24 Haziran 2010 Perşembe

Eliniz kırılana kadar alkışlayın!

Şimdi var mı bilmiyorum ama bir zamanlar bazı televizyon yarışmalarında “alkış ölçer” cihazlar vardı. Yarışmacıların birinci çıkması, seyircilerin alkışına bağlıydı. Yani seyirciler birinciyi belirliyordu…

Bunun için de beğenmediklerine daha az, beğendiklerini ise çılgınca alkışlayarak destek veriyorlardı…

Alkış ölçme makinesi da, alkışların sesinden topladığı gürültüyü, ibresine yansıtarak birinciyi ilan ediyordu…

Genellikle şarkı ve taklit yarışmalarında bu yapılırdı…

***

Şimdilerde ise başka alanlarda yapılıyor…

Türkiye’de son yıllarda ilginç şeyler oluyor.

Kimin kimi neden desteklediği, neden karşı çıktığı, niye sevdiği, niye nefret ettiği pek anlaşılmıyor.

Kavramlar bir birine girmiş, sevgiler sembolleşmiş, nefretler ideoloji kokuyor…

İstanbul Küçükçekmece Halkalı’da askeri servise düzenlenen bombalı saldırıyla ilgili gözaltına alınan 19 şüpheli dün adliyeye götürüldü.

Zanlıların adliyeye girişinde bir grup onlara alkışla destek verdi…

Çevredekiler de haliyle tepki…

Bir süredir yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış kişiler için çılgınca alkış tutanlara bir anlam veremiyordum, dün bir kez daha bu duyguyu yaşadım.

Alkışlayanların, “bu adamlar iyi şey yaptı” demek istedikleri açık…

İyi şey mi yaptıklarını kendi kendilerine sordular mı bilmiyorum.

Ama alkış çaldıklarına göre demek ki, o adamlar çok cici bir iş yapmışlar da biz anlamıyoruz…

***

Elbette sadece bu değil…

Olaya tek taraflı bakınca ortaya konan tepki pek anlaşılmıyor…

Ergenekon sanıkları için de aynı şeyler yapılmıştı…

Koca bir ülkede yaşayanlara tuzak kuran, adice planlar yapanlar, vahim suçlamalarla adliyeye sevk ediliyordu, birileri de alkışlıyordu…

Neyi alkışlıyorlar, iyi şeyler mi yapmışlar?

Yoksa suçsuz bir şekilde adliyeye götürüldükleri için mi alkışı hak ediyorlar…

Veya suçüstü yapıldıkları için “ne yürekli adamlar” diye mi alkışlıyorlar?

Kestirmek zor…

***

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Yücel Aşkın’da da aynısı yapılmıştı…

Hatta “Aşkın’ı savunmak, cumhuriyeti savunmakla eşdeğerdir” diyerek cumhuriyet sevgisinin ölçüsü bile belirlenmişti…

Ne kadar cumhuriyetçisin, o kadar hırsızı savunmalısın gibi saçma sapan bir tanım…

Sonra “tanırım, iyi çocuktur” denen çocuklara da, bombalı eylem yapanlara da, ihaleye fesat karıştıranlara da, kaset skandalıyla yasak ilişkisi ortaya çıkan genel başkanlara da, rüşvet yiyenlere de, darbe planlayanlara da, uyuşturucu kullananlar, uyuşturucu ticareti yapanlar, iğrenç suçlamalarla yargı önüne çıkanlar…

Hâsılı “olumsuz” her suçlamada, ülkenin bir bölümü nefret ederken, bir bölümü de destek veriyor, bir de bunu alkışlarıyla herkese duyuruyordu…

Dikkat ederseniz, bütün bunların içerisinde “iyi örnek” yok…

Hepsi kötü örnek…

İsnat edilen suçu işleyip, işlememeleri önemli değil…
Zaten alkışlayanlar da “suçsuz” diye alkışlamıyor…

