18 Haziran 2010 Cuma

Bir Heyecan Olmalı…

Bugün bir değişiklik yapıp, “bizim zamanımızda..” diye başlayan bir yazı kaleme alacak ve sizleri de benle birlikte okul sıralarına götüreceğim.

Malum bugün karne günü ve bugün çocuklarımızın karne sevincine ortak olacağız…

Belki onlarla birlikte üzülecek, belki notların kritiğini yapıp, daha güzel notlar almak için nasıl “yarış atı olunacağını” konuşacağız.

Belki de eğitim sistemini eleştirecek, ideolojik kaygıları dillendirecek, iktidarın yanlış yaptığını söyleyecek, öğretmenlerin iyi eğitim vermediğinden bahsedeceğiz…

Sonuç itibariyle eskiye göre değişmeyen şey ise “notlar iyiyse biz aldık, değilse öğretmen verdi…”

Ama gerçek olan, teknolojinin, gelişmenin bazı şeyleri öldürdüğüydü…

Öncelikle de heyecanı…

O zamanlar her şeyin bir heyecanı vardı…

Beklemek acıydı ama heyecanlıydı da…

O heyecan sarardı her yanımızı…

Bizi ateşlerdi, tetiklerdi, âşık ederdi, sevdalandırırdı, uçururdu, kaçırırdı, dağlara çıkarırdı, yollara vurdururdu…

Heyecan yoksa hayatın anlamı da yok demektir bana göre…

Heyecanı kaybetmek, hayatı kaybetmekle eşdeğerdir…

O kadar çok heyecanımız vardı ki, o kadar çok şeyi merakla beklerdik ki, o kadar çok şeye arzu duyardık ki…

Bazen sıcak bir simit, bazen kızarmış halka tatlı, bazen bir gülücük, bazen bir bakış, bazen bir dokunuş, bazen ruhu okşayan bir ses ve bazen de not…

***

Bizim zamanımızda her yapılan sınavın bir heyecanı vardı…

Önceden “falanca gün yazılı var” denmezdi, davetiyeli yazılı yapılmaz, “çıkarın kağıtları” dendiği anda yazılı moduna girerdik…

Yazılıdan ne aldığımızı, internette e-okul’a girip öğrenme şansımız yoktu, öğretmenin lütfuna mazhar olmayı beklerdik.

Kaç yazılı olduk, kaç sözlü olduk, hangisinden ne aldık gibi sorularımızı kime soracaktık ki?

Eğer “iyi saatlerde olsunlar”a denk gelmişse öğretmenimiz, “notları açıklıyorum” diyerek “kara kaplı” defterini açıp isim isim okurdu…

İyi not alanlara “aferin” demesi, kırık not alanlara “eşek adam” diye takılması bile hoştu…

“1859 Naif Karabatak”ın notları pek parlak olmazdı, kötü de çıkmazdı yani…

Derslere kafa yormamamız için o tarihlerde “kardeşi kardeşe düşürme” provaları yeni yeni yapılıyordu…

Minicik kafalarımızın içini “karşıt görüş düşmanlığı”yla doldurmaya çalışıyorlardı.

Bizse inadına savaşmıyorduk, sevişemiyorduk da…

Çünkü yaşımız “tutmuyor”du…

Henüz şimdiki gençler gibi kafamız “o işlere” çalışmıyordu…

Facebook’umuz yoktu ki, “sevgililerimizden(!)” mesaj alalım…

MSN’emiz yoktu ki, her daim görüntülü konuşalım…

Bize uzaktan görme yetiyordu…

Hemencecik heyecan sarıyordu her bir yanımızı.

Eli elimize değse, gözü gözümüze rastlasa bütün vücudumuz tir tir titrerdi…

Yolunu beklerdik her köşe başında, sağ salim eve varmasını ondan habersiz sağlardık.

Karşılıksızdı bizim sevgimiz, çıkarsızdı…

“Faydalanma” lügatimizde yoktu, sevmemiz yetiyordu…

Sevilmeyi düşünen kim?

***

Her yılsonunda “karne heyecanı” sarardı her yanımızı…

Notumuz nasıl olacaktan çok, aynı sınıfta kalıp, kalamayacağımız önem taşırdı…

Ya ben kırık not alırsam, ya o yüksek not alır da bir başka sınıfa giderse…

Düşünmesi bile korkunçtu…

O heyecanla karne almayı beklerdik…

Notlarımızı da bilemez, belki tahmin yürütürdük, öğretmenlerin vicdanına sığınırdık bir şekilde…

Ve karne gününü iple çeker, notlarımız iyiyse atacağımız sevinç narası, bir başkasının notuna endeksli olurdu…

***

Şair “önce ekmekler bozuldu” der…

Oysa önce bozulan heyecanımızdır…

Onu aldılar bizden…

Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, sunduğu kolaylıklarla “bekleme” zevkini de bir yana bıraktı, hasreti kaybettik sanki…

Karne notlarını bile bir ay önceden bilen öğrencilerin nasıl bir heyecanı olacak?

İnsanın hayatında bir heyecan olmalı, çocukluğunda da, gençliğinde de, olgunluğunda da, ihtiyarlığında da…

İnsanı hayata bağlayan en önemli şeydir heyecan…
Naif Karabatak
18 Haziran 2010

15 Haziran 2010 Salı

Dar kafalılık bu olsa gerek

Dünkü yazımı eksen kaymasından şikâyet edenlere ayırmıştım. Yazımda, aslında ortada eksen kayması olmadığını, bunu dillendirenlerin yanlış yerde durdukları için onlara öyle geldiğini özetleyecek şeyler söylemiştim.

Yanılmadığımı Oktay Ekşi’yi okuyunca bir kez daha anladım.

Hürriyet Gazetesi Yazarı Oktay Ekşi’nin dünkü yazısı, eksencilerin asıl niyetini gösteriyordu. Yazsının başlığı “Arap’ın Gözüyle”ydi…

Kanımca, başlık bile onun ırkçılığının bir göstergesi. Ne derse desin, bir küçümseme edası taşıdığını gizleyemiyor. Küçümsediği, koca bir Ortadoğu ve koca bir coğrafyada yaşayanlar, yani insanlar…

Onların “Arap” olarak doğmaları kendi tercihleri olmadığı gibi Oktay Ekşi’nin de Türk olarak doğması kendi tercihi değil. O zaman hangi ırktan olduğunun bir önemi yok, ne kadar adam olduğudur önemli olan.

Gelelim Oktay Ekşi’nin başıyla sonu bir olmayan yazısına…

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) yaptığı bir araştırmasından hareketle kaleme sarılan Ekşi, Türkiye’nin AK Parti döneminde Araplara yaklaştığını ispat etmeye çalışıyor…

Ve bilmeden bir doğruyu da satır aralarında veriyor…

TESEV’ciler Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan ve Suriye’de tam 2006 kişiyle yapılan yüz yüze görüşmenin sonucunda “Arapların Türkler hakkındaki olumsuz duyguları 3 Kasım 2002 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiyle değişmeye başlamış.” diye not düşüyor ve ekliyor elbet…

“1 Mart 2003’te TBMM’nin topraklarımızı ABD askerlerine açmayı reddetmesi ve sonra Başbakan Erdoğan’ın Gazze’de binlerce sivili öldüren İsrail’e ‘hakaret’ düzeyinde eleştiriler getirmesi Türkiye’nin Arap gözündeki itibarını çok yükseltmiş. Öyle ki şimdi Arapların yüzde 75’i Türklere olumlu gözle bakıyormuş.”

Şimdi bunun nesi kötü?

Bu Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaklaşması manasına mı geliyor, yoksa Türkiye’nin itibarının artması manasına mı?

Bunun ayrımına sayın Ekşi’nin varamadığı anlaşılıyor…

Ortada bir olumsuz düşünce varsa ve müspet tavırlarla, doğru adımlarla, dik duruşla, haksızlığa karşı tek yumruk olmayla, hakkı ve adaleti savunmayla, zulmü önlemek için çaba sarf etmekle değişiyorsa bu, Türkiye’nin Araplara yaklaştığı manasına mı gelir, yoksa Türkiye’nin itibarının ve bölgedeki ağırlığının arttığı manasına mı?

Ekşi, anketin bu bölümünde bir parantez açarak sormuş; “Avrupa Birliği kamuoyundaki olumlu puanımız yüzde 20’lerde sürünürken Araplar dünyasında yüzde 75’lerde ise, biz hâlâ ‘Batılıyız’ diyebilir miyiz?”

O kişiye göre değişir…

Kimi batılı olduğunu söyler, kimi doğulu, kimi kendisini kuzeyli bilir, kimi güneyli…

Burada hangi yöne döndüğün değil, o yöndeki uygulamaları, yaşam tarzını, demokrasiyi, adaleti, laikliği, sosyal devlet olmanın gerekliliğini ne kadar içine sindirebildiğin, ne kadar onlar gibi olduğunla direkt alakalıdır…

“Biz batılıyız” deyip, üçüncü dünya ülkesi olmamızın kime ne faydası var?

Biz istediğimiz kadar batılı olalım, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, HSYK ve Barolar Birliği’nin hukuksuzluklarına çanak tuttuğumuz müddetçe, kişiye göre, inanca göre, partiye göre hukuk uygulayacaksak, nereli olursak olalım, nereye yakın hissedersek hissedelim değişen ne olacak?

“Batılıyız” diye feryat figan etsek, hatta dövünsek, 27 Mayıslar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar, 27 Nisanlar, kafesler, balyozlar, sarıkızlar, aykızlar, terör örgütleri, planlar, projeler… bütün bunların hepsi bir anda yok mu olacak?

Öyleyse binlerce kez “batılıyız” diye bağıralım…

Bağırmakla olmuyor, “olmayı düşündüğün yerdeki standartları ülkende uygulamakla” oluyor…

Ama onun olmaması için Sayın Ekşi dahil çırpınan çok.

Ve Oktay Ekşi, yazının sonunda gerçek niyetini de orta yere koyuyor…

Arapların, Türkiye’yi ‘İslam ve demokrasinin başarılı bir sentezi’ olarak gördüklerini, ‘Türkiye gibi olalım’ diyenlerin sayısının arttığını, Türkiye’nin laik modelinin, cazibeyi artıran bir diğer önemli unsur olduğunu da ekliyor ama not düşerek…

“Yani Arap entelektüeller ne kadar ‘Türkiye gibi olalım’ dese de Atatürk gibi bir ‘devrimci’ bulup, ülkelerinde ‘laik bir rejim’ kurmadıkça ne kadar öykünürlerse öykünsünler, çok çok Pakistan kadar olurlar.”

Din ve dini değerleri kullanarak siyaset yapan partilere izin verildiği sürece karanlıktan çıkamayacaklarını öğütleyen sayın Ekşi, “hukukun üstünlüğü” zemininde gelişen “özgür düşünce, eşitlik temelindeki özgür yaşamı” öğrenmeleri gerektiğini salık veriyor…

“Ama” diye ekliyor, “bugünküne değil, bugünkünü doğuran Atatürk Türkiyesi’ne...”

Şimdi “ne alaka?” diye burada sormak lazım…

Cumhuriyetin kurulduğu, tek parti iktidarının hüküm sürdüğü, hukuk dediğinin iki dudağın arasından çıkanın olduğu o zamanda, “hukukun üstünlüğü”nün olduğuna Sayın Ekşi inanıyorsa, ben de yürekten inanacağım…

Atatürk’ün hangi sözünde “benim yaşadığım dönemden bir adım ileri gitmeyin” diye bir tavsiye var ki, sürekli 1938 öncesine dönmek istiyorlar…

Böyle mi batılı olunuyor, doğrusu çok merak ediyorum…

Oysa Atatürk, “Muasır medeniyet” özlemi içerisindeydi ve Atatürk yaşadığı müddetçe de o özlemi gerçekleşmedi. CHP’nin iktidarında da gerçekleşmedi. Tek partiyle olacak iş değildi zaten…

Türkiye, muasır medeniyet seviyesine yükselmek için ne zaman önemli bir adım atsa, statükocuların ayak oyunlarıyla karşılaşıyor…

Bunu 1960’da da, 1980’de de gördük ve şimdi çok daha belirgin bir şekilde yaşayarak görüyoruz…

“Batılıyım” demekle batılı olunmayacağını sayın Ekşi Araplara tavsiyesinde söylüyor zaten. Ben de aynı sözü sayın Ekşi’ye söyleyeceğim, darbe anayasasını savunmakla, terör örgütlerine arka çıkmakla, kurulu düzenin devam etmesi için uğraşmakla, hukukla oynamakla batılı olunmaz.

Olsanız da, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarındaki bir kabilenin batılı olduğu kadar olabilirsiniz…

Naif Karabatak
16 Haziran 2010

14 Haziran 2010 Pazartesi

Had bilmek nasıl bir şey?

Herkes farklı anlatsa, farklı yorumlasa da büyüklerimiz “had bilmemizi” öğütlerdi ama bu had nereye kadardı hep merak ederdim, dün bu merakım giderildi…

Biz İsrail’e “insanlık” öğretemiyoruz ama onlar bize “insanlık dışı davranış nasıl olurmuş” gösterdikleri gibi, şimdi de “had bilmezlik” nasıl bir şey onu öğretmeye başlıyorlar…

***

İnsanların bir şirkete, bir ürüne veya bir ülkeye karşı elindeki en büyük kozu, kuşkusuz “boykot”tur…

Silaha sarılmadan, kavga etmeden, gürültüye pabuç bırakmadan, öfke kusmadan, elindeki imkânı kullanarak, “seçme” özgürlüğüne sarılarak, tepki gösterdiğin firma veya ülkenin ürününü almama hakkını kullanıyorsun.

Bu “almama”, toplu halde olduğu zaman kitlesel boykot, kısa sürede etkisini gösteriyor ve o firma veya ülke ayağını denk almak zorunda kalıyor…

Elbette ki boykotta sayı da çok önemli…

Mini minnacık bir boykotun veya nüfusu az olan bir ülkenin, çok olan ülkeye boykot ilan etmesi bir anlam ifade etmez, “çerez parası” der geçerler…

Türkiye, yıllardır boykot silahını zulümlerde ve özellikle de inanca hakarette kullandı ama bu o kadar da etkili olmadı veya beklenen seviyede gerçekleşmedi…

İsrail’in Mavi Marmara gemisindeki insani yardım gönüllülerine saldırmasıyla boykot yeniden gündemimize girdi…

Kim ne kadar uyguladı, ne kadar sıkça kullandıkları ürünlerden feragat ettiler bilinmez ama İsrail’de bizim ürünlere boykot uygulamaya başlamış…

Haberi görünce nedense aklıma had bilmezlik geldi…

Hem suçlu olacaksın, hem de zeytinyağı gibi üstte çıkmaya çalışacaksın…

Onların boykotu Türkiye’yi ne kadar etkiler bilemem ama bu ülke İsrail mallarına gerçek manada bir boykot uygulasa, sanırım İsrail denen bir ülke kalmayacağını, ekonomik olarak tarumar olacakları kesindir.

Buna rağmen de mızıkçı çocuklar gibi “onlar yapmadan biz yapalım” diye güya gözdağı veriyorlar…

İsrail’deki büyük süpermarketler, Türk mallarına karşı boykot başlatmış. Türkiye’den makarna, kâğıt tabak ve ketçap gibi ürünler ithal ediliyormuş. Bu ürünleri Türkiye yerine İtalya ve Çin gibi ülkelerden alacaklarını açıklamışlar…

Boykotçu İsrailliler, böylelikle Türkiye’nin 93 milyon dolar zarar göreceğini öne sürmüşler…

***

Uzun süredir kullanmaya alışkın olduğumuz, doğrusu hangi ürünün hangi ülkenin olduğunu da bilmediğimiz bir tüketici alışkanlığına sahip milletiz.

“İsrail mallarını boykot edelim” diye kollarımızı sıvasak, sıvadığımız gömlek kolu bile İsrail ürünü olabilir diye tereddüt ediyoruz.

Türkiye’de İsrail lobileri, tıpkı ABD’deki gibi etkililer ki, market raflarını süsleyen İsrail mallarının sayısını bile tahmin etmekte zorlanıyorum.

Buna rağmen de, İsrail’de boykot düşünenler, Türkiye’nin karşılık vermesi halinde başlarına neler geleceğini tahmin etmemeleri mümkün değil.

O zaman bir başka şey daha mı tahmin ediyorlar, diye düşünmeden edilmiyor.

“Alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyeceğimizi” düşünmüş olabilirler mi diye çok kafa yordum…

O zaman bizi iyi tanıyorlar demekti bu…

Biz ise onları tanımıyorduk…

“Biz boykot yaparız, onlar yapamaz” diye kendilerinden emin bir tavırları var gibi…

Oysa istesek biz âlâsını yaparız…

Sadece dişimizi sıkmakta iş…

Benzerine yönelmekte…

Alışkanlıklarımızı çok da değiştirmeden, İsrail ürünlerini iyice belleyip, tüketim alışkanlığımızı gözden geçirmektir sadece…

Çok zor değil…

Böylece savaşmadan da ders verebiliriz.

Onlar insanlık sınırını zorlamaya yıllardır devam ediyor…

İşgal ettikleri topraklarda masum insanlara her türlü zulmü reva görüyor…

Yüreğinde insan sevgisi olan ve yardım ulaştırmak için didinenleri bile sınırlarının çok ötesinde vuracak kadar alçalabiliyorlar…

Ve onların ekonomisini kalkındıran da bizleriz…

Bu çok kötü bir durum aslında…

Onlar had bilmeden boykota başladı, biz ise haddimizi bilerek boykota başlamalıyız…

Böylece ülkelerin değil, askerlerin değil, dev şirketlerin değil, bizim gibi vatandaşların neler yapacağını gösterme şansını bir kez daha elde ederiz.

Var mısınız, zalimlerin ürünlerini kullanmamaya…


Naif Karabatak
15 Haziran 2010