26 Ağustos 2010 Perşembe

Hayırcıların “Ciddi” Gerekçeleri

12 Eylül’de yapılacak referandumda “evet” oyu kullanacakların da, “hayır”dan taraf olanlarında kendilerine göre haklı gerekçeleri var. Kuşkusuz ortada bir seçim varsa, tercih hakkını dilediğince kullanma hakkı da aynı zamanda var demektir.

Ama bu kez farklı…

Evetçilerin değil ama hayırcıların çok ciddi gerekçeleri var…

Merak etmeyin, işi sulandırmaya niyetim yok.

Zaten Kemal bey yeterince sulandırıyor…

Bazen anayasa değişikliğinin kayısıya çözüm olmayacağını söylüyor, bazen fındığı toplatmayacağını, pamuğu kozalardan ayırmayacağını, otobüsten tek ayakla inmeyi kolaylaştırmayacağını, sek sek sekerek, ara sıra bade dizerek gidenlerin düşme sorununu ortadan kaldırmayacağını, kartalların yüksekten uçmasının engellenmeyeceğini söyleyip, hayır gerekçelerini açıklıyor…

Tabii bunları çok sulu bulanlar da, Kemal beyi ciddiyete davet edip, “içeriğe bak içeriğe” diye hizaya dikmek istiyor…

Bizim kimseyi hizaya getirmeye niyetimiz yok. Zaten darbelere, darbecilere ve darbe özlemcilerine gıcığım. Bu nedenle ben hayırcıların ciddi gerekçeleri üzerinde duracağım, yaş işlerle uğraşacak halimiz mi var. Zaten oruç oruç sulu şeyler pek gitmiyor…

***

Ortada bit referandum var ve iki de seçeneği var; bunun adı da “evet” veya “hayır”dır. “İşim çoktu sandığa gidemedim” gibi gerekçe de var ama “sandığa gidemezsin” diye tehditler savurmak yok…

Dileyen dilediği şekilde oy kullanır ve dileyen dilediği gerekçeyi de ortaya koyar veya “canım öyle istedi” diyebilir. Herkes kendince haklı…

“Ben böyle düşünüyorum” diyenlere saygım sonsuz ama “abim öyle diyooo” diyerek, kendi kararını birilerine ihale edenlere kızıyorum ama hemen peşi sıra AK Parti’ye “kıl” olduğu için “hayır” diyenleri anlıyorum. Hani ben anlayamıyorum ama psikologlar “dokunmayın, rahat bırakın” dediği için anlamış gibi yapıyorum.

Yoksa ben de biliyorum ki, Anayasa değişiklikleri, partileri değil, halkı ilgilendirir, kurumları ilgilendirir, geleceğimizi ilgilendirir.

O nedenle bir partiye kıl olmak, evet veya hayır demek için yeterli sebep değildir.

***

“Abim öyle diyoooo” diyerek kendi hür iradesini ipotek altına alanların abisinin neden hayır dediğini de bilmesi gerekir ama sormak ne mümkün.

Abisinin sebebi çok…

Bahane mi yok, uydur uydur ipe diz…

Bugüne değin “çağdaş” olduklarını söyledikleri halde kadınlara yönelik en önemli adımın atılıyor olmasından rahatsızlık duyduklarından “hayır! hayır!” diyor olabilirler…

Ya da ne bileyim, engellileri hep Engelliler Gününde hatırlamaktan başka ciddi bir iş yapmamışlardır, o nedenle hayır cephesinde kendilerine siper kazmışlardır.

Belki de bugüne değin istismar edilen, üç kuruşa köle diye çalıştırılan, dilendirilen çocuklar akıllarına gelmediği için kızıp hayır diyorlardır…

Memurlara verilen haklar, emekliler, dullar, yetimler, şehit yakınları.. Bütün bunlar “abisinin” hayır deme gerekçeleri değil…

Bunlar “bahane” gerekçeler…

Aslı çok daha başka…

***

“Abi” bu, boru değil ya…

Belki yerden fışkıran silahların kimleri hedeflediği bilinmesin diye “hayır” demesi gerekiyordur…

Ergenekon’un üstünün ve altının örtülerek, kundaklanıp saklanması için hayır diyenler vardır…

“Bir dakika gelir misin?” deyip, 10-15 yıldır gelemeyen insanlarımızın faili oldukları için hayır diyenler olabileceği gibi, ucundan kıyısından bulaşmış olduğundan dolayı faili meçhuller açığa çıkmasın diye hayır diyenler vardır…

“Ne olur babamın failini bulun!” diye inleyen yavrucağın gözüne bakarken, gözünü kaçıranların da “tapu” gibi gerekçeleri vardır.

