14 Temmuz 2010 Çarşamba

İstemezükçülerin Samimiyetsizliği

Bu fırsat her zaman ele geçmez. Buna rağmen de 30 yılda bir yakalanan bu fırsatın tepilmesini isteyenler var. Muhalefetin anlaşılmaz tavrı, samimiyetten uzak ve gerçeklerle bağdaşmayan bahanelerine, ne yazık ki kendileri bile haklı kılıf bulamıyor…

Anayasa değişikliğine karşı olan üç partinin, üç farklı uç noktada olması ve aynı ortak noktada birleşmeleri kafa karıştırmaya yetiyor…

Yeri geldiğinde terör örgütüne arka çıkmakla suçlarlar. Yeri geldiğinde suçladıkları BDP’yle aynı karede, aynı amaç için mücadele ederler…

MHP lideri Bahçeli, bunu nasıl içine sindirebiliyor anlamıyorum.

Yine “ırkçı” diye öteledikleri MHP’yle kol kola referanduma “hayır” demek BDP’lileri nasıl rahatsız etmiyor?

Ya CHP’ye ne demeli?

Dünya solunun aksine ırkçı, statükocu, devletçi, dayatmacı, darbeci, terör örgütü davasında yargılananların avukatı konumunun yanına “darbe anayasasını” savunmayı nasıl açıklayacak?

Açıklıyor ama…

Bahane mi yok?

Önce yoksulluktan dem vuruyor Kemal Bey…

Sanki kendileri Anayasayı değiştirseler yoksulluk bitecek…

Yoksullukla, işsizlikle, istihdamla Anayasayı nasıl bir arada kullanabiliyorlar, nasıl bir bağ kuruyorlar doğrusu anlaşılmıyor ama olsun işte; laf olsun, torba dolsun diyerek “bahane” üretme peşindeler…

Kafanızı sağa sola vuruyorsanız, bari akla yatkın bahane bulun…

“Hayır” deyin!

“Biz darbe anayasasından memnunuz” diye yüreklice ortaya çıkın…

“Bu halka daha iyi anayasa layık değil” deyin mesela…

Ne bileyim, “siviller anayasa yapamaz” diye çıkın ortaya, “en iyi anayasa darbe anayasasıdır” diye kampanya başlatın…

O zaman hayırcıların yürekli olduğuna kanat getiririm…

Değilse, sadece kendilerini kandırdıkları, safsatadan gerekçe ürettikleri, sudan bahanelerle anayasayı engellemeye çalıştıkları anlaşılır, başka da bir şey anlaşılmaz…

Bu halkın önüne gelen bir fırsatı tepmesini istemek için bence çılgın olmak lazım…

Çılgınlıksa siyasette intihar demektir…

Neye hayır dediklerini bile bilmiyorlar…

Halkın neye karşı çıkması gerektiğini bile açıklayamıyorlar…

Anayasa değişikliklerinin iyi olmadığından bile bahsedemiyorlar…

Neden “şunu” yapmadı diye başka adresler, başka konular, ilgisiz bahaneler üretiyorlar…

Kemal bey, “işsizliği çözmek istediniz de anayasa mı engel oldu” diyor…

Darbe anayasası kaldığında işsizlik çözülecek mi?

Bugüne kadar o anayasa, işsizliğe ne zaman ve ne kadar çare oldu?

Gerekçe mi bu yani?

Laf salatasından başka nedir Allah aşkına…

***

BDP’yi anlıyorum…

Bugüne kadar oy aldığı tabanını özgürleştirmeyi istemiyor…

Oy almak için ezilen kesime ihtiyacı var…

Onun için demokratik açılımı da, anayasa değişikliğini de görmemeye, göstermemeye çalışıyor…

Oysa halk her şeyi görüyor…

***

MHP’ninki tam bir âlem…

CHP’yle kurduğu dirsek teması daha da ilerletmenin hazzını yaşamaya çalışıyor…

Koalisyon değil, “aynı fikirde buluşma” ve “kaynaşma” görüntüsünü vermek için çabalıyorlar…

Neden, doğrusu anlayamıyorum…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bahanesi de ilginç; “Anayasa metinleri kutsal metin değil, değişebilirler.” diyor…

Çok doğru bir söz ediyor…

“82 Anayasası da değişmek zorunda.” diye ekliyor üstelik…

“Ancak” diye olumsuzluğa ilk adımı atıyor…

“Bu değişimin toplumun iç dinamiklerinden doğması esas olmalı.” diye usturuplu bir kelam ediyor…

Toplumun iç dinamiklerinden “darbe anayasası şimdi değişmemeli” diye bir ses mi geldi?

