12 Ağustos 2010 Perşembe

Vizyonumuz, Misyonumuz ve daha başka şeylerimiz

Bugünlerde “kayma” kültürünü öğreniyoruz. Muhtemelen 12 Eylül’e kadar da bu kaymalar devam edecek, “kay kay” oynamadığımızı, esas olanın halkın tercihi olduğunu öğreneceğiz.

82 Anayasasının bir kez daha halkın önüne gelip, “ya eskisi, ya yenisi” gibi bir tercihle huzura çıkılması, partileri de karıştırdı. Tabanla tavan farklı düşünüyor.

Tabanla tavanın farklı düşünmesine, “tavanla tavanın farklı düşünmesi” de eklenince partilerde tam bir kargaşa hâkim olmaya başladı.

Referandumun partilerde “taban kayması” yaratacağını, siyasi gözlemciler söylüyordu. Ama şimdi tavan kayması da söz konusu olmaya başlayınca “nerede yanlış yaptık?” diye düşünülmesi gerekiyorken, onu bile düşünülmediğini görüp şaşırıyoruz…

Demokrasinin en tepe noktası olan veya olması gereken TBMM’de vekillere “nasıl oy kullanacağı” belletilir, neye evet, neye hayır diyecekleri dikte edilmeye, yönlendirmeye, zorlanmaya çalışılır…

Bütün girişimler başarısız olursa, çetin ceviz çıkarlarsa bu defa kafa kola alınır, hatta genel kurul salonuna girmeleri yasaklanır…

Demokrasi havarisi kesilen partiler, “kendi vekillerine sıkıyönetim” uygulayabilir…

Onca baskıya rağmen “ben özgür irademle oy kullanırım” diyeni ise kırk katırla mı, kırk satırla mı ödüllendireceklerini(!) tartışmaya başlayabilirler…

Yazıma konu etmek istediğimse “24 saat kesintisiz demokrasi” isteyenlerin, kendi içinde “demokrasiyi hayata geçirememiş” olmasıdır.

Partisini olağanüstü kurultaya götürmek için “gerekli imzayı” toplayan kişiyi kapıdan içeri sokulmuyorsa, orada 24 saat kesintisiz demokrasiden söz etmek mümkün mü, yoksa demokrasi “beş on dakikalığına” askıya mı alındı?

Belki de demokrasi, bizim istediğimizin olması demektir…

Demokrasi, başkasında çok güzel durabilir ama bize hep bir beden bol gelendir..

Demokrasi, nasıl bir şey, iftarlık mı, sahurluk mu, kendimize değil ama başkasına önereceğimiz bir değer mi, nasıl bir şey?

Aslında bütün bunlar “kâğıt üzerinde” yazdığımız kavramlar ve pratikte uyguladıklarımızın farklılığından kaynaklanıyor.

Tıpkı vizyonumuz ve misyonumuz gibi, üstüne de çok daha başka değerlerimizi eklediniz mi tadından doyum olmaz, yeme de yanında yat…

Son yıllarda “vizyonumuz ve misyonumuz” diye iki başlık halinde, rengârenk, süslü püslü levhalara fiyakalı kelimeleri artarda dizip, kurumun veya kuruluşun giriş bölümüne asmak moda oldu…

Herhangi bir yayınınız olduğunda da “vizyonumuz ve misyonumuz”u eklemeyi unutmayacaksın…

Peki nedir bu vizyon ve misyon…

İçerisinde kişiler için geçerli olan kavramlar barındırsa da, vizyon ve misyon, genellikle kurumlar, kuruluşlar ile irili ufaklı işletmelerin kullandıkları “ilkeler bütünü”dür…

Vizyon, ileri görüşlülük olarak anlatılabilinir. Sahibi olduğunuz, yönettiğiniz veya çalıştığının kurumun, 3 yıl sonra, 20 yıl sonra, 30 yıl sonra nerede olmasını istiyorsanız, orada olması için neler yapacağınızın teminatıdır…

Vizyon, yarını görebilmek, bir şekilde geniş düşünme, ufuk sahibi olma, planlayarak yönetme gibi durumları çağrıştırır.

Ders gibi oldu diye şikâyet etmeyin, oruç oruç aklıma gelenlere baksanıza. Hâlbuki yemek gelmeliydi, su gelmeliydi, şelalenin altında olmayı düşlemeliydim…

Ama aklıma vizyon ve misyon geldi, yeme de yanında yat…

Yazıyı kaynatmayalım, gelelim misyona…

Misyon, kısaca amaçtır. Ancak işletmeler, vizyonu bir dünya görüşü, değerler bütünü olarak algılarlar…

Yani öyle olması gerektiği söylenmiştir…

Aslında bir de “değerlerimiz” var ama genellikle bunu da vizyon ve misyona sıkıştırdıklarından onu geçiyorum.

Kurumlar ve kuruluşlar ya da işletmelerin yol haritası, varlık sebebi, müşteriye bakışı, ürünü önemsemeleri, pazarlama, satış, sosyal sorumluluk.. bütün bunlar “Vizyon” ve “Misyon” gibi süslü iki kelimenin altında gizlidir…

Her işletme için “basmakalıp” ifadelerin sıralandığı örnekler çoktur. Hatta birisinde beğenmediğini çizip, beğendiğin işletmenin süslü kelimelerini alabilirisiniz…

İşin ilginci ise işletmesini yenileyen, badana ve boyasını yapan, makyajını tamamlayanların aklına “şöyle süslü bir vizyonumuz ve misyonumuz yazdırsaydık ne güzel olurdu” diye düşünüp, yazdırmış olmalarıdır…

Önemli olan deklare edeceğin vizyon ve misyonun bol süslü kelimelerle donatılması değil, önemli olan nasıl davranman gerekiyorsa o şekilde davranıyor olmandır…

İçini dolduramadığın, inanmadığın, hayat tarzı haline getiremediğin lafları sırlamak çok önemli değil. Hedef haline getirdiğiniz kavramların fiyakasından çok, sizin nasıl olaylara yaklaştığınız, nasıl algıladığınız, nasıl yaşadığını önemlidir…

Boş yere vizyon ve misyon peşinde koşmayın, bizzat vizyonunuz ve misyonunuz olsun, sizin olsun, dayatma, ısmarlama olmasın…

Tıpkı anayasalar gibi…

Tıpkı parti tüzükleri gibi…

İşletmeler gibi siyasi partiler de demokrasiyi “başkasına önerilecek, kendisine uygulanmayacak bir kıymet” sanıyor…

Oysa demokrasi hem kendinde uygulanacak, hem ailende, hem kurum ve kuruluşlarda, hem de ülkede uygulanması gereken önemli bir sistemdir…

Evet-Hayır curcunası sürerken, kişilerin özgürce aldığı kararı sandığa yansıtması gerekiyorken, bazı partilerde “Evet” dedi veya evet diyeceğini açıkladı diye başına gelmeyenin kalmamasını bir türlü izah edememeleri de bundandır.

Oysa her partinin vizyonu var, misyonu var, daha çok demokrasi için yığınla donesi var…

Kendisinde ise hiçbir şey yok…

Sıfıra sıfır elde var sıfır denecek kadar vizyonsuz ve misyonsuz…

İnanmadığı cümleleri birbiri ardı sıra dizmek, başarı da getirmez, insanlara faydası da olmaz…

Demokrasiye inanıyorsanız, onun iyi bir sistem olduğunu kabullenmişseniz ve demokrasinin yılmaz savunuculuğunu üstlenmişseniz, o zaman demokrasiyi ilk önce yakın çevrenizde, partinizde uygulayın…

Yoksa da kıytırık işletmeler gibi “vizyonumuz var, misyonumuz var, hatta çok daha başka şeyimiz var” deyip, şişinirsiniz ama içi boştur, tangır tungur ses çıkarması da ondandır…
Naif Karabatak
13 Ağustos 2010

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Yeni Başlayan CHP'lilere Ramazan Rehberi

Naif Karabatak

Yeni Başlayan CHP'lilere Ramazan Rehberi

On bir ayın sultanı Ramazan, yazın kavurucu sıcaklarına denk gelince, oruç tutanların bünyesi sarsılmaya başladı. “İbadet” dediğimiz, fildişi kulelerde yapılan değildirdir nasılsa. Kolay ibadet olduğu gibi, zor olanı da var. İbadet, zorludur, meşakkatlidir ama ibadeti yapmanın amacı, hepsini hoş bir hale büründürür

Dün, termometrelerin 45’i gösterdiği, aslında 50’yi aşan sıcakta oruç ibadetini ilk günündeydik. İnsanların bünyesi farklı olsa da, susuzluk, her oruç tutanın temel sorunu. Sigara içiyorsanız, yoğun tempoyla çalışıyorsanız da, orucun etkileri hayli fazlalaşır.

Gün boyu çektiğiniz sıkıntı, akşam iftarda bir hurma, bir bardak suyla diniverir…

Oruçluyken yazı yazamayanlar sınıfındayım. Bu nedenle okuduğunuz yazıyı iftardan sonra kaleme aldım.

Oruç, deyince akla “yemek” ve “su” geliyor. Envaiçeşit yiyecekler gün boyu gözünüzün önünden geçse de, iftarda hiç birisine bakmayacağınız da kesindir. Bir bardak su, bütün yiyeceklerden daha değerli hale gelir.

Oruç tutmanın sosyal faydalarından birisi de, yoksulların sıkıntısını bizzat yaşayarak anlamlandırabilmektir…

Bizim bir ay boyunca çektiğimizi, dünyanın dört bir yanında hayatı boyunca çekenlerin olduğunu bilmek, insani duyguların da fazlalaşmasına, yardımların artmasına neden oluyor…

Orucun siyasi bir yönü yok…

En azından şimdiye kadar öyleydi…

Ta ki Kemal beyin “talimatı”na kadar…

CHP Genel Başkanı Kemal bey,12 Eylül’de, yani Ramazan bayramının hemen sonunda yapılacak anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulmasının propaganda sürecinin ramazana denk gelmesini değerlendirmek gerektiğini düşünmüş…

Bugüne kadar halkın değerlerine, inançlarına, yaşam biçimine “olumlu” yönde katkı sunmayan CHP, şimdi “birlikte iftar etme” yollarını arıyor…

Kemal bey, tüm teşkilata gönderdiği talimatla ramazan ayı boyunca partililerin içki sofralarından uzak durmasını, iftar davetlerine icabet etmelerini, camileri AK Partililere bırakmamalarını öğütlemiş…

Elbette ki oruç, dini bir ibadettir ve İslam’ın beş şartından birisidir…

Yani oruç tutanlar, bunun bir emir olduğunu bilerek, Allah için tutarlar…

Hiç kimse Kemal bey veya Kemal bey gibi bir başka genel başkan için oruç tutmazlar…

Ama Kemal bey talimat vermiş…

Oruç tutan CHP’liler elbette neden oruç tuttuğunu bilecek ama ya bilmeyenler…

Ya sadece Kemal bey dediği için oruç tutan, iftar eden, camileri AK Partililere bırakmamak için dolduranlara kılavuzluk gerekmez mi?

Kemal beyin talimatı, mizah konusu olmuş…

Şimdilerde de “Acaba beş çayı orucu bozar mı, beyaz hocaya sorsak” diye takılanlar var…

Hatta “AK Parti olmasaydı, 28 Şubat’ın gözümüze soktuğu sahte hocalardan ne fetvalar alacaktık” diye takılanlar da var…

Kemal beyin “içki sofralarından uzak durun, iftar edin, camileri AK Partililere kaptırmayın” da internet sitelerinde geyik konusu olmaya başladı…

Bakalım neler diyorlar…

***

Ekşi sözlükte, yeni başlayan CHP’lilere Ramazan rehberi var…

-“On bir ayın sultanı” ifadesi bir Monarşi arzusunun ifadesi değildir. Mahyalara bunu geren Müslümanlar, cumhuriyet düşmanı değil, sakin olun.

-İftarda hurmayı yiyeceksin, suyu (bulabilirsen zemzemi) da içeceksin.

-İftar saatleri genellikle gün batımına rastlar, şaşırmayasın.

-Sana eziyet gibi gelen bu ritüeller topluluğu hepsi topu 29 bilemedin 30 gün devam edecektir. 30. gün sonunda alıştı bünye nasıl olsa baba, bırak hızımı almışken kaptırıp diyet niyetine devam edeyim ben demeyin; 31. gün oruç kesinlikle tutulmaz; bayramdır.

-Bayramda şeker ikram ettiler diye “Şeker Bayramı Olmaz” bayramın adı; öyle olsa ramazan ayına da hurma ayı derdik.

-Teravih namazı kılmaya gidecekseniz önceden cami imamının hatimle namaz kıldırıp kıldırmadığını öğrenin. Sonra iş inada biner.

-Yaşar Nuri'den ve hatunların emilesi dudaklarından uzak durun.

-Bir büyükle iftar olmaz.

-Oruç devreli maç değildir, öğlen oruca bir mola verip su içemezsin.

-Sahur genellikle gecenin sabah namazı vaktine doğru ilerlediği zaman diliminde olur. En azından bizim gezegenimizde bu böyle.

-Teravihe gidip, “iki saattir namaz kılıyoruz bir kere bile Atatürk demedik” demeyin. İmamı bu gerekçe ile müftülüğe filan şikayet etmeye kalkmayın.

-Bayramda sadece akranınız olan güzel hatunların elini hınzırca bakışlarınızla öpmeyin. Bayramda büyüklerin eli öpülür -ve öpüldükten sonra alna konur- akranların değil.

-Küçüklerin gözlerinden öpmek sadece bir deyimdir, sokakta tuttuğunuz çocukların gözlerinden öpmeye kalkmayın.

-Fıtır sadakası vermeyi ihmal etmeyin, “ama sadaka kültürü yaygınlaşıyor” itirazında bulunmayın. bu bir sosyal ritüel.

-“Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan” ifadesinden hareket ve hayretle, “Yahu Allah Allah, nasıl oluyor da şehir gelebiliyor?” demeyin, oradaki şehr kelimesi Arapça ay anlamındadır.

-Mümkün olduğu kadar fakir fukara ile beraber iftar edin. Özellikle ihtiyacı olan fakir, yetim, yoksul, öğrenci, yaşlı gibi kimseleri sofranızda ağırlayın. Sosyal adaletçi bir partinin mensubuna yakışır bu.

-Orucun zihninizde, gönlünüzde, ruhunuzda tesirli olabilmesi için, oruçlu olduğunuz saatleri yatakta uyuyarak geçirmeyin.

Ekşi sözlükte kalem oynatan gençler bayağı uğraşmış ama iyi bir rehber hazırlamışlar…

Elbette ki bütün bunlar, “genel başkanın emri” diye kolları sıvayanlara göre. Diğerleri zaten “Allah’ın emri” diye bilerek, isteyerek ibadetini yapıyor. İbadet yapmak için “hangi partili” olduğunun önemi yok. CHP’li de olabilir, AK Partili de, MHP’li de, SP’li de…

Acaba bunu da Ekşi Sözlüğe yazsam mı?

Naif Karabatak
12 Ağustos 2010

10 Ağustos 2010 Salı

Evetler ve Hayırlar…

TRT’nin siyah beyaz ekranlarında onu “Evet-Hayır” yarışmasıyla tanımıştık. Yaşına göre hayli hareketli, kıvrak ve bir o kadar da lafazan bir sunucuydu. Erkan Yolaç’tan bahsediyorum…

Adından çok “Evet Hayır Yarışması” olarak ünlenen Erkan Yolaç, evlerimize beyazcamla konuk olurken, her yarışmacıya “Başınızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız” diyerek, yarışmacıyı sahneye “mehter marşıyla” çağırıp, “İzmir marşıyla” gönderirdi.

“O iki kelimeyi kullanmayacaksın” derdi…

O iki kelime ise “Evet” ve “Hayır”dı…

Ekran başındakilerin “bundan kolay ne var?” demesine karşın, çocukluğumuzda kendi aramızda yaptığımız yarışma da bile, görürdük ki, “iki dakikalık süre içinde” o iki kelimeyi kullanmamak ne mümkün…

Çünkü çok iyi biliyoruz ki, o sihirli iki kelime, hayatımızın her alanında var…

Her şeye “evet” denmeyeceği gibi, her şeye “hayır” demek de kabul edilebilir değildir. Bunun içindir ki, “neye evet, neye hayır” diyeceğini bilmek gerekiyor…

Her şeye “evet” diyenlerin “yönetici” olamayacağı söylenir…

Her şeye “hayır” diyenlerin de iyi bir ilişki içerisine giremeyeceği esastır…

Bu da gösteriyor ki, neyi nerede konuşmak gibi, neyi kabullenip, neyi reddedeceğini de bilmek gerekiyor…

Kuru kuruya her şeye “evet” diyenler ne kadar yanlış içerisindeyse, kuru kuruya her şeye “hayır” diyenler de aynı yanlışla karşı karşıyadır…

Hayatımız boyunca neye “evet” dediğimizi, neye “hayır” dediğimizi gözden geçirme şansımız olsa, şunu göreceksiniz; “Olumlu her şeye “evet”, olumsuz her şeye de “hayır” dediğimizi…

Ancak bir fark var, bunun için “önyargıdan uzak olmanız” da gerekir…

Kuru kuruya muhalefet yapanları buna dâhil etmiyorum…

***

12 Eylül’de önemli bir halkoylaması var…

Halka danışmak, son kararın halkın olduğunu deklare etmektir de…

Bütün vesayetçilerden, bütün dayatmacılardan, bütün baskılardan uzak, “halk nasıl istiyorsa öyle” demenin bir başka şeklidir referandumlar…

Bunda “ben yaptım oldu” yok…

Veya “Bugün böyle karar verdik, yarın nasıl karar veririz belli olmaz” diye acayip bir yorum da yok…

“Geçen yıl tam aksi karar vermiştiniz, bugün neden böyle karar veriyorsunuz?” diye suçlamak da yok…

“İşimize gelirse 267, işimize gelmezse 367, belki de 487 ya da 550 diyebiliriz” gibi keyfi hukuki yorumlara da yer yok…

Vatandaş ya “evet” diyecek ya da “hayır” ama vatandaş diyecek…

Öyle “kayısıya çözüm oluyor mu, olmuyor, öyleyse hayır” gibi çocukça yaklaşımlardan uzak değerlendirmelere ihtiyaç var…

Anayasa nedir, neye yarar, getirilen değişiklik nedir, öncekinden farklı ne gibi demokratik adımlar atılmış, vatandaşın hayatı ne kadar kolaylaşmış, ne kadar özgürlük sağlanmış, demokrasi ne kadar rayına oturmuş.. gibi kriterlere bakmak gerek…

Anayasa, bir yemek kitabı değildir, istihdam alanı sağlayan fabrika da değildir...

