31 Ağustos 2010 Salı

Bütün Dünya Bizi İzliyor…

Ramazan boyunca çok sıcaktı, oruçtu, susuzluktu.. hepsi vardı ama bu köşede sizleri serinletecek bir yazı çıkmadı. Boşuna “Evet! Evet!” demeyin, biliyorum, farkındayım. Hem evetleri 12 Eylül’e saklayın.

Tamam kabul ediyorum, 12 Eylül’le yatıp, 12 Eylül’le kalkıyoruz. Ama asla bu milletin bugününden daha iyi yaşamasının önüne engel konsun diye de uğraşmıyoruz. Yarın, bugünden daha iyi olmalı, çocuklarımız bizden daha iyi bir ülkede yaşamalı, demokrasi yarın çok daha ileride olmalı diye bir başlangıç olarak kabul edilen anayasa değişikliğinin “siyasi partilere mal edilmeden” yapılması gerektiğini düşünenlerdenim…

Ama bugün gündemimde 12 Eylül yok…

***

Adıyaman Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Zafer Ersoy, üç dönem görevde kaldı, şimdi dinleniyor.

Geçen gün iftar sonrası sohbet ettik.

Eski günlerden bahsetti.

Adıyaman için, ülke ekonomisi için düşündüklerinden, çalışmalarından…

Elbette konuşunca referandum sorulmazsa olmaz. Oyunun “Evet” olduğunu söylüyor ve gerekçeleri de çok makbul. CHP’de siyaset yapması, referandumda oyunun rengini de belirlemiyor ya. O, halkın referandumun genel seçim olmadığının bilincine varması gerektiğini söylüyor. Bu tercihle, değişime önemli bir adım atılacağını ekliyor.

Sayın Ersoy, her şeyden önce çok renkli birisi.

Kuru kuruya konuşmaz, hep ciddi durmaz veya hep şakaya vurmaz.

Dozunu koruyarak, “ortama” ayak uydurur, örnekleri uç olsa da katıla katıla gülmekten kendinizi alamazsınız…

Üç dönem ATSO Başkanlığı yaptı, bu uzun bir süre.

Bu nedenle de alanıyla ilgili tüm konulara hâkim bir isim.

Ama “anasının karnında” öğrenmemiş ya, onun da acemi olduğu zamanlar olmuş. Bunu anlatmak bile başlı başına bir özgüvendir. Anlattı, size de anlatayım…

***

ATSO Başkanlığı’na yeni seçilmiş. Henüz koltuğa oturmasının üzerinden bir hafta geçmiş. TRT’den aramışlar, “KOBİ” ile ilgili bir programa davet etmişler…

Bu Kobi ne ola ki?

Küçük ve Orta Boy İşletmeleri tarif eden bir kısaltma olduğunu öğrenmesi için dersini çalışması gerekmiş, o da erinmemiş çalışmış.

O tarihlerde televizyona çıkmak kolay değildi…

Her televizyon kanalına çıkan da “72 milyon bizi izliyor” uyarısıyla karşılaşır, buna inanan, bunu dillendiren bile vardır…

O kadar kanalın, o kadar uğraşının içinde milletin de işi yok sizi izleyecek…

İzleyen vardı elbet…

Zafer Ersoy da görevinin ilk zamanları ve çok önemli bir kanala çıkacak…

Herhalde 72 milyonun tamamı izler…

Ersoy, TRT’de programa katılır KOBİ’yle ilgili soruların altından alnının akıyla kalkar…

Yayın bitmiştir…

Bu işin bir yayın öncesi bir de yayın sonrası vardır…

Yayından önce sizi hiç kimse tanımaz ama yayından sonra 72 milyonun sizi tanıma şansı olabilir…

Olabilir ama olursa…

Stüdyodan çıkan Ersoy, “şöhretler dünyası”na adım atmış, “hey taksi” diyerek çevirdiği taksiyle otele yönelmiş…

Acaba taksici programı izledi mi?

Sormak lazım…

Yakasındaki pudraları silkeleyerek, “programdan geldim” der ama şoför oralı olmaz. Ersoy, şoföre güncel sorular sorarak muhabbeti koyulaştırır ama şoförün “abi sizi televizyonda gördüm” dediğini bir türlü duymaz..

