30 Temmuz 2010 Cuma

İğrenç Oyun Sahneleniyor

Yaşanan tüm tecrübelere, tarihte olan bazı olayların kim veya kimler tarafından tezgâhlandığı bilinmesine rağmen, halen “oyunlara” geliyor olmamızı bir türlü izah edemiyorum…

Tarihe “Maraş Katliamı” diye geçen olay, nedense bir türlü aydınlatılamadı.

Sivas katliamında da, onca geniş kapsamalı araştırma ve soruşturmaya rağmen failleri bulunamadı, suçlu diye gösterilen zanlılarsa nedense hep gariban kesimdi, olayla ilgisinin olup olmadığı bile belli değildi.

Başbağlar’da katliam yapanlar da orta yere çıkmadı…

Uğur Mumcu’yla başlayan “aydın” ölümlerinde de “fail” gerçek manada bulunamadı…

Veya bulunanların “neden öldürdüğü” bir türlü anlaşılamadı…

Danıştay’a yapılan saldırı bile çözülmüyor…

İlla o gün saldırının olması hep manidar bulunuyor…

Hep bir şeyler arızalı oluyor…

Ya “iyi çocuklar” yapıyor, ya da “bizim tosuncuklar” işin içinde…

Hatay’da öyle değil mi sanıyorsunuz?

Dörtyol’da sokağa taşan öfke, planlı değil mi diye düşünüyorsunuz?

Ya İnegöl’de olanlar…

Öfke kusan kalabalıkların, hiç suçu olmayan, gariban insanlara saldırması, kimin ekmeğine yağ sürüyor?

“Mezbahana Mahallesi”nde oturan, gariban insanlardır…

Onlar ne “katil” olur, ne “tosuncuk” ne de “iyi çocuk.”

Onlar olsa olsa evinden, yurdundan, köyünden kopup giden, bir parça ekmek peşine düşen doğulu ve güneydoğulu “işçi” olur…

Ama provokatörler, öfkelendirdikleri insanları bu mahallelere yönlendiriyor…

Hatay Dörtyol’da dört polis memuru şehit edildi…

Tabi hemen adres PKK’ydı…

Hani şu Heronların daha fazla zayiat vermesini engellemek için “bizim tosuncuklar” diye bahsedilen ve Heronları düşürmeyi göze alanların menzilindeki PKK’lılar…

Hani Ergenekon iddianamesinde bazı vatanseverlerin(!) “el ele, göz göze, kol kola” olduğunu iddia ettikleri tosuncuklar…

Hani “tanırım iyi çocuktur” denenle aynı amaç uğruna savaşanlar(!)

Bu oyunların halen yutuluyor olmasına şaşmamak elde değil…

Aslan gibi dört polisimiz şehit oldu, bu bir gerçek…

30 yıldır on binlerce askerimizin şehit olduğu da bir gerçek…

Yine 30 yıldır hiç suçu olmayan masum yöre halkının da hayatını kaybettiği, mağdur olduğu, yerinden yurdundan göç etmek zorunda kaldığı da bir gerçek…

Yalan olansa hep “adres” olarak gösterilenler…

O gün neyi hedefe koymak istiyorlarsa adres orayı gösteriyor…

O gün kimleri galeyana getirmek istiyorlarsa, tam zıttı görüşü hedef gösteriyorlar…

Ve bizlerde bu oyunu yutuyoruz…

Sokağa dökülüyoruz, daha öncekilerde olduğu gibi…

Yüzlerimizi bir öfke kaplıyor…

“Ey ülkücü!” diye seslenen provokasyona davetiye çıkaran yayınlandığı” Türk Solu’ var…

Derginin 19 Temmuz 2010 tarihli yeni sayısında Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat imzalı başyazıyı okuyan varsa, “Ülkücüleri sokağa dökmek için” ne naneler yumurtladığını da öğrenmiş olur…

Türk Solu’nun, ülkücüleri kavganın ortasına çekmek istemesinin sebebi hikmeti ne ola ki?

Bunu anlamayacak bir şey yok…

Maraş katliamında da, birileri, bir başkalarını sokağa dökmüştü…

Sivas’ta da “yapılan bilinçli çağrı”yla Madımak Oteli’nde nelerin planlandığı(!) anlatılmaya çalışılmıştı…

Başbağlar’da da güya “Sivas’ın intikamı” alınmıştı…

Sonra “iyi çocuklar” sahneye çıkmıştı, tesadüfen yakayı ele vermişti…

Sonra da “tosuncuklar” istenen her adreste bulunabiliyordu…

Elini kolunu sallayarak sınırı geçip, istediği karakolu havaya uçuruyordu…

Gerektiğinde başlarına bomba da yağıyordu…

Belki de gerektiğinde “heronlar” geri çekiliyordu…

Bu oyun çok iğrenç…

Kafes-Balyoz gibi darbe planlarında kurgulananlar ne kadar iğrençse, ne kadar insanlık dışıysa, ne kadar vatan hainliği kokuyorsa, vatandaşın öfke seline kapılıp, masum insanların canını acıtmasını istemek de en az o kadar hainliktir, alçaklıktır…

Bu bir oyundur, bu oyuna gelinmesi de kurgunun bir parçasıdır…

Onların derdi demokratik açılım olmasın…

Onların derdi anayasa sivilleşmesin…

Onların derdi vesayet rejimine devam edilsin…

Ve onların derdi üstünlerin hukuku, ilelebet payidar olsun…

Millet kimin umurunda?

Naif Karabatak
30 Temmuz 2010

27 Temmuz 2010 Salı

Sevmiyorsan Küfret O Zaman!

Bence bu bir hastalık, hem de tedavisi zor bir hastalık. Daha düne kadar el üstünde tuttuğun kişiyi, bir gün sonra yerin dibine indir, itekle, tekmele, küfret…

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un “dış güçlerin adamı” olmakla suçlayacak kadar zıvanadan çıkanların olduğunu görünce “pes” demekten kendimi alamadım…

Saadet Partisi, geçtiğimiz günlerde kongre yaptı…

Alışılmışın dışında kongrede “beyaz-yeşil” liste kavgası yaşandı…

Saadet Partisinin içini bilenler, bu tavrı da yakıştıramadılar…

Nasıl iki liste çıkardı, nasıl Erbakan’ın ekibi diskalifiye edilirdi…

Oysa diskalifiye edilen Erbakan’ın ekibi değil, partiyi “Aile Partisi” haline getirmek, “Babamın Partisi” görüşünün hâkim olmasını önlemekti…

Buna Erbakan da dâhildi, Şevket Kazan da, Oğuzhan Aslitürk de…

Yani, “abi” konumuna geçmiş, “ununu eleyip, eleğini asmış” ya da “yerini gençlere bırakması gerekenler”in kendi “yerlerini bilmesini” hatırlatmaydı, saygınlıklarını korumaları gerektiğini kibarlıkla söylemeydi…

Prof.Dr. Necmettin Erbakan, Milli Görüş çizgisindeki ilk partiyi “Milli Nizam Partisi” adıyla kurup, daha sonra Milli Selamet Partisi’ne dönüştürmüştü…

Türkiye’yi parti mezarlığına çeviren ve eften püften sebeplerle parti kapatanlar, MNP’nin de SP’ye kadar gelmesine vesile olmuştu…

Kuşkusuz bunu sadece Saadet Partililer değil, diğer tüm partililer de hakkı teslim eder ki, bu partiye en büyük emeği verenlerden birisi Necmettin Erbakan’dır…

Ama bu hakkı teslim etmek, partiyi de teslim etmek anlamına gelmemeli…

Zamanı geldiğinde çekilmeyi bilmek gerek…

Zamanı geldiğinde “yerine” başarılı insanların, “özgürce” seçilmesine katkı sağlamak gerek…

“Ben ölene kadar partiye hükmederim” demek, bir hırsın ürünüdür…

Saadet Partisinin misyonundaysa bu hırsın yer aldığını sanmıyorum…

Bu hırs öyle bir hırs ki, daha düne kadar “Erbakan Hoca, Recai Kutan’ın yerine partiyi Numan Kurtulmuş’a bıraksa, AK Parti’nin oylarını da böleriz, büyük bir sıçrama da yaparız” diyenlerden birisi, şimdi şu “çirkin” sözü söyleyebiliyor;

“Numan dış güçlerin adamıdır. 28 Şubatın bitiremediğini bitirmek için buradadır. Çeyrek başkan olmak bile ona dokunmaz. İşleri güçleri Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk’e saldırarak Hocaya olan kinlerini dışa vurmaktır. Yezidi siyasetin en alçakçısını yapan bu kadro, Karun gibi olmalarına rağmen Harun gibi konuşarak günü kurtarmaya çalışıyor.”