Anayasa, bir toplumun nasıl yaşayacağını, nasıl idare edileceğini, hangi haklara sahip olduğu.. gibi günlük yaşayışa atıf yapan kararlar bütünüdür…

Ya da orijinal tarifiyle; “Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını gösteren, yurttaşların kamu haklarını bildiren temel yasadır.”

Burada anayasayı hazırlayana göre değişiklik gösterebilir…

Mesela anayasayı darbeciler hazırlamışsa, vatandaşı potansiyel düşman görerek, kendisini koruma kalkanı altına alarak anayasa hazırlamış olma ihtimali yüksektir. Zaten yaşadığımız süreçler de bunu gösterdi…

Ancak, anayasa, halk tarafından, siviller eliyle, özgür bir ortamda, halkın istediği bir şekilde hazırlanırsa, “insan odaklı” olur ve “devletin, milletin hizmetinde olan kurum olduğunu” anlarsınız…

12 Eylül’de yapılacak referandumda da, insan odaklı bir anayasaya “evet” ya da “hayır” diyeceğiz…

Silahların gölgesinde değil, baskıyla değil, korkuyla değil, kendi seçtiklerimiz eliyle hazırlanan, kendi özgür irademizle karar vereceğimiz bir anayasayı oylayacağız…

Bu açıdan, 12 Eylül’de sahneye koyulacak olan, Erkan Yolaç’ın keyifle izlediğimiz “Evet-Hayır oyunu” değil, “evet” dememek için, “kırk dereden su getirme samimiyetsizliği” ise hiç değil…

Bu bir oyun değil, bu darbecilere karşı “biz yaparız, alasını da yaparız” denen ilk sivil anayasanın ayak sesleridir…

Naif Karabatak
11 Ağustos 2010

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Evren’in Cumhurbaşkanlığı Unvanı Alınsın!

Darbe yapmak, darbe teşebbüsünde bulunmak, darbecilere yardım ve yataklık etmek.. bütün bunlar tüm demokratik ülkelerde suçtur. Suç olan darbe eylemi gerçekleşse bile, demokrasiye geçildiği ilk andan itibaren darbecileri kötü son bekler…

Türkiye hariç…

Bizde bir de ödül verilir…

Yüksek maaş bağlanır…

Marmaris’te, ucube resimler yapmasına imkân sağlanır…

O yaşta, kendine yakışanı yapar, aslından ne olduğunu da “nü”leyip durur…

Ondan peydahlananlar da YAŞ’ta terfi bekler…

Emek vermiş, balyozlamış, kafeslemiş, sarıp, sarmalamışlardır…

Darbe hayata geçmemiştir ama emek vermişlerdir…

O zaman terfileri ceptedir…

Utanmadan terfi beklerler, paşazadeleri gibi…

12 Eylül’de yapılacak referandumda “evet” çıkarsa, darbecilerin yargılanmasının yolu da açılacak. Bu durum hukukçuları ikiye bölse de, kimi “yargılanır”, kimi “yargılanamaz” dese de, “zaman aşımı”nın yargılanamaz engelini kaldırdığı söylense de, bu çok önemli değil…

Önemli olan 90’a merdiven dayamış darbeci Kenan Evren’in yargılanıp, yargılanmaması, cezaevine girip, orada son günlerini geçirmesi değil…

“Onu yağlı kazığa oturtalım” diyenler çıkabilir, verilen veya verilecek cezayı az bulan bile olabilir.

“O masum insanları astırdı, bizde asalım” diyenler de çıkabilir…

Bütün bunların yerine bir başka teklifim var…

***

Kenan Evren, bu ülkenin tarihinde hep “7.Cumhurbaşkanı” olarak anılacak…

Yasalarımızda, cumhurbaşkanının nasıl seçileceği, hangi kriterleri taşıyacağı bellidir.

