23 Temmuz 2010 Cuma

Hiç değilse safınız belli olsun…

Hepinizin bildiği bir hikâye var; Hani zalimliğiyle ün salan Nemrut, İbrahim Peygamberi ateşe atacağı zamanda geçer geçen bir hikâye…

Nemrut, Hazreti İbrahim’i atacağı ateşin, büyük olması için ülkesindeki tüm insanlara odun taşıttırıyormuş. Böylece hem devasa bir ateş için odunu hazır ediyormuş hem de halkın safını öğrenme şansını yakalıyormuş…

Kim bilir, belki de Hazreti İbrahim’in ateşte yanmasını istemeyen olur?

Eğer öyle bir şey varsa, derhal onu da ateşe atmak için herkese odun taşıttırmış.

İnsanlar korkudan da olsa deli gibi odun taşıyor. Bu kargaşada, küçücük bir karıncanın da ağzına aldığı bir damla suyla yola koyulduğu rivayet edilir…

Karıncayı görenler, nereye gittiğini sorduklarında, “Hazreti İbrahim’i ateşe atacaklarmış, yetişip, ateşini söndürmeye gidiyorum.” demiş.

Etrafındakiler karıncaya alaycı gözlerle bakmışlar, “Senin gücün o ateşe kadar yürümeye yetmez. Hem ateşe ulaşsan da devasa ateşi senin bir damla suyun mu söndürecek?” diye sormuşlar.

İşte o zaman karınca şu cevabı vermiş;

“Elbette bu suyun ateşi söndüremeyeceğini ben de biliyorum. Ama böyle bir zamanda safını belli etmek gerekir, ben safımı belli ediyorum” demiş…

***

Birkaç yıldır kimin eli kimin cebinde belli değil…

Yine kimin, kime hizmet ettiği, hangi görüşü savunduğu, neye karşı çıktığı, neyi desteklediği de bir birine girmiş…

PKK’yla özdeşleştirdikleri partiyle aynı yola baş koyanlar mı dersin, ırkçılıkla suçladıkları bir başka partiyle dirsek temasında olmalarını mı dersin, en çok çektikleri darbecileri savunmak için çene patlatanlarımı söylersin, hangisini diyelim ki…

Saflar karışınca, aynı zamanda kafalar da karışıyor…

“Kim Nemrut’un yanında, kim İbrahim Peygambere su taşıyor” gibi değilse de, karınca gibi safını belli edenler her dönemde lazım…

Ya karşı duracaksın, ya kabulleneceksin…

İkisinin arası olmayacağı gibi, geçmişine kalkıp sövmeyeceksin de…

Bırakın ikisinden birini tercih etmeyi, kalkıp geçmişine sövenler, en çok vatandaşı şaşırtıyor…

Kimler mi?

Kimler olduğunu sizler çok daha iyi biliyorsunuz…

Ve o nedenle de herkeste bir şaşkınlık var “ne oluyor” diye…

Kimler şaşırıyor?

Eski-yeni ülkücüler, eski-yeni solcular, Kürtler, Demokrat Partililer, zamanında bu görüşe oy verenler, destekte bulunanlar…

12 Eylül cuntacılarının halka yaptığı zulmü bilen, çilesini çeken, onulmaz yara alanlar, yakınları ve daha nicelerinde bir şaşkınlık var…

Yenilenmeye “hayır” demenin “gericilik” olduğunu söyleyen aynı çevrelerin, bu defa gericilik için çene çaldıklarını görünce herkes şaşırıyor…

Sadece yenilenme değil, “darbe anayasasını tarihin çöplüğüne gönderme” gibi şansı elinin tersiyle itmenin yanında, halkın da aynı şekilde itmesi için çabalayanlar var…

Üstelik CHP, MHP ve BDP gibi farklı kulvarda, uç noktalarda siyaset yapanlar “hayır” için didiniyor…

Her fırsatta Diyarbakır Cezaevi zulmünü hatırlatan bir partiyle, ülkücü camiaya hak etmediği zulmü reva gördüklerini söyleyen bir parti, halktan yana olduğunu söyleyen bir başka partiyle geçmişlerini inkâra kalkışmaları yadırganacak bir durumdur.

