ve tabii ki “İslami hassasiyetler” vardı…

Bu hassasiyetleri gözetenler, dayatılanın yanlışlığına vurgu yaparak, her zamanki gibi sükût edip beklemeyeceklerini gösteriyorlardı.

Onlar belki de ilk kez sükût etmedi, haksızlığa uğradığını düşündükleri genel başkanlarının yanında yer aldılar ve Saadet Partisi, bir anda “eski partileri” oldu…

Saadet Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Numan Kurtulmuş, dün “manifesto” sayılacak bir açıklamayla ve aslında “bir ömrü adadığı siyasi hayatının sonunda çuvallayan Necmettin Erbakan ve ekibine tarihi dersini de verdi…”

“Aramızdaki gönül ilişkimiz masamıza tabak çanak atıldığında kopmuştu.” diyen Kurtulmuş, siyasi nezaketsizliğin sınırını da çizmiş oldu.

“Kayyum atanması”nın bardağı taşıran son damla olduğunu belirten Kurtulmuş, bugüne kadar neden konuşmadığını açıkladı. Referandum sürecini, istişareyi, tek başına karar vermemeyi ve daha birçok şeyi…

Ama aslında onun konuşmasına gerek yoktu, olaylar her şeyi ayan beyan anlatıyordu zaten…

Sayın Kurtulmuş, süreci, kendilerini cezalandırma olarak değerlendiriyordu.

“Sistemli bir şekilde bir komployla karşı karşıya” bırakılmışlardı…

“Başarısız oldukları için değil SP’yi siyasetin yıldızı haline getirdiği” için cezalandırıyorlardı…

“Kavga değil, siyasete yeni bir tarz getirdikleri” için tu kaka ediliyordu.

“Bunu yapanlar utansın” diyerek en sert cümlesini de burada söylüyordu…

Haklı olarak da ironi yapıyordu; “Sen misin Çağlayan Meydanı’nda İsrail zulmüne karşı yüz binleri toplayan, siz misiniz Mavi Marmara katliamının karşısına insanlık abidesi olarak dikilenler, siz misiniz Doğu Türkistan’da yaşananlara karşı çıkanlar. Siz misiniz mayınlı araziler peşkeş çekilmesin diye halkın çıkarlarını savunanlar.”

Allah’tan başka hiç kimsenin önünde diz çökmeyecekleri mesajının adresi de çok belliydi…

Siyaset yapma imkânının kalmadığına inandığı Saadet Partisi Genel Başkanlığı’ndan ve partiden istifa ettiğini söyleyen Kurtulmuş, “Şahıslara değil ilkelere bağlılığı” esas aldıklarını söyledi.

Bence Erbakan ve ekibinin gol yediği cümle ise şuydu; “Biz bu partinin, bu davanın içinde ekmeğini, emeğini, gençliğini harcayan samimi insanlar için buradayız. Allah’a yemin olsun ki bütün bu zorluklara bu insanlar için katlandık.”

Yaşanan kavgayı “Kerbela denemelerine” benzeterek istifasını açıklayan Kurtulmuş, bunun son değil, yola devam etmek için bir adım olduğunu söyledi.

Kurtulmuş’un konuşmasında ince bir ayrıntı da, ailesinin işin içine katılmasından duyduğu derin rahatsızlıktı, bence bu çok çirkin…

***

Peki şimdi ne olacak?

Erbakan ve ekibi “yıldırarak” istediklerini elde ettiklerini sanacaklar.

Erbakan’ın oğlu olmaktan başka bir özelliği olmayan oğul Erbakan’ı veya bir başkasını bir süreliğine koltuğa oturtacaklar…

Partiyi tekrar ele geçirdiklerini sanacaklar ama ortada partili bulamayacaklar…

Artık Erbakan, kendi demeçlerini evinde söyler…

Seçime girerler mi bilinmez ama yüzde biri zorlama şansları bile kalmadı gibi…

***

Kurtulmuş ve ekibi de yeni bir oluşum denemesiyle yola devam edecekler ama bu girişimin tutacağını sanmıyorum.

Siyasette “iki yarım bir ediyor” ama “bir yarımın tüm etmesi çok zor”, bazen imkânsız gibi bir şey.

