7 Temmuz 2010 Çarşamba

Dursun Çiçek Mahkemede…

Biliyorsunuz “içeride en az kalma rekoru” kıran Albay Dursun Çiçek, çiçek gibi savunmasını yaptığı mahkemede, hâkim karşısında…

O’nun hâkim karşısına çıkmasının da ilginç serüveni var…

Devlete ve millete komplo planının altında imzası vardı…

Plan adiceydi, aşağılık bir senaryoydu…

Ama aynı zamanda plan fotokopiydi…

Böylece gündemimize “ıslak imza” girdi. Tarihe altın harflerle yazılacak bu iki kelimelik şifreli söz Albay Dursun Çiçek sayesinde girdi.

Çiçek albayımız, Türkiye’nin bilgi dağarcığına soktuğu bu özlü ve bir o kadar da veciz sözüyle artık Nobel Barış Ödülü mü, Edebiyat Ödülü mü ne alır…

Sonra “fotokopiden imzanın” delil olmayacağını Türk hukuk sistemine öğretti…

(Gerçi daha sonra Yargıtay, fotokopiden delille Erzincan Cumhuriyet Başsavcısını serbest bıraktı ya, bu konumuz dışı)

Sonra bir tutam “kâğıt parçası” çıktı, o adice belge…

Ama teknoloji ilerlemişti, tıp çağ atlamıştı, Tubitak denen bir şey vardı, boru değildi ya…

Fotokopiden de olsa imza kontrol edilebilirdi…

Edildi de…

Bir farkla, askeri savcılık “hayır” dedi, sivil savcılık “evet” dedi…

Sonra albaycağızımız “elden ele yargılama” sözünü literatürümüze ekledi…

Bir hâkim tutukluyor, “nöbetçi” hakim ise “sen bakma o amcana, git evinde rahat uyu” diye bırakıyordu…

Bu böyle sürüp gitti…

Adamcağız, pardon albaycağız da sinir oldu…

Ne o öyle, var mı üç kuruşa beş köfte…

Islak imza değil işte, ne diye albaycağızı tutukluyorsunuz, ayıp değil mi?

Sonunda “kağıt parçası” denen, ve üzerinde çirkin şeyler yazılı kağıt, gerçek çıktı…

Belgenin aslı bulunmuş, imzası ıslak ıslak öylece duruyordu…

Mürekkebi kurumayan kâğıt parçasının belge olduğu böylece ortaya çıktı…

O zaman içindeki adice planlar da gerçekti…

Buna mahkeme karar verecekti…

Bu nedenle albaycağız, bir kez daha yargı karşısında çıktı…

Önce sağa baktı, sonra sola, sonra ileriye, sonra da geriye…

Acaba nöbetçi hâkim neredeydi?

Saat kaçta gelecekti?

“Sütler kaymak tutar tutmaz oradayım” diye mesaj da göndermemişti…

“Kara gözlüm efkârlanma gül gayri” diye kaç kere söylenmişti kendisine…

Başının dara düştüğü her daim, “ibibikler öter ötmez” orada olacakları da söylenmişti…

Bu iş böyle gidiyordu…

Derinden derinden, aheste aheste…

Planlar yapılıyor, uygulamaya konanlar konuluyor, el geçirilenlerse “kâğıt parçası” oluyordu.

Ne sandınız ya, boru mu?

Şimdi çiçek gibi albaycağızımız mahkemede…

Ama tam bir komedi…

Bakalım ne biçim diyaloglar varmış?

***

(Bu diyalogların bir kısmı gerçek, bir kısmı kurgu, bir kısmı sızma, bir kısmı da ıslak ıslak; tıpkı albaycağızın attığı imza gibi)

-Bu imza senin mi?

-Yok hâkim bey, ne alaka, valla da billa da, iki gözüm önüme aksın ki benim değil, taklit…

-Ama sizin her attığınız imza farklı, savcılıkta başka, askeri savcılıkta başka, mahkemede başka…

-Ben iyi imza taklit ederim hâkim bey…

-Yani başkalarının imzasını da mı taklit edersiniz?

-Yok hâkim bey, huyum kurusun işte. Gün olur lazım olur diye her evraka farklı imza atma huyum var. Böylece “bu imza benim değil, taklit” deme şansım çok oluyor icabında…

-Bu planı sen mi hazırladın?

-Üstlerimden habersiz hazırlama şansım var mı?

-Yani sen hazırladın?

-Yok hâkim bey, iftira…

-O zaman ne diye bilgisayarı sildin?

-Yeşillik olsun diye. Virüs girmişti, temizlemek için…

-7 kez mi?

-Nasılsa silinse de geri alınıyor…

-Yani sen sildin…

-Yok hâkim bey ben silmedim…

-O siteleri kim kurdu?

-Ben kurmadım, ben bilmiyorum, ben duymadım…

-Peki kim kurdu?

-Genel Kurmay…

-Hani bilmiyordun?

-….

Biliyor, bilmez mi?

Ama bütün bunlar komedi mi, gerçek mi?

***

CHP, Aynı Yolda, Aynı Tas, Aynı Hamam!

Yazımı bitirdiğimde, CHP’nin, 6 kanundaki bazı düzenlemeler için Anayasa Mahkemesine gideceği haberi geldi.

Neymiş, “Kooperatifler Kanunu, Maden Kanunu, Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, 190 sayılı KHK, Belediye Kanunu, Kamulaştırma Kanunu.. gibi bazı kanunlarda yapılan değişikliğin iptalini” isteyecekmiş…

Emriniz olur…

Kısaca CHP diyor ki, “bu ülkede bir arpa boyu yol alınmasın, hiç demokratikleşmesin ve hiçbir şey düzeltilmesin…”

Bu mu sol parti?

Naif Karabatak
7 Temmuz 2010

6 Temmuz 2010 Salı

Atam geldinse Üç Kez Vur!

Fanatizmin sonucunun cehalet olduğu, yaşanan tecrübelerle ispatlanmıştır. Siz ne kadar bağlanırsanız, o kadar gerçeklerden uzaklaşırsınız. Ne kadar, ideolojinizi üstün tutmaya çalışırsanız, bir şeyleri göz ardı etmeniz de gerekir…

Atatürk’ü sevenler değil de, Atatürk’ü “kişisel menfaatlerine alet edenler” her dönemde kendisini gösterdi…

Bazen komik duruma düştüler, bazen acınası hale büründüler ama her zaman da “itici” oldular…

O kadar itici bir hale geldiler ki, “ya Atatürk, ya o” gibi halkı tercihlere zorladılar…

“Hem Atatürk, hem o, hem diğeri” diyemediler…

Onlar için “olağanüstü bir lider” gerekti, Atatürk’ün de olağanüstü birisi olduğuna inadılar/inanmış gibi yaptılar, halkında bu palavraya inanmasını istediler…

Oysa ortada “olağanüstü” bir durum veya kişilik yoktu…

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmakla, gönüllerde taht kurmayı da hak eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e, “iyi bir asker” sonra “iyi bir devlet adamı” veya “iyi bir siyasetçi” denilebilirdi.

Bütün bunlar zaten saygıyı hak eden hasletlerdi…

Ona manevi güç yüklemeye, farklı kişiliğe büründürmeye, işi ruh çağırmaya kadar götürmeye gerek yoktu…

Bu halka, bu gençliğe Atatürk sevdirilecekse, onun yaptıkları bir bir anlatılabilir…

Yine onun sözleri, -o zamanın şartları göz ardı edilmeden- anlatılabilir…

O zamanı, bu zamana taşıma ahmaklığına kalkışmadan, Atatürk’ün liderliği, dehası, belki ufku, belki yönetme becerisi ders olarak bile okutulabilinir…

Ama Atatürk’ü, “insan kimliğinin dışında” bir kimliğe büründürmeye çalışma cehaletine kapılmak olmaz…

Olursa, ne kadar cahil oldukları ortaya çıkar…

Ne kadar çocukça oldukları belli olur…

Kendilerinin hiçbir şey olmadığını ispat ederek, “ne olmuşsa Atatürk olmuş, bize ne gerek var” demeye geldiği anlaşılır…

Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken de, kurulduğunda da ve sonrasında da, birçok önemli isim geldi geçti…

Çoğuna bu millet minnettar kaldı…

Hayırla yad etti…

Kimisini hatalarıyla sevdi, kimisinin hatalarını da söyleyip, güzelliklerini ön plana çıkardı…

Ama hiç kimseye “insan” kimliğinden başka bir kimliğe büründürmedi…

Böyle saçmalık akıllara gelmedi…

Ayıptı bir kere…

Bu cahil, ilkel kabilelere has bir şeydi…

“Atatürkçüyüz” diyenler de, Atatürkçü diye geçinenler de, nemalananlar da, kalkan olarak kullananlar da bu kadar cahil olamazdı…