Demokrat Parti eski Genel Başkanı Süleyman Soylu da şaşıranlardan…

***

DP eski Genel Başkanı Süleyman Soylu, “Erkan Tan ile Başkent’ten” programının konuğu oldu.

Soylu’nun altı çizilmesi gereken sözleri vardı…

Karınca misali…

Safını belli etme çabası…

Soylu, “Tansel Çölaşan ve Sabih Kanadoğlu ile nasıl aynı kefede olurum? 1960’ta 145. madde olsaydı, darbeyi aklından geçirenler olsaydı, savcı onları getirme hak ve hukukuna sahip olsaydı; siyasi cinayetler, ahlaksızlıklar olmazdı. Tansel Çölaşan, 16-17 Eylül için ‘bayram günü olmalı’ dedi. Bunu Yüksek Yargı mensubu biri söyledi. Evrensel normlarla hareket edilebilseydi böyle olmazdı. Sayın Cindoruk ile aynı görüşte değiliz. Biz evet vermeliyiz yoksa bu kurallar kaos ve sıkıntı getirir.” sözlerini özellikle not aldım…

“Demokrat Parti’nin ‘Hayır’ demesi benim için ızdırap. Hayır dersek tarih bizi affetmez” diyen Soylu: “AK Parti, nemalanır deniliyorsa; 2007’deki referandumda oy oranı yüzde 69 idi. 16 ay sonra benim de girdiğim seçimde AK Parti, yüzde 38 oy aldı. 31 puan düştü. Demek ki referandumla seçimi ayırıyor bu millet. Referandumda evet demek, AK Parti’ye evet demek değildir. Millete itimat edin. Bu millet elma ile armudu ayırt edebiliyor”

Ve çok daha başka sözler…

Ama safını belli etmek için bu iki gerekçe yeterli…

Bana göre Soylu’nun çok soylu gerekçeleri var, tıpkı darbecilere karşı duranların gerekçesi olduğu gibi…

Darbe heveslileri mi?

Demokrasi rayına oturdukça, onların hevesleri de hep kursaklarında kalacak, ilelebet…
Naif Karabatak
23 Temmuz 2010

22 Temmuz 2010 Perşembe

Keşke yanlış olsa!

Aşk acıdır. Aşkı tatmanızla birlikte zorlu bir yolculuğa çıkmaya başlarsınız. Bunu eski Türk filmleri “acımasızca” işlerdi. Öyle ki, sevdiği genç kıza olan aşkı ortaya çıktığı andan itibaren, “zalim” kız babası veya ağabeyi de gündeme girerdi.

Bu öyle bir zalimlik ki, insan olan hiç kimsenin yapmayacağı/yapamayacağı zulümleri, tek suçu sevmek olan gence reva görürlerdi…

Farklı filmlerde vardı elbet…

Ortada hiçbir sorun yok. İki genç birbirini ölesiye seviyor. Ne karışan var, ne de engel olmaya çalışan. Zulüm yok, çile yok, acı yok…

Bir şeyler eksik yani…

Yavan bir aşk filmi gibi beyaz perdeye bakıp duruyorsunuz ama yönetmen illa bir hinlik yapacak…

Filmden tam bıktığınız anda başınızdan kaynar sular dökülür…

İki âşık, nikâh masasına oturur…

Gerçekte “itirazı olan var mı?” diye sorulmadığı halde, nedense Türk filmlerinde hep o bildik sahne tekrarlanır. Nikah Memuru, “Belediye Başkanının bana verdiği yetkiye dayanarak..” demeden hemen önce “bu iki gencin evlenmesine itiraz eden var mı?” diye bir cümle sarf eder ve bekler…

Uzun bir bekleyiştir…

Yönetmenin becerisine göre insanın yüreğini güm güm attıran müzikle de heyecan bir kat daha artar.