“Babayiğit” veya “anayiğit(!)” diye alkışlıyor gibi bir hava veriyorlar…

Yakalandıklarında alkışlanıyorlar, sorgulandıklarında alkışlanıyorlar, tutuklandıklarında alkışlanıyorlar, serbest kaldıkların da alkışlanıyorlar…

Alkışçılar, neyi alkışladıklarını biliyorlarsa sorun var demektir…

“Suçluyu övme” sadece kanun nazarında suç olmanın yanında, insani manada da takdir görecek bir davranış olmadığı belli…

Alkışlayanların hepsinin “kötü” olduğu da doğru değil…

O zaman “neyi alkışladıklarını bilmeyen yığınlar” olduğu ortaya çıkıyor…

Sahi, bir katil neden alkışlanır?

Bir terör örgütü üyesi, yaptığı veya yapmak üzere olduğu eyleminden dolayı, kendi örgüt mensupları dışında kimden takdir almayı düşünebilir?

Uyuşturucu kullanmak, satmak veya almak suçlamasıyla hâkim karşısına çıkan sanatçı da olsa, vatandaş da olsa aynı kanunla yargılanacaklarına göre, birisinin alkışlanıp, birisinin ötelenmesi nasıl bir şey?

Fuhuş yapan “bol paralı” ve “şöhret” olduğunda alkışlayanlar, “kim bilir neden” fuhşa batan birisi kötü şekilde anılır?

Rüşvet alan gariban memurun hayatı kararırken, rüşvet alan veya veren unvanı ve makamı büyükleri alkışlayanlar neden çıkar?

Bir ülkede darbe yapmaya kalkışanlar, koca bir milletin geleceğini karartmaya hazır halde duranlar, iğrenç planlarla minicik yavruları havaya uçurmayı düşünecek kadar insanlıktan çıkanlar, nasıl alkışlanır?

Fikrinizden olması gerekmiyor, yapılan iş insanlığa sığıyorsa söyleyin, birlikte alkışlayalım…

Yok eğer, suçlu olduklarını bile bile alkışlıyorsanız da, keyif sizin, buyurun eliniz kırılana kadar alkışlayın…

Naif Karabatak
25 Haziran 2010

Yazmak İstemiyorum

Birkaç gündür yazı için bilgisayarın klavyesine dokunmayı bile istemiyorum. Bu yazıyı yazarken de aynı çekingenliği gösterdim.

“Analar ağlamasın” diye başlatılan Demokratik açılım, 30 yıllık kanayan yarayı bir çırpıda değilse de kısa sürede dindirecek bir adımdı…

Bugüne kadar terör örgütü dâhil, bölgedeki sivil toplum örgütleri, siyasiler, bürokratlar ve vatandaşların arzuları da gerçek olacaktı…

Şimdiye dek “Kürt yoktur” diyenler, gerek bölge sorununu, gerek Kürt sorununu, gerekse de farklılıkları gündemine alarak, aslında bir şekilde açılıma destek oldu.

Bir zamanlar Kürtçe iki türkü çığıranı kodese atan ülkeden, üniversitede Kürtçe kürsüler, kurslar, gazeteler, kitaplar, isimler ve yer adalarına kadar geldi…

“Kendi dilimizi konuşmak istiyoruz” diye hak talebinde bulunanlar için önemli bir adımdı…

Ama “üzüm yeme” derdinde olmayanlar, bağcıyı dövmekte kararlıydı…

Üstelik de “Kürtlerin hakkını savunuyorum” diyerek…

Hangi Kürtlerin hakkını savunduklarını kendileri bile bilmiyor…

Bunu mu yazayım?

30 yıldır “hakkımızı verin” diyenler, şimdi hakları verilmeye başlayınca “hayır istemiyoruz” diyerek demokratik açılıma karşı çıkmalarını nasıl izah edeceğiz?

Ezberimizi bozan şeylerden mi bahsedeceğiz?

