15 Eylül 2010 Çarşamba

Sen sürün, ben güçleneyim…

Geçenlerde yakınım olan bir ailede “ana-oğul” kavgasına tanıklık ettim. Bir evlat neden annesiyle kavga etsin, diye de aldı beni bir merak. O anlık iki tarafı da yatıştırdıktan sonra meselenin içyüzünü öğrenmek şart oldu. (Adını yazmadım ama keşke bu yazıyı okumazsa…)

Önce annesiyle konuştum…

Yaşlı kadın, özürlü olan eşinin üç kuruş emekli maaşıyla ama kendi evlerinde, karınlarını doyuracak kadar bir gelirle yaşamını sürdürüyor…

İki oğlu var, ikisi de işsiz ve ikisi de evli…

Beş kızı var, hepsi evli…

Yaşlı kadın, iki oğluyla aynı yerde kalıyor. Kendi evinin üstünü yaptırıp oturmalarına müsaade etmiş ama çocukların tenceresi kaynamıyor…

Büyük oğlu ekmeğini taştan çıkarıyormuş, pazarda bir şeyler satmak, ufak tefek günlük işlere gitmek gibi…

Ama küçük oğlu “hayırsız” çıkmış…

Kavganın sebebini sordum, “eniştelerim size gelmesin” dediğini söyledi…

Ben de para istiyor sandım, “hakkını yemişim” diye düşündüm…

Peki neden eniştesini istemiyor?

İlginç bir yaklaşım, terbiyesizlik mi yapıyor, kötü mü davranıyor, kız kardeşini aç ve açıkta mı bırakıyor…

Değil, yakınında olan iki eniştesi de hem kibar, hem durumu iyi, hem de beyefendi kişiliğiyle tanınıyormuş…

Sebep?

O da bilmiyor…

Beni aldı mı bir merak…

Oğluyla konuşmam gerekiyordu…

Sakin bir zamanda karşıma aldım, neden annesiyle kavga ettiğini sordum, eniştelerini gerekçe gösterdi…

Yaşlı kadının söyledikleri doğruydu demek…

Peki “neden gelmesinler” di?

“Naif abi” diyerek başladı konuşmaya…

“Biliyorsun” dedi, “ben işsizim.”

Evet ne vardı bunda. İşsiz olan bir tek sen değilsin, bu ülkede milyonlarca insan işsiz ve annesiyle kavga etmiyor…

Hem bunun enişteyle ne alakası var, diye sordum…

Çok alakası varmış…

Enişteleri bir kere çok iyiymiş…

Yardımseverlermiş…

Annelerinin bir dediğini iki etmezlermiş…

Kayınvalidesine “bir şeye ihtiyacın var mı?” diyerek sürekli sorarmış…

Marketten bir şeyler alınacağında alır gelirmiş…

Bir yere gideceklerinde götürürmüş…

“Daha Allah’tan ne isteyesin, bak hayırlı damatmış” dedim ama meğer sorunun ana sebebi orasıymış…

Şimdi siz de merak ettiniz değil mi?

Etmemek elde değil…

Neden peki dedim…

“Naif abi” diyerek derdini açmaya başladı…

“Eniştelerim annemin her dediğini yapınca bana ihtiyacı kalmıyor”

İyi ya sen de eşinle çocuğunla ilgilenirsin, iş ararsın…

“Yok, ben para istiyorum annem vermiyor.”

Bunun eniştenle alakası yok değil mi?

Varmış…

Ama “para verme” diye değil…

Biraz daha merak edin canım, cevabı çok ilginç…

Ve devam etti…

“Annem bana muhtaç olmayınca bana para da vermiyor.”

