10 Haziran 2010 Perşembe

Kim, Kimin Kölesi?

“Cep telefonları, TV’ler ve radyolar çalışmayacak, enerji kesintileri yaşanacak ve dünya genelinde hiçbir şey çalışmayacak, karanlık ve kaos hakim olacak.”
***
Dün ajanslara düşen haberin spotunu görünce ürktüm. Mutlaka yazımın girişine aldığım o tüyler ürpertici spottan sizler de ürkmüşsünüzdür…

Meselenin aslı ise NASA'nın yeni uyarısına dayandırılıyor.

Nasa’nın raporuna göre dev bir güneş fırtınasının potansiyel sonuçları böyle olacakmış. Güneş’in çok sıcak iç kesiminde harekete geçen plazma dış katmandaki manyetik alanlarda sürekli bir değişime yol açacakmış…

***

Teknoloji, bir diğer adıyla alet ve edevatlar, insan hayatını kolaylaştırma amacı gütmektedir.

Bir başka deyişle, tüm alet ve edevatlar, insanlar içindir, insanların emrindedir, insanlara hizmet etmek üzere üretilmiştir.

Çünkü dünyadaki en değerli varlıktır insan; her şeyin en iyisi de insana layıktır…

Peki böyle mi sahiden?

Değerli olduğumuz kesin ama değerimizi bilmediğimiz de bir o kadar kesin…

Emrimizde olan, hizmetimiz için hazır tutulan, sürekli yenilenen, geliştirilen teknolojik aletler mi bizim kölemiz, biz mi teknolojinin kölesi olduk?

İlk bakışta farklı cevap veren bulunabilir belki.

Nadir de olsa babam gibi telefon kullanmayan, televizyonu önemsemeyen, arada bir radyo dinleyen birisiyseniz kaos size göre değil demektir…

Ya Türkiye’deki, dünyadaki teknoloji bağımlısı çoğunluktansanız, yandınız demektir, yandık demektir…

***

Dünle bugünü kıyaslama yaptığımızda “dün mü daha mutluyduk, bugün mü?” diye önünüze seçenek koymayacağım.

Eğer dün, teknoloji bu kadar ileride olsaydı bizim kullanmamamız söz konusu bile olmazdı.

O gün için en ileri teknoloji yine emrimizdeydi, bugün ise emrimizde olanların sayısını bilmediğimiz gibi, kim, kimin kölesi, kimin bir diğerinin emrine girdiğini ise hiç bilemiyoruz.

Siz mi teknolojinin emrindesiniz, teknoloji mi sizin emrinizde?

Sahi hangisi?

Sabah kalktınız, sizi uyandırması için kuracağınız cep telefonunuz da yok, “müzikle güne merhaba” diyeceğiniz radyonuz da…

Sabah haberlerini kaçırdınız, çok önemli değil de, işyerinde televizyonsuz mu kalacaksınız?

Hele hele ev kadınıysanız ve kavgaya da merakınız varsa tartışma programlarını izlemeden gün nasıl geçecek?

Ya işyerinde bilgisayar olmadan nefes alabilecek misiniz?

Bütün hesaplar onda, bütün yazılar onda, planlar ona emanet, projeleri o ayarlıyor, o sizi eğlendiriyor, o uzaklardan haber veriyor, o tanımadığınız kişilerle zaman öldürmenizi sağlıyor, o bilmediğiniz her şeyi öğretiyor, üstüne yalan yanlış bilgileri de katıyor…

Canınız sıkıldığında bir tuş kadar yakın olduklarınızla “soğuk” görüşme yapabiliyorsunuz. O kadar da değil, görüntülü de var, sesli de…

Sonra çocuklarınızı düşünün…

Mesaj atmadan saniyesi geçmeyen çocukları…

Artık ellerine yapışık duruma gelen telefonları, bilgisayarları…

Atari oynayanları, mesaj atanları, tarla sürenleri, hasat kaldıranları, her tür özelini paylaşanları, hayatını dünyaya anlatanları, kendi kendisini meşhur edenleri, cazırtıyla karışık sesinden şöhret arayanları, her gördüğünü doğru sanıp paylaşanları…

