3 Haziran 2010 Perşembe

Gözünü Kaparken, Dünyanın Gözünü Açtılar…

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber…”
Necip Fazıl Kısakürek

Bugün, Adıyaman’da Fahri Yaldız,

Kayseri’de Furkan Doğan,

Siirt’te İbrahim Bilger,

Diyarbakır’da Ali Haydar Bengi,

İzmir’de Cengir Songür,

Adana’da Çetin Topçuoğlu

Ve Hatay’da Cengiz Akyüz’ün cenazeleri, dualarla, gözyaşlarıyla defnedilecek…

Bu isimler, İsrail’in hukuk tanımaz bir şekilde başına buyruk ve hoyratça saldırdığı İHH’nın Gazze’ye götürdüğü yardım malzemelerinin yüklü olduğu gemide şehit olan isimler…

Darda kalana, aç ve açıkta olana, yarasına merhem bekleyene “daha insanlık ölmedi” diye evini, yurdunu, eşini, çocuklarını bırakıp giden insanlardı, o gemideki her fert…

Dinlerini, dillerini, sahip oldukları etnik veya makam kimliklerini, konumlarını değil, insanlıklarını yüklemişlerdi gemiye, azıklarla birlikte…

Onlar, İsrail’in insanlık dışı davranışlarının zirve yaptığı bir zamanda, “Durun! Daha İnsanlık Ölmedi” diye haykırarak suları yara yara gidiyorlardı…

Onlar, “siz istediğiniz kadar vahşete destek olun, biz olmuyoruz/olmayacağız” diyorlardı.

Onlar, kendi sahip oldukları veya çoğunlukla da olamadıkları yükü, “kardeşim” diyebildiği insanlara götürüyorlardı…

Tanır mısınız bilmem…

Ben, şehit olanlardan birisini tanıyordum…

Gemiye binenlerden de yirmi kadarını…

Aç ve açıkta değillerdi ama “orta halli” bile değillerdi…


O yardım malzemeleri, belki onlara da gerekti…

Ama onlar, “paraları olduğunda alabilