5 Ağustos 2010 Perşembe

Yaş’tan bir kriz işte…

Sudan bahanelere alışkın bir milletiz, sudan sebeplerle küseriz bir birimize.

Bazen fare dağa küser, dağın haberi olmaz.

Bazen dağ küser fareye, yeri göğü inletir.

Tartışmanın dozunu kaçırır, neyi tartıştığımızı unutabiliriz.

Birisi durdurup, neyi tartıştığımızı sorsa afallayıp kalabiliriz.

Bazen incir çekirdeğiyle uğraşır, bazen incir çekirdeğini doldurmayan konular gündemimizi altüst eder…

Sadece ikili ilişkilerde, ailede, yakın çevrede, dost ve ahbaplar arasında değil, ülkeyi ilgilendiren her konuda da sudan bahanelerle kriz çıkarmayı iyi biliriz…

Kimin kimle konuştuğunu, kimin kimi kabul ettiğini, kimin konuşması, kimin susması gerektiğini bile kavrayamıyoruz…

***

Bir memurla, bir başbakanın görüşmesini “zirve” diye zırvalayanlarımız çıkabiliyor…

Ya da Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bir başka memurun değerlendirmesini “zirve” diye manşete atarak zırvalayanlar çıkıyor…

Sonra her yıl rutin yapılan toplantıları “sivil-asker” çekişmesi şeklinde algılayanlar bulunuyor…

Sivil dedikleri, yürütmenin başı, asker dedikleriyse memur tarafı…

Yani kim kime küsmüş, kim kimin dediğini yapmamış, anlaşılır şey değil…

Birkaç gündür ülke gündemini Yüksek Askeri Şura toplantısı ve sonrasında alınan YAŞ kararları işgal ediyor…

Kriz olduğu söyleniyor…

Bugüne kadar da öyle yansıtılıyordu…

Asker ne derse o oluyordu, kriz falan çıkmıyordu…

Yani astın istediği olduğunda sorun yok, üstün istediğinin olması için ısrar edildiğinde kriz de vardı, sorun da…

Oysa sorun, astın görevini yapmaması halinde olması gerekir…

Bizde tersi işliyor nedense…

“Ast”, verilen emri uygulayandır…

“Üst” dediğimiz millet adına görev yapanlardır…

“Ast” dediğimiz ise, milletin vergileriyle, görev yapan, görev alanı da yasalarla belirlenen kişilerdir…

Bu bazen asker olur, bazen her hangi bir bakanlıktaki bürokrat veya taşradaki memur, değişen bir şey yok…

Bunun aksinde ise o ülkede demokrasi olmadığı, kurumların ve o kurumlarda görev yapanların yetkilerini aştıkları, emre itaatsizlik ettikleri, yasaların verdiği çerçevenin dışına çıktıkları, suç işledikleri anlaşılır…

Bu gibi hallerde “görev” hatırlatması yapılması gerekirken, “kriz” çıktığını söylemek abesle iştigalden öte bir şey değildir.

Zaten bu nedenledir ki, bazı basının kışkırtmasıyla da kendilerinde “cevher” var sananlar, her dönem dediklerini kuzu kuzu yaptırmayı bilmişlerdir…

Bir kurumda, bir memura verilen herhangi bir alet veya edavatı, görev gereği kullanması için verildiğini bile bile, özel iş için kullandığında soruşturma geçirir.

Hele hele, kendisine emanet edilen alet ve edavatı, halkın aleyhine kullanmaya kalkarsa suçu katlanarak artar…

Askerde de durum farklı değildir…

Askeriyenin en büyük aleti, silahıdır…

Gücünü silahtan ve alır…

Ama o silahlar, halka döndürülmek, iktidara gözdağı vermek için değildir.

Aksine, o silahlar, o güç, düşmanlara gözdağı vermek içindir, kendi insanını korkutmak için değildir, kendi insanının gururu olmak içindir.

***

Ergenekon terör örgütü iddiasıyla başlayan soruşturma ve ardından gelen darbe planlarında “sanık” veya “şüpheli” konumunda olanların, bir masada o ülkenin başbakanının karşısına koymayı düşünmek ve üstelik de ödüllendiriyor gibi terfi edilmesini istemek, hiç de şık durmuyor…

Bunlar olmadı…

Balyozcular terfi ettirilmedi…

Ama tank yürüten, ifadeye “gelmiyorum” diyen yine de terfi ettirildi…

CHP’nin resmiyetteki genel başkanı Kemal Bey, YAŞ’ta “teamülleri” hatırlatma gereği duydu…

Oysa, demokratik ülkelerde “hiçbir teamül, yasadan önce gelemez…”

Hukuku çiğneyerek, teamülleri el üstünde tutamazsınız…

Tutarsanız, orası demokratik bir ülke olamaz…

Ortada bir kriz var, doğrudur…

Ama bu kriz, yasaları uygulamadan doğan bir kriz değil…

Suçluları ödüllendirmeyi isteyenlerin krizidir…

Ne zaman nüksedeceği belli olmayan yaştan bir kriz işte…

Ne mi olur, yasalarda atamaların nasıl yapılacağı belli ve atamalar da o çerçevede yapılıyor.
Naif Karabatak
6 Ağustos 2010

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Devlet cinayet işler mi?

Yazımın başlığına aldığım “Devlet cinayet işler mi?” sorusu, ülkeye göre değişir. Demokratik ülkelerde, insan hak ve özgürlüklerinin egemen olduğu yerlerde, değil uygulamak, düşünmek bile mümkün olamaz…

Ama antidemokratik ülkelerde düşünmek lazım…

Üçüncü dünya ülkelerinde, ilkel kabile yönetimlerinin egemen olduğu yerlerde, demokrasiyle yönetilmeyen, insan hak ve özgürlüklerinden bihaber her yerde düşünmeniz mümkündür…

Peki Türkiye’de mümkün mü?

Darbe dönemlerini saymazsanız, hiç kimse çıkıp da “evet mümkündür” diyemiyor ama “mümkün olmadığını” da gönül rahatlığıyla ikrar edemiyor…

Darbe yapan ve darbe planlayanları adamdan saymadığım için o tür yaratıkların her türlü pisliği yapabileceklerine inancım tamdır. Nitekim yaptılar da…

Onları geçelim…

Peki, darbe dönemi dışında…

İşte orası biraz karışık…

Kimi “derin” yapılanmalar eliyle, devletin her dönem cinayet işlediğini söyler…

Hatta “faili meçhullerin failinin de devlet olduğu”nu iddia eder…

Kimileri Ergenekon türü yapılanmaları ve aynı yapılanmayla PKK’nın dirsek temasını örnek göstererek, 30 yıldır işlenen her cinayette devletin parmağının olduğunu iddia eder…

Bazıları bunu vicdansızlık olarak görüp, “devlet için” adam öldürmenin kutsallığından dem vurur…

Hatta bazı başbakanlarımız da “devlet için kurşun yiyen de, kurşun atanda” diyerek ne kadar önemsediğinin altını çizer…

Belki de “devletin teröristi” iyidir, başkasının teröristi kötüdür…

Bütün bunlara karşın, birkaç yıldır Ergenekon soruşturması kapsamında, doğru bildiğimiz her şeyi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldık…

İddiaya göre devlet cinayet de işliyordu, darbeye kılıf için her türlü yasadışı işe de el atıyordu…

Operasyon yapıyor, mayın döşüyor, denizaltında çocukların çok olduğu bir zamanda havaya uçurma hayalleri kuruyor, PKK saldırılarını seyrediyor, zayiat çok olduğunda “Heronları düşürün” diyebiliyorlardı…

Fatih Camisinin en kalabalık olduğu saatte “güzel(!)” şeyler düşlüyorlardı…

Milleti kafesliyor, kafasına balyoz indirebiliyorlardı…

Yakalanınca da “seminer notları” diye yüzleri kızarmadan bahsedebiliyorlardı…

Sıradan bir vatandaş, benzer planları hazırlasa, hedefe de karargah, karakol gibi şeyleri koysa deli diye tımarhaneye atabilirlerdi…

Ama onlar “seminer notlarıydı” asla darbe planı değildi…

Zaten bu ülkede hiç darbe yapılmamıştı…

27 Mayıs’ta bir rüya görmüş, bu rüyayı birkaç kez daha zihnimizde canlandırmıştık o kadar.

Ne fişlenen vardı, ne dinlenen, ne takip edilen…

***

Bütün bu varsayımların gerçek olduğunu dillendiren birisi çıktı…

Emekli Koramiral Atilla Kıyat…

Kıyat, “1993-1997 yılları arasındaki faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu” söyledi…

Bu sözler hiç kimsede “şok etkisi” yaratmadı…

“Malumun ilanı” gibi geldi demek ki…

Kıyat, Habertürk TV’de yayınlanan ‘Sansürsüz’ programında 93-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu, o dönem yüzbaşı ve üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ileri sürdü.