Saadet Partisi, uzun süredir iki yarımı bir ederek yola devam ediyordu.

Sayın Kurtulmuş ve ekibinin süreci çok iyi yönettiğini, onurlu bir duruş sergilediklerini, bırakması gerektiği yerde de bıraktıklarını belirtmeliyim ama bu, bundan sonrasının çok iyi olacağı anlamına gelmez.

Sadece çirkin siyasete karşı verilen güzel cevap olarak tarihteki yerini alır diye düşünüyorum…

***

Milli Görüş ise aslında Kurtulmuş’un deyimiyle “masaya tabak çanak atıldığında” sona ermişti…

Bundan sonra Milli Görüş diye bir argüman olmayacak, olsa da Erbakan’ın fantezisinden öteye gitmeyecek.

Yani hikâye gibi söylersek, Erbakan’ın torunlarına aktaracağı şu söz kaldı; “Bize kalan fanteziydi sadece, oyalandık durduk.”

Ama yazık oldu…

Naif Karabatak
2 Ekim 2010

30 Eylül 2010 Perşembe

Çok Hızlı Okumuş

Bugünlerde gündemin kahramanı Hanefi Avcı, hani eski emniyet müdürü, yeni yazar. Çıkardığı “olay” kitaptan sonra bir biri ardına meydana gelen “olay”lar, onu Silivri cezaevine kadar götürdü. Şimdi istirahat ediyor, dışarı çıkmaya niyeti yok, öyle bir teşebbüste bile bulunmadı. “Buradan iyi yer mi bulurum” diye düşünmüş olmalı.

Sadece gündemin kahramanı Hanefi Avcı değil tabii ki, bir de onun aşkı var gündemin baş sırasında, kahramanı ise Kezban Küçük…

O bir Edebiyat öğretmeni…

O da evli, Avcı da evli…

Fark, Kezban öğretmen 4 ay önce eşinden boşanmış, Avcı ise “eşini üzmek istemediğinden” boşanmamış…

Olay kitap, onların olayını da ortaya çıkardı…

Demek izleyenleri izliyorlardı ve o da zaten bunu biliyordu…

Kezban öğretmen dün ekranlara çıktı ve benim aklıma da bir süre önce izlediğim yabancı bir film geldi…

Önce filmden bahsedeyim sonra Kezban-Hanefi aşkından…

Kendimi çok zorlamama rağmen filmin adını bir türlü hatırlayamadım, oyuncular da tanıdıktı ama isimlerini çıkaramadım. İlinti kuracağım yön de zaten oyuncular değil, filmin konusuydu…

Orta yaşı geçmiş bir adam, eşiyle mutlu bir hayat sürmekte iken karşısında genç, güzel, alımlı ve hayli seksi bir kadın çıkar. Genç kız ilgisini yaşlı adamdan esirgemeyince bunların aşkı başlar…

Yaşlı adamın kendisinden genç olan “çapkın” aile dostu ise tüm sırlarını bilmekte, iki tarafı nasıl idare edeceği konusunda öğütler vermektedir…

Genç kız, “artık yasak ilişki yaşamak istemediğini” belirterek evlilik ister…

Yaşlı adamda evlenmek istiyor ama eşini üzmeye(!) gönlü elvermiyor…

Ne yapacağı konusunda sürekli kafa yoran yaşlı adam, sonunda üzmek istemediği eşinden kurtulmanın çaresini arıyor ve onu öldürmeyi planlıyor…

Öldürecek ama üzmeyecek(!)…

Nasıl öldüreceğini, acı çektirmeden ondan nasıl kurtulacağının hesabını kitabını en ince noktasına kadar yaparken, sonunda eşinin her gün kullandığı mide ilacının içerisine zehirli bir başka ilaç koymakta buluyor…

Bu arada kadının da genç bir erkekle olduğunu seyirci görüyor…

Yaşlı adamın aile dostu da bunu öğreniyor…

Yani tam Dallas dizisi gibi…

Neyse yaşlı adam zehri eşinin her gün kullandığı ilacın içerisine boca ediyor…

Ve kendisi “iş toplantısı”na gidiyor…

Geceyi sevgilisinin yanında geçirmek isteyen yaşlı adam, orada “aile dostu”yla karşılaşıyor. Zaten genç kadın da “bu iş olmaz, eşini üzemem, başkasının üzüntüsünün üzerine mutluluk kuramam” diyor. Adam hem eşini, hem sevgilisini, hem de aile dostunu kaybettiğinin farkına varıyor…

Eşini kurtarma telaşıyla eve koşuyor…

Ve yetişiyor…

Kadın ölmüyor, yaşlı adam eşiyle hayatını devam ettiriyor. Aile dostu ise genç sevgilisiyle yeni hayat kuruyor…

***

Devrimci Karargâh soruşturması kapsamında tutuklanan Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın sevgilisi Kezban Küçük, NTV’deki “Her Şey” programında Mirgün Cabas’ın sorularını yanıtlarken nedense bu film aklıma geldi…

“Biz fikir sevgisiyiz” diyordu Kezban öğretmen…

Hanefi beyle Edirne’deki hızlı okuma kursunda tanışmışlardı, Avcı, onun öğrencisiydi. Çok hızlı okumuştu Avcı’yı, iyi okutmuştu kendisini ve aralarında yıldırım aşk başlamıştı…

Harika bir insandı, hatta “O güne kadar gördüğü” en olağanüstü insandı...

Avcı’nın doğruları da vardı elbet; “Evlenmeden sevgili olamayız” dedi mesela…
Evlenmek için de Kezban öğretmenin boşanması gerekiyordu…

O da boşandı…

Avcı’nın da boşanması gerekiyordu…

Ama o eşine kıyamadı…

Üzerdi onu…

Öylesine devam ettiler, eşini üzmemek için…

Kezban öğretmen, gönül çalmanın yollarını da öğrenmişti “Pek çok konuda kendisine danışıyor ve görüşmek için gerekçeler yaratıyor”du…

Hanefi Avcı eşini üzmek istemiyordu…

Kezban öğretmen de ilk aşklıyla, hayatının erkeğiyle evlenmişti…

Ama Hanefi Avcı sonra çıkmıştı karşısına, bu defa da ona âşık olmuştu…

“Ama o boşanmadı?” derken ne hissetti yüzünden okunuyordu aslında; “bana kazık attı” demiyordu ama öyle bir şey…

Avcı, yürekliymiş de…

Kitabı yazarken neler başına gelebileceğini biliyordu. Kimi izliyorsa, kendisinin de izlendiğini bilmemesi mümkün değildi ve bunu biliyordu…

Nihayet “Gel gülüm, el ele çıkalım, biz sevgiliyiz diyelim” dediğini söylüyor Kezban öğretmen, “Ben yeni boşandım, sen boşanma aşamasındasın, doğru olmaz” (hani üzmeyecekti) ve doğru olmayacağını söylediğini ekliyordu.

İnanmış elbet…

“O net olarak belirtmedi ama tutuklandığı gün boşanma sürecini yüzde 99 başlatacaktı. ‘Bugün bir şeyler yapacağım’ derdi.” diyor…

Yani ayyuka çıktıktan sonra…

Eşi kahrolduktan sonra…

Sanki benim izlediğim filmi onlar da izlemiş…

Niye yalan söyleyeyim, ta başından bu yana ne Hanefi Avcı’nın palavralarına, ne onun tutuklanmaya götüren olaylara, ne aşkına, ne eşine sadakatine, ne sevgilisine.. hiçbir şeyine ama hiçbir şeyine inanmadım…

Birileri bizleri kandırmak istiyor, birileri olayları çok hızlı okumamızı arzuluyor ama nedense hep tanıdık kareler kullanıyorlar.

Ben başka film izleyeceğim, sizi bilmem…
Naif Karabatak
1 Ekim 2010

29 Eylül 2010 Çarşamba

Kahve Telvesi ve Savarona Baskını

28 Mart 1931’de denize indiğinde, aradan geçen 79 yıl boyunca hep “ünlü” olacağını bilmezdi yaşlı ve lüks Savarona…

Cumhuriyetin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının son demlerinde kullanmasıyla ünlenen Savarona, son günlerde farklı bir şekilde ünlendi. Birkaç kez “fuhuş operasyonu” ile gündeme gelen Savarona, aynı zamanda dünyanın en büyük yatı olarak denize indi. Aradan 79 yıl geçmesine rağmen halen dünyanın en büyük yatı olarak biliniyor.

Savarona yatında fuhuş yapılmış olması beni çok şaşırtmadı, ilgi alanıma giren bir konuda değil doğrusu ama ilgi alanına girenler var, hem de pek çok…

Bir dönem Atatürk kullanınca, devletin satın aldığı ve Cumhurbaşkanına tahsis ettiği yat, her nedense Kahraman Sadıkoğlu adlı işadamına 49 yıllığına kiraya verilmiş.

Halen “en lüks” sayılan yatta fuhuş yapıldığı yetmiyormuş gibi, gencecik kızların zorla fuhşa teşvik edildiği bir mekân da aynı zamanda…

Haberin detayına pek girmek istemiyorum, bu ülkede kadın tacirlerinin ne iğrençlikler yapabileceğini her gün gazetelerde, televizyonlarda görüyoruz…

O nedenle kiraya verilen lüks bir yatta fuhuş yaptırılması o kadar da acayip değil…

Acayip olansa o yatın neden kirada olduğu, neden fuhuş tacirlerinin eline düştüğüdür…

Oysa hepiniz çok iyi biliyorsunuz ki, özellikle katı laiklerin, kendisini Atatürkçü görenlerin, hatta Atatürk’ten nemalanmak için dernek kurup, birçok ucube şeyleri pazarlayanların hassasiyetleri var…

Her şeyden önemlisi, bir ülkenin cumhurbaşkanına karşı taşınması gereken hassasiyetler var…

Bir de ipin ucunun kaçırıldığı yerler var…

***

Atatürk, hayatı boyunca yurt dışı seyahati yapmamış…

Ülke içinde de gittiği il sayısı çok değil…

Belki de bunun için o kentlerde “Atatürk’ün ziyaret ettiği” zaman “yıldönümü” olarak çeşitli etkinliklerle kutlanır. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, halen kutlanması, halen aynı tür etkinlikler yapılması nasıl bir duygu doğrusu bilemiyorum.

Sadece bu değil, Atatürk’ün içilmiş sigarası, tütün tabakası, içki kadehi, hatta hatta kahve içtiği fincanda bıraktığı telveyi bile gözü gibi saklayan Atatürk sadıkları var…

Ama yatı orta yerde…

Her konuşması, her hareketi, her gittiği yer, her kullandığı eşya, giydiği kıyafet, başını okşadığı çocuk, gözü gibi baktığı yetimler.. hepsi ama hepsi çok önemli.

Onun döneminde yaşayan ama hiçbir özelliği olmayanlar bile sırf onun yakınında olduğu için “değerli” bilinenler var…

Ama yatında fuhuş yapılıyor…

Atatürkçülerin yüreği cız etmiyor…

Kendisini Kemalist ideolojiye adadığını söyleyenler rahatsız olmuyor…

Acaba o yatta teravih namazı kılınsaydı veya iftar yemeği verilseydi aynı kesimin tepkisi ne olurdu diye de doğrusu çok merak ediyorum…

Kuru kuruya Atatürk severler, ya da menfaati nedeniyle Atatürk’ü maske yapanların “hatırasına saygı” duyacaklarını sanmıyorum.

Sadece halka karşı olan girişimlerde Atatürk’ü kalkan yaparak, kendi emellerine alet ettikleri artık gün gibi aşikar…

İlginçtir ama “Terör örgütü” suçlamasıyla yargı önüne çıkanlar da Atatürk’ün arkasına sığınıyor, demokrasi istemeyenler de, anayasayı değiştirmeyi sindiremeyenler de, darbeleri çıkar yol olarak görenler de…

Ama bir kesim daha var…

Sırf bu Cumhuriyeti kurdu diye, sırf Kurtuluş Savaşı başta olmak üzere katıldığı savaştaki kahramanlıkları nedeniyle, sırf bu ülkenin cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturdu diye “önemli” ve “değerli” görenler var…

İşte Atatürk’ün hatırasını koruyanlar da bunlardır…

Yoksa Savarona’nın fuhuş tacirlerinin elinde olması birilerini rahatsız ederdi…

Ne acı ki, rahatsız olanlar, Atatürkçü olduklarını her fırsatta söyleyenlerin suçladıkları kesim oldu…