Sonra içeriye “yaşlı” birisi girer:

-Durun! diye ortalığı inleten, tok bir sesle bağırır…

Gelin, damat, nikâh memuru, şahitler ve davetlilerin yüzü kapıya döner…

Kameraman bütün yüzleri mimikleriyle birlikte beyaz perdeye yansıtır…

“Durun!” sesinden sonra uzun bir bekleyiş daha seyirciye reva görülür…

Çileyi seyirci mi çekiyor, âşıklar mı doğrusu ayrıt etmekte zorlanırsınız…

Ve meçhul konuk devam eder:

-Siz evlenemezsiniz, çünkü kardeşsiniz…

Herkesin yüzünde çok daha farklı bir anlam…

“Aaaaa!” sesleri ortalığı inletirken, yakın planda kişilerin yüzündeki derin anlam da seyirciye ulaştırılır…

Meçhul konuk devam eder…

Ya genç kız, ya genç erkek bir zamanlar cami avlusuna bırakılmıştır…

Ya da kendisi annesiyle birlikte olmuştur, ya annesi kendisiyle…

Belki de erkek karakterin babası onunla gönül eğlendirmiştir…

Kısaca tutar dalı olmayan Aşk-ı Memnu dizisini andırır, kimin eli kimin cebinde belli olmayan ve çok da anlaşılmayan ilişkiler yumağı bir bir ortaya dökülür…

O arada (eğer yaşıyorsa) ilişki yaşamış olan anne ve baba kahrından ölecek hale gelir…

Bazı filmlerde sessizce dışarıya çıkıp intihar yolunu seçer…

İki âşık ise aslında kardeş olduğunu öğrendikleri andan itibaren yıkılmış, bıçak vursan kan çıkmayacak hale gelmişlerdir…

Çünkü nikâh öncesi birlikte olmuşlardır…

Seyirci çıldırır tabii…

Yönetmenin hiçbir şeyi kalmaz…

Böyle de film mi olur?

Bağlayacak başka konu mu bulamadınız, gibi…

Yazık hem…

İki genç birbirini delicesine sevmiş, hiçbir çıkarları olmadan yüreklerini bir birlerine armağan etmişlerdir. Bu kardeşlik de nereden çıktı?

Hem insanlığa sığmazdı, hem günahtı, hem ayıptı, hem de hiç tutar dalı yoktu…

“Keşke yanlış olsa” diye seyirciler içlerinden duaya başlarlar; “keşke yanlış olsa…”

Bu dua o kadar etkilidir ki, uzun bir bekleyiş ve sessizlikten sonra gerçeğe dönüşür…

İkinci meçhul konuk içeriye girmez, zaten oradadır ve ayağa kalkar. İtiraf etmenin zamanı gelmiştir.

“Hayır!” diye haykırır, ilk konuğun aksine…

Yine bütün yüzlerde şaşkınlık ve bütün başlar konuğa dönüktür…

Yerine çivi gibi çakılan gelin ve damat adayı da yüzünü sesin geldiği yöne çevirir.

Her ikisi için de artık yaşamanın bir anlamı kalmamıştır…

Ama “hayır” diye de bir ses vardır…

Ve ikinci meçhul konuk devam eder; “Siz kardeş değilsiniz!”

İşte bu…

Tüm seyircinin, gelin ve damattan önce beklediği cevap bu; “Siz kardeş değilsiniz”

Herkes derin bir nefes alır ama nasıl kardeş değiller, birinci meçhul konuk yalan mı söyledi…

Hayır yalan söylememiş, onun atladığı bir ayrıntıda, ikinci meçhul konuğun yine acayip ilişkiler içerisinde bulunduğunu öğreniyorsunuz…

Meğer gelin kızımız bu ikinci meçhul konuğunmuş, bir gece yatak odasına kadar gelen genç ve yakışıklı kişinin cazibesine kapılmış…

Yaptığı ayıp ama o anda herkes “iyi ki yaptın bacım!” diyecek kadar da hoşgörülü…

Çünkü bir aşk kurtuldu…

***

Her şey Türk filmleri gibi değil elbet…

Ahlaki yozlaşmanın ne hale geldiğini öğrenmek için sağınıza solunuza dikkatli bakmanız yeterli…