Anlaşılmaz saldırılar, soru işaretleri, “geliyorum” diye göstere göstere gelerek saldıranlar…

Ve bütün bunların yanında çözüm olarak gösterileni, elinin tersiyle itenler…

MHP demokratik açılım istemiyor, CHP demokratik açılıma yanaşmıyor, BDP’de fersah fersah uzak duruyor, terör örgütü PKK’de demokratik açılım olmasın diye yeniden silaha sarılıyor, yine en kalleşçe, en adice…

Ergenekon terör örgütü iddiasıyla yargılananların da demokratik açılım istemedikleri biliniyor…

Tabloya bir daha bakıyorsunuz, “neden” istemediklerini anlamıyorsunuz…

Daha doğrusu “kimin neden” istemediğini çözemiyorsunuz…

Bir tarafta “hak” talebinde bulunanlar, bir taraftan da “hakkı istemiyoruz” diyenler var…

Türk milliyetçisi ve Kürt milliyetçisinin aynı amaca yönelik çaba harcaması, terör örgütünün de aynı şekilde direnmesinin mantığı nerede olabilir?

Gel de yaz…

***

Demokratik açılıma karşı çıkanlar, şehit cenazelerinden siyaset yapmaktan da bir saniye geri durmuyorlar…

Her şehit haberinde, ülkenin demokratikleşmesinin önünü kesmek için feryat figan edenlerden tutun, koca bir bölgenin canını yakan OHAL’i yeniden isteyenlere bile rastlanması, bu ülkenin geçmişini öğrenemedikleri fikrini yerleştiriyor…

Hem ülkenin geçmişini bilmeyeceksin, hem çekilen acılardan bihaber olacaksın, hem terörden kimlerin nemalandığının farkında olmayacaksın veya bilinçli yapacaksın…

Hem de bu ülkede siyaset yapacaksın…

İktidara talip olacaksın…

Nasıl bir şey bu?

Bunu mu yazalım…

***

Silah kullanmayı bilmeyen Mehmetçiklerin terör örgütünün kirli tuzağının tam ortasına görevlendirilmesinden şimdilik vazgeçildi gibi. Terörle mücadeleyi daha profesyonel bir şekilde ne zaman yaparlar bilmem ama bir süre daha yüreğimizin yanacağı kesin…

Tıpkı İstanbul Halkalı’da ki gibi…

Askeri otobüse saldırı düzenleyenler, askerleri öldürmeyi hesaplamış olabilirler…

O otobüste bulunan 17 yaşındaki Buse de “kirli oyun”un kurbanı oldu…

Gazeteler, televizyonlar “Buse’nin ne suçu vardı?” diye soruyorlar…

Elbet Buse’nin hiçbir suçu yoktu ama Allah aşkına öbür askerlerin ne suçu vardı?

Gediktepe’de vatani görevini yapanların ne suçu vardı?

Şemdinli’de, Tokat’ta.. yurdun özellikle doğu ve Güneydoğu’sunda, sınıra yakın yerlerde görev yapan Mehmetçiklerin ne suçu var?

Onlar kirli oyunun neresinde?

Bitirmek için ortada bir fırsat varsa ve bu fırsat değerlendirilmiyorsa, sırf siyasi argümanları elinden alınmasın diye karşı çıkışlar varsa, siz bu savaşın neresinde olursunuz?

30 yıldır “neden devam ettiği” anlaşılmayan, demokratikleşme konusunda atılan bütün adımlara rağmen halen neden devam ettiği ise hiç anlaşılmayan bir karanlık savaşta şehit olanların hangisinin suçu vardı?

Halkalı’da Buse’nin de suçu yoktu, İskenderun’da Pınar’ın da suçu yoktu…

Sadece sivillerin değil, burnu kanayan hiçbir Mehmetçiğin de suçu yok…

Bu kirli oyunun devam etmesinde tek suçlu, sorunu çözmeyen, çözüme yanaşmayan PKK’yle birlikte, tüm siyasilerindir…

Canınız yanmıyor, yansa bu iğrenç savaşı derhal bitirirsiniz…

***

Bütün bunları mı yazayım, inanın yazmak istemiyorum…

İğreniyorum, “bu kadar kirli oyunda, farklı görüştekiler nasıl ittifak kuruyor” diye…


Naif Karabatak
24 Haziran 2010

22 Haziran 2010 Salı

Parti kuryayım da gör gününü!