Annen de yok ki versin, zaten üç kuruş maaş alıyorlar dedim…

“Yok” dedi…

“Annem bana muhtaç olmalı, ben onun işine koşmalıyım ki her istediğimi elde edebileyim…”

Şok oldum…

Ama tanıdık geldi bu cümle…

Hem de çok tanıdık…

İşte o zaman cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana kendisini “ülkenin sahibi” olduğunu sananların kaygısını daha iyi anladım…

Çünkü son birkaç yıldır ülkemizde yaşanan gerginliğin esas sebebiydi bu kaygı…

“Bana muhtaç ol, ben de seni söğüşleyeyim.”

Kendi ayağı üzerinde durmamalıydı, istediğini vermeliydin, istediğini almalıydın…

Sivil anayasa tartışmalarının, asker ve yargı vesayeti, bürokratik elitlerin bütün kaygısı, bütün korkusu, hatta canhıraş bütün bağırmalarının esas sebebi buydu…

CHP ve MHP’nin de aynı kaygısı vardı, BDP’nin de benzer korkuları vardı…

Saltanatlarını devam ettirmeleri için saltanatlarına kaynaklık eden aksaklıkların sürmesi gerekiyordu; bu neye mal olursa olsun, sonuçta anasını dövmesi gerekiyorsa bile olmalıydı, istediklerini almalıydılar…

İşte “Evet” oyu bütün hesaplarını bozdu…

Yakınım mı, eniştesini küstürmek için halen uğraşıyor…
Naif Karabatak
16 Eylül 2010

Rakamların dili olsa da konuşsa…

Referandum öncesi muhalefete mensup siyasiler, “referandumda evet çıkması halinde, AK Parti, bunu kendisi almış gibi yapacak” dedi. İktidara mensup siyasiler ise neredeyse “Vallahi de billahi de böyle bir şey olmayacak” diyerek savunmaya geçti. Çünkü gerçekte de olan, yapılacak seçimin, bir halkoylaması olduğuydu. Halk oylaması, “darbe anayasasını değiştirme” gibi bir sonucu da beraberinde getiriyorsa, bunda parti pırtı ayrımı aramak abesle iştigalden öte bir şey değildi…

Bütün bunlar bilinmesine rağmen iktidarı suçlayan CHP ve MHP, şimdi kendisi “oy peşinde” koşmaya başladı…

Referandumu bir güven oylamasına dönüştürmek için verdikleri uğraşı, bu defa “evet” diyenler arasında farklı partilere mensup vatandaşların da olduğunu dillendiriyorlar…

Gerçek de o zaten…

Ama onların ikrarının sebebi başka…

2002, 2007 ve 2009’da yapılan seçimleri incelediğimizde ve bu referandumu da “muhalefete güvenoyu” şeklinde algıladığımızda, bırakın oy kaybetmeyi, itibar kaybettikleri de açıkça görülecektir.

Oysa bütün bunlara gerek yok…

Ben iyi biliyorum ki, referanduma destek veren Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisine mensup olan vatandaşların dışında MHP’li, CHP’li hatta BDP’li azımsanamayacak insanların referandumda tercihinin “evet” olduğu yönünde… (Elbette oyları görmedim hemen CHP’liler itiraza yönelmesin, sözlere güvenirim. “Evet vereceğim” diyen birisinin “evet” oyu kullandığına inanmak gerekir. Çünkü ortada baskı yapan yok, fikrini açığa çıkaran var sadece…)

Eğer siyasi partiler referandum sonucunu iyi inceleseler, “şu partiye bu partiye” verilmiş diye tasnife gitmezler. Bunun çok sakıncasının olacağını, 2011 seçimlerinde hayal kırıklığı yaşayacakların bulunacağını söylemeye gerek yok.