***

Şimdi gözler Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da…

49 yıllığına kiralanan yat, bakanlığa alınarak kültür turizmine de açılabilir, müze de yapılabilinir, çok daha başka güzel işlerde de kullanılabilinir…

Ama o yat, 18 yaşından küçük kızların, iğrenç bedenlere sunulması için “Atatürk’ün kalkan yapılması” iğrençlikten de öte bir şey…

Kahve telvesi çoktan kurudu ama bu iğrençlikler devam edip gidiyor, neredesiniz Kemalistler…

Not: Yazım bittikten sonra Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay’ın Maliye Bakanlığının yaptırdığı sözleşmenin feshedilerek, Savarona’yı müze yapacağını açıklaması ajanslara düştü. Çok yerinde bir karar, kutluyorum.
Naif Karabatak
30 Eylül 2010

28 Eylül 2010 Salı

Şalter İnerse, Hayatınız Bitmesin!

Teknoloji geliştikçe farklı bağımlılıklar da kendisini göstermeye başlıyor. Sigara, alkol, uyuşturucu gibi bağımlılık yapan zararlı alışkanlıkların, insan hayatını nasıl etkilediğini, sağlığı olumsuz yönde nasıl tahrip ettiğini anlatanlar çok ama hayatımızı etkileyen, yaşam tarzımızı değiştiren “bağımlılık”tan daha çok “hastalık” haline gelen bazı alışkanlıklarımıza değinen ise pek az…

Teknoloji bunlardan birisi…

İçeriği çok çeşidi hayli fazla ama sonuçta dayandığı nokta “güç kaynağı”ndan öte bir şey değil. Şalter indi mi, hepsi bir anda silinip giden vazgeçilmezlerimiz…

Elektrik bunlardan birisi ve asıl güç kaynağı…

Sonrasında gelenler bilgisayar, internet, televizyon, müzik çalarlar, beyaz eşya ve diğerleri…

Eskiden “kalemi güçlü” derlerdi yazarlara, şimdiler de “klavyesi güçlü” demiyorlar ama şu okuduğunuz yazı bile bilgisayarda yazılıp, bilgisayarda çıktısı alınarak matbaada basılıyor…

Haberin başından sonuna kadar teknoloji var, yazının da neredeyse başından sonuna kadar teknolojiden faydalanıp, kaynaklara bile internetin geniş dokümanlarından istifade ediyoruz…

Bunun yanında bazı alışkanlıklarımız daha var…

İnternet, zaten bir alışkanlık olmuş ama internetin içerisinde de vazgeçilmezlerimiz var…

Tıpkı Rus yapımı bir oyuncak bebek Matruşkalar gibi…

Hani ahşap olan el yapımı oyuncak; bir tane görünüyor ama içinden bir tane, bir tane ve sonrasında devam edip giden ama hep küçülen bebek gibi, internet’te “bir tane” alışkanlık gibi gözüküyor ama Matruşkalardan farklı olarak milyonlarca kola bölünüyor…

Bir de bunlardan öne çıkanlar var…

MSN Mesengger bunlardan birisi…

Sohbet programı olan MSN Mesengger’le, hiçbir ücret ödemeden dostlarınızla sesli, görüntülü ve yazılı iletişim sağlayabiliyorsunuz…

Bazen sabahın ilk ışıklarıyla Mesengger’ini açanlar, gece yatana kadar “ileti” bekler dururlar…

Bir de sosyal paylaşım siteleri var…

Facebook bunların en başında gelir…

Aslında milyonlarca, belki milyarlarca internet sitesinden birisi olan Facebook, dünyanın her tarafından üyeleri, güçlü altyapısı, geniş içeriğiyle her yaştan kullanıcıya hitap ediyor…

Günün neredeyse tamamını farklı aktiviteler için Facebok’ta geçirenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çok…

Bu kadar internet sitesi içersinde onun öne çıkması ve çok kazanan bir site olması internetle uğraşan herkesin merak ettiği bir şey…

Şimdi bu merak gideriliyor…

Sitenin bir “sosyal paylaşım” sitesi olduğu söylense de, kullanıcı tiplerine, kullanım sürelerine ve geniş yelpazesine baktığınızda bunun bir “çılgınlık” sitesi haline dönüştüğünü fark edebilirsiniz.

***

Bugünlerde Facebook, kuruluş hikâyesinin beyazperdeye yansıtılmasıyla yeniden gündemde…

“Social Network” (Sosyal Ağ) filmi, gösterime girmeden tartışma yarattı. 500 milyon kullanıcısıyla birlikte dünya çapında büyük bir çılgınlık haline gelen Fecabok’un nasıl kurulduğu, kuranların yaşı, serveti, sonrasındaki birliktelikleri hep merak konusu olmuştu.

Henüz 26 yaşında olan Mark Zuckerberg ve arkadaşlarının Harvard’da öğrenciyken bu siteyi nasıl kurduklarını ve sonucunda nasıl bir birlerine düşman olduğunu anlatan film, bu Cuma New York film festivalinde start alacak.

Ancak filmi “kaçak” olarak izleyenler de var…

Eğer hikâye olduğu gibi yansıtılırsa ibret alınacak çok yönünün olacağına inanıyorum…

Ama aslında insanların kolayca nasıl bağımlı olacağını öğrenmek açısından da filmi merak ediyorum.

Düşünün, Facebook’un sahiplerinin kafasının tası atarsa (ki bu servetle atacağını sanmıyorum ya) ve şalteri indirirlerse 500 milyon kullanıcının içersinde bağımlı hale gelen, neredeyse yarısının hali nice olur?

Tıpkı diğer teknolojik aletler gibi…

Televizyon, müzik çalarlar, beyaz eşyalar, bilgisayar ve internet…

Tabii ki elektrik…

Oysa inandığım şey, teknoloji insanın hayatını kolaylaştırdığıdır…

Bağımlılık ise teknolojinin kölesi olmaktan öte bir şey değildir.

Bir başka deyişle, kölenizin kölesi olmak gibi bir şeydir teknoloji bağımlılığı…

Bu tür “gerekli” ve çoğunluğu da “faydalı” olanları kullanmaya karşı olan dinozorlardan değilim elbet…

Ama kullandığınız şey, sizi kullanmazsın diye düşünenlerdenim…

Ya da şalter indiğinde hayatınız da kararmasın, sadece farklılık olsun yaşamınızda…

Naif Karabatak
28 Eylül 2010

26 Eylül 2010 Pazar

Saadet’te Vefa ve Vefasızlık

Sadece Saadet Partililer değil, bir dönem bu partiye gönül veren veya başka partide olsa da yaşananları tasvip etmeyenlerin en çok merak ettiği soru; “ne olacak bu Saadet’in hali?” oluyor. Aslında “Ne olacağı yok, iş olacağına varır”, deyip kestirip atmak mümkün ama öyle değil…

Saadet Partisi’nde yaşananları birçok şekilde değerlendirmek mümkün…

Buna “gelenekçi-yenilikçi kavgası” da diyebilirsiniz, “küçük olsun benim olsun” zihniyeti” de veya “babamın malı” düşüncesi, belki de “ihtiyarların diretmesi” şeklinde özetlenebilir, her başlık altı da doldurulur ve “tümü doğru” diye de işaretlenebilinir.

Ama aslında Saadet Partisi’nde yaşananların bir başka özeti daha var, o da “vefa” ve “vefasızlık”la ilgili…

Saadet Partisi’ndeki vefasızlık CHP’deki vefasızlığa benzemiyor…

Hani Baykal’ın uygunsuz görüntülerinin yer aldığı kaset skandalı ortaya çıkınca ilk anda “ne oluyor” şaşkınlığını yaşayan CHP’liler, birden bire “mağdur” olarak gördükleri ve aslında her ikisi de evli olan muhatapların yasak ilişkisini “özel hayat” olarak algılayıp arkasında durdular. Bu onlar için bir vefaydı. Ama sadece birkaç saat…

Ve asıl vefasızlığı “sözünden dönerek” yerine getirdiler…

Çünkü referandum süreci yaklaşıyordu ve kaset skandalını halka anlatmak hiç de kolay değildi. Belki de gittikleri yerde; “Aaaa kasetteki adam bu mu?” gibi iğneleyici sorularla da karşılaşabilirlerdi…

İşte bu korku, CHP’lilerin “vefasızlık” yapmasına yetti…

***

Saadet Partisindeki vefasızlık çok daha başka…

Partinin içerisinde bir dayatma söz konusu…

“Ben kimi işaret edersem o genel başkan olacak” deniyor…

Bunla da yetinilmiyor; hangi aile üyesinin, hangi görevi alacağı da dikte ettiriliyor…

Bugüne değin Milli Görüş çizgisinden gelen partilere oy verenler, “yüzde bir” oya bile rıza gösterip, vefayı hiç esirgemediler…

Çünkü onlar biliyorlardı ki, “önemli olan iktidar olmak değil, önemli olan fikirlerini halka ve siyasilere anlatmak”tı…

Yani bir şekilde düşüncelerin siyasetiydi…

İnanç vardı, itikat vardı, memleket sevdası vardı…

Bunun için de geleneklerinden gelen “lidere sadakat” vardı…

Lider kimdi, Necmettin Erbakan…

Bugüne kadar sayın Erbakan’a karşı çıkan, sözünün aksini yapan olmadı…

Dolayısıyla Saadet Partisi’ne oy ve gönül verenlerin tamamı bugüne kadar “Vefa” borcunu kuruşuna kadar ödedi.

Saadet Partisi’nde “emanetçi” sıfatıyla başkanlık yapanların hepsi de hem kendi tabanına, hem de liderleri Necmettin Erbakan’a karşı vefasını yerine getirmiş, bırakması gerektiği yerde bırakmış, yüklenmesi gerektiği yerde de “üff” bile dememişti…

Ama emanetçilik ne zamana kadardı?

Prof.Dr. Numan Kurtulmuş’un partinin başına “emanetçi” sıfatıyla değil, “lider” sıfatıyla oturmasını tüm parti tabanı gönülden istiyordu. Erbakan önce naz yaptı, hatta çevresindekilerin cazıyla, gazıyla ilk seferinde koltuğu ona bırakmadı…

Ama sonra “emanetle nereye kadar” sorusunun mantıklı cevabı arandı. Kurtulmuş’un da bu işi kotaracağı anlaşılınca lider koltuğu emanetten asalete geçti…

İyi de oldu…

Partileri kıpırdandı, kıpırdanmaya da devam ediyordu…

Görevde olduğu süre boyunca Sayın Kurtulmuş da hem tabanına, hem “doğal” liderine vefasını eksik etmedi…

***

Ama ortada bir vefasızlık vardı…

İlginç ama bu defa vefasızlık Erbakan ve çevresinden geliyordu…

Kendisine bağlı, fikirlerini yayan, hayali olan milli görüş çizgisini devam ettiren ekibe karşı çok vefasızlık yapmakla kalmadı, ayak oyunlarıyla partiyi tekrar “aile partisi” haline dönüştürmeye çalıştı…

Oğlunu öne sürdü, kendisinin eskiden beri beraber oldukların yakınları vardı ve siyaseti onlar devam ettirmeliydi…

Sandıkta bunu gerçekleştiremeyince mahkeme yollarını arşınladılar…

Ve Saadet Partisi yeniden kongreye gidecek…

Ama buna rağmen 66 il başkanı “doğal lider”in dayatmasına rağmen sayın Kurtulmuş’a “açık”destek vereceğini söyledi…

İşte vefa bu…

Genellikle tüm dayatmalar haksızdır, hukuksuzdur, etik değildir.

Saadet Partililer, artık siyasi arenaya çıkması mümkün olmayan Necmettin Erbakan’ın yerine “gösterdiği” değil, “kendilerini temsil edecek” birisinin seçilmesini istiyorlar ve onlara göre de bu kişi Numan Kurtulmuş…

Tek özelliği “Erbakan’ın oğlu olmak” dışında bir özelliği bünyesinde barındırmayan, tek özelliği “filanın yakını” olmaktan öteye gitmeyenlerin dayatılması bugüne kadar kendisine oy ve gönül verenlere karşı açık bir vefasızlıktır.

Ve şimdi Saadet Partisi, bu vefasızlığa karşı direnç gösteriyor…

Başarılı olurlar mı belli olmaz ama her halükarda kaybedecek olanlar, dayatmak isteyenlerdir…

Naif Karabatak
27 Eylül 2010