Kıyat’ın sözünü ettiği yıllarda (1993-1997) sırasıyla Turgut Özal ve Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığı; Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan başbakanlık; Doğan Güreş ve İsmail Hakkı Karadayı da Genelkurmay başkanlığı görevlerini yürüttüler.

Şimdi bunun üzerine yorum yapmak bize düşer mi bilmem ama Ergenekon’a halen “fasa fiso” diyenlerin aynı sözleri bir kez daha okuması gerekir…

Peki gerçekten “Devlet politikası” olarak cinayet işlenebilir mi?

İddia doğruysa işleniyormuş…

Ama bildiğimiz, devlet, suçlu olsa da adam öldüremez…

Bu ülkede suçlulara nasıl davranılacağını, nasıl muamele edileceğini, süreci ve cezasını çekeceği yerler yasalarla belirlenmiştir.

Suçun hafif veya ağır olması bir şeyi değiştirmez. Buna karar verecek savcılardır, hakimlerdir…

Cezayı çekeceği yer ise cezaevleridir…

Milleti korumak için, millet tarafından oluşturulan, yetki verilen, vergileriyle maaşı ödenen, devlet adına görev yapanlar, kendi milletine komplo da kuramaz, silah da doğrultamaz, tankı da üzerine süremez, cinayette işleyemez…

İşlerse ne olur, o devlet olmaktan çıkar, çok daha başka şey olur…

Bugün tartışılan da bu işte…

Anayasa değişikliğinde, demokratik açılımda velvele edenlerin esas yarası da bu…

Onun için 12 Eylül tarihi bir milattır, onun için halkın anayasa değişikliğini onaylaması çok önemlidir…

“Evet” derken, nelere “hayır” dediğimiz çok açık değil mi?
Naif Karabatak
5 Ağustos 2010

3 Ağustos 2010 Salı

Çetin Doğan’ın Taş’ı, Iğsız’ın Yaş’ı

Yazının başlığı “Ankara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak” türküsüne benzediyse de alakası yok. Alaka “taş” ve “yaş”la sınırlı, o kadar.

Balyoz Darbe Planının mimarı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan'ın safra kesesi ve böbreklerinde taş olduğu açıklanmış…

Nedense bütün darbeciler gözaltına alındığında veya tutuklandığında, yılların hastalıkları birdenbire nüksediyor…

Hastane ortamını sevmeyenler bile “hastaneye” uçmak için “bizden doktor” ayarlıyor, “bizden mahkeme” buluyorlar…

Hastanelerin doluluk oranı hesaba alındığında, sıradan vatandaşı işi bitince bir dakika durdurmayıp, taburcu eden Hipokrat yeminli doktorlarımız, darbecilere “otel odası” gibi sınırsız oda açma vefakârlığında bulunabiliyorlar…

Kanser tedavi oluyor ama bir tansiyonu aylarca düzenleyemiyorlar…
Dedem yaramazlık yaptığımızda bize kızardı ve “sıcak ahır, sallama yem.” diyerek rahatlığımızı hatırlatırdı…

Darbeciler de klimalı hastane odalarında, lüks konforda ömür geçiriyor…

F tipi, C tipi, E tipi diye kodlayacaklarına, “hastane tipi”ni tercih ediyorlar…

Çok da revaçta hani…

Şimdi de Çetin Doğan “Hastane Tipi”nde…

Safra kesesinde ve böreklerinde taş varmış.

Açıklayan avukatı…

Hastalanmış zahir…

Tansiyonu da varmış…

Bir iniyormuş, bir çıkıyormuş, bir türlü düzen tutmuyormuş…

Yazık…

Yaşlı da…

Ama buna rağmen, koca bir milletin anasını ağlatmayı göze alacak kadar da taşlaşmış bir yüreğe sahip…

Safra kesesi ve böbreklerdeki taşlar, ameliyatla alınır…

Şifaya kavuşulur…

Ama yüreği taşlaşmış olanların tedavisi hiç de kolay değil…

Demedi demeyin…

Bu Çetin Doğan’ın “TAŞ”ıydı…

***

Gelelim Hasan Iğsız’ın “YAŞ”ına…

Dört gündür devam eden Yüksek Askeri Şura, bugün tamamlanıyor ve bugün YAŞ kararları açıklanacak…

YAŞ, her yıl toplanıyor ve her yıl olduğu gibi bu yılki de rutin toplantılardan birisi…

Her sene Yaş toplantısı var ve her yıl “disiplinsizlik” adı altında, içeriği çok da fazla açıklanmayan suçlamalarla bir kısım askerler ordudan atılır…