Kendi beldesinde, kendi ilçesinde, kendi ilinde veya bölgesinde “başarısız seçilmişler” olmasına rağmen, sırf daha iyi yarınlar için, daha demokratik bir ülke için “evet” oyu veren veya “hayır” diyenlerin, 2011’de de aynı oyu vereceğini düşünmek yanlıştır…

Birçok aydınla birlikte, “dağdaki çoban”, “göbeğini kaşıyan adam” ve “bidon kafalılar”ın hepsi, bu suçlamaları yapanlardan çok daha demokrat bir şekilde oy kullandıklarını görecekler…

Bu ülkenin insanları baskı ve dayatmaya karşı dik durmasını çok iyi biliyor. Belki bu meydanlara çok yansımıyorsa da, sandıkta patlama yaptırabiliyor. Daha dün “vazgeçilmez” sanılan Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve daha nice partileri sandığa gömen bu halktı…

367 krizinde meclise girip, halkın verdiği yetkiyi kullanmaktan tırsanları tarihin derinliklerine yollayanlar da bu halktı…

Bu halk, “höt” deyince tırsan siyasi istemiyor; baskıya, dayatmaya ve kanunsuzluklara boyun eğenlerden hoşlaşmıyor…

O nedenle bütün siyasilerin referandumu iyi okuması lazım…

Hem iktidara mensup siyasilerin, hem muhalefette kalanların “kendine yontarken” doğru analiz etmesi gerekir…

Son üç seçimi baz alındığında, başka partilerden de, geçen seçimlerde oy kullanmayanlardan da, ilk kez sandık başına gidenlerden de hayır oyu verenler olduğu düşünüldüğünde CHP ve MHP’nin oy kaybettiği gün gibi açıktır…

Ama bu 2011’de CHP ve MHP’nin oy kaybedeceği anlamına gelmez. Nasıl gelir, muhalefet, halkın ne istediğini anlamamaya devam eder, ısrarcı bir şekilde antidemokratik yöntemlere başvurursa, 2011’de hiç değilse MHP diye bir partinin kalmayacağını söyleyebilirim.

CHP mi, Kemal bey yeterince eritti. Kalandan da bir ana muhalefet çıkar mı diye düşünmek lazım…

AK Parti’nin de referandumu iyi okuması gerekir…

“Evet” oylarının toplamında AK Partiyle birlikte Saadet Partisi, Büyük Birlik Partisi ve özellikle MHP ile BDP’nin tabanında ciddi, CHP’den de hatırı sayılır bir vatandaşın katkısı olduğunu yabana atmamak gerekiyor…

Şunu da unutmamalılar ki, vatandaş cüzdanının boşluğu, cebinin delikliliği, evine ekmek götüremeyecek halde olması, esnafın siftah edememesi, emeklinin üç kuruşluk maaşı, asgari ücretlinin komik geliri, yerel yönetimlerin başarısızlığı, bazı illerde milletvekillerinin beceriksizliği, il genel ve belediye meclislerindeki yetersizliklere rağmen “evet” dedi.

“Evet” demesi gerekiyordu; çünkü “ekmekle özgürlük” arasında tercih yapmayı sevmeyenler, “evet” diyordu…

Ama bu “çantada keklik” bir oy değil…

2011’de de, sonrasında yapılacak yerel yönetimlerde de oy oranını belirleyecek yine bu halktır ve bu halk, “bir kez oy verdim, bin defa daha veririm” diye bir yapıda da değildir.

Ve muhalefet de şunu bilsin ki, “darbe anayasası kalsın” diye verdikleri uğraşı, “daha demokratik bir ülke” için verebilselerdi şimdi çok daha farklı bir yerde olurlar, ülkemiz de çok daha özgür bir ülke haline gelirdi…

2011’e çok kalmadı. İktidar, vatandaşın ekonomisini, demokratikleşmeyle birlikte düzeltmeli…

Muhalefet ise statükocuların, dayatmacıların, cuntacıların yanından bir an önce uzaklaşarak bu halkın istediği gibi bir siyasi çizgide kendisine yer bulmalıdır.

Yoksa yerleri yurtları kalmayacak, siyaset yapacakları parti kurmaktan bitap düşecekler, demedi demeyin…

Eğer referandumu okuyacaksanız, bence böyle okuyun…

İnanın rakamların dili olsa bunlardan çok daha fazlasını söylerdi…

Naif Karabatak
15 Eylül 2010

14 Eylül 2010 Salı

Konuştukça Battı, Battıkça Konuştu

Türkiye 12 Eylül’de, 30 yıl öncesiyle hesaplaşmasını yaptı. Millet, 82 darbe anayasasının ruhunu değiştiren önemli maddelerine yüzde 58’lik bir oyla “evet” dedi. Yorumlar ve değerlendirmeler de birbirini izledi.

Güneydoğu’da birkaç il hariç “baskıyla” gönderilmeyenleri saymazsak ülkenin tamamı kendi özgür iradesiyle oy kullandı…

Kemal bey hariç…

O da “özgür iradesiyle oy kullanamayan” sınıfında yer aldı…

Şişinerek “benden fazla gezen lider yok” deyip, her gittiği yerde “hayır” verilmesini söyleyen CHP Genel Başkanı Kemal bey, kendisi hayır diyemedi…

Geçen ay gazeteler Kemal beyin oy kullanmasının tehlikeye girdiğini de yazmışlardı…

Demek ki Kemal bey okumamış…

Muhabirler köşe bucak Kemal beyi ararken, Kemal bey de adını bile doğru söyleyemediği Kağıthane’de, kendi deyimiyle de “Kağıttepe”de seçmen listesini inceliyormuş…

Elbette ben Kemal beyin oy kullanıp kullanmamasına takılmayacağım ama merak ettiğim şeyse eğer aynı hatayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yapsaydı ne derdi diye merak ettiğimden konuyu gündemime aldım…

İlk başta “kendi oyuna sahip çıkamayan başbakan, milletin oyuna nasıl sahip çıksın” diye kükrerdi…

Sonra “Daha kendi işini takip edemiyor, ülkenin işini mi takip edecek” diye dalga geçerdi…

Belki de “Başbakanın okuma yazması yok zahir ki, listede adını görememiş” derdi…

Daha çok söylerdi…

Mesela “Muhtarlığın yerini bulabildin mi?” diye tiye alırdı…

Ya da “Senin danışmanın yok mu kardeşim” diye çıkışırdı…

Yok hiçbirisi değil…

Aslında Kemal bey kameraların karşısına geçer, “Oturmadığın evi ikametgah olarak gösterdin, bu bir yolsuzluktur, yalancılıktır, aldatmadır, hiledir” derdi…

Tabii bütün bunları kendisine diyen olmadı…

O söyledi…

Referandum sonuçları açıklandığında adettendir liderler değerlendirme yapar…

Kemal bey hariç liderlerin birer değerlendirmesi oldu…

O hepsini dinledi ya da onun adına hepsini dinleyenler vardı…

Sonra baktı olmuyor saat 23.00’da basın toplantısı düzenleyeceğini söyledi…

Herkes bekledi, ne diyecek, istifa edecek mi, başarısızlığını kabullenecek mi?

23.00’da gözükmedi…

23.30’da da ortalıkta yoktu…

23.45’de de gözükmedi…

Neyse ki gecenin yarısında, yani saatler 00.00’ı gösterdiğinde kameraların karşısına geçti…

Konuştu…

Konuştukça battı, battıkça konuştu…

Halkın tercihine saygı duyacaklarını söyledi, sonra çark etti halka “zorla” evet dedirtildiğini söyledi. (Sanırım 82 referandumuyla karıştırdı…)

Halkın hayır demesi için uğraştığını ama evet dediğini belirtip, ardından “sonuçtan memnunuz” dedi… (Sanki hayır fazla çıkmış gibi kedilerini başarılı gördü…)

İstifa gündeminde yoktu, çünkü istedikleri olmuştu, istedikleri neydi evet mi, onu söylemedi…

Laf geldi oy kullanmamasına…

Polisi suçladı…

Sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğunda Kağıthane’de (Kağıttepe dedi) oy kullandığını, yine orada oy kullanacağını sandığını söyledi…

İkametgâh olarak neresi gösterilmişti; kiralık bir ev…

O ev başkasına kiraya verilmiş ve orada Kemal bey oturmuyor…

Zaten o Ankara’da ikamet ediyor…

Neredeyse başbakanı suçlayacaktı, “polisleri kimler görevlendirdi, adresimde olmadığım nasıl anlaşıldı” diye “mal bulmuş mağribi gibi” atıldı.

Hiç akınla gelmedi o evde oturan vatandaş da oy kullanacak ve muhtarlıktan belge alacak. Bir evde iki aile olmayacağına göre…

Hem Kemal bey de orada oturmadığına göre…

Bilgisi dışında taşınmış, hiç İstanbul’da ikamet etti mi, onu söylemedi…

“Ben de her yurttaş gibi oy kullanacaktım. Bu güzel bir tablo değildir. Bu konuda partililerimi de üzdüysem onlardan da özür dilerim. Bunda benim de suçum var...” deme büyüklüğünü gösterdi ama hemen ardından alışılageldiği gibi çark etti ve polisleri suçladı…

Sonra “Araştırma gereği duymadım, oy kullanabileceğimi düşündüm” dedi.

Ve Kemal bey internet geyiklerine kurban oldu…

“BDP'den son dakika açıklaması: Kılıçdaroğlu'na oy kullanmaması yönünde herhangi bir baskıda bulunmadık!”

“Türk Siyasal Hayatı seni hiç unutmayacak Kılıçdaroğlu ve aylarca meydanlarda coşan oy sandığına koşamayan genel başkan olarak biz de unutmayacağız..”

“BDP'den yeni açıklama: Kılıçdaroğlu'nun boykot edeceğini bilseydik seçim ittifakı yapardık.

“CHP referandumun iptali için Anayasa Mahkemesi'ne gidecekmiş. ‘Bizim başkan oy veremedi sayılmaz’ diyorlarmış..

Ve “Kendine bile hayır’ı yok…”

Daha neler neler…

Naif Karabatak
14 Eylül 2010

12 Eylül 2010 Pazar

“Daltonların Hayır”ı yeter mi?

Ramazan Bayramının en gözde sohbet konularının başında hiç kuşkusuz referandum vardı ve “Evetli bayramlar”ın literatürümüze yerleştiği bir zamandı. Çifte bayram yapmaya niyetlenen demokratların tercihi de elbette ki “evet”ten yanaydı…

Ülkücü camianın önde gelen “ağabey” isimlerinden birisi olan Ramiz Ongun, “Hayır demek bizim Daltonlara mı kalmış?” diyerek MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “hayır inadına” anlam veremediğini belirtiyordu.

Bayram sohbetlerinde 12 Eylül zulmüne uğrayanların halen ısrarla “hayır” veya “boykot” kararında olmasına da bir anlam verilmiyordu…

Sonuçta bu bir tercihtir ama “hiçbir tercih kendi geleceğini karartmaya dönük olmamalıdır…”

Aslında mini bir anketse eğer, bayram ziyaretlerinde yüzde 90 “evet” çıkması gerekir ama tabii ki böyle bir şey çok uçuk bir rakam.

Ne kadar uçuk olsa da, bu ülkede zulümle, silahla, işkenceyle, kanla, tehditle, şantajla, hatta “işgal kuvvetleri” gibi yaptıkları tahribatla yüzde 92 gibi bir oranda -kabul edilen değil- kabul ettirilen 82 anayasasına, yani darbecilerin hazırlatarak dayattığı anayasaya verilen yüzdelik dilimden daha fazla bir dilimin çıkması gerekirdi…

Çıkardı, çıkmaması için hiçbir sebep de yoktu.

Çünkü halkoyuna sunulan anayasa değişikliği paketinde “olumsuz” denilecek tek bir madde yoktu.

Evet diyenler de, hayırda ısrar edenler de, boykot isteyenler de bunu açıkça söylüyordu.

Peki neden evetten başka seçeneği tercih edenler vardı, diye düşünmeden edilmiyor?

Cevabı çok basit…

İlki çocukça bir yaklaşımla “kendileri hazırlamamıştı…”

İkincisi de çocukçaydı; “hazırlayanı sevmiyorlardı…”

Üçüncüsü “inat”tı…

Dördüncüsü”özgürlük” istemeyenlerdi…

Beşincisi ise “yalanlara inanan” kesimdi…

Çünkü Daltonlar, anayasa maddelerini tartışmıyor, halkın tartışmaması için her yolu deniyor, hatta saçma sapan “hayır” gerekçeleri ortaya koyuyorlardı…

Bazıları da utanmadan, yüzleri kızarmadan yalan söylüyordu; bu değişiklik kabul edilirse şöyle olacak böyle olacak diye…

Bunu yapanlar Daltonlardı ve onlar bu ülkenin insanlarına daha iyi bir yaşamı çok görüyorlardı. Çünkü kendi saltanatları sarsılıyordu…

Kimdi bunlar?

Daltonlar…

Bir birinin zıddı olan 4 biraderler…

Kimi Joe’ydi, kimi Jack, kimi William ve kimisi de Avarel’di…

Elbette Red Kit olanlar da vardı bu ülkede…

***

Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda henüz sandıkların kapağı açılmamış, ne kadar evet, ne kadar hayır oyu verildiği belirlenmemişti…

Hoş aslında sandıkları gezenler sonucu iyi tahmin edebilirlerdi…

Vatandaş, sabahın erken saatlerinden itibaren, eşini ve çocuğunu da yanına alıp, el ele tutuşarak, tıpkı bir bayrama, tıpkı bir düğüne gider gibi sandıklara gidiyordu…

CHP lideri Kemal beyin, dünyanın en büyük yalancılarından daha çok söylediği yalanlara kanan pek olmamış gibi gözüküyordu…

Bir parti liderinin bu kadar yalan söylemesi, bu kadar çok kıvırması, bu kadar çok kendi kendini inkâr etmesi aslında hayra alamet değil ama CHP’de böyle şeyler olabiliyor demek ki…

Bu kadar zamandır yazarlık yapıyorum, bu kadar zamandır siyasileri takip ettim. Yine bu kadar zamandır sözünde durmayan siyasileri çok gördüm ama inanın Kemal bey gibi silme yalancı birisini hiç görmedim.

Halka Anayasa değişikliğini anlatacağına, neden hayır denileceğini söyleyeceğine, anayasa değişikliğinin ne getireceğini, ne götüreceğini değil, halkı aldatarak, alakası olmayan sonuçları anlatmaya çalıştı, kimse yuttu mu bilmiyorum.

Ama bir liderin, lider olduğu söylenen birisinin bu kadar yalan söylemesi, o parti açısından hiç de iyi bir şey değildir. Umarım CHP, referandum sonucuna göre Kemal beyi yeniden gözden geçirmek zorunda kalır.

Çünkü Kemal beyin yaptığı aynı zamanda “hileli mal”a giriyor. Reklamlarda aldatıcı tanıtım, ürünleri olduğundan farklı göstermek, tüketici kanununa göre suçtur.

Kemal bey de, kendi seçmenini kandırıyor, onların geleceğine yönelik olumlu adımları hiç alakası olmayan sonuçlarıyla aktarmaya çalışıyor, hileli ürün pazarlıyor ve yalan söylüyor…

***

Dün akşam sandıklar açıldı, siz bu satırları okurken aslında halkın tercihini de öğrenmiş oldunuz.

Kanımca bu halk ne yalana kanar, ne dayatmaya boyun eğer, ne de vesayetten hoşlanır…

Ne mi yapar, yüreğini buz gibi ederek “evet”e mührünü basmış olur…

Oran mı, çok önemli değil ama tahminim yüzde 55’in üzerinde evet çıkacağıdır…

Kanımca “Daltonların Hayırı”, halkın daha iyi yaşamasına engel olacak kadar fazla gelmeyeceğidir…

Naif Karabatak
13 Eylül 2010