18 Ağustos 2010 Çarşamba

Mahalle Baskısının Son Hali

“Mahalle baskısı” lafını inançlı insanlar için kullanmışlardı. Örnek olarak da başörtüsü serbestliğinde, başı açıklara psikolojik baskı yapılacaktı falan da filan…

Kültür seviyesi yükseldikçe, hak ve hukuk gibi kavramlar içselleştirildikçe, demokratikleşme kabullenildikçe ve bir de farklılıkları zenginlik olarak algılayanlar çoğaldıkça “baskı” sözcüğü de pek görülmüyor…

Ancak önyargıları kıramayan, hayata tek pencereden bakan ve kendi kurdukları sanal korkuyla toplumu şekillendirmeye çalışanlar da bu sıklıkla görülüyor…

Benim gibi düşüneceksin,

Benim gibi yaşayacaksın,

Benim gibi konuşacaksın,

Benim gibi giyineceksin.. türü dayatmalar, ilkellikten de öte bir davranıştır…

Buna rağmen de “mahalle baskısı” farklı kesimlerde sıklıkla görülüyor…

Son olay referandumla alakalı…

Referandum, halk oylamasıdır…

Yani halkın nabzını resmi olarak ölçme eylemidir…

Anket gibi düşünülse bile, kesin sonuç olacağından, anketten çok daha önemlidir…

Ancak hem ankette, hem de referandumda “baskı” olmaması gerekir.

Anketi cevaplayan veya referandumda oy kullanan, sadece ama sadece kendi özgür iradesiyle karar vermelidir.

Zaten referanduma gelene kadar her iki kesimi de dinlemiş, kendi süzgecinden geçirerek, neye evet, neye hayır diyeceğine karar vermiştir…

Baskı, bütün bunun doğru olarak sandığa yansımasını engeller…

İşte mahalle baskısının kötülüğü burada devreye girer…

12 Eylül’e kadar çok farklı mahalle baskısı duyacağız…

Size iki örnek vereyim…

Birisi bizzat yaşadığım…

Bir dönem CHP’de aktif görev alan bir arkadaşla konuşuyoruz…

O referandumda hayır denmesinden yana, bense evet…

“Ama” diyor, “12 Eylül’de yaşadıklarım, gördüğüm işkenceler, mağduriyetim, görevimden uzaklaştırılmam, maddi olarak sıkıntı çekmem aklıma geldikçe ‘Evet’ diyesim geliyor.”

Ama elbette ekliyor, “partim hayırcı, ben de hayırcıyım”

Saygı duydum elbet…

Peki anayasa değişikliğinde kabullenmediği bir madde var mıydı?

“Hayır” dedi, bütün maddeler çok güzel…

O zaman, neden hayır diye sormak lazım, neden hayır?

“AK Parti getirdi diye” hayır dediğini söyledi, el insaf dedim…

Sonra da partisini söyledi, “evet” dendiğinde siyasi geleceğinin kararacağını söyledi…

Baskı yokmuş…

Buyurun size baskı…

***

İkincisi ise Sanatçı Sezen Aksu…

Sezen Aksu, referandumda evet diyeceğini söyledi diye yoğun bir mahalle baskısına uğradı…

Tıpkı diğer aydınlar gibi, sanatçılar gibi, öne çıkanlar gibi…

Bunu Sezen Aksu’nun babası da doğruladı ve “ben de evet diyeceğim” diyerek kızına destek verdi…

***

Anayasa değişikliğini kabullenmeyenler, darbe anayasası kalsın diye uğraş verenler, mecliste anayasa değişikliğine “hayır” oyu veremedikleri halde, halkın hayır demesini isteyenler…

Bütün bunlar neye hayır denileceğini bile “mantıklı” bir şekilde açıklayamıyorlar…

İpe sapa gelmez, alakasız konuları döndürüp dolandırıyorlar…

Ama buna rağmen de kurdukları mahalle baskısıyla, halkın özgür tercihine engel olmak istiyorlar…

Yuh yani…

Naif Karabatak
18 Ağustos 2010

15 Ağustos 2010 Pazar

MHP’de Bir Oyun Var!