Evde teknolojiden faydalanamadınız, işyerinde faydalanamadınız, aracınızda da faydalanamazsanız, hele bir de aracınız yoksa ya da o da çalışmazsa hepten bittiniz demektir…

Oturduğu yerde iş bitiren, elindeki telefonla günde yüzlerce kişiyle iş bağlayanlardansanız da yandınız demektir…

Banka hesabınız yoksa dert etmeyin, ya şişkin bir hesabınız var sürekli sağa sola aktarma yapıyorsanız yandınız demektir.

Cebi deliklerdenseniz sorun yok ama hem cebi delik, hem kredi kartlarıyla şişkinseniz de bittiniz demektir, alışverişi nasıl yapacaksınız, hiç hesap ettiniz mi?

Çocukluğumda televizyonla yeni tanışmıştık. Henüz bağımlı olacak kadar bir yayın süresi yoktu. Akşam başlar, gece 23’de kapanırdı. Buna rağmen de “akşam bağımlısı” haline gelmemiz uzun sürmedi.

O zamanlar televizyonu sadece elektrik kesilince veya yayın olmadığında kapatırdık…

Alışkanlık o hale gelmişti ki, elektriğin kesik olması bile bizi kesmiyordu…

O zamanlar kardeşlerime sıkça takıldığım bir şakam vardı.

Her zamanki gibi elektrik kesilmiş, o güzel anı fırsat bilerek sohbete koyulmuştuk. Diyelim ki, kız kardeşim de televizyonun açılmasını bekliyor ama oyuna dalıp unutmuş…

Birden seslenerek, “televizyonu aç hele ne var bakalım” derdim. Bir koşuda televizyonun düğmesine basar ve beni kalaylaması da bir olurdu…

Daha sonra bu şakayı yaptığımda yemezdi ama ülkemizde elektrik kesintisinden çok ne vardı, unutması da uzun sürmezdi…

***

Yine de o günler çok daha güzeldi diyebilirim.

Hiç değilse canlı canlı, kanlı kanlı paylaşacak şeylerimiz vardı.

Sanal değildi her şey, gerçek olanlar da vardı…

Şimdi her şey sanal, gerçek olanlarsa arada kaynayıp gidiyor…

9 Haziran 2010 Çarşamba

Çalmayı İyi Bilenlere…

Dün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan ilginç bir anket çalışması vardı. “11.Global Yolsuzluk Anketi”nde Türkiye için ilginç veriler yer alıyordu. En önemlisi de, ülkemizdeki yöneticilerin -tamamına yakını denilebilecek kadar büyük bir oran olan- yüzde 88’lik kesimin “sorumluluk almaktan” çekindiklerinin belirtilmesiydi…

Sorumluluk alamayanlar, aynı zamanda yönetemezler de…

Ve yönetilmeyen kurumlar, yönetilemeyen kuruluşlar topluluğu haline gelen bir ülkenin zaten yönetildiği söylenemez.

Ernst & Young adlı şirketin hazırladığı anketin esas amacı dünyadaki bütün ülkelerin yolsuzluk karnelerini çıkarmaktı.

Yolsuzluğu, görev haline getiren yöneticilerin olduğu bir ülkede yaşamak ne garip…

***

Geçenlerde “yolsuzluğu ayyuka çıkmış” bir siyasinin başkanı olduğu kurumdaydım…

Hizmetlerini anlatıyordu, ballandıra ballandıra…

O kentte yaşayanlarsa hizmet olarak hiçbir şey görmemekten yakınıyordu…

O, hizmetlerini ballandırarak anlatırken, halk ise kardeşiyle birlikte kenti nasıl soyup soğana çevirdiklerinden bahsediyordu…

Doğru mudur değil midir bilemem.

İlginç olansa sohbetimizin tam ortasında “bana iki dakika müsaade” demesi oldu…

Makam odasının hemen yanında bulunan “dinlenme” bölümüne geçti…

Namaz vakti geçiyormuş, namazı kılacaktı…

Abdest aldı, namazını kıldı ve yanıma döndü.

Sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik…

Namaz kılan, yani ibadet eden, yani inançlı birisinin “çalma” gibi bir eylemin içersinde bulunamayacağına inananlardandım…

Bu düşüncede olanların aynı zamanda “çaldırmayacağı”nı da bu yaşıma kadar bellemiştim…

Ya vatandaş yalan söylüyor, dedikodu ediyor, hatta iftira atıyordu…

Ya da kılınan namaz, sadece yüktü…

Belki de zaten adamına göre “göstermelik”ti…

Allah’ı (hâşâ) kandıramayanlar, kulu kandırmanın kolaycılığına kaçıyordu…

Sonra da yüzünü büründürdüğü manevi havayla “hesap zamanı”nı hiç aklından çıkarmadığından bahsediyordu…

İnançlı birisiydi…

Geçmişi temizdi…

Geleceği ümit vaat ediyordu…

Temiz bir aileden geliyordu…

Ama sinekten yağ çıkarırcasına da hak etmediği her şeyi cebine indirmeye çalışıyordu…

Vampir haline dönen kardeşi de “aklama” operasyonunu yapıyordu…

Sohbetimiz bitince çıktım, memleketime döndüm…

Üzüldüm tabii…

İftira atılıyorsa o yöneticiye yazıktı…

Gerçekler söyleniyorsa da koca bir kente…

**

Sonra Sabah Gazetesi’ndeki çalışmayı gördüm…

Tesadüfen mi denk getirdiler bilemem.

Dünya ortalamasının üzerinde bir yolsuzluk karnemizin olması hiç hayra alamet değil.

Çünkü yeri geldiğinde “yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede” yaşadığımızı gururla anlatıyoruz…

Müslümanların yolsuzluk yapamayacağını bile bile…

Herhangi bir dine mensup olanların “vicdani” yönü daha ağır bastığını bile bile…

Çünkü yolsuzluk, hırsızlık her dinde “günah” olduğu gibi, insani yönden de kabul edilebilir bir davranış şekli değildir.

Dürüst olmak, her insanın görevidir ama dürüst olmak inançlı insanların esas işidir.

Ahlaki değerlerimizi yitirmek üzereyiz…

Minareyi çalanın kılıfını uyduracağını kendimiz söylüyor ve hiçbir denetimde “yolsuzluk” bulunmayacağını da biliyoruz.

Hep iş yapmayanlarla çalıştığımızdan olsa gerek, “çalsın ama çalışsın” gibi kabullendiğimiz eylemleri de kendimiz dillendiriyoruz…

Oysa maaşını alıyor, itibarını alıyor, makamın ve mevkisinin bütün nimetlerinden faydalanıyor…

Milyonlarca insan asgari ücretle geçinirken, onlar yüksek maaşlar, her türlü imkânlarla donatılıyor…

Üstelik de göreve talip olduğunda veya görev verildiğinde bir anlaşma da yapılıyor; bu işi yapacaksın, bu maaşı alacaksın diye…

Bu şekilde kabul edip, göreve talip olunuyor…

Yine görev sadece kendisine veriliyor, eşi, kardeşi, babası, dayısı, amcasının hiçbir yaptırım gücü olmadığı halde iş bitirenler olarak yakınları görev alıyor…

Yönetmeyi değil ama çalmayı iyi bilenlerin olduğu bir ülkede yaşamak insanların psikolojisini de bozuyor.

Daha düne kadar hangi servete sahip olduğunu bilenler, bugün hesap edilemez servetin kendi ceplerinden çıktığının farkındalar…

Ve hiçbir vatandaş da hakkını helal ederek öte dünyaya göç etmez…

Öte dünyaya inananların bu yüzden çalması çok zor…

Nasıl hesap verilecek?

Yoksa dini inançları da göstermelik mi?

Naif Karabatak
9 Haziran 2010

7 Haziran 2010 Pazartesi

Fetullah Gülen’in Sözleri…

Özellikle bize yapılan tüm olaylarda tek yürek halinde tepki gösterdiğimiz uzun yıllardır biliniyor. Buna rağmen de “çokseslilik” olsun diye arada farklı düşünenler, “cazırtı” yapanlar veya “düşman bellediklerimizin ağzıyla” konuşanlar da yok değil. Biz bize benzeriz aslında ama nedense bunu ikrar edenlere de tepki gösteririz.

1915 olaylarını kim dillendirirse haindir.

Birisi bize “öz kardeşini boğduran padişah sizde değil mi?” dese kıyamet koparırız…

Ya da ne bileyim, “Dersim’de kendi insanınızı yakmadınız mı, katletmediniz mi” diye soru yöneltse “atalarımızı savunmak için” bütün gücümüzle ileriye atılırız.

“Siz kendi başbakanınızı asmadınız mı, kendi insanınıza tankları doğrultup, silah sıkmadınız mı, kendi insanınıza her türlü adice işkence yapmadınız mı?” deseler de milliyetçilik duygularımız kabarır ve zalimleri savunmaya geçeriz…

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün olduğu gibi bu örneklerin aksine çok güzel hasletlerimizi de bir çırpıda sıralayabiliriz…

Aslında bu iki örneği bir çırpıda sıralayabilmek, bizim büyük millet olmamızı, insani yönümüzü, inancımızı, itikadımızı ve farklılıklara bakışımızı değiştirmez.

Aksine, “geçmişimizi hatalarıyla sevaplarıyla sorgulama” becerimizin olduğunu gösterir.

Ama biz, iyilikleri alıp, kötülükleri de savunmayı çok severiz...

Bize göre, atalarımız asla hata yapmamıştır, hatta bizim ülkemiz hiç hata yapmaz…

***

İsrail’in son hain saldırısı bütün bunları bir kez daha hatırlattı.

Tarihten gelen “Yahudi düşmanlığı”nın yanında, “İsrailli yöneticilere öfke” kusanlar da vardı, toptan “lanetli” olduklarına inanlarda…

Yani bir şekilde “dini” yönden de tepki gösterenler vardı, “insani” yönden de. Bir de tabii ki “ırkçı” söylemlerle karşı çıkanlar…

İnsani yönden tepki gösterenlerin, doğal olarak her dinden, her kültürden olması doğaldı. Hatta bazıları ırkçılığa varan söylemleri, o kadar aşırıydı ki, “Ha İsrail ırkçısı, ha bizimkiler” demekten kendinizi alamıyordunuz. Zaten İsrailli fanatiklerin söylemleriyle bizdeki bazı siyasi ve basının söyleminin aynı olması da bundandı. Onlar kendi ırkçılığını yapıyordu, bizimkilerse yüklendikleri misyonu yerine getiriyordu…

Bütün bunlar tamam ama tepki gösteren herkesin bizim gibi düşünmesi gerekir mi?

Olayın sıcaklığıyla duygusal yanımızın ağır basmasından sonra aklıselimle değerlendirme yapmayı kaçımız becerebiliyoruz?

“Ya olmasaydı, şu şekilde olsaydı, böyle de olabilir miydi” gibi ayrımlar yapıp, değerlendirme şansı yakalayabiliyor muyuz?

Sanmıyorum…

İsrail ağzıyla konuşan bir kenara bırakırsak, herkesin, aynı olayda, tıpkısının aynısı bir görüş sergilemesi beklenmemeli.

Olayın başından itibaren konuyla ilgili Fetullah Gülen’in ne diyeceği merak ediliyor, suskunluğu ise doğrusu yadırganıyordu.

Tam da bu sırada Fethullah Gülen’in ABD’nin önde gelen gazetelerinden Wall Street Journal’a verdiği söyleşide, İHH’nin organizasyonuyla Gazze’ye giden filoya ufacık bir eleştiri getirmesi kimilerine göre “şok etkisi” yaratacak cinstendi…

Gülen, söyleşide, olayla ilgili izlediği haberler hakkında, “Gördüğüm şeyler hiç de hoş değildi. Çok çirkin şeylerdi” dedi ve devam etti: “Organizatörlerin Gazze’ye yardım götürmeden önce İsrail’le uzlaşma yolunu seçmemeleri, faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmaktır.”

Özellikle “otoriteye baş kaldırma” kısmı kabul edilecek bir kelam değildi…

İlk tepki İHH’dan geldi. Başkan Bülent Yıldırım, her türlü girişimi yaptıklarını, ancak İsrail’in savsakladığını söyledi.

Fetullah Hoca konuşunca AK Parti’de de farklı şekilde algılandı. Kimisi “her zamanki gibi doğru söyledi” derken, kimisi de “İsrail’in ekmeğine yağ sürdüğünü” belirtti.

Cemaatlerde ikiye bölündü. Destekleyenler de vardı, karşı çıkanlar da, hatta sevinenler de…

Oysa Fetullah Hocanın sözlerinde eleştirilecek bir yön yoktu. En azından o kendi görüşünü söylemiş, 600’e yakın insan ile büyük rakamlar tutan yardım malzemesinin riske edilme yerine, diplomatik her adım atılarak gidilmesini salık vermişti.

Bazı cemaatlerle konuştum, eleştirinin en büyüğü “otoriteye başkaldırı” sözüneydi…

Ne demekti bu, İsrail otorite değildi ve işgalciydi. O zaman niye onlara danışılacakmış, neden izin alınacakmış…

Fetullah Hoca’nın sözlerinde “İsrail’in haklılığı, bugüne kadar ki zulmünü onaylama” gibi bir şey yok. Şiddeti şiddetle çözme, suça suçla karşılık verme veya yapılan zulmü katmerleştirme şansı vermeme adına tedbirli davranmayı tavsiye etmekten başka bir şey değildi.

Yani Fetullah Hoca, ne haindir, ne de İsrail ağzıyla konuşmuştur. O olayın üzerinden birkaç gün geçince “aklıselimle sorgulama” yapmıştır.

Ne yani, bu tür bir olayda sorgulama yapıp, “acaba hata yaptık mı” demek de mi suç oldu?

Bırakın da farklı düşünenler olduğu gibi, sonraki adımlarda da “eksi-artı” gibi değerlendirmeleri daha sağlıklı yapalım ve haklılığımızı her daim tüm dünyaya ilan edebilelim.

Yoksa inanıyorum ki, “İsrail’e haddini bildirelim” diye çağrı yapılsa, 72 milyonluk ülkede 30 milyonu cepheye koşar…

Ama çözüm barışla oluyorsa, herkese onların zalimliğini kabul ettirebiliyorsak, haklılığımızı ispata yönelik tüm girişimleri de yapıyorsak, o zaman daha iyi değil mi?

İnsanımızı öldürmeyi çok mu seviyoruz yoksa…

***

Özbek hasta mı?

Tanıyanınız var mı bilmem, Osman Özbek’i bugüne kadar hiç hesaba almadım, dikkate değer bile bulmadım, önemsemiyordum/önemsemem de. Özbek, Eskişehir’de İHH’yi “Türkiye’nin başını belaya sokmakla”, genelkurmay ve hükümeti de “engellememekle” suçluyor.

Benim için zaten önemi olmayan birisi, ne dediği, ne zırvaladığına bugüne kadar bakmadım, şimdi de bakmam ama Fetullah Hoca’ya kızanlar, muhtemelen de düşünme yetisine hiç sahip olmayan bu adama ne derler acaba?