7 Eylül 2010 Salı

Bir Bayram Klasiği

Belirli gün ve haftalar çizelgesini önüme alıp, “yakında ne gibi özel gün varmış” diye bakanlardan değilim.

“Bir güne sığdırılamaz” denilerek, “bir güne değil, birkaç satıra, birkaç kelama” sığdırılan nice sorunlar bilirim…

Kadınlar için her 8 Mart’ta söz verilir…

Analar içinse her yıl Mayıs ayının ikinci pazarı…

Babalar üzülmesin diye de Haziran ayının üçüncü pazarı…

Çocuklar şanslı, hem 23 Nisan’da, hem de Dünya Çocuk Günü’nde hatırlanırlar ama sorunlarıyla değil, “nasıl eğlendireceğiz” diyerek…

Yaşlılarımız da “Dünya Yaşlılar Günü”nde hatırlanır, bu memlekete, bu insanlığa ne kadar hizmet ettikleri, ne gün gördükleri, ne çile çektikleri ve şimdi rahat etme/ettirilme konumunda oldukları dillendirilir…

“Dillendirilir” diyorsam, öyle uzun boylu değil.

Yufka yürekli bazı gençler ile “sosyal faaliyet olsun” düşüncesinden öteye gitmeyenlerin “Huzur Evi” ziyaretinden öteye gitmez…

Nedense “Huzur” adını layık gördükleri evlerde kendileri “huzur” aramaya kalkmaz, aramaya çalışanlar da bir türlü bulamaz…

Ama Ramazan’da hatırlanırlar…

Yetimler de hatırlanır, yaşlılar da, kimsesizler de, sofraya bir tabak sıcak yemek koyamayanlar da…

Ama iftara kadar…

Sonrasında “şiştim” deyip, madensuyu aranır…

İnsanlar bencilleştikçe sevgiler de yalan oluyor…

Merhamet duyguları bile mevsimsel…

Takvim yaprağı gibi…

“Bir güne sığdırılamayan” sevgileri sığdırırız bir tek soğuk cümleye…

“Bir günde çözülmeyen” sorunları çözdüğümüzü sanırız üç beş cilalı lafla…

O laflar bile bir önceki yıldan aşırmadır her nedense…

Haksızlık ettiğimi sanmayın…

Siz öyle olmayabilirsiniz ama ya olan çoğunluk…

Yarın da “özel” bir gün…

İki dini bayramdan birisi; Ramazan Bayramı ya da Şeker Bayramı…

Adının önemi yok, önemli olan “bayram coşkusu” ve bu coşku sevgileri doruğa çıkarır, insanları bir birine kaynaştırır, uzakları yakın eder, aradaki mesafeleri kapatır…

Çok tanıdık cümleler değil mi?

Hepsi gerçek olsa da tanıdık cümleler…

Yarın Bayram…

Bir yıla yakın süre boyunca “selamı sabahı kesen” akrabalar, dostlar, arkadaşlar, uzak yakın komşular.. hepsi bir yıldır uğramıyormuş havasını bırakıp, yüzlerde bir tebessüm, dillerde bir tatlılık, gözlerde bir ışıltı ama sadece beş dakika…

“Bize müsaade” deyip koştura koştura devam eden diğer ziyaret veya konuk ağırlamaya kadar sürüp gider…

Bu bayram klasiği değişmeli desek de “bir güne sığdırılamaz” sevgilere benzer…

O nedenle demiyorum…

Umurumda da değil, çünkü ben bugüne kadar yalancı sevgiyi yüzüme hiç kondurmadım.

Ya seversin, ya sevmezsin, ya da önemsemezsin…

Diğeri mi, bunu sanat haline getirenler bile var…

Ama olsun, “yalancı da olsa” üç gün boyunca görmediğimiz dostlarımızı göreceksiniz…

Ve elbette ki bütün yalancılıklara, bütün aldatmalara değen “gerçek dostlarınızı” görecek, adam gibi adamlarla karşılaşacaksınız…

Üstelik de 12 Eylül var…

Bayramdan sonra bir bayram daha etme şansını yakalayabileceksiniz…

Bütün dayatmalara, bütün yalanlara, bütün ayak oyunlarına ve bütün adaletsizliklere “hayır” demek için “evet” deme şansını bulacaksınız…

Bir arada olmanın hazzını, huzurunu bulup, yaşadığınızın farkına bile varacaksınız…

Ramazan Bayramınız kutlu olsun, 12 Eylül’ünüz de asla 1980 gibi olmasın…
Naif Karabatak
8 Eylül 2010

6 Eylül 2010 Pazartesi

Aslında ne istiyorsak onu bekliyoruz

Türkiye 12 Eylül’de yapılacak referanduma kilitlendi. Bu kilitlenme neredeyse toplumun tüm kesimlerini kapsıyor. Eskiden olmadığı kadar insanlar, anayasa değişikliğiyle ilgileniyor. Eskiden gündeminde olmayan temel hak ve özgürlükler, yargı, vesayet, dayatma gibi kavramlarda “söz sahibi olmak üzere” konuşmaya başlıyor veya karşı çıkıyor. Bütün bunlar hoş şeyler, zaten burada bir sorun yok, sorun olansa “sesli olarak” tercihini belirtenlerin, “sessiz olarak” farklı düşündükleri veya farklı yaşadıkları ya da farklı algıladıklarıdır.

Her platformda şişinerek “demokrat” olduğunu söyleyenlerin, anti demokratik bir yaşam çizgisinin olması tezatların başında geliyor. Bunun her iki cephede de olması ise “biz neyin mücadelesini yapıyoruz” sorusunu beraberinde getiriyor…

Düşünün ki, anayasa değişikliğine “evet” oyu vereceklerini açıklayanların da, “hayır” oyu vermeyi düşünenlerin de, “boykot” edip, çelik çomak oynamaya gideceklerin de aslında kendi hayatlarında, görev yaptıkları sivil toplum kuruluşlarında, siyasi partilerde, çalıştıkları işyerinde, yönetmeye çalıştıkları kurumda demokrat olamamaları, demokrasiyi içine sindirememeleri, şeffaf olmamaları, hesap verebilir konuma gelememeleri ne kadar garip…

Biz ne istiyoruz?

Yarın referandumda “evet” çıkınca, “evet oyu veren herkesin demokratik bir tutum içine” gireceklerini mi sanıyorsunuz?

Mesela evet için mücadele eden siyasi partilerde anti demokratik yapılanmalar olmayacak mı?

Hiç kimse “koltuğunu kaptırmamak” için ayak oyunlarına başvurmayacak mı, parti içerisinde “aykırı” seslere tahammül gösterebilecekler mi?

Mesela evetçi bir partide hayırcılar tasfiye edilmeyecek mi?

***

Ya da tersinden bakalım…

Hayır diye mücadele eden partiler de “demokrat” olduğunu söylüyor…

Anayasanın “tümden” değişmesi gerektiğini belirtiyor. Bunun için “26 madde yetmez, hepsi olsun, uzlaşalım” diyorlar… Uzlaşma ortamı gördüklerinde ise en iyi bildikleri “çark etme”yi yapıyorlar…

Diyelim referandum sonucu “hayır” çıktı…

Bütün bu partiler demokrat kesilip, “haydi sivil anayasa için çalışalım” diyecekler mi?

Kendi partilerindeki antidemokratik oluşumlara kapıyı kapatıp, demokratik duruş sergileyecekler mi?

Mesela anayasa değişikliğine “evet” oyu veren partililerini diskalifiye etmeyi bir kenara bırakıp, “onun tercihi öyle” deme olgunluğuna erişecekler mi?

Çok zor, hatta imkânsıza varan bir durum…

Peki, “benim görüşümü sormayın, söyleyemem” tavrıyla omuz silkip, nazlanarak, halkoylamasını “boykot” edeceğini söyleyenler, kendi içlerindeki sultaya başkaldırıp, “demokratik bir yapıya” bürünecekler mi?

***

Bütün bunları bir yana bırakalım, evet-hayır-boykot kavgasına tutuşanların, referandum sonucuna saygıları olacak mı?

Halkın verdiği oya farklı anlamlar mı yükleyecekler, yoksa anayasa değişikliği çerçevesinde mi değerlendirme yapacaklar?

Kendi partilerinde, kendi sivil toplum kuruluşlarında, yönetmeye çalıştıkları kurumlarda, kuruluşlarda, koltuğunu muhafaza etmek için “sanal üye, sanal delege” yazan ve bu sanallıkla seçimi kazanıp, “demokratik bir seçim” yaptığını sananlar, bunlara alet olan uyduruk kurum ve kuruluşlar “demokratik yapı”dan bahsedebilecek mi?

Kargaların bile güleceği komik gerekçelerle itiraz edilen bir STK’nın seçiminde “saçma sapan” karar veren ilçe seçim kurulları demokratik bir kurum kimliğine bürünebilecek mi?

Bütün bunlar elbet zor ama imkânsız değil.

Belki daha çok zaman var…

Ama şu bir gerçek ki, sahip olduğumuz her yerde, görev yaptığımız her ortamda, ailemizde, arkadaşlıklarımızda, köşelerimizde, demeçlerimizde demokrat olamıyorsak, demokratlıktan da bahsetme hakkımız yoktur.

Biz neyi istiyorsak aslında oyuz. Bunu farklı kimliklerle, cilalayıp boyamayla, makyaj malzemesiyle donatmayla değiştiremeyiz.

Bırakın kurum ve kuruluşlarını, “sahip olduğunu” söylediği aşiretini, kendi eşi, çocuğu, annesi, babası, yakının oyuna tahakküm etmeyi düşleyen birisinin demokrat olması asla mümkün değildir.

Kısaca biz neyi istiyorsak oyuz…

Biz özgürlüğü istiyorsak, darbe anayasasına karşı durmak istiyorsak, bütün darbecilerin “suçlu” ilan edilmesini arzuluyorsak, halkın iradesinin birilerinin iki dudağının arasında olmasından iğreniyorsak, o zaman açılan kapıdan girmemiz gerektiğini ama asla “bu değişiklik yeterlidir” demememiz gerektiğini de bilmeliyiz…

Milletin egemenliğinin hayat bulduğu TBMM’de darbe anayasasının kurallarının geçerli olmasını, YÖK, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, HSYK gibi yasal olan ama antidemokratik duran yapılanmaların olması kanımıza dokunmuyor ve düzelmesi veya ortadan kaldırılması için de kılımızı kıpırdatmıyorsak bizim demokratlığımız nerede kalır?

Hem demokratlık ne ki, bize bir beden bol mu geliyor ne?


Naif Karabatak
6 Eylül 2010