Dün Adıyaman’da bir genç kız intihara kalkıştı…

İntihar sebebi töre falan değildi, hemen “cehaleti” gündeme getirecekler öte dursun…

Genç kıza, erkek kardeşi tecavüz etmiş…

Üstelik de bu tecavüzden hamile kalmış…

Çocuğu aldırmış…

Alkolün de etkisiyle intihara kalkışmış…

“Keşke sonu Türk filmlerindeki o özlemle beklediğimiz sahne gibi olsa” diye binlerce kez dua ettim ama maalesef…

O meçhul konuk bir türlü gelmedi…

Ahlaki yozlaşmamız, cinsel özgürlük adında işlenen melanetlerin sonu “iyi-kötü” ayrımını, “helal-haram” veya “olur-olmaz” gibi kavramları da bir kenara bırakmış sanki…

Bu asla cinsel özgürlük değil, bu bir sapıklıktır ve bunun savunulacak hiçbir yönü yoktur…

Toplumda az mı, maalesef ahlaki yozlaşma tavan yapmış durumda, sadece ortaya dökülen kirli çamaşırlar bu kadar…

Şimdi siz de benim gibi “keşke yalan olsa” diyorsunuzdur umarım, keşke…

Naif Karabatak
22 Temmuz 2010

20 Temmuz 2010 Salı

Kızıl Elma Neresi?

Anayasa değişikliği her gündeme geldiğinde, kamplaşmalar da beraberinde geliyor. Aslında bu çok ilginç bir durumsa da garipsenecek bir yönü yok. Çünkü, herkesin demokrasi tasviri farklı, anayasaya bakışları da farklı…

Kişiler, kendi dünya görüşlerine ve ihtiyaçlarına göre kafalarında sabitleştirdikleri ölçüye göre tüm kavramları da koyup, ona göre değerlendirebiliyorlar.

Oysa demokrasi de, anayasa da, kanunlar da, herkese göre farklı yoruma açık olsa da, “sivilleşme” belki “özgürlük”, belki “insan hakları” belki “temel hak ve özgürlükler” gibi birçok kavramda değişmemesi gerekir.

Bir insanın Türk, Kürt veya bir başka ırk ya da etnik kimlikten olması, bu kavramları yorumlamayı da farklılaştırmayı gerektirmez…

Ya da şöyle söyleyeyim, eğer siz kültürel farklılıkları “ayrışma” olarak görmüyorsanız, hedefinizde insan olduğunun bilincindeyseniz, o zaman bütün bu kavramlar farklı yorumlamazsınız…

Aksinde ise hayata “ayrım” yönünden baktığınızda, farklılıkları zenginlik değil, belki de “düşman” gördüğünüzden, size verilen hakkı, bir başkasına çok görme gibi bir durumla karşılaşabilirsiniz…

12 Eylül’de 1982 darbe anayasasını tarihin çöplüğüne göndermek için önemli bir kapı aralayacağız…

İyiydi, eksikti, tamamdı.. gibi detaylardan önce “ilk kez kapsamlı olarak ve halk tarafından değiştirilme şansı” olduğu için önemsenecek bir referandum…

Ama buna rağmen bakıyorsunuz bir “hayır” cephesi var…

Halbuki anayasa değişikliğine, yenilenmeye, bir adım ileri gitmeye “hayır” denilmemesi gerekiyor…

Ama bakış açısı farklı olunca “herkesin ‘evet’i kendine” gibi bir durum ortaya çıktığı gibi, “herkesin ‘hayır’ı da kendine” durumu ortaya çıkıyor…

Oysa bütün siyasi partilerin ittifak ettiği tek konulardan birisi “anayasanın değişmesi” gerektiğidir…

Peki bu hayır ne?