Türkiye Değişim Hareketi lideri Mustafa Sarıgül, “CHP’deki değişim rüzgârına fırsat vermek için” parti kurmaktan vazgeçtiğini açıkladı…

Sarıgül’e geleceğim ama önce “değişim rüzgârı” nasıl bir şey ona bakalım…

CHP’nin müstevi Genel Başkanı Deniz Baykal, bir kaset oyunuyla alaşağı edilince birden bire rüzgâr esmesi olmuş, tüm Türkiye’yi bir rüzgâr sarmış…

Bu nasıl bir kasetmiş ki, bugüne kadar esmeyen rüzgârı estirmiş, keşfedilmeyen cevheri keşfettirmiş, yeri doldurulamayan koltuğu doldurmuş, kıpırdamayan partiyi kıpırdatmış…

Kaset gibi elbette rüzgâr da bir oyundu, değişim de…

Ortada değişim yoktu, miadı dolan ama bir türlü koltuğundan kalkmayan yaşı dolmuş bir genel başkan vardı…

Gitmiyordu, götürüldü…

Hatta geri getiriliyordu, olmadı tümden götürüldü…

Yerine ise “büyük umutlarla” Kemal bey getirildi…

Getirilirken de “bak gözümüz üzerinde, ayağını denk al” dercesine her şeyi kendi ellerine aldılar…

Davul birisinin, tokmak bir başkasının elindeydi…

Rüzgâr olduğu söyleniyordu ama esinti bile yoktu…

Aydın Doğan medyasından başka rüzgâr hisseden çıkmadı…

Değişim derseniz o hiç yoktu…

Yine CHP halka kapalıydı…

Halkın değerleriyle barışamıyordu…

Sivilleşemiyordu, halka inemiyordu, halkla kucaklaşacak demokratik adım atamıyordu…

Yasadışı oluşumların avukatı değişmişti sadece, konumda bir değişim söz konusu değildi…

Sonra Anayasa Mahkemesi’nin önünde kurulan çadırda da değişim olmadı…

Yine halkın istedikleri, halkın beklentileri, özgürlük alanları, demokratikleşme, sivilleşme adına ne varsa mahkemeden medet bekliyorlardı, hem de yasalarla oynayarak, antidemokratik bir şekilde…

Yine sandıktan değil, başka güçlerden medet umuyorlardı…

CHP’liler bir süre bu rüzgâr yalanına inandılar…

Haklıydılar, bugüne kadar partilerine gönül vermişlerdi, artık partinin kıpırdama zamanı gelmişti…

Ama parti yönetiminde statüko hakimdi, değişim ise laftan ibaretti.

Rüzgârsa esinti bile değildi…

***

Gelelim Şişli Belediye Başkanı ve Türkiye Değişim Hareketi Lideri Mustafa Sarıgül’e…

Sarıgül’ün çıkışının yanlış olduğunu o günlerde köşemede okurlarımla paylaşmıştım. Çünkü benim bildiğim siyaset yapmayı istemenin arasında “öfkeyle kalkmak” yoktu…

Siyaset, önce halk için yapılmalıydı…

Memleketine hizmet etmek, insanına farklı şeyler sunmak ve tecrübesini bu yolda harcanmak için siyaset yapılır diye biliyordum…

Siyaset yaparken başka amaçların da olabilir ama odakta bu ikisi yoksa doğarken ölmüş bir siyasete soyunulmuş demektir…

Sarıgül, genel başkanlığı alamayınca öfkelendi…

Öfkelenmekte haklıydı aslında; CHP’de demokratik bir seçim sistemi yoktu, bütün yollar adaylara kapatılmıştı sadece Baykal aday olabiliyordu. Silahların gölgesinde kongre yapılıyor, yetmiyor genel başkanlığa aday olacak kişi tartaklanıyordu…

Bunun üzerine genel başkanına küsen Sarıgül, “Parti kurayım da gör gününü” dercesine Türkiye Değişim Hareketini başlattı.