Ne yani şoför izlememiştir. Bu ülkede 71 milyon 999 bin kişi daha var…

Otele gider, resepsiyon, barda arz-ı endam eder ama yok, kimsenin izlemediği bellidir…

Adıyaman’da eşini, dostunu arar; tüh uykuda kalmışlardır, programı kaçırmışlardır…

Yahu bu programı izleyen bir Allah’ın kulu yok mu?

Vardır ama rastlamadı işte…

Şöhret olmamış bir şekilde havaalanına gelir…

İçecek bölümüne girdiğinde görevli bayanın heyecanlı bir şekilde buyur ettiğini görünce “nihayet izleyen birisini buldum” diye düşünür…

Siparişini verir, “programı nasıl buldunuz?” diye sorar. Görevli, hangi programın nasıl olduğunu sorunca, 72 milyondan bir kişi daha düşürür…

Ersoy, bu örneği “ekran heveslileri”ne bir gönderme olarak anlatıyor ve ekliyor “alışırsınız, hatta köşe bucak kaçarsınız da.”

Heveslisi var mı, çoook hem de “ekran budalası” olacak kadar…

Daha da ilginçleri var…

Çıktığı bir programla tüm dünyanın düşünmesine katkı sunduğunu sananlar var…

Ben olmazsam bütün dünya cahil kalır diye düşünüp, kanal kanal koşanlar da var…

Bir de “zamanı geldiğinde” ekranlara çıkanlar var…

Öyle görevlendirirler…

Yazılı basında da vardır…

“Bizim oğlan bina okur, döner döner kendi okur”

Kendi yazar kendi okur ama “bütün dünya beni okur” diye düşünürler…

Sadece düşünürler…

Oysa ortada bir yazı varsa, okuyan da vardır…

Sadece şizofreni takılmaya gerek yok, anlayacağınız…

Naif Karabatak
31 Ağustos 2010

30 Ağustos 2010 Pazartesi

30 Ağustos ve Bir Avuç Elit

“Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı” diye başlayıp, atalarımızın kahramanlıklarından, düşmanları nasıl püskürttüğünden, bu milletin nasıl baskılara boyun eğmediğinden ve daha birçok şeyden bahsedecek çok sayıda yazarımız varken, “bana ne gerek var” diye düşünerek başka(!) konulara bakıyorum…

Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı…

Yarın da 29 Ekim’i kutlayacağız…

Daha sonra 23 Nisan’ı kutlarken “ulusal egemenlik”i de ekleyip, “çocuk” bayramıyla da farklı bir boyut katacağız…

Sonra Çanakkale Savaşını, Zaferini, nasıl bir destan yazdığımızı, Seyit Onbaşı’nın 275 kiloluk top mermisini düşman üstüne nasıl attığını yüreğimizin coşkusuyla anlatacağız/dinleyeceğiz…

Yine aynı gün Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı o eşsiz kelimelerin şiirleştiği dizeleri haykıracağız, “Ey Şehit Oğlu Şehit, İsteme Benden Makber, Sana Ağuşunu Açmış Duruyor Peygamber.”

Belki de Atatürk’ün “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.” sözünü tok sesle okuyanlar bulunur…

Sonra 23 Nisan’ı kutlarız, coşkuyla, tüm dünya çocuklarıyla birlikte güle oynaya…

Kolay mı, “milli iradenin sesinin çıktığı mekân” olarak bilinen TBMM’nin açıldığı gündür o gün…

Tam 23 Nisan coşkusunu bir kenara bırakmışken, 19 Mayıs gelir…

Ülkemizin gencinin, yaşlısının, kadınının, erkeğinin “artık yeter” diyerek başlatılan milli mücadeleye destek vermesinin ilk nüvesinin atıldığı gündür…

Atatürk’ün, yol arkadaşlarıyla Samsun’da adım attığı Bandırma vapurunun “ne kadar eski” olduğu dramatize edilerek anlatılacak…