Gözü yaşlı “hayırcılar” da var…

Mesela mağduriyet çekenlerin döktüğü yaşın sürmesini isteyen hayırcılar da var…

Bu her türlü mağduriyettir, bir konuya takılıp kalmayın…

Mesela YAŞ’ta mağdur edilen insanların “hak arama” peşine düşmemeleri için hayır diyenler bile vardır…

“Babasının çiftliği” sandıkları ve “al gülüm ver gülüm” diyerek bir birlerini ağırladıkları kurumların yapısının değişiyor olması, onlar için “hayır” demenin kırılma noktasını oluşturuyor…

Gördünüz mü?

Bazı hayırcıların çok ama pek çok sebebi var…

Ciddi ciddi sebepler bunlar, hayati mesele, ölüm-kalım savaşı gibi bir şey…

Ama hiç birisinde mağdur olanın mağduriyetinin giderilmesi yok…

Hiç birisinde “hak” kavramı yok ve bunu ehline tevdii etme düşüncesi de yok…

Böylesine keskin bir şekilde “hayır” diyenlerin “evet” dememek için bahanesi çok. Zaten “hayır” demek için sebep bulamazlarsa bile, “evet” dememek için çook ama pek çok sebepleri var…

***

Pardon, evetçilerin mi?

Elbette onların da sebepleri var ama hayırcılar kadar değil…

Anlatmaya çalıştığım hayırcıların gerekçelerinin tersini düşünürseniz, “evetin gerekçesini” de ortaya çıkıverir…


Naif Karabatak
26 Ağustos 2010

24 Ağustos 2010 Salı

Seçim var, sonucu beğenirsek…

“Demokrasi” deyince genellikle ilk akla gelen “seçim” oluyor. Ülkenin halkın seçtikleri, yetki verdikleri eliyle idare edilmesini işaret ediyor. Bir başka deyişle de demokrasi dediğimiz şey, çoğunluğun dediğinin geçerli olduğu sistemi belirler. Beş kişilik bir grupta, üç kişi evet demişse o iş olur, değilse olmaz…

Ama farklı olan da var…

Demokrasi var, seçim var, sandık var ama “sonuç beni gösterirse”, değilse yumruk var, tekme var, tokat var…

Saadet Partisi’nde ne yazık ki çirkin şeyler oluyor…

Partisinin Olağan Kongresinde yeniden genel başkan seçilen Prof.Dr.Numan Kurtulmuş’u rahat bırakmama niyetinde olan “partililer(!)” var…

Daha düne kadar “liderim” dediğine, bugün “tokat” atmak için “iftar basıp, adam kaldırma” durumuna düşmüş olanlar var…

Sayısı çok olmayan gösterici grubun yaptığı taşkınlık ve çirkinlik Saadet Partisine mal edilemez diye karşı çıkanlar olabilir…

Zaten ben de Saadet Partisine mal etmeyeceğim…

Onlar günlerdir bunun adresini işaret ediyorlardı…

Okuyun siz de karar verin…

***

27 Temmuz’da yine bu köşede, bazı SP’li gençlerin gönderdiği e-mailden bahsetmiştim…

Genç dediğime bakmayın, bunu yakıştıran da maili atanlardı…

Partinin kurucularından “bir bilen” olarak kalması gereken, “onursal” unvanları hak eden, “abi” konumunda bulunanların fikrinin yansımasından başka bir şey değildi ne yazık ki…

Yazık elbet. Onursaldan, iftar basmayı mubah sayacak hale gelmek doğrusu acındırıcı bir durum.

“Partimizi sattılar” lafı ne kadar çocukcaysa, “ülkeyi böldüler” lafı da aynı şekilde çocukçadır, “dış güçlerin adamı” lafı ise çok bayatladı, artık miadı doldu…

Buna rağmen de kendisinin yapamadığını bir başkası yapınca , burun kıvırıp, “çağa çoluk bunlar” denmesi ise ne kadar çağa çoluk kalındığının bir başka göstergesidir.