Oysa Kenan Evren, Genel Kurmay Başkanıydı…

12 Eylül darbesini yapmak için, kendine verilen görevi yapmamıştı…

İddialar doğruysa, “darbe zemini oluşsun” diye de bizzat kendileri ortalığı karıştırmıştı…

Sonra hiç hakkı olmadığı, vatana ihanet olan bir suçu işlemişti…

Darbe yapmış, demokrasiyi askıya almış, meclisi feshetmiş, halkın seçtiklerinin yetkisini elinden almış, onları cezaevine göndermiş, milyonlarca insanı mağdur etmişti…

Tıpkı bir istilacı düşman askerleri gibi, yurdun dört bir yanında zulüm yapılmasına meydan vermişti…

Halkın onuru, şerefi, haysiyeti elinden alınmıştı…

İğrenç tecavüzlere tanıklık etmişti bu halk…

Hak etmediği işkenceler, zulümler görmüştü, gözü önünde yakınlarına yapılmadık iğrençlik kalmamıştı…

“Düşman askeri yurdu işgal etse bu kadar zulüm yapar mıydı” diye düşünen o kadar çok ki, ama bunu darbeciler eliyle bizim askerimize yaptırmışlardı…

Bazıları zaten sadistti, ilk kez “adam” olduklarını sanarak, her türlü pisliği bu halka reva görmüşlerdi…

Sonuçta o zulümler, bir terör örgütünün doğuşunu getirdi ve 30 yıldır on binlerce askerimizi şehit verdik, bu ülkenin insanı olanlar da askerimize saldırdı, polisimize saldırdı…

Ama o kendisini ve ellerine kan bulaşmış arkadaşlarını garantiye aldılar.

Halka zorla “evet” dedirtilen 82 anayasasında, “geçici madde” ile yargılanamayacaklarını ekletmişlerdi…

Silah zoruyla, baskıyla, zulümle referandumda halka evet dedirtilmişti…

Bazıları da “başımızdan gitsinler de” diyerek evet demek zorunda kalmıştı…

82 Anayasasına kadar “kanunsuz” olarak aldığı “Devlet Başkanı” unvanını, referandumdan sonra “7.Cumhurbaşkanı” şeklinde yasallaştırmıştı…

Herkes de biliyor ki, “Cumhurbaşkanlığı” yüce bir makamdır…

Yüce makamda, darbeci, eli kanlı, teröristleri doğuran, bu halka zulmeden, zulmettiren, bir suçlunun bulunması kabul edilebilir bir şey değildir…

Bu ülkede cumhurbaşkanları sadece “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılanabiliyor…

Oysa Kenan Evren, 12 Eylül’de ve ondan öncesinde de görevini yapmayarak vatana ihanet ettiği resmi olarak bellidir.

Cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirilmesi, “vatana ihanetle” yargılanması artık geçti…

Ama “Türkiye Cumhuriyeti’nin 7’inci Cumhurbaşkanı” unvanı, bu ülkede yaşayan milyonlar gibi benim de kanıma dokunuyor…

Öldüğünde “devlet töreniyle gömülme” gibi bir ayıpla karşılaşacağız…

12 Eylül’de yapılacak referandumda “evet” çıkarsa intihar edeceğini söyleyen Kenan Evren’in ne halt yemesi beni ilgilendirmiyor…

Ne acırım, ne de “aman yapma” diye telkinde bulunurum…

Ama o unvanı hak etmediğini, o unvanla öte dünyaya göç etmemesi gerektiğine olan inancım tamdır…

“Türkiye Cumhuriyet’inin 7’inci Cumhurbaşkanı katildi” diye tarih yazacaksa, o zaman “Türkiye Cumhuriyeti’nin 7’inci cumhurbaşkanlığı boş kalsın” daha iyi…

Maaşında gözüm yok, “yaşlılık maaşı” diye ne kadar ödenirse ödensin…

Ama o unvanı hak etmediği, elinden mutlaka alınması gerektiği de artık bilinsin…

Naif Karabatak
9 Ağustos 2010