Ama oluyorlardı işte…

***

Komedi bu defa Ardahan’dan geldi…

Ardahan’da bu yıl 14’ncüsü gerçekleştirilen “Atatürk’ün İzinde Gölgesinde Damal Şenlikleri”nde nasıl olmuşsa, şenlik isminde “gölgesinde” var ya, Atatürk de “gölge olarak” siluetini göstermek istemiş…

Sadece istememiş, koca bir dağın üstünde, tam 15 dakika boyunca siluetini siyah bir gölge olarak göstermiş…

Bunu gören protokol coşmuş…

Bunu gören halk galeyana gelmiş…

Bando takımı hızını alamamış…

Alkışlar hurra, eller kırılana kadar çalınmış…

O kadar komik değil elbet…

Atatürk’ün silueti ilk kez görünmüyormuş…

Daha önce de “ci” edip, kısa süreliğine görünmüş…

Bu saçmalığı da koca Belediye Başkanı aktarmış…

Siluetin ilk kez 1954 yılında çobanlık yapan öğrenci Adıgüzel Kırmızıgül (ismi de güzelmiş yani) tarafından fark edildiğini söyleyen Belediye Başkanı Gülcemal Fidan, “Atamızın dünyada bir eşi daha olmayan bu doğa harikası siluetini kutlamak için tüm imkânlarımızı seferber ettik. Bu milli ve manevi güç bizlere şunu ifade ediyor, Bu bizim olmazsa olmazımızdır.”

Başka olmazsa olmazı yokmuş…

Mesela kentine, halkına hizmet etmek gibi…

Hani Atatürk’ün “muasır medeniyet” özlemine kavuşmak gibi…

Yok, o siluet için tüm imkânlarını seferber etmiş…

Nasıl yani?

Bir daha çıkacağını bildikleri için mi tüm imkânlarını seferber etmişler?

O zaman ortada çıkacağı bilinen bir siluet oyunu veya anlaşması var…

Buna rağmen de ben hiç de Atatürk’e benzetemedim…

Hatta kendimi zorladım, yine benzetemedim…

Kesin benimki gıcıklıktır.

Hadi halk “yansıtılanı” anlamadı…

Koca koca unvanlı protokol da cehaletinde mi inandı, yoksa halkı inandırmak için mi inanmış ayağına yattı?

Sahi bu ayaklara ne gerek var?

Zaten Atatürk, değer verilen, kıymeti bilinen ve iyi anılan bir lider değil mi, cumhuriyetimizi kuran o değil mi?

Bu ne ayak Allah aşkına?
Naif Karabatak
6 Temmuz 2010

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Yeni Şamar Oğlanı Bulundu

“Bu alçakça ve pervasızca açıklamalara sesiz kalmayacağız. Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın ibret verici, çirkef beyanları, Türkiye toplumunu utanç içinde bırakmıştır. Bu aşağılık teklif, tecavüzcü zihniyetin dilidir. Böylesine densiz, ahlaksız olan bu zatın görevinde kalması, kadınlık onuruna, insanlık onuruna yapılmış ağır hakarettir.”

***

Sonunda yeni bir şamar oğlanı bulundu…

Vatana, millete, dış temsilciliklerimize ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne hayırlı ve de uğurlu olsun…

Artık bütün laiklere gün doğdu. Kadın hakkını savunan sivil toplum kuruluşları da yaşadı. AK Parti’ye “bir bahane olsa da vursam” diyenler de aradıkları bahaneyi buldu…

Vurun abalıya; Öyle böyle değil, hakaret edin, aşağılayın, tekmeleyin, itin, kalkın, ezin, ümüğünü sıkın…

Ne güzel oldu…

Bakın “şom ağızlı” AK Partililer, kadınları nasıl aşağılıyor, nasıl horluyor, nasıl ikinci sınıf vatandaş haline getiriyor…

Birkaç gündür bütün bunları izlediniz, dinlediniz, hatta ağzınız açık bir şekilde saldırılara şahitlik ettiniz…

“Hak” kavramını sonuna kadar savunduğunu söyleyenler, bir hakkı savunayım derken, bir başka hakkı fütursuzca çiğnemekten çekinmediklerini gösterdiler…

Mesela kadın dernekleri, kendilerine yapıldığına inandıkları bir hakareti, çok daha sert şekilde ve kadınlara yakışmayan bir tarzda dile getirmekten kaçınmadılar…

Kadınlara “hoş” görünmek isteyenler için de gün doğdu…

Vurun Rize Belediye Başkanına, vurun, öyle bir vurun ki sesi soluğu çıkmasın…

Nasıl öyle “alçakça” sözleri söylermiş, haddini bilsin…

***

Birisi çıkıp kalabalıklara karşı şunu dese; “Durunnnn!” Ve sonra eklese, “Rize Belediye Başkanı ne demiş?”