***

Hâlbuki Saadet Partisinde normal olarak bir kongre yapıldı. Normal olmayan tek şey ise “iki liste” ile seçime gidilmesiydi.

Buna rağmen de delegeler bir listeye teveccüh gösterdi ve o liste seçimi kazandı…

Ama partinin sahibi olduğunu sananlar, sonucu beğenmemişti…

Onlara göre “seçim dediğin, benim çıktığımdır” demokrasisiydi…

Onlar, “partide rakipsiz, tartışmasız, eleştirisiz” yöneticilik yapmaya alışmışlardı…

El-pençe divan duruluyordu karşılarında…

Manevi bir güç var diye düşünülüyordu…

Konuşması tartışılmıyor, ayak oyunlarında hikmet aranıyordu…

Zaten kimse de karşı çıkmayı düşünemezdi…

Korkuttukları “bir değerdi” ve o değer, partililer için önemliydi…

Makam, mevki, para, pul.. kimin umurundaydı…

Önemli olan hizmetti ve hizmete koşanlara destekti…

Öyle oldu hep…

***

İlk kez sözleri para etmiyor, çünkü istedikleri şey olağandışı…

Kızdılar elbet, köpürdüler; Bugüne kadar “ikinci liste” çıkmazdı, bu da neyin nesiydi?

Herkes “kayıtsız şartsız” itaat ediyordu, şimdi neden bazıları “dış güçlerin adamı”na oy verdi, diye şaşkınlıklarını gizleyemediler…

“Hött dersek derhal koltuğu bırakır” diye düşündüler…

İmza topladılar, cehennemle korkuttular…

Olmadı, Kurtulmuş, teşkilatın güvenine layık olmaya çalışıyordu…

***

Tam bu sıralarda darbecilerin ne kadar alçalacağına tanıklık edeceğimiz bir haber yayıldı. 28 Şubat’ta “Erbakan çekilmeseydi, genç bir subaya onu tokatlatacaklardı” diye iğrenç bir bilgiye dayalı bir haberdi bu…

Seçilmiş bir kişinin onurunu ve şerefini kırarak, halkın önünde küçük düşürmeyi planlayan iğrenç niyetli darbeciler vardı…

Başbakan asmışlardı, başbakan tokatlamışlar çok muydu?

Hırsın, kinin insanı nasıl zıvanadan çıkaracağının da bir işaretiydi bu…

***

İşte o haberin çıktığı tarihlerde, bu defa Saadet Partisi’nin İstanbul’da iftar yemeği vardı…

Yemeğe Numan Kurtulmuş da katılacaktı. SP’nin Genel Başkanı. Bazılarının tabiriyle “dış güçlerin adamı” veya “çeyrek genel başkan” ya da “cehennemlik.”

O zaman onuru kırılmalıydı…

İftar yemeği basılmalıydı…

Su içene yılan dokunmazdı ama dokunacak bulunurdu…

Oruçlu birisini iftar ettirmenin sevabını anlatanlar, orucunu açmaya çalışan birisini tokatlamayı planlıyorlardı…

Şu siyaset ne kadar ilginç değil mi?

Naif Karabatak
24 Ağustos 2010

22 Ağustos 2010 Pazar

Boşluk doldurmanın cinliği mi?

Çocukluğumda oynadığımız kovboyculukta elime aldığım oyuncak silah hariç, hiç silahım olmadı. Silahım olmadığı için hiç üzüldüğüm bir zaman dilimini de hatırlamıyorum. Silahın her türlüsüne karşı olduğum gibi bugüne kadar hiç taşıma ihtiyacı da hissetmedim.

Ama hissedenler çok…

İhtiyaçtan, düşmanlıktan silah taşıyanlar olduğu gibi silah meraklıları, silah âşıkları, bir de silah manyakları var…

Avcılık, atıcılık dışında “insan öldürme” için belinde silah taşıyanlar da var, “kendimi korumam gerekirse” diye taşıyanlar da…

Bir de “beni adamdan saysınlar” diye taşıyanlar var…

Bu tipler genellikle “maganda” diye biliniyor ve nerede “tım tım” sesi duysalar silaha sarılıp havaya ateş açıyorlar…

Ve hiç suçu olmayan masum çocukların da kazara(!) ölümüne sebep oluyorlar.