Bir kısmının “hayır”ı, “değiştireceksem ben değiştiririm kardeşim” gibi çok yavan, bayağı düşünmelerinden kaynaklanıyor…

Bir diğerinin “hayır”ı, “göbek bağı bulunan kurum/kuruluş/derin yapılanma” gibi yerlere verdikleri söz veya aldıkları baskıdan kaynaklanıyor…

Bu ikisini hiç önemsemiyorum, hiç dikkate de almıyorum…

Bir diğeri ise “ne istediğini bilmeyenler”dir ki, bunların neden hayır diyebileceklerini düşünürken aklıma Ömer Seyfettin’in çok güzel bir hikâyesi geldi…

“Kızıl Elma Neresi?” başlıklı kısa hikâyesi, özetle şöyleydi…

***

Hikâye, Kanuni Sultan Süleyman zamanında geçiyor…

Sultan Süleyman’ın sefere çıkacağını duyan Yeniçeriler, Yayabaşılar, Bölükbaşılar, ağalar, serdarlar.. daha birçok zümre var güçleriyle “Kızıl Elmaya.. Kızıl Elmaya..” diye tempo tutuyor, seslerini sultana ulaştırmaya çalışıyorlar…

Bu öyle bir hal almış ki, tüm askerler, sarayda hizmette bulunan herkes “Kızıl Elma”ya velvelesine katılıyor, sarayı çınlatıyordu.

Sultan Süleyman’sa hali üzere “Kızıl Elma neresi?” diye merak ediyor. Merakını yenmek için de en yakınından başlıyor; “Kızıl Elma neresi?” diye vezirine soruyor ama vezir bilmiyor…

Sonra diğerlerine, bilen yok…

Sonra ulemaya, bilginlere, âlimlere, sözüne güvendiklerine…

Hiç kimsenin Kızıl Elma’dan bilgisi olmadığı gibi, her biri farklı bir yeri tarif ederek “olabileceğini” padişaha söylüyorlar…

Padişah ise “olabileceğini” değil, “kesin yerini” istiyordu…

Sonunda kızarak “Yazık sizin ilminize!” diyerek, hepsini huzurundan gönderir…

Her şeyi bildiklerini sananların, bir Kızıl Elmay’ı bilmemesi garipti…

Ama bilmiyorlardı işte…

Başındaki kavuklar, aldıkları eğitim, okudukları kitap, kendilerine duyulan saygı, bütün bunlar “avam” diye küçümsenen tebanın bildiğini bilmeye yetmiyordu demek ki…

Sonra âlimlerden birisi Padişah’ı bu sevdadan vazgeçirmek için “bu ‘Kızıl Elma’, halk kullarının uydurduğu bir efsanedir.” diyerek geçiştirmeye çalıştı…

Sultan Süleyman’ın cevabı manidardı; “Halkın dediği Hakkın dediğidir. Mademki halk söylüyor; halktan gelen sestir, bu Hakk'ın sesidir. Ona efsane denmez. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz.”

Padişah, Kızıl Elma’nın neresi olduğunu öğrenemiyor ama askerlerin “Kızıl Elma’ya.. Kızıl Elma’ya” diye canhıraş tempo tutmaları devam ediyor…

Sonunda İskender Paşa’ya görev verilir, rastgele üç asker getirmesi istenir.

Denilen yapılır ve üç asker tek tek huzura çağrılır…

Birincisi “bir suç var” sanarak “padişahım herkes bağırdı, ben de bağırdım” diye korkusunu belli eder.

Ama padişah askerleri teskin ederek, Kızıl Elma’nın neresi olduğunu sorar…

Üç asker de ayrı ayrı “Padişahımız bilir, padişahımızın gideceği yerdir” diye cevap verirler…

İşte o zaman padişah tekrar efradını toplar; “Gördünüz ya, üçünün de cevabında bir fark yok. Demek ki bu hakikattir. Kızıl Elma, benim gitmek istediğim yerdir, Hak’ın beni göndereceği yerdir” cevabını verir.

Ve o günden sonra Sultan Süleyman, bambaşka bir insan oldu, bambaşka bir padişah da oluverir…

***

Anayasa değişikliği mi, siz neyi arzuluyorsanız o işte…

Farklı algılamanız önemli değil, önemli olan “değişim”dir, gerisi teferruattan öte bir şey değildir.