Aslında bu bildik bir suçlama…

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Milli Görüş çizgisinden gelen, çekirdekten yetişme bir siyasetçidir…

Refah Partisi’nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda “Mücahit” diye tüm kamuoyuna gururla takdim ediliyordu…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki başarılı çalışmaları da hep örnek gösteriliyordu…

Öyle ki, Belediye Başkanı Erdoğan, belediyeciliğin ne olduğunu tüm ülkeye göstermişti…

Buna rağmen de “yolları ayrıldığı”nda zıvanadan çıkanların ilk suçlaması “dış güçlerin adamı” şeklindeydi…

Çok kolaydı…

Senden olmuyorsa o zaman kesin dış güçlerin adamıdır…

Bu aslında siyasetin ne kadar vefasız olduğunu da gösteriyor…

Siyasetle uğraşanların ve saplantı halinde “yandaş” duranların, aynı zamanda iki gözlerini birden kör ettiklerinin de bir ispatıdır…

Farklı partilerde olmanız gerekmiyor…

Fikrini taşıyıp taşımamanız da sorun değil…

Eğer kendi özgür iradenizle siyasetin içerisinde değilseniz, birilerinin borusunu öttürürsünüz…

Bugün farklı makamda, yarın çok daha farklı makamda boru çalmanız mümkün…

Dün “fanatiği” olduğunuz siyasetçiye, bugün düşman olma şansınız çok yüksektir…

Sadece “yanlışını” gördüğünde yüzüne vuran, “kendini düzelt” diyenler bu değerlendirmenin dışındadır.

Ama eleştireyim derken, kolaycılığa kaçarak “yaftalamak” veya daha açığı “küfretmek” hiç de şık durmuyor…

Hırsızlık yapıyorsa “hırsız” deyin…

Partiyi “peşkeş” çekiyorsa, bunu söyleyin…

Ülkeyi “satmaya” çalışıyorsa da, hıyanetini belgeleyin…

Partiyi büyütmek istemek suç olmamalı…

Partiyi gençleştirmeye, dinçleştirmeye çalışmak, vesayetten ve birilerine bağlı halde tutmaktan kurtarmaya çalışmak, küfredilmeyi hak eden bir davranış şekli değildir.

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, beyefendi kişiliği, seviyeli üslubu, çözüm üreten ve yol gösteren siyasetiyle politikaya taze kan getirdi…

Kurtulmuş, camiaya dışarıdan gelen birisi de değil, tıpkı Başbakan Erdoğan gibi…

O zaman sorun Saadet Partisi’nin sorunu değil…

Sorun, sahiplenenlerin çıkarcılığıdır…

Bugün böyle, yarın ne olur bilinmez…

Veya “sevmiyorsam küfretmeyi de mi bilmiyorum”, mantığının yansımasıdır…

Naif Karabatak
28 Temmuz 2010

25 Temmuz 2010 Pazar

Sıcak, Kalabalık, Coşku, Başbakan ve Evet!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, günlerdir beklenen ziyaretini dün gerçekleştirdi. 12 Eylül’de yapılacak anayasa değişikliğinin halk oyuna sunulması öncesi çıktığı yurt gezisinin üçüncü durağı Adıyaman’dı…

Ve alanı Adıyamanlılar doldurdu, evet demek için…

Ancak gelmeyenler/gelemeyenler de vardı…

Adıyaman’dan ekmeğini ırgatlıktan çıkaranlar, alana gelemediler…

Sıcaktı…

Çok sıcaktı…

Buna rağmen de Emniyet Müdürlüğü yanındaki dar alan, doldu taştı. Böylesi mitingler için geniş alan bulamayanlar, halkın dar alanda kısa paslaşma yapmasını sağlamaya çalışıyor olmalılar…

AK Parti il teşkilatı, sıcağa karşı iki türlü önlem almıştı; su ve şapka…

Yaklaşık 18 bin şapka dağıtıldı…

Şişe suyu sayısının daha fazla olduğunu düşünüyorum.

Su ve şapka “evet” yazan pankartlarla birleşince ortaya çok güzel görüntüler de çıktı.

Yaşlı annelerimiz, başörtülü, baş açık kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve gençler üzerinde parti amblemi olmayan sadece “Evet” yazan şapkaları başlarına geçirerek güneşin yakıcı etkisinden kurtulmaya çalıştılar…

Rengârenk “Evet” bayrakları da, mitingin AK Parti mitingi şeklinde değil, “Evet Mitingi” şekline bürünmesini sağlamıştı. Elbette parti amblemleri vardı ama çalınan şarkı bile “Evet” ezgiliydi…

Başbakan Erdoğan, alana saat 11.45’de geldi ama alan, saat 9’da neredeyse dolmaya başlamıştı. Vakit ilerledikçe, sıcaktan bunalanların imdadına soğuk şişe suları yetişti.

Başbakanın önceki gelişlerine nazaran daha sıkı koruma ama daha az belirgin bir güvenlik önlemi vardı.

Bütün binaların tepesinde ağır silahlı görevliler, mitin aracında, başbakanın hemen üzerinde silahlı koruma vardı.

Yine başbakan platformda konuşurken, her iki yanında, kurşungeçirmez levhalar tutan korumalar da vardı ama bütün bu koruma çokluğuna rağmen, “çok sıkı korunuyoruz” imajı da verilmemişti.

Başbakan Erdoğan, saat 11.00’da Adıyaman havaalanına indi.
45 dakikada miting alanına gelen başbakana yolda sevgi gösterilerinde bulunuldu. Başbakan da çocuklara “oyuncak” dağıttı.

Başbakan konuşmaya başlamadan önce AK Parti İl Başkanı Yaşar Güleş bir konuşma yaptı. Güleş’in konuşmasında en dikkat çeken bölüm ise, 12 Eylül zulmüne ait göndermeleri isim vererek yapması oldu; “Pirin palasları, Kara belaları, sırtımıza bindirilen eşlerimizi, tepeden aşağı yuvarlanmamızı” diyerek bir döneme ait dikkat çekici ve acı tespitleri on binlerin önünde söyledi…

Ve Başbakan alana geldi…

Yoğun tezahüratla halkı selamlayan başbakana, o sormadan “Evet” yanıtını aldı…

Başbakanla birlikte Adıyaman’a gelen bakan ve milletvekillerinin takdimi yapıldı. İlk kez AK Parti Adana Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat az alkış aldı, ilk kez “şov” şeklinde geçen bir selamlama yapmadı…

Bu nasıl yorumlanır bilemem…

Yine Van Milletvekili Gülşen Orhan’ın yoğun bir alkış alması da dikkate değerdi…

AK Parti İl Başkanı Yaşar Güleş, Gençlik Kolları Başkanı Zeynal Özbilgin ve Kadın Kolları Başkanı Ayla Pektaş, platformun hemen yanından konuşmayı izlediler. Heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Zaman zaman coşkuyu değerlendiriyor, başbakanın konuşmaları hakkında yorum yapıyorlardı…

Başbakanın konuşması referandum ağırlıklıydı, muhalefetin tutumu üzerineydi ve elbette darbeler, yargı baskısı, bürokrasi, vesayet…

Ve bir de Adıyaman Kahta duble yolu…

Başbakan; “Havaalanından Adıyaman’a gelene kadar yapımı devam eden yolu gördüm” diye başladığı konuşmasında, “bu yılın sonuna kadar bitecek” diye de söz verdi…

Başbakan, konuşmasından sonra kürsüden indi, bir süre platformun arka tarafında görüşme yaptıktan sonra resmi açılışa geçti…

Adıyaman Valisi Ramazan Sodan, İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Osman Salık, Emniyet Müdürü Mehmet Bilici ve Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Gündüz, miting meydanının girişinde başbakanı karşılayarak, hükümet meydanına birlikte yürüdüler.

Başbakan, kısacık alanı yaya yürüdü ama birçok vatandaşla sohbet etme imkanı da buldu.

Ve Başbakan resmi açılıştaydı…

Bu arada başbakan korumaları da alandaki çocuklara oyuncak dağıtmaya başladı ve bir kargaşa yaşandı. Oyuncakları çocuklar değil, büyükler almaya çalışıyordu…

İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce yapımı tamamlanan, toplam sayısı 11 olan, anaokulu, ilköğretim ve lisenin toplu açılışını yaptı. Burada kısa bir konuşma yaptı ve halkı daha fazla sıcakta bekletmek istemediğini söyledi.

Ama halk beklemek istiyordu…

“Kahta’ya köprü” sloganları başbakanı kendisine getirdi, zaten sıcaktan bunalmış, arada bir başını kaşımaya başlamıştı…

Bir daha aynı slogan, daha gür sesle geldi; “Kahta’ya köprü”

Yahu bu ne köprüsü, başbakan her gelişinde “köprü” sözüyle karşılaşıyordu. Neydi bu?

İmdadına AK Parti Milletvekili Ahmet Aydın yetişti:

-Sayın başbakanım, size takdim ettiğimiz köprü.

-Hangisi?

-Projesi yapılmıştı, Diyarbakır köprüsü…

-Tamam..

Ama vatandaş bunları duymadı, başbakan da valiliğe çıktı…

İçeriye giren “şanslı” kişileri ise “hıtap” ziyafeti bekliyordu…

Başbakan gelmişti, hıtap yemeden gönderilmezdi…

Peki bu ziyaretten ne çıktı?

Başbakan Erdoğan, “Evet” diyecekleri bir kez de gözüyle gördü o kadar…

O biliyordu ki, bu halk, Ankara’dan bakıldığı gibi değildi ve asla baskılara boyun eğmezdi, 12 Eylül’e mi eğecek?

Eğmez…

Naif Karabatak
26 Temmuz 2010