Siyasi partilerin en önemli görevlerinden birisi, ortaya konan olumlu veya olumsuz duruma yorum yapmak, kendi fikrini söylemek, zararlıysa engellemek, faydalıysa destek vermek…

12 Eylül’de ülke referanduma gidecek.

Vatandaş, aslında ne için oy kullanacağını, neye evet veya neye hayır diyeceğini biliyor…

Bilmeyen de var elbet…

Kimisi araştırıp soruyor, kimisi de okuyarak bilgileniyor…

Bir de bilgilendirmesi gerekirken, kafa karıştıranlar var…

Elbette muhalefettir, iktidarın getirdiğine kuşkulu yaklaşacak…

Ama iktidar “buyur birlikte yapalım” demiş ve “bakmaya bile gerek yok” diyerek kapıyı kapatmış bir partiden söz ediyorsak, onlara sadece susmanın düşeceği açıktır…

Elinde imkân var iken düzeltmeye yanaşmayanların, daha sonra şikayet etmesi komik kaçıyor…

MHP’nin ki daha kötü…

***

Önceki gün mini minnacık bir broşür gözüme ilişti…

Referanduma neden “hayır” diyeceklerini, MHP broşür ile halka anlatmaya çalışıyor…

Bundan daha doğal bir şey olamaz…

Doğal olmayansa elmalarla armutları toplamaya çalışmaları, sapla samanı bir birine karıştırmaları, doğuyla batıyı aynı yönde göstermeleri, kuzeyle güneyi yer değiştirmek için didinip durmalarıdır…

***

Okul çağındayken, arkadaşlarla “şiir” yazardık. Pardon şiir yazdığımızı sanırdık…

Sevdiğimiz veya öyle sandığımız kızın adının baş harflerini bir her satırın başına ayarlar, mısramızı döktürürdük (!) Baş harfini tuttururduk ama gerisi tam bir faciaydı…

Mesela kızın adı “AYŞE” ise şiirin ilk kıtasının, ilk mısrasının başlama harfi de “A” olurdu ama ikinci mısraya “Y” getirmek için alakasız sözler bile yazardık…

***

MHP’de broşürü hazırlayanlar da okul sıralarında aynı yöntemi takip etmişler ama biz hiç değilse “şiir yazamadığımızı” anlayıp, yazıya döndük…

Onlarsa “berbat” şiirlerinin çok güzel olduğunda o kadar ısrarcılar ki, her tarladan bir kesek alarak nasıl bir tarlada buluşturacaklarını bilememişler…

Referandumda kullanacakları “Hayır”ın her harfini bir sayfacığa getirecek şekilde 5 sayfalık bir broşür hazırlamışlar…

Kısaca “Hukuksuzluğa, Ayrışmaya, Yolsuzluğa, Izdıraba, Riyakarlığa” diye de özetlemişler… Hayır yerine “ret” olsaydı, daha az yorulacaklardı demek ki…

Başlıklar güzel, anayasayla ilgisi yok ama olsun, yine de “kayısıya çözüm oluyor mu, o zaman hayır” saçmalığından bir kat iyi…

Ama başlıklar iyi, içi fos…

Bu anayasa değişikliği, zaten hukuksuzluğu gidermek için halkın huzurunda…

Demokratik açılımla başlayan, anayasa değişikliğiyle şekillenen ve pozitif ayrım yapılacakların da belirlenmesiyle aslında önemli ölçüde netleşen ayrımcılık önlenmiş olacak. Bunu bilmesine rağmen MHP’nin “Ayrışma” diye altında hiç alakası olmayan ve anayasa değişikliğiyle de uzaktan yakından ilgisi olmayan konulara girmiş.

“Yolsuzluğa” kelimesini görünce aklıma MHP’nin koalisyon olduğu dönem geldi…

Marmara depremine gitmeme gerek yoktu, çevremde işlenen yolsuzlukların haddi hesabı yoktu…

“Izdırap” kelimesinde nedense aklıma elinden hakları alınan, başörtüsü takamayan, zorla açtırılan, okul önüne atılan, eline kelepçe takılanlar geliyor…

Sonra bu ülkenin insanı olduğu halde kendi ana dilini konuşamayanların ızdırabını duyuyorum…

“Herkese göre farklı hukuk” uygulaması sonucu mağdur edilen gözü YAŞ’lı aileleri düşündüm…

O zaman bu anayasa değişikliği, yaşanan ve yaşanacak ızdıraba da son verecekti…

Riyakarlık mı, broşüre bakın, kayısıya çözüm bekleyenlere, “ayakkabımın bağını çözmedi” diye hayır diyenlere sorun…

Eğer muhalefet yapmak istiyorsanız, eğer bu ülkenin insanlarına birazcık iyiliğiniz varsa, darbe anayasasını savunmayı bir yana bırakırsınız…

Sonra da, insanımıza daha özgür bir yaşama kavuşturan anayasa değişikliğini ya kabullersiniz ya da neden kabullenmediğinizi doğru dürüst açıklarsınız…

Yoksa açıklayamayacak derecede zor durumda mısınız?

Fazla zorlanmayın, bugün size “hayır deyin” diyenlerin, 1982’de de “evet deyin” diyenlerin aynısı olduğundan hiç şüphe duymayın…
Naif Karabatak
16 Ağustos 2010

“Evet Deyince, Bütün İzleri Silinecek”

Firar Gezdi, İşkence Gördü, Bir Gözünü Kaybetti
“Evet Deyince, Bütün İzleri Silinecek”

Adıyaman’da iki dönem belediye başkanı olarak görev yapan Abdulkadir Kırmızı, 12 Eylül’de yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları, firar gezmesini, iki ay Pirin Palas’ta gördüğü işkenceleri ilk kez anlattı ve bütün o acıların bir daha yaşanmaması için 12 Eylül’de yapılacak referanduma “evet” diyeceğini, “evet” denmesi gerektiğini söyledi. Kırmızı, ancak o şekilde bütün izlerin silineceğini kaydetti.

Adıyaman’da faaliyet gösteren “Evet Platformu” 12 Eylül’e kadar anayasa değişikliğine ‘neden evet denmesi’ gerektiği ile ilgili çalışmalarını sürdürüyor. Platformun Basın Sözcüsü Gazeteci Yazar Naif Karabatak’a konuşan, eski Belediye Başkanı Abdulkadir Kırmızı, referanduma neden evet diyeceğini şöyle açıkladı; “1982 anayasası olağanüstü şartlarda hazırlanmış bir anayasadır. Aslında anayasa demek de pek mümkün değil. Çünkü bir ceza yasası mahiyetindedir. Hazırlandığı ortam 12 Eylül ortamıdır. 1970’li yıllarda Türkiye’de siyasal hareketlerin şiddete dönüştüğü, çok kurbanların verildiği, insanların birbirini acımasızca öldürüldüğü bir siyasi ortam, bir kargaşa ortamından sonra o şartların psikolojisiyle hazırlanmış bir anayasadır ve bu anayasanın üzerinden de artı 28 yıl gibi uzun bir süre geçmiştir.” dedi.

Her şeyin zamanla değişmesi gerektiğini söyleyen Kırmızı, “Allah’ın emirleri hariç, her şey eskir, değişir. İhtiyaçlara cevap veremiyorsa, değişir. 1982 anayasası bir kul yapısıdır. 30 yıla yakın zaman içinde şartlar çok değişmiş, gelişmiştir, hem bilim gelişmiş, hem demokrasi gelişmiş, insan hakları gelişmiş, hem dünya hem Türkiye değişmiş gelişmiştir. İşte bu değişen ve gelişen şartlar içerisinde 1980 anayasası gibi olağanüstü şartlarda hazırlanmış bir anayasanın değişmemesini iddia etmek bence inanın zor bir olaydır.”

Bir Millet Kendi Anayasasını Kendisi Yapar
Referanduma götürülen anayasa değişikliğini yeterli görmediğini de belirten Kırmızı, “Anayasa değişikliğinin bu kadar küçük tutulması zaten bizim en büyük eleştiri konumuzdur. 1982 anayasası askeri vesayetle hazırlanmış bir anayasadır. Oysa bir millet kendi anayasasını kendisi yapmalıdır. Olağanüstü şartların ve askeri vesayetin hazırlattığı bir anayasa ile uzun süre yaşamak mümkün değildir. Ve bugün 12 Eylül 2010’da halk oylamasına sunulacak anayasa değişikliğini elbette yeterli görmüyoruz, Bu anayasayı tümüyle değişmelidir. Ama bugün yapılan anayasa değişikliği değiştirilenden iyi olduğu için biz evet diyoruz, bu konuda sağduyulu olan herkesin evet demesi lazım.”

Darbeciler ve darbecilik yargılanmalı
Adıyaman Belediyesi eski Başkanı Abdulkadir Kırmızı, sadece darbecilerin değil, darbeciliğin artık yargılanması gerektiğini belirterek, “12 Eylül darbesi yapan insanların bu referandumla yargı önüne çıkarılması konusu belki uzun bir zamandan dolayı bir mana ifade etmeyecektir ama ben 28 Şubat sürecinde görev yapan, aktif olan anayasa düzenini zorla değiştirmeye çalışan, hele hele post modern darbe yaptık diyenlerin de mahkeme huzuruna çıkarılması gerektiğine inanıyorum. Bunlara 27 Nisanı da ekleyebiliriz. Darbe ve darbe girişimleri Türkiye’de sadece siyasi değil ekonomik, psikolojik, sosyolojik, birçok açıdan etki bırakmıştır. Bu nedenle bu tür girişimde bulunanların da mutlaka yargılanması gerekir, darbeciliğin yargılanmasını gerekir. O zihniyetin yargılanması gerekir. Adam hükümete karşı Sincan’da tanklar yürütüyor. Kimin tankını kime karşı yürüttü? Bunların hesabını sormak elbet bu milletin hakkı diye düşünüyorum.”

2 ay firar, 2 ay işkence
12 Eylül 1980’de Adıyaman’da sağ cenahtan yargılanan ve işkence görenlerden birisi de Adıyaman Belediyesi’nden 10 yıl başkanlık yapan Abdulkadir Kırmızı’ydı. Öyle ki manevi ve fiziki işkencelerin yanında bir gözünü de kaybetmişti.
Kırmızı o döneme ilişkin şunları anlattı: “İki ay firar gezdim ondan sonra teslim olmak zorunda kaldık ve Pirin Palas diye bilinen askeri cezaevinde iki yıl sıkıntılı günler yaşadık. İşkenceler, baskılar, küfürler,yani sıradan insanların birbirine yapamayacağı sıkıntıları orda askeri rejiminde yapıldı. Çünkü hukuk yoktu.
Kırmızı, şeriatçılık suçlamasıyla aranmış, gözlatına alınmış, iki ay işkenceden sonra da çıkarıldığı mahkemede suçsuz bulunarak serbest kalmıştı. Kırmızı, suçlamayla ilgili olarak “Karşıda şiddete başvuran komünist bir yapı, bir örgütlenme vardı. Buna karşı duran iki örgüt vardı; biri ülkü ocakları, ülkücü hareket, bir de İslamcılar vardı. Bizde o İslamcılar sınıfındaydık ve sadece komünizme karşı değil, toplumun manen beslenmesi, milletin maneviyatının güçlendirilmesi için bir gayret içindeydik. Çünkü önce insanları irşat etmek lazım. Bu irşat faaliyetleri de tebliğle olur, tebliğ faaliyetleri de MTTB Akıncılar Derneği ve o gün ki siyasi hareket olara Milli Selamet Partisi camiası yapıldı bizde o görüş, o çalışma içindeydik.”

Pozantı’da İki Ay Firar
Ankara Pozantı Şekerpınarı’da ağabeyinin Ormancı olarak çalıştığını söyleyen Kırmızı, ihtilal olduğunda “İhtilal olduğunda, sabah namazına kalkmıştım, namazı kıldım radyoyu açtım, baktım parlamento feshedildi, silahlı kuvvetler yönetime el koydu diye haberler var, marşlar çalınıyor. Abime ihtilal olduğunu söyledim, beni de tutuklayacaklarını biliyordum, iki ay gizlendim.”
O tarihlerde 22 yaşında olan Kırmızı, firarını şöyle anlattı; “Ben iki ay firar gezdim, sonra usandım. Çünkü hep dağlarda geziyoruz, köye bir asker geldiğinde biz kaçıyoruz. Artık baktım abimlere de rahatsızlık veriyordum çünkü köylüde bizden şüphelenmeye başladı, niye kaçıyoruz niye eve gelmiyoruz gibilerinden. En iyisi teslim olmaktı diye düşündüm. Nasılsa yargılanacak, suçsuz olduğum anlaşılacaktı.
Adıyaman’da Albay vardı Necabettin Ergenekon. O zamanlar şimdi Kültür ve Turizm Müdürlüğü olan bina komutanlık olarak kullanılıyordu. Albaya teslim oldum. Beni Eskisaray karakoluna gönderdiler, oradan da şimdi Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi olan yere, halk arasında Pirin Palas denen işkencehaneye, Askeri Cezaevine götürdüler ve hayatı tanıttılar.”
İlk kez o günlerle ilgili konuşan ve hiç anlatmadığını, anlatmak istemediğini söyleyen Kırmızı, “Bizi götürdüler, bir odaya attılar, gözümüz bağlı şekilde öylece kaldık. Gözümüzün bağı açılınca koğuşta olduğumuzu gördüm, 30-40 tane adam, ufacık bir oda, yer beton, neyse onlar bizi karşıladı, ‘hoş geldin kimsin nerden’ falan biz kendimizi tanıttık. Bunların hepsi solcu. Daha doğrusu o zamanlar Kava örgütü vardı, PKK Adıyaman’da daha zayıftı. En çok Kava örgütü vardı.” dedi.

Namaz Kılıyorsan Burada Ne İşin Var?
Kırmızı, “İlk günüm, namaz vakti geçecek, namaz kılmam lazım ama önce de abdest almak gerek. Namaz kılmak istediğimi söyledim, ‘biz komünistiz öyle namaz falan bilmeyiz ama senden önce dört tane imam vardı burada korkularından abdest falan alamadılar’ dediler. Tabi onların yapma ısrarına rağmen ben kapıyı çaldım, görevlinin kaba bir sesle “ne var” demesine abdest alacağımı, namaz kılacağımı söyleyerek cevap verdim. Görevli ağzıma alamayacağım küfürleri bir biri ardına sıraladı ve ‘namaz kılıyorsan burada ne işin var” dedi. Benim işim yoktu, onlar götürmüştü. gibi…

Komünist Bana Destek Oldu
Mahkumların elektrik prizlerinden haberleştiğini söyleyen Kırmızı, “O zamanlar elektrik prizleriyle birbirleriyle konuşuyorlardı, ‘kaç numara, 5 numara’ diyerek birbirleriyle anlaşıyorlardı. Bir gün aniden bir uzmanla beş altı asker içeri girdiler, hepimiz dizildik. Mavi elbiseliler öne çıksın dedi, çıktık. Biz dört beş kişiyiz bizi aldılar götürdüler komutanın odasına kapıyı kilitlediler. Dediler ki prizden konuşan hanginizdi? Diğerleri bilmediğini söyledi, bende bilmediğimi söyledim. Namaz kıldığımı da bildiği için namazıma küfürler etti, doğru söylememi istedi. Komünist dediğim insanlardan biri ‘sen arkadaşımın namazına küfredemezsin, ben konuştum dedi ne yapacaksan bana yap’ diye ortaya çıktı. Askerler hemen üzerine çullandı, alıp götürdüler ve bir daha da dönmedi.

Çöplükteki ekmeği bile vermediler
Kırmızı, çektiği işkenceleri anlatırken, “Biz üç gündür açız, yemek yok. Beni koğuş mümessili seçmişlerdi. Koğuşumuzda memleketin elit tabakasından insanlar da vardı. ‘Sen koğuş mümessilisin, açız ekmek bul’ ben ‘bakın arkadaşlar, burası Askeri Cezaevi ben burada ekmek nasıl, nerden bulacağım Allah büyüktür, sabredin yarın ola hayrola’ dedim ama dinlemediler.
Gece saat 11, her kapıda da pencerenin önünde de askeri nöbetçiler var. söylesek ‘git bize ekmek bul’ diye nerden bulacak, nerden bulsun? Arkadaşların çözümü vardı ‘çöp kutularına baksın, belki diğer koğuşlar ekmek kırıntılarını atmışlardır, oradan alsın bize versin.’
Ben istemeyince “Alın koğuş mümesili siz olun, siz isteyin’ dedim. Bir arkadaş ‘tamam’ diyerek kapıyı çaldı.Nöbetçi aynı kaba tavırla ne istediğini sordu. Çöp kutusundan ekmek kırıntısı istiyordu, cevabı, yedi sülalesine küfretmek oldu ve ekledi; ‘oğlum ekmeği düşünüyorsan burada ne arıyorsun, otur bilmem ne çocuğu oturduğun yerde’ dedi. İşte böyle sıkıntılarda vardı.”
.
Ayakkabını giy de gel
Kırmızı, mahkumların çağrılış şeklinden ne için çağırdıklarının anlaşıldığını söyleyerek, “eşyanı topla gel, diyorlarsa ya koğuş değiştiriyorlar ya başka cezaevine gönderiyorlar ama ‘ayakkabını giy gel’ diyorlarsa seni işkenceye götürüyorlardır. Bir gün bana da seslendiler; Abdulkadir Kırmızı ayakkabını giy gel’ çıktım, gözümü arkadan birisi bağladı. Öyle işkenceler ettiler ki, ben ‘gözüm bir daha görmesin’ diye dua bile ediyordum.

Gözüm bağlı şekilde bir meydanda ‘sağa koş, sola koş’ diye emir veriyorlar, koşuyorsun, duvarın duvarın alt kısmını kesmişler, üst kısmı duruyor, sen koşuyorsun tabii duvara çarıpyorsun. Her çarptığında küfürler uçuşuyor, ‘kör müsün’ diyorlar. Gözümü öyle bağlamışlar ki, sanki gerçekten kör olmuşsun gibi.”
Kırmızı, “İnsanlar sıcak suda işkence olduğunu düşünüyor, erittiği için sıcak suda fazla işkence yapmıyorlar. Soğuk suyun altına koyuyorlar, dayanma şansın sıfır, zaten copun bini bin para ve ağır küfürler.

Psikolojik İşkence
Kırmızı, mahkumlara psikolojik işkence de yapıldığını belirterek, “Adamı bağırtıyorlar, öyle bir bağırtıyorlar ki zannediyorsun adamı boğazlıyorlar. Biri oradan bağırıyor, biri diğer taraftan. Bunlar gerçekten mahkumlar mıydı bağırıyorlardı, yoksa bilerek bizi korkutmak, psikolojik baskı yaptırmak için rol mü yapıyorlardı, bilmiyoruz ama saatlerce sürerdi.”