Siz “hayır” diyenlere değil, değişimi isteyen yüreğinize bakın yeter…
Naif Karabatak
21 Temmuz 2010

Raporunun Arkasında Durmadıktan Sonra

Deniz Baykallı CHP, 1989 yılında bir Kürt Raporu hazırlamıştı. Bu rapor, AK Parti döneminde başlatılan ve henüz uygulama safhasında olan Demokratik Açılım veya diğer adıyla Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’nden çok daha kapsamlı, çok daha tepki çekecek boyuttaydı…

Ama o proje, “proje” olarak kaldığından hiç kimse eleştirmedi…

CHP ise bırakın eleştirmeyi, kendi raporunu sahiplenmedi bile…

Demokratik Açılım’ın perdeleri aralandığında, bunu ilk kez gündeme getiren olarak CHP, buna sahiplenmesi gerekirdi…

Oysa aynı CHP, MHP’yle birlikte “İhanet” olarak algıladığı Demokratik Açılım’ın içeriğinden çok daha kapsamlı olan kendi raporunu inkâra kalkıştı…

“Kürt yoktur” demenin çok daha farklı söyleniş tarzı konusunda uzman olacak kadar uzun atlama, sırıkla atlama, halay çekme, raks etme yöntemlerini tercih etti.

Zaten aynı süreçte Ergenekon’un avukatlığı gibi ulvi(!) bir görev üstlenmişlerdi…

Sonra kaset skandalı patlak verdi…

CHP’de “değişmez” denilen genel başkan değişti ama aynı zamanda “değişmez” denen statükoda yerinde kaldı.

Sadece Genel Başkanın adı ve görüntüsü değişmişti…

Bir atılım yapmak gerekiyordu…

Bir yerlerden başlanmalı, Demokratik Açılımın gerisinde kalınmamalıydı…

Hazır sivil anayasaya bile “hayırda hayır var” diyerek karşı çıkılmış, darbe anayasasının sapasağlam yerinde kalması için cansiperane propagandaya başlanmıştı…

Ne diyeceklerdi?

“Referanduma hayır oyu verin!” diyerek özellikle Doğu ve Güneydoğu’yu ziyaret eden CHP’nin görünürdeki genel başkanı Kemal Bey, Kürt kökenli vatandaşlara ne diyecekti?

“Size demokratik hak verilmesine engel olduk” diye meydanlara inemezdi…

“Darbe anayasasını savunmak bize düştü, yanımıza da MHP ve BDP’yi aldık” dese de şık düşmezdi…

“Ülkede Kürt yoktur” zaten diyemezdi…

O zaman yeni şeyler söylemek lazımdı…

Ama bu “yeni” de “açılım” gibi “kardeşlik” kokmamalıydı…

Adı “yeni” olmalı, sadece “düzeltme” yapılmalıydı…

Hemen tozlu raflarda yer alan eski püskü rapor akıllarına geldi…

Hani 1989 yılında Deniz Baykal tarafından hazırlatılan rapor…

Hani üzerinde “Kürt Raporu” yazan o tozlu dosya…

Gerçi içindekilerin neredeyse tamamı Demokratik Açılım da vardı…

Bütün hepsi gündeme getirilmiş, akan kanın durması için ne gerekiyorsa onun yapılması esas alınmıştı…

Bu anneler bizimdi…

Bu evlatlar da bizimdi…

O zaman akan kan durmalı, heba olan milli servet de üretime, yatırıma, istihdama dönüşmeliydi…

Doğu-Batı-Kuzey-Güney demeden, ırk ayrımı yapmadan, etnik kimliklerle insanları kategorize etmeden, herkes, bir diğerinin sahip olduğu haklara sahip olmalıydı…

Vatandaşın arasında “sınıf” farkı olmamalıydı…

Bazıları birinci sınıf, bazılarıysa hepten zenci muamelesine tabii tutulmamalıydı…

Hatta sadece kimlik değil, ırk değil, inançta böyleydi…

Hiç kimsenin dini inancı, mezhebi, kıyafeti, yaşam tarzı ayrıma sebep olmamalıydı…

Bütün bunlar tamamdı ama CHP zaten raporu inkâr etmişti…

Olsun canım CHP’de çare tükenir mi?

Dün, Cumhuriyet Halk Partisi, 1989 yılında yapmış olduğu Kürt raporunu güncelleştirmek için doğu illerinde çalışma başlattı. Aralarında genel başkan yardımcılarının da bulunduğu 7 kişilik heyet Şırnak'ta bir dizi incelemelerde bulunarak, Kürt Raporu’na şekil vermeye başladı…

İnkâr ettikleri raporu, güncelleştirmekle işin içinden sıvışacağını sandılar…

Ne kadar da kolaydı…

Bu halk da ikiyüzlülüğü yutacaktı…

“Bakın size Kürt Raporu hazırlıyoruz” diyeceklerdi…

Belki de ellerini çabuk tutup, rötuşları ivedilikle yapıp, “Kürt Raporunu hazırladık” bile diyebilirlerdi…

Çok daha başka şey de söyleyebilirlerdi…

Hatta binlerce, yüz binlerce rapor da hazırlayabilirlerdi…

Sahiplenmedikten sonra,

Zamanı geldiğinde inkâr ettikten sonra,

Uygulamamaya geçmemesi için cansiperane çalıştıktan sonra ne hazırlarsanız hazırlayın, ne çıkar?

Naif Karabatak
20 Temmuz 2010

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Herkes İşini Yapmalı

Tarihler 31 Mayıs’ı gösterdiğinde iki farklı adresten iki acı haber gelmişti. Birisi İsrail’e çok uzak karasularda Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için yola çıkan İHH filosuna yapılan saldırı, bir diğeri ise İskenderun’da, üstelik de askeri üsse yapılan saldırıydı…

İsrail askerleri, 9 yardım gönüllüsünü şehit ederken, PKK’lı teröristler ise İskenderun’da askeri üsse saldırarak 6 askerimizi şehit etmişti.

Saldırı sonrası çok tartışıldı, günlerce süren istihbarat çalışmaları yapılarak askeri üssün adeta röntgeninin çekildiği söylendi. Sonra ortaya bir belge çıktı. Belgedeki iddialar vahim…

Öncelikle kendi işini değil, hiç alakası olmayan konularla ilgilenen ve görev alanına girmeyen işlerle uğraşan askeri görevlilerin olduğu ortaya çıktı…

İddiaya göre PKK’lılar Deniz İkmal Destek Komutanlığı Şehit Er Remzi İlboğa Kışlası’nı yakın takibe almışlar. Üssün bütün açılarını görüntüleyip, haritalarını, atış mesafelerini çıkartmışlar…

İddia bu ya, PKK’lılar bütün bu işleri yaparken askeri istihbarat ise çok daha başka lüzumlu(!) işlerle uğraşıyormuş…

6. Kolordu Komutanlığı emriyle İskenderun şehir merkezindeki halı saha futbol turnuvaları, mevlid ve helva dağıtım törenleri takibe alınmış…

Eğer iddia doğruysa durum çok vahim.

Bu ülke ne çektiyse görevlilerin, görev alanları dışında boru öttürmeleri nedeniyle çekti…

Bu ülkede halı saha futbol turnuvası düzenlemek de suç değil, mevlid okutmak da, helva dağıtmak da…

Üstelik bütün bu konular suç olsa bile askerin görev alanına giren bir konu değil…

Yapıyorsan kendi görevini yapacaksın. Koruman gerekenleri koruyacaksın. Yasa sana ne görev veriyorsa onu yapacaksın. Sonra da adam gibi “görevimi yaptım” diye gönül rahatlığıyla evine gideceksin…

Onun dışındaki her şey seni “iyi bir asker” yapmaz, “kötü bir görevli-kötü bir vatandaş” olmaktan öteye gidemezsin…

PKK’lılar, 2009’un ikinci yarısında yaptıkları detaylı çalışması, Deniz Üs Komutanlığı ve İskenderun’da görevli Askeri İstihbarat birimleri tarafından fark edilmemiş…

Çünkü onlar çok meşgulmüş…

Görev alanları dışında vatandaşı, STK’ları fişlemekle uğraşıyorlarmış…

İskenderun’daki Askeri İstihbarat birimleri, PKK’lılar keşifteyken bazı sivil toplum örgütlerini ve eğitim kurumlarını yakın takibe almışlar; Ne yapıyorlar, nasıl eğitim veriyorlar, hangi aktiviteleri gerçekleştiriyorlar gibi…

İddiaya göre Deniz Üs Komutanı Tuğamiral Turgay Erdağ, saldırı istihbaratını alamadıkları iddiasıyla jandarma ve emniyeti suçladı. Bunun üzerine Jandarma Komutanı Albay Vedat Çolak, “Size iki kez baskın olacağına dair istihbarat raporu sunduk. Hatta PKK'lılar üzerinde yakalanan fotoğraf, video görüntüsü ve haritaları verdik. Fotoğraf ve videolarda Ağır Bakım Komutanlığı’nın, İkmal Komutanlığı’nın, Uçaksavar’ın zoomlanmış yer tespiti görüntüsü vardı. Neden önlem almadınız?” diye sordu.

Tabi ses yok…

Çünkü askeri istihbaratımız çok lüzumlu(!) bilgilerle donanmak üzereymiş…

Bu ülkede darbe döneminden kalma alışkanlığı yıkamayan bazı kendini bilmezlerin sürekli ortaya serilen planları da bunu gösteriyor…

Yapıyorsan işini yap. Ortada suç unsuru varsa bu ülkede de polis var, savcı var, hakim var, avukat var. Derdi sana mı düşmüş be adam!

Hatta Dernek veya vakıf söz konusuysa bu ülkede Dernekler Müdürlüğü de var…

Peki askeri istihbaratımız o zaman zarfında neyle uğraşıyormuş…

Çok önemli olduğunu söyledim ya…

İddiaya göre bazı STK’lar takibe alınmış…

Bakın nasıl bilgiler elde edilmiş…

“Erzin İmam Hatip Lisesi, Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde Hz. Muhammed'in ailesine nasıl davrandığı anlatılmıştır. Konuklara helva ve gülsuyu dağıtılmıştır.”

Ne kadar önemli değil mi?

Askeri istihbaratın görev alanına giriyor. Hangi yasa maddesi demeyin, yasa tanımayanlarca maddenin ne önemi var?

Sonra daha büyük suçlar geliyor;

“İskenderun Meslek Yüksek Okulu'nda bir grup öğrenci okula mescit açılması istemiyle imza kampanyası başlatmıştır.”

Çok büyük bir suç. Bu ülkede her haltı istemek demokratik talebe girer ama mescit istemek askeri istihbarata takılır…

Başka…

“Anadolu Gençlik Derneği İskenderun temsilciliği tarafından bir halı saha futbol turnuvası organize edilmiştir.”

Yok yani bu kadarına da pes! Halı saha futbol turnuvası gibi “haince” bir işi nasıl yaparlar, anlamak zor değil mi?

Yetmedi…

“İskenderun Hizmet Vakfı tarafından kitapla yarışma ve kitapla yaşama adlı bir etkinlik düzenlenmiştir. Etkinliğe AKP ilçe yöneticileri de iştirak etmişlerdir.”

Kitaptan habersizlerin “kitapla yaşama”nın ne anlama geldiğinden bilgilerinin olmaması doğal…

Başka…

“Erzin Eğitim Gönüllüleri Derneği yönetim kurulu üyesi emekli mühendis Halil Uçak tarafından Yeşilkent Lisesi'nde sigaranın zararları adlı bir konferans verilmiştir.”

Bak.. bak… bak… Terbiyesizlerin yaptığına bak…

Yaşına başına bakmadan sigaranın zararlarını anlatmışlar. Elbette ki askeri istihbaratta bunu anbean not eder…

Böylece devam eden istihbarat çalışmaları..

Neler var neler; “matematik olimpiyatları”, “bilim ve sanat şenliği”, “Spor etkinlikleri”…

Bütün bunlarla uğraşmak varken, askeri üssün ciğerini çeken PKK’lılarla kim uğraşacak…

Görevinin bilincinde olan, bu ülkeyi ve bu insanları sevenler uğraşacak elbet…
Naif Karabatak
19 Temmuz 2010