Birkaç kez “muhalefet” eden hükümet üyesi gördük ama “muhalefet” etmesi, kararı ucundan kıyısından bile etkilemiyordu…

İlginç bir hukuk ama Türkiye’de böyle…

Suçlanan asker, mağdur mudur, suçlu mudur o bile belli değil…

Bir üst mahkemesi de yok, itiraz hakkı da bulunmuyor, suçunun ne olduğu da kesinlik kazanmıyor ve buna rağmen “disiplinsizlik” diye ne olduğu anlaşılmayan suçlamayla yıllarca emek harcadığı, gönül verdiği askerlikten uzaklaşmak zorunda kalıyorlardı…

12 Eylül’de yapılacak referandumda, vatandaş YAŞ kararlarının “dokunulamaz” olmaktan çıkarıp, yargı yolunu açma şansını yakalıyor…

Kim bilir, belki yargı yolu açılsa da suçlanan, suçlu bulunacaktır ama en azından şansını deneyecek, yasal hakkını kullanacak…

Ama bu defaki YAŞ toplantılarını gözde hale getiren, ordudan ihraç edilecekler değil…

Aksine “terfi” edileceklerle ilgili…

Çünkü terfi listesinde, darbe iddiasıyla yargılananlar var…

Suçlu olup olmadıkları kesin değil ama eğer suçlu bulunurlarsa “daha güçlü konumdaki suçlu” haline gelecekler…

Hukuku tanımayan, yargıyı önemsemeyenlerin “ifade verme seansı” bile olay olmuştu…

Haklarında tutuklama kararı bulunanlar, bugün terfi ederse, “güçlüler” kazanmış olacak…

Yok eğer, “disiplinsizlik” burada da kendisini gösterirse o zaman hukuk kazanmış olacak ve mahkeme sonuçlanana kadar terfileri ertelenecek…

Belki de emekli edilecekler…

Bugün öğreneceğiz, Türkiye’deki hukuk sistemi hukukun üstünlüğünü mü esas alıyor, yoksa güçlülerin hukukunu mu?

Belki de ne kadar yüksek rütbe, o kadar hukuksuzluktur…

İnternet andıcıyla adını duyuran 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atamasının yapılmasını bekliyor…

Oysa Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün de “ifade” daveti var…

Iğsız’ın bugün KK Komutanı olarak açıkladıklarında, “andıçla” ilgili ifade vermeye “hukuka olan saygısını” göstererek derhal gider mi diye çok merak ediyorum…

Emekli edilmesini teamüllere aykırı olduğunu gerekçe gösterenler, onun KK Komutanı olmasını bekliyor…

Merak ediyorum, orduda her şey teamüllere göre mi yapılıyor, yasalara göre mi?

Mesela “Balyoz, Kafes, Sarıkız, Aykız, bana yan bakma kız” gibi ucube isimlerle darbe planı hazırlamak, teamül mü, yoksa yasaları hiçe saymak mıdır?

Hiç değilse bu defa “teamülü bir kenara bırakıp, yasaları uygulayacaklar mı” doğrusu herkes gibi ben de merak ediyorum…
Naif Karabatak
4 Ağustos 2010

1 Ağustos 2010 Pazar

“Esas” milletin işi, sizinki “yaş” iş

Dün Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, bir kez daha kameraların karşısında geçti. Bir kez daha “inanmadığı” bir konuyu halka anlatacaktı. Anayasada, Anayasa Mahkemesi’ne çizilen sınırı nasıl aştıklarını izah edecekti. Günlerdir, “biz şekil yönünden incelemeye yetkiliyiz, eee esasa girdik bunu nasıl izah edeceğiz?” diyerek harıl harıl “bahane” üretme peşinde olanlar vardı…

Yutan olur mu bilinmez ama dün Anayasa Mahkemesi’nin tartışılan referandum kararının gerekçesi açıklandı…

Önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın itirazına bakalım…

Çünkü, sayın Kılıç’ın itirazı, gerçeğin de ikrarıydı aynı zamanda.