İki ay işkenceden sonra savcılığa çıkarıldığını ve suçsuz bulunarak serbest kaldığını söyleyen Kırmızı, devlete hiç kırgın veya küs ya da düşman olmadığını söyleyerek, “Devlete düşman olunabilir mi, devlet bizim anamız babamız. İnsanlık dışı işleri darbeciler kendilerince devlet adına yapıyorlardı ama hepsi psikopat hepsi devlet kendisinin zanneden insanlardı” dedi.

Hepsi psikopattı
Her insanın işkence yapamayacağını söyleyen Kırmızı, “Herkes işkence yapamaz. Koğuşumuzda Adıyaman’ın elit kesimi, tahsilli, kültürlü insanları vardı. Hepimizin ortak intibaı ise o insanların normal insan, normal asker olmadığıydı. Hiçbir insan öylesine işkenceler bir başkasına yapamaz. Gördüğümüz işkenceleri tam anlatamıyorum, her şeyi ayrıntısına kadar anlatmayınca anlaşılmıyor, hangi birini anlatsam. Her günü ayrı bir trajedi her saati ayrı bir işkence olan bir zaman süreci, yani hangisini anlatayım, nerden başlayayım nerden bitireyim, ama bir şey söyleyeyim asla o işleri işkenceleri yapanlar normal askerler normal insanlar değiller. Bütün psikopatları bulmuşlar ve bu insanlara bu işkenceleri yaptırıyorlar herkes işkence yapabilir mi? Mahkeme kararıyla idama mahkum olsa bile herkes onu ipe götüremez. Bu apayrı bir iş yani psikopatlık isteyen bir iş.

Sonunda Bir gözünü kaybetti
Kırmızı, bir gözüyle kurtulduğuna şükrederek, “Orda biz gözle kurtulduğumuza şükrediyoruz. Pirin Palasa girip de sağ çıkan olmaz, sağlam çıkan olmaz. Birinin gözü, birinin kulağı yani anlayacağınız oradan boş çıkarmıyorlardı.” dedi.

Kırmızı, 12 Eylül’de yapılacak referandumda bütün bunların bir daha yaşanmaması için evet oyu vereceğini belirterek, “Belki zaman aşımı nedeniyle 12 Eylülcüler yargılanamaz, bazıları da yargılanır diyor ama bu önemli değil, semboliktir. O zihniyet yargılanacak. 27 Mayıs’lar, 12 Eylüller, 28 Şubat’lar, 27 Nisanlar olmasın, insanlık dışı bu olaylar yaşanmasın diye referandumda anayasa değişikliğine evet diyeceğim ve evet denmesi gerektiğine de yürekten inanıyorum.”

Celladıyla Karşılaşma
Adıyaman’da 12 Eylül’de iki isim öne çıkmıştı, birisi Albay Necabettin Ergenekon, bir diğeri ise Kara Bela lakaplı Yüzbaşı. Bu iki ismin zulmü dillere destan olmuştu.

1994 yılında Adıyaman Belediye Başkanı olarak seçilen Abdulkadir Kırmızı’nın ilk işi, 12 Eylül’de Necabettin Ergenekon tarafından şehir merkezine yaptırılan süngüyü resmeden saat kulesini yıkmak olmuştu.

Daha sonra İstanbul’da tesadüfen Necabettin Ergenekon’la karşılaşırlar; “Benim saat kulemi niye yıktın?” diye sorunca, “Sizden bir tek hatıra bile kalmasın diye” yanıtını verir. Ve yıllar sonra celladıyla karşılaşan Kırmızı’nın içinde sadece bir tiksinti vardır. 12 Eylül’de referandumda “evet” oyu kullandığındaysa artık hiçbir izlerinin kalmayacağını söylüyor.
Söyleşi: Naif Karabatak