Bütün illerde bu harekete inanan insanlar çıktı. Zamanını, parasını harcadı, işini gücünü bıraktı, yer tuttu, kira ödedi, masraf etti ve TDH’yi parti haline getirmeye çalıştılar…

Anadolu’daki insanlar inanıyordu ve hareketin peşinden gidiyordu…

Ama Sarıgül, bu harekete inanmıyordu…

Onun için Belediye Başkanlığı koltuğuna her daim sıkı sıkıya sarılmıştı…

İşi garantiye almak istiyordu…

Önünü görmek, planlarını iyi yapmak niyetindeydi…

Ülkeyi değil, kendisini kurtarma derdindeydi…

Kendisine ümit bağlayanlar umurunda bile değildi…

Onun tek siyaseti Baykal’dı…

Baykal, partiyi antidemokratik bir şekilde yönetiyordu ve bunun üzerine siyaset yapmak kolaydı ama beklenmedik bir anda Baykal diskalifiye oldu, olmasına ama aynı antidemokratik yönetim duruyor…

Buna rağmen de Sarıgül’e bir ışık doğdu…

Yeniden partide görev alabilirdi…

Hiç değilse tekrar belediye başkanı olabilirdi…

Kemal bey seçilince önce bir künde çekti, nabız yokladı, sonra vazgeçti…

Işık bekliyordu…

Dün o ışık yakılmış olmalı ki, “Türkiye’yi ve solu değiştirme” adına çıktığı yolda “gönüldaşlarını” yalnız bırakarak parti kurmaktan vazgeçtiğini söyledi…

Sarıgül’e hiç güvenmemiştim ama inanın Anadolu’nun dört bir yanında “içinden gelerek” bir “değişim” özlemiyle harekete destek verenlere üzülüyorum…

Kandırıldılar. Baykal’a “Parti kurayım da gör gününü” gözdağı olmadı ama kendi taraftarına bunu yapmış oldu…
Naif Karabatak
23 Haziran 2010

Kemal Bey’de Yeni Bir Şey Yok

Fiili olarak Genel Başkanlığı Önder Sav yürütse de, kâğıt üzerinde CHP’nin Genel Başkanı olan Kemal Bey, kaset skandalından sonra elde ettiği koltuğu sağlamlaştırmak için yurt gezisine çıktı.

Dün de Gaziantep ve Adıyaman’a uğradı…

Yeni ne söyleyecek diye doğrusu merak ettim…

Hani belki darbecileri elinin tersiyle itmeye başlayabilirdi…

Halkın içine giren Kemal Bey, halkın refahı için üç beş kelam edebilirdi…

Belki de bu milletin daha fazla demokrasi ihtiyacı olduğunu kavramış da olabilirdi…

Kim bilir, belki “darbe anayasası sıktı kardeşim” türü bir çıkış yapabilirdi…

Ya da “30 yıldır akan kan dursun artık” diyerek demokratik açılımı bundan böyle destek vereceğini, hiçbir kişiyi ayrı tutmayacağını söyleyebilirdi…

“Bu kandan nemalananlar kimler?” diye yüreklice bir çıkış da yapabilirdi…

Ergenekon gibi yapılanmaların demokraside yeri olmadığının altını çizerek, “her türlü yasadışı oluşumlara karşı” duracağını haykırabilirdi…

Bugüne kadar partisinin avukatlığını üstlendiği Ergenekon’un yargı sürecine saygılı olduklarını, hangi makamda olursa olsun, kim olursa olsun, ne kadar malı mülkü bulunursa bulunsun, omzunda ne kadar yıldız dizilirse dizilsin, herkesin yargı önünde eşit olduğunu söyleyebilirdi…