Elbette aralarda Kurtuluş Savaşı başta olmak üzere irili ufaklı tüm savaşları bir şekilde anacağız. Bu ülkenin dört bir yanını kanlarıyla sulayan aziz şehitlerimizden bahsedilecek, hiç birisinin ırkı, dili, dini, memleketi, mezhebi önemsenmeyeceğiz…

Hepsi bu ülkenin insanıydı, bu ülkeyi düşmana yedirmemiş, esir olmamış, namuslarına helal getirmemişlerdi. Bu başarı, bu zafer, ardından gelen bu cumhuriyeti birlikte birlikte yapmışlardı, omuz omuza. Birlikte ağlamış, birlikte gülmüşlerdi. Onun için gelinler dul kalmıştı, onun için çocuklar yetim ve boynu bükük…

Ama bunu dert eden yoktu; Kahraman bir milletin, kahraman evlatlarıydı onlar…

Nene Hatunlar vardı, cepheye mermi taşıyan…

“Mermi yiyen de birdi, mermi atanda” ama onlar kendi milletine kurşun sıkmıyor, Fatih Camisini bombalamayı düşlemiyorlardı. Denizaltında çocukları havaya uçuracak alçak planlar da yapmıyorlardı.

Bütün bu bayramlarda, bütün bu kurtuluş günlerinde ortaya konan gerçeklerden birisi, yurdumuzun düşman askerleriyle işgal edildiğiydi…

Bir diğer gerçek ise bu halkın topyekûn düşmana karşı giriştiği başarılı mücadele sonucu kazandığı zaferdi…

Kimdi düşmanlar?

Bugün birlikte olduklarımız; Yunanlılar, İngilizler, Almanlar, hatta Ruslar ve daha niceleri…

O gün cepheye birisi girse, canı pahasına çarpışan Mehmetçiklerin kulağına “biz Yunanlılarla dost olacağız” diye başlasa…

Rusları söylese, Ermenilerle “kapı açma”dan bahsetse, ülkelerarası kalkan “vizelerden” söz etse, Alman, İngiliz, Fransız’ın yer aldığı Avrupa Birliği’ne gireceğimizi anlatmaya çalışsa…

Ama oldu/ama oluyor…

O gün yurdumuzu işgal edenlerin bu toprakları kirletmemesi için verdiğimiz çabayı, bugün turizm ve ticaret için veriyoruz. Tek taraflı değil elbet onlar da bizim için aynısını yapıyor…

Bugün “analar ağlamasın” diye atılan her adımda birilerini “hainlikle” suçlayanların tarihimizi iyi tahlil etmesi gerektiğini öneririm…

***

Geçmişi unutmakla kalmıyor, bir de o tarihlerde başlayan dışlama halen sürdürülüyor…

O gün “tüm halkın birlikte çarpıştığını” söyleyenler, sonra bir kısmını ayırmayı başardı…

Önce Dersim’de “Kürtler”e ödül(!) yağdırdı…

Dersim’de Alevilere de ödül yağmıştı, Kürtlerle birlikte…

Sonra çıkan isyanlar içinde “hainlik” unvanını yakıştırdı…

Sonra sarhoşların ortaya itilmesiyle başlayan bir katliamı bilerek, isteyerek ve aptalca bir inatla her yıl “Müslümanların Kubilay’ı katletti” saçmalığıyla da Müslümanları bir kenara bıraktılar…

Dolayısıyla Cumhuriyetin içerisinde Kürtlerin ve Alevilerin katkısını bertaraf etmiş, tüm Müslümanlar ise “Kubilay’la” küstürülmüştü…

Yetmedi tabii…

Bu cumhuriyeti “kendilerine mal etmek isteyen” bir kısım zümre, “dışlama” operasyonuna devam etti…

Öyle olmalıydı ki, “cumhuriyet” denilince “bir avuç elit” anlaşılmalıydı…

O zaman her yıl Kürtlere hakaret edilir, her zaman Aleviler dışlanır, istendiğinde de “irtica” denilerek Müslümanlar rencide edilirdi…

İşte 12 Eylül, aynı zamanda bu çarpık anlayışın da diskalifiye edilmesinin “Evet”leneceği gündür diye özlemle bekliyorum…
Naif Karabatak
30 Ağustos 2010