Yani kısaca Türkiye’nin silah sicili pek de parlak değil…

***

TBMM’de bugünlerde bir görüşme var…

“Belde iki, evde beş silah” diye kamuoyuna yansıyan bir değişiklik görüşmesi, beraberinde de bir tartışmayı getirdi…

Meclis İçişleri Komisyonu’nda görüşülen yeni tasarıya göre, silah bulundurma ruhsatı sayısı beş, taşıma ruhsatı sayısı ise iki olacak.

Silah almak içinse sağlık ocağından tek doktorun raporu yetecek.

Buna ne gerek vardı diye ben de merak ettim…

Hani PKK bile “şimdilik” silah bırakırken, vatandaşı silahlandırmanın ne âlemi var?

Yoksa Ergenekoncular hepimizi bombalamaya başladıklarında kendimizi korumak için mi?

Belki de deşifre olan darbe planlarını hayata geçirmek isteyen çıkabilir…

Alimallah, ülkenin kan gölüne döneceği o zamanda, gözü dönmüş darbecilere karşı koymak için silahlı olmak gerek…

Yok öyle değilmiş…

Meğer bugüne kadar silah ruhsatı almada sınır yokmuş…

Parası olan, dayısı olan, ayısı olan silah alabiliyormuş…

Sadece silah almak için bazı görevlere geçenler bile varmış…

Silah edinmek için hayatında hiç yapmadığı mesleklere balıklama dalıp, mesleğin “m”sini bile bilmeyenler de varmış…

Ama buna rağmen de hem silahı alıp, hem de hiç bilmedikleri mesleklerde oy kullanır, hatta yönetici bile olurlarmış…

Hikâye anlatmıyorum, Türkiye gerçeğinden bahsediyorum…

Ne yazık ki böyle…

Bu ülkede “maça beleş girmek” veya “beleş otopark” için bile kendisini bir mesleğe adayan vefakâr insanlarımız var…

Silah bulundurmak için mi olmasın…

Parası olan silah alıyor, bir köşeye atıyor veya beline takıp, “kendini güvende” hissediyor, güvensiz olarak yaşadığının farkına varmadan…

***

Tasarıyı getiren vekillerin iyi niyetinden hiçbir kuşku duymuyorum…

Bugüne değin “sınır” bile konulmamış ruhsatı, “sınırlı” hale getirmek kendilerince iyi bir adım…

Ama bugüne kadar “bir tane” alınacağını bilen vatandaşın “kaç tane alabileceği” hayali değil, gerçeğiyle karşı karşıya kalmaz mıyız?

Yasada “miktar” yazmıyor diye “milyonlarca” silah alacak diye bir kural yok ya…

Ama “kanuni boşluk” dedikleri bu olsa gerek…

Şimdi boşluğu doldurmak istemişler…

İyi niyetli vekiller “belde iki” silahı uygun görmüşler…

Yetmemiş elbet…

Evde de silah ihtiyacı olacağını düşünmüşler…

Hani iftarda, sahurda gerek olur…

Yemeğe kimin geleceği belli olmaz ya, tedarikli olmakta fayda var…

Beldeki iki silahın dışında evde de beş silah bulundurma şansını elde edebilecekmişsiniz…

Şimdiye kadar sonsuzdu, şimdi ikiye beş…

Böyle savunuyor vekiller…

İyi niyetlerinden olsa gerek…

Yoksa kanundaki bir boşluğun farkına vardınız, sınırlama getirmeye çalıştınız da, bu milleti kovboy mu sandınız?

Silahsızlanma için çalışma yapacağınıza, bir kişiyi yedi silah sahibi yaparak, insanlara ne vermek istiyorsunuz?

Yasadaki boşluğu doldurmak güzel de, bunu “insaflı” bir şekilde yapmak gerekmez mi?

Yoksa birileri “bu millet sınırsız ruhsatı anlamadı” deyip, “hiç değilse yedi silah satalım” diye birilerinin kulağına mı üfürdü…

Ne bileyim, belki de parası olan silahlansın canım diye düşünülmüştür.

Naif Karabatak
23 Ağustos 2010