Sayın Kılıç; “Halkın oyuna sunulan bir anayasa değişikliğinin esas denetimini ancak millet yapar.” diye şerh koymuş…

Ama buna rağmen de bazı üyeler “halk kim kardeşim, esasa girecek birisi varsa o da biziz” diyerek “esastan anayasa nasıl çiğnenirmiş” göstermişlerdi…

Sadece bu değil, Sayın Kılıç, “Anayasa'nın çizdiği sınırlar içinde yetki kullanması, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarının da hukuksal açıdan geçerli olmasının önkoşuludur.” diyerek de yapılanın hukuksuz olduğunu söylemiş…

O söylemiş ama “hukuksuzluğu, hukuk olarak algılayan” bir grup üye “biz dilediğimizi yaparız, nasılsa itiraz makamı yok” diyerek bildikleri teraneyi okumuşlar…

Ama okudukları terane ne olursa olsun bir kılıf bulmak da zorundalar…

Hele bir de bu kılıf, hukuki olursa, yeme de yanında yat…

Herkesin midesi bir değil, nasıl yiyecek, nasıl yutacaklar…

Yediler, yuttular diyelim, bunun hazmı zor olmayacak mı?

İşte bunun için “maden suyu” masrafına girmeden, halkın hazmedebileceği bir bahane için günlerdir mesai tüketiyor, kafa patlatıyor, maddeleri didik didik ediyorlar…

Ve bir süre önce “inanmadığı” kararı açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dün de “inanmadığı” gerekçeleri açıkladı…

Yani boş bahaneleri…

Yani “dostlar pazarda görsün de bizi hukukçu sansın” ayaklarını…

Sayın Kılıç’ın itirazında altı çizilmesi gereken bir başka önemli sözünü de buraya almazsam haksızlık olur.

Sayın Kılıç, “Meclis iradesi mahkeme üyelerinin vesayetine bırakılamaz.” diyerek, “mahkeme üyelerinin, sınırları belirsiz, sübjektif, her an değişebilir nitelikli iç dünyalarındaki değerlere” vurgu yapmış…

Ama buna rağmen de bizim bahaneciler bahane bulmakta zorlanmamışlar.

Günlerdir sek sek sekerek, ara sıra da bade dizerek oyun oynadıklarını mı sanıyorsunuz…

Bahane arıyorlardı, her köşede, her bucakta…

Belki “sanal alışveriş” bile yaparak “bahanesi olan yok mu?” diye google efendiye bile sormuşlardır…

Bahaneci, bahaneci, geldinse üç kez vur diye seans yapmışlar mıdır diye merak etmedim de değil…

***

Bakalım bahaneciler, ne bahane bulmuş…

Öncelikle şekil yönünden hiçbir bahane bulamamışlar…

Yani CHP’nin “AYM’nin yolları taştan” şarkısını söyleyerek çıktığı yolda bulduğu bütün delillerin(!) boş olduğunu söylemişler…

Yani CHP, asli görevini yap(a)mamış…

“Halkın faydasına olan her şey AYM’ye götürülecek”, maddesine uygun davranamamış…

Görevini yapıp AYM’ye gitmiş ama bahaneleri iç açıcı değilmiş…

Bu kadar da olmaz yani…

Baykal’ı bile kasetledik, Kemal Beyi yerine koyduk, halen bahane üretmede yetersiz kalınıyor…

CHP’nin yaptığını kim yapar bilmem ki…

***

Peki Anayasa Mahkemesi, bütün bunlara rağmen anayasa değişikliğini, referanduma gitmeden, henüz yasallaşmadan nasıl incelemiş, nasıl esasa girmiş?

Onu ne siz sorun ne ben söyleyeyim…

Biliyorsunuz AYM, iki maddeye çentik attı…

“Hadi halkoyuna gidiyorsunuz, bari HSYK ile Anayasa Mahkemesiyle ilgili değişikliklerde ‘yasadan almadığımız güçle’ bir düzeltme yapalım” diye düşünmüş olmalılar…

Koca Anayasa Mahkemesi…

O kadar hatırı yok mu yani?

İki madde de, iki çentik…

“Canımıza kurban olsun” demiş olmalılar…

Bizden mi esirgenecek, ayıp yani koca koca hukukçuyuz…

Hiç değilse “hukukçu” olduğumuzu sananlar halen var…

Ne yazık ki halen var…

AYM’nin gerekçesi mi, boş verin anlatamam da…

O kadar kıvrılan, o kadar eğilip bükülen, o kadar ilgisiz maddeleri bir araya getirip, halkın kafasını karıştırmaya çalışan “bahaneyi” yutmadım ki, başkasına da yutturmaya çalışayım…

Anlayacağınız, sayın Kılıç’ın dediği gibi “Esas, milletin işi” bahanecilerin ki yaş iş.

Zaten dün de YAŞ toplantısı vardı, ortalık hepten ıslaktı…

Naif Karabatak
2 Ağustos 2010