Belki de Kemal Bey, Avrupa Birliği’nden bahsedebilirdi…

Türkiye’nin artık statüsünün yükselme zamanının geldiğinden söz edip, antidemokratik yasa ve yönetmeliklerin medeni ülkeler seviyesine çekilmesi gerektiğini hatırlatabilirdi…

Bölgeler arası farklılığa dikkat çekebilirdi Kemal Bey…

Bugüne kadar Doğu ve Güneydoğu ile batının arasındaki istihdam, yatırım, sosyal ve kültürel destekler, kişi başına düşen milli gelirin denkleştirilmesinin zamanının çoktan gelip geçtiğinden de söz edebilirdi…

İnsanların dillerinden utanmadığı bir ülke vaat edebilirdi pekâlâ…

Ya da “kültürel farklılıkların zenginlik” olduğunu söyleyip, artık bunun ayrım gibi gösterilmesinin koca bir ayıp olduğunu da ekleyebilirdi…

Belki Kemal Bey gaza gelip, inancından dolayı başörtüsü takan kızlarımızın da okuma hakkı olduğunu tüm kamuoyuna deklare edebilirdi…

“Başbakan” olma hayali kuran Kemal Bey, Türkiye’nin demokratik bir ülke olması, insanların özgür yaşaması için ne gerekiyorsa onu yapmaktan çekinmeyeceklerini söyleyerek de konuşmasına başlayabilirdi…

Şişirilmiş bir rüzgârla ortaya çıkarılan Kemal Bey, dayatmalara karşı da bir çıkış yapabilirdi…

Mesela bürokrasinin TBMM’nin yetkisini elinden alma gibi yasadışı girişimlere sert tepki gösterebilirdi…

Yargının siyasallaşmasının artık kabak tadı verdiğinden de dem vurup, “herkes işini yapsın” diye tavsiyede de bulunabilirdi…

Kemal Bey, CHP’nin yolunu arşınladığı Anayasa Mahkemesi’nin, yasada belirlenen “incelemesi”nin dışında cılkını çıkarma hakkının olmadığını da söyleyebilirdi…

TBMM’nin, milletin hür iradesini temsil eden bir kurum olduğunu haykırıp, “hiç kimsenin milli iradeyi yok sayamayacağını, ipotek altına alamayacağını, baskı uygulamayacağını, gözdağı veremeyeceğini” dillendirebilirdi…

Kemal Bey, Türkiye’nin “özgürlükler ülkesi” olacağını da söyleyebilirdi…

***

Bütün bunları yapamadı…

Yapamazdı da…

Öncelikle Önder Sav’ın “yetki verdiği” oranda genel başkandı…

Ondan habersiz tek kelime söyleyemezdi…

Alimallah çimdiklerdi, “kendine gel” diye konumunu hatırlatabilirdi de el âleme rezil olunurdu…

Ne yapacaktı, fakirlik edebiyatı…

Yoksulluktan dem vuracaktı…

Herkese aş ve iş vaadi yapacaktı, bugüne kadar gelenler gibi…

İki anahtar vaat edip, sonra kökünü alanlardan da olabilirdi…

Geçelim…

Ne dedi diye çok düşündüm…

Sahi Kemal Bey dün iki ilde ne söyledi?

Şöyle özlü bir söz çıkarıp, başlığa alacağımız ne söyledi?

Bizi zengin edeceğini söylemedi ama açlıktan ölmememiz için iki dilim ekmek uzatacağından bahsetti…

Hani darbe olursa, hepimizi kodese alırlarsa da, ölmememiz için iki dilim ekmek uzatan olur.

Sıkıyorsa bu ülkeyi özgürleştirecek, sivilleştirecek, darbecilere ve darbe heveslilerine haddini bildirecek, yasaların tam anlamıyla uygulanacağı demokrat bir ülke vaadinde bulunun…

Sıkıyor mu?

Yoksa Ergenekoncular mı izin vermiyor, Önder Sav mı yasak koyuyor?

Kemal Bey, saygısı dâhil, hiçbir şeyi değişmemiş ve yeni hiçbir şey söyleyecek yüreğinin de olmadığını gördüm…

Muhalefet adına üzülmedim desem yalan olur…

Kasetin doğurduğu genel başkanlık böyle bir şey mi?

***

Not: Şişirilmiş rüzgârla koltuğa oturtulan Kemal Bey, Başbakanlık hayali kuruyor ama kendisini Başbakan gibi gören bir kalabalık karşılamıyor…

Meydan başka türlü söylüyor da, haberi olsun…

Ümitlenmek hoş da, hayallerin boşa çıkmasına hazır olmak gerek…

Naif Karabatak
22 Haziran 2010

21 Haziran 2010 Pazartesi

Ergenekon Çok Yaşa!

Yargıtay 11’inci Ceza Dairesi, sonunda internete düşen ses kaydına sadık(!) kalarak, önce elmalarla armutları toplayıp, hıyar haline dönüştürdükten sonra “ilânihaye” diyebileceğimiz bir yol buldu “koşulsuz, kefilsiz, senetsiz ve de sepetsiz” bir şekilde Ergenekon sanıklarını kodesten alıp, tatil köyüne gönderdi…

Bir kıyamettir kopuyor…

Neymiş efendim, Yargıtay 11’inci Ceza Dairesi yetki gaspı yapmış…

Yapar, kardeşim yapar. Bir de sana mı soracaktı?

Hem onlar “Türk Milleti Adına” karar veriyor. (millette bunu halen anlamadığından “Hangi millet” diye sağa sola bakıyor ama bir türlü o milleti bulamıyor.)

Neymiş efendim, karar 9’uncu daireninmiş…

Ne yani “bizden olan mahkeme” tartışmasına da hiç tanıklık etmediniz mi?

Sonra efendim hukuk derin yara almışmış?

Türkiye’de bir süredir hukuk var mıydı ki, şimdi turp gibi bir hukuk bekliyorsunuz, aaa benim Türkiye’yi hukuk devleti sanan hukukçularım…

Efendim, bu kararla birlikte hukukta mevta olmuş. Artık helvasını da yermişiz, kırkını da, elli ikisini de okuturmuşuz. Hatta kelime-i tevhidini bile çekerdik ama bu defa da irtica hortladı diye Fadime kızımıza gerek duymadan basarlar yaygarayı…

Neymiş efendim, 72 milyonun gözünün içine baka baka yargıyla oynanıyormuş…

Ne yani bu yaştan sonra çelik çomak mı oynasınlar?

Gerçi sokaktaki çocuk bile dalga geçmeye başladı ya, olsun yine de karizma denen bir şey var canım. Onlar bildiklerini oynuyorlar ya da kendilerine öyle belletilmiş…

Bazıları da şaşkınlığını gizleyemiyor…

Neymiş efendim hukuk tarihinde böylesine hukuksuz bir karar yokmuş…

Senin o dediğini hukuk adamları yapar…

Bir süredir Türkiye’de hukukçular baskı altında, hukuksuzlarınsa borusu ötüyor…

Ne sandınız ya, boru mu bu?!

Sonra “fotokopiden” karar aldıkları söyleniyor, koca koca yargıçlar suçlanıyor…

Kötü mü, bak “ıslak imza” tartışması da böylece bitmiş oldu…

İstenirse fotokopi, alakasız bile olsa karara yetiyormuş…

İstenmezse ıslak imza olmayınca olmuyormuş…

Sıkmayınca da tümünü birden reddedenler çıkabiliyormuş…

Yani tam şinanay yavrum şinanay, hem de hopa hopa şinanay…

Bu hukukçuların derdi çekilmiyor…

Kimisi de ayın 28’inde İstanbul’da görülecek davada “birleştirmeden” kaygı duydukları için alelacele, talandan mal kaçırırcasına elmalarla armutları topladıklarını ve ortaya ucube bir meyve çıkardıklarını söylemeye getiriyorlar…

Ne yapacaklardı ya, koskoca Ergenekoncuları kurda kuşa yem mi edeceklerdi?

Hem onlar “birleşme” lafını duyunca “nikâhlı mı, nikâhsız mı” diye tereddüde düşmüş olabilirler…

Hem ne yapmışlar; milleti kafeslemek, denizaltında minicik yavruları havaya uçurmak, cami bombalamak, darbe yapmak, insanları öldürmek, pusu kurdurmak, kaos ortamı yaratmak… daha neler neler, maydanozlu köfte yerine dom dom kurşunları, yerden fışkıran silahlar, mühimmatlar, pardon boruydu bunlar boru…

Bütün bunları yapanların karnı tok olmazsa, sırtı da pek olmazsa yapabilirler mi?

Niye biz yapamıyoruz…

Pardon, biz o kadar şerefsiz olamıyoruz…

Şakası, dalgası bir yana…

Birileri bütün Türkiye’nin gözünün içine baka baka hukuku çiğniyor, terör örgütüne arka çıkıyor ve vatan haini olabileceği kesin gibi gözükenlere kol kanat geriyor ve bütün bir halkın “Ya ya ya şa şa şa Ergenekon çok yaşa” diye tempo tutmasını bekliyor…

Onu bunu bilmem ama bu millet, o tempoyu tutmayacak kadar onurlu ve şereflidir…
Naif Karabatak
21 Haziran 2010

20 Haziran 2010 Pazar

Nihayet ağzındaki baklayı çıkardı…

Hafta sonu yine yüreklerimizi dağlayan haber geldi. Bu defa adres, Hakkari’nin Şemdinli ilçesine bağlı Gediktepe’ydi. Hain saldırıda 11 askerimiz şehit düşerken, 16 Mehmetçiğimiz ise yaralandı. Acısı zor, tarifi imkansız olan bu tür saldırılarından sonra bildik “kınama” mesajları yeniden gündemimize girdi. Değişen bir şey yoktu. MHP lideri Bahçeli hariç. O, ağzındaki baklayı çıkardı…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bir süredir eveledi, geveledi ama sonunda, en nihayetinde ağzındaki baklayı çıkardı. Son olan terör saldırısından sonra “Derhal Milli Güvenlik Kurulu toplansın, OHAL ilan edilsin” dedi…

Hazretleri geç kalmış. Bir de “darbe yapılsın” deseydi…

Sanki bugünkü terör örgütünün peydahlanması sivil iktidarda oldu gibi havaya girmenin alemi yok. Bu ülkenin başına ne bela geldiyse darbeden, sıkıyönetimden ve OHAL gibi antidemokratik ve keyfi sistemlerden geldi.

30 yıldır “terör örgütleri bu hain saldırılarla asla emeline ulaşamayacak” diye kınama mesajları yayınlayanlar, çözüm için bir adım da atmış olsalardı inanın şimdiye terör sorunu diye bir şey kalmazdı.

Bahçeli, çözüm olduğu halde çözüme yanaşmıyor ama hiçbir suçu olmayan bölge halkına hayatı zehir etmek için adım da atıyor, koşuyor da…

Sanki bize ödül verecekler, alın OHAL’ınızı başınıza çalın, bizden de fersah fersah uzak edin. Eğer bu ülkeye, insanımıza, analarımıza, askerimize bir iyilik etmek istiyorsanız, terörü bitirin…

Öyle askeri tedbirlerle, savaş çığırtkanlığıyla değil, demokratik yollardan ve özgürlük sınırlarını genişleterek…

Korkmayın, size hain diyen çıkmaz, çünkü PKK’da bu savaşın bitmesini istemiyor…

Aynı safta durmayın, olmaz mı?
Naif Karabatak
21 Haziran 2010