“Tısss” yok, sees çıkmaz…

Çünkü, bizim insanımız neye karşı çıktığını bilmiyor, neyi eleştirdiğinin farkında değil…

Televizyonların “güm.. güm..güm” diyerek “az sonra” anonsundan çok sonra yayına giren haberde kırpılarak, kuşa çevrilerek ve asıl manasından uzaklaştırılarak verildiği söylenen bir iki kelama karşı çıkıyorlar…

Nedir o kelam?

Nerede konuşmuş, niye konuşmuş, derdi neymiş, kafayı mı yemiş, kadınlara karşı düşmanlık mı beslemiş, erkekleri mi desteklemiş?

Bütün bunları kimse bilmiyor…

Çünkü karşı çıkarken saçmalayanlar, ne saçmaladığının da farkında değil…

Çünkü onlar da biliyor ki, kadınları “metres” olarak görmek de kadın onuruna yakışmamaktadır…

Onlar da biliyor ki, “kadınları cinsel obje” olarak göstermek de kadınlara hakarettir…

Ama onlar da biliyor ki, “ilericilik” diye dayatmaya çalıştıkları, kadınları soyup soğana çevirmekle eşdeğerdir…

Şimdi bütün bunların içersinde “çok eşliliğin” adını etti diye bir belediye başkanını topa tutmak gerekmez mi?

Gerekir elbet…

Hem de bu AK Partiliyse…

Vurun abalıya…

AK Parti Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’yı savunmak bana düşmez, ne tanırım, ne bilirim…

Ama Başkan Bakırcı’nın söylediği cümlelerin tamamında (toparlayamaması hariç) neye itiraz edildiğini doğrusu kavrayamadım…

Terör sorununu “hasımlıkla değil, hısımlıkla çözebiliriz” önerisinin ardından gelen, bütün bölgeler, Güneydoğu’yla, Doğu’yla “kız almalı, kız vermeli”, hısımlık bağları güçlendirilmeli, önerisinin neyine karşı çıkılıyor, doğrusu anlamıyorum…

Üstelik Başkan Bakırcı, durup dururken, “laf olsun, torba dolsun” diye değil, kendi personelinin nikâh töreninde konu gündeme gelmiş…

Konunun Güneydoğu’yla alakası, gelinin Güneydoğulu olmasından…

Yani “hısımlığın taze olduğu” bir zamanda yapılmış, aynı güzelliğin devamını dilemekten öte bir şey değil…

Muhabirin “sadece bekarlara mı” sorusu, dananın kuyruğunu koparan cinsten…

İşte o zaman Rize Belediye Başkanı, ülkemizde varlığı inkar edilmeyen ikinci evliliğin yasal olmadığını, ancak uygulamadaki varlığını da görmezden gelinemeyeceğini, yasal olmamakla birlikte öyle de olabileceğini söylemiş, kıyameti koparmış…

Yalan mı?

Bu ülkede 14 yaşındaki kızı 10 bin liraya “satıyormuşçasına” verenler suçlu değil mi?

Bu ülkede 14 yaşındaki, hatta daha küçükleri ahlaksızca emellerine alet edenler suçlu değil mi?

Çocukları taciz eden, gencecik kızları “daha çok kazanmak” uğruna hayatını karartanlar suçlu değil mi?

Kadınları fuhşa itenler, kadınlara metres hayatını layık görenler suçlu değil de, geçmişe oranla sayısı hayli azalan çok eşlilik mi suç?

Çok eşliliğe en çok karşı çıkanlardan birisiyim ama birisine karşı çıkıp, diğerlerini savunmak bana göre Rize Belediye başkanına söylenenleri hak etmek demektir…

Bir şamar oğlanı buldunuz ama istediğiniz kadar gözünüzü kapatın, Türkiye’de kadınların sömürülmesi, yazının başına aldığım “çirkin” çıkışlarla önlenmez…
Naif Karabatak
5 Temmuz 2010