Bugün değilse ne zaman?

30 yıldır “bugün değil” dediniz de ne oldu?

30 yıldır hiçbir sorun çözülmesin diye ayak diretildi de ne oldu?

Lafı eğip bükmenin anlamın yok…

İstemezükçü cephede yer alabilirsiniz…

Referanduma özgür iradenizle “evet” diyebileceğiniz gibi, “hayır” da diyebilirsiniz…

Ama bu milletin sivil ve daha özgür bir anayasayı hak etmediğini söyleyemezsiniz…

Bunu çeşitli kılıflarla, bahanelerle de dillendiremezsiniz…

Ne diyorsanız açıkça söyleyin…

Samimi şekilde karşı çıkın…

Karşı çıkıyorsanız da gerekçeniz inandırıcı olsun lütfen…
Naif Karabatak
14 Temmuz 2010

13 Temmuz 2010 Salı

Yeni Nesle 12 Eylül Dersleri…

Ben olsam aynı şaşkınlığı yaşardım. Nitekim son tartışmalar, yeni nesli de şaşırtmış, karşılaştığım tüm gençler şaşkınlar. Henüz 18 yaşında olan bir gençle sohbet ediyorduk, “12 Eylül iyi miydi, kötü müydü?” diye bir soru yöneltti.

Nasıl desem, nereden başlasam?

Neden bu soruya gerek gördüğü aslında daha önemliydi. Sordum, o da söyledi…

“1982 Anayasasının darbe anayasası olduğu söyleniyor. 12 Eylül iyiyse o zaman bu anayasaya niçin karşı çıkılıyor. Yok eğer kötüyse o zaman, halkı temsil ettiğini söyleyen tüm siyasi partilerin sivil anayasaya destek olması gerekmez mi?”

Ben de dilimin döndüğünce anlatmaya başladım…

Halkı hedef alan bütün darbelerin kötü olduğunu söyledim öncelikle…

Sonra da ülkemizde yapılan hiçbir darbe, ihtilal, muhtıra, cunta.. adına ne derlerse desinler, kendilerini nasıl ifade ederlerse etsinler, neyi koruyup kolladığı saçmalığına sığınırlarsa sığınsınlar, halk hareketi değil, halka karşı yapılan bir hareket olduğunu, demokrasiye ihanet ve millete zulüm olduğunu anlattım.

Bir de bunun yansımaları var ki, işte asıl kötü olan bu…

Yani sadece darbe yapıp, adam gibi yerlerinde otursalar, kimsenin diyecek bir şeyi olamaz…

Ya bir de kendi halkına zulmediyorlarsa…

Ya bir de işkence yapıyorlarsa…

Ya bütün onur kırcı hakaretleri kendi halkına reva görüyorlarsa…

Ya hiç suçu olmayan insanları öldürüyorlarsa…

Ya bütün bu pisliklerden zevk alacak kadar gözü dönmüşlere sıkça rastlanıyorsa…

Ya bütün bunlarla birlikte darbeler geliyorsa, siz bu darbenin neresini sevebilirsiniz?

“Olamaz” dedi genç arkadaşım.

Asla inanamazdı…

Örnek istedi, ben de sadece bir tane anlattım…

12 Eylül’de, 30 yılını dolduracak darbede, cuntacılar bu halka çok acı çektirdi, çok zulüm yaptı, onulmaz yaralar açtı, geri dönülmez kayıp bıraktılar…

***

Örnek mi istiyorsun, alın size örnek…

Kendi ilimden anlatayım…

Uzağa gitmeye hiç gerek yok, cezaevlerinden bahsetmeye de lüzum yok…

Yurdun her yanında, her ilinde, her ilçesinde, her köyünde, her mezrasında, hâsılı insan yaşayan her yerde zulüm vardı, Adıyaman’da bunlardan birisiydi…

Şu anda Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nin yeri “işkencehane”ydi…

Hiç suçu olmayan insanlara işkence ediliyor, feryatlar göğü inletiyor, ölenler hemen oralara gömülüyor, dayananlarsa bir ömür sürdüreceği acıyla yaşamaya mecbur bırakılıyordu…

Köyler de daha kötüydü…

Sadece birisini anlatayım (köyün adı bana kalsın)

Bir astsubay bütün köylüyü toplayıp emir veriyor. (O tarihlerde kanun ve yasa böyle oluyordu. Zaten yasayı çiğneyerek göreve gelenlerin, “dedikleri” yasaydı aynı zamanda)

-Köydeki bütün itler öldürülecek!

Emir böyle…

Köy yeri, itsiz köy mü olur demeyin. Olacak. Emir büyük yerden…

Emir tamam ama itleri nasıl öldürecekler, bütün silahlar toplanmış, av tüfeği bile köylüde yok. İtler nasıl öldürülsün?

“Öldürülecek” dedi ya, tekrarı mümkün değil, itiraz zinhar yasak…

Köylüler kara kara düşünerek, verilen bir haftalık sürede itleri nasıl yakalayıp öldüreceklerini düşünüyorlar.

Sıkı durun, çaresizliğin, sindirilmişliğin, korkunun nasıl çözüm bulduğuna dikkat edin; Sonra akıllarına “idam etme” geliyor…

Zavallı itleri boyunlarına ip bağlayarak, köyün girişindeki ağaca asıyorlar. Yüzlerce it ölüsü ağaçta, kokusu ise tüm çevrede…

Yaşı 80’i bulmuş bir yaşlı amcamız ise tek başına yaşıyor, köyden de biraz uzakta, sakin bir hayat sürüyor…

Onun da bir iti var…

O it, aynı zamanda ona yoldaşlık da ediyor…

Kıyamıyor tabii…

Köylüler uyarıyorlar, başına iş alırsın diyorlar ama o iti öldürmemeye kararlı. Onsuz ne yapar sonra…

Saklıyor itini…

Bir hafta sonra askerler geliyor. Bütün köyü arayıp tarıyorlar ve zavallı yaşlı amcanın evindeki iti buluyorlar…

İtle beraber, yaşlı amcamızı da ite kalka karakola götürüyorlar…

Eli öpülesi yaşlı amcayı öldüresiye dövüyor, çeşitli işkenceler yapıyorlar. Yetmiyor çırılçıplak soyarak farklı farklı işkenceden geçiriyorlar…

Yaşlı amcamızın takatinin kesildiğini anladıklarında bırakıyorlar…

Ama hemen değil…

Önce iti öldürüyorlar…

Yaşlı amcayı da çırılçıplak olduğu halde yola doğru tutuyorlar ve itin leşini amcanın sırtına bağlıyorlar…

Karakolla köy arasında bulunan yaklaşık üç kilometre mesafeyi, çırılçıplak ve sırtında it ölüsüyle birlikte yürümesini istiyorlar…

Yürüyor o amcamız, yürüyor yüreğine damlayan kanlarla birlikte…

Bir süre sonra da kahrından ölüyor…

***

12 Eylül’de tam 30 yıl olacak…

Ve biz o gün, pislik yapan her cuntacı ve onun yandaşı için “evet” diyeceğiz. Sanırım bu “milyonlarca kez evet”i bulur…

Genç arkadaşımı unuttum sanmayın…

Ağlıyordu ve hiçbir şey söyleyemedi…

Oysa ben sadece birisini anlatmıştım, on binlerce olaydan sadece birisini…

Keşke tüm olanlar anlatılsa, keşke o tarihte mecburen işkence ettirilenler de ortaya çıksa…

O zaman yüzde 92’yle ve silah zoruyla kabul edilen anayasa, bu defa yüzde 92’den fazla bir şekilde reddedilir…

Niye susuyorsunuz, konuşun işte tam sırası…

12 Eylül’de halen neyin oylanacağını bilmeyenlerin, “hayırda hayır vardır” saçmalığını iyi anlamaları için tam fırsat…

Not: Bu yazının devamı gelsin mi?
Naif Karabatak
13 Temmuz 2010

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Yeni bir dünya keşfedildi

Avrupa Uzay Ajansı (ESA) sondası Rosetta, dev göktaşı Lutetia’nın 400'den fazla görüntüsünü almayı başararak, “yeni bir dünya” keşfetti. (Basından)

***

Zaten ben de bıkmaya başlamıştım. Kaçıp gitmeyi çok istiyordum. Sağına soluna bakınmadan, geride kalanlara aldırmadan, ileriyi de çok fazla görmeden alıp başımı giderim, diye düşlüyordum…

Sorun, nereye gidecektim?

Gideceğim yerin, buradan farklı olduğunu gösteren tek bir emare, tek bir ipucu, tek bir sıcak mesajı yoktu ki…

Gidecektim, başımı da alacaktım, ayaklarımı da sürüyecektim…

Buralardan gitmeyi çok istiyordum…

Nereye gidebilirdim?

Gittiğim hangi yer buradan farklı olur diye çok düşündüm…

Çıkarı olmayan yer var mıydı acaba?

Çıkarların, insanlığın önüne geçmediği bir yer bulabilir miydim?

Bulabilir miydim acaba, insanların kimliğine, cüzdanına, makamına, mevkisine bakmadan, sırf insan olduğu için değer verilen bir yeri…

Nereye gidecektim?

Gideceğim yerde güçlülerin hukukunun değil, hukukun gücünün tartışıldığına şahitlik edebilecek miydim?

“Bugün böyle, yarın belli değil” diyerek kendi kararlarının bile fasa fiso olduğunu söyleyen bir yüksek yargı mensubunun yaşamadığı bir yer var mıydı?

Terör örgütüne avukatlık eden “demokrat” siyasetçiler başka nerede yaşamazdı?

Nerede, hem “halkçı” olunurdu, hem halktan korkulurdu?

Hangi kentte, hangi ülkede “demokrasiyi savunup, demokrasinin ırzına geçmek için” fırsat kollanırdı…

Hangi ülkede koca koca profesörler “Ordu göreve” sloganı atıp, “gelin bizim hayatımızı karartın” diye beyinsizlik yapabilir?

Hangi ülkede terör örgütü mensupları, “biz suçsuzuz, eğer suçluysak devlette suçlu” diye, terörü besleyen olarak devletin organlarını gösterebilir?

Daha düne kadar yerden yere vurdukları anayasaya, bugün “hayırda hayır vardır” diyen düşünme özürlülerin olmadığı bir yer bulabilir miydim?

Kendi insanı için “birlikte yaşamaya mecbur muyuz?” diyen kafatasçıların olmadığı bir yer olabilir miydi?

Bizde yoksul olmak suçtur, yoksul olmak, suç makinesiyle eş değerdir. Yoksul bırakılmak, yoksun edilmek, yoksullaştırmak ise suç kapsamına girmemektedir.

Belki de gideceğim yerde yoksulluğu, yoksun bırakanların suçu olarak görenler de vardır…

Bilmiyorum ama başka bir yerde “yoksul olmak ayıp değil, yoksullaştırmak ayıp” diye düşünen bulunabilir…

Dostlukların “para” olarak algılanmadığı yerleri özlüyorum hep…

İnsan olmanın, bütün etiketlerin önünde olması gerektiğini düşlüyorum belki de…

Kim bilir, “menfaat” denen illetin adının bile yasak olduğu bir yer arzuluyorum…

Yalansız sevgiler, çıkarsız aşklar…

Bütün bunları bir arada bulacağım yer var mı?

Çok aradım, nereye gitsem diye çok düşündüm ama nafile…

Boş çabaydı benimkisi…

Yüzyıllar boyunca aranıp ama bir türlü bulunamayan bir hazine istiyordum…

İnsanlığın şimdiye kadar bulamadığını, ben mi bulacaktım?

Ama aramak gerek…

Her şeye karşın, insanca yaşamak için çaba harcamak gerek…

Korkaklar gibi, ödlekler gibi, kendi dediğini inkâr eden, tükürdüğünü yalayan, “dün dündür” deyip, geçmişi unutturanlardan olmamalıydık…

Özgür bir yaşamdı bütün arzulanan…

Milletin iradesinin egemen olduğu, milletten başka gücün tanınmadığı, bütün kurumların milletin hizmetinde olduğunun bilimcinde olan bir yer istiyorduk…

Yani olması gerektiği gibi…

Anayasa ise biz yaparız, hükümetse biz kurarız, beğenmezsek de biz indiririz…

Hiç kimsenin zahmete(!) girmesine gerek yok…

Hele hele söz konusu kanı beş para etmez darbecilerin hazırladığı anayasanın çöpe gönderilmesi ise milyonlarca kez “evet” demeyi kendi görevimiz biliriz…

Öyle hariçten gazel okuyup, “darbeciler yaşasın” diye orasını burasını yırtanların “hayır”ı kendilerinin olsun…

Biz adam gibi bir ülkede yaşamak istiyoruz…

Adamlık, özgürlüğünü bir başkasına tevil etmekle olmuyormuş…

Yok, burası beni kesmiyor…

Ben başka bir yere gideceğim…

Lutetia’ya gitsem nasıl olur?

Orada da “günü birlik kararı değişen” Anayasa Mahkemesi var mıdır?

Orada da halktan korkan siyasi partiler mevcut mudur?

Sanmıyorum. Orası yeni keşfedildi ve henüz orada statükocular peydahlanmadı…

Buyurun birlikte gidelim, insanca yaşamak için…

Yoksa da, burayı insanca yaşanacak yer haline getirelim, hep birlikte…

12 Eylül’de…
Naif Karabatak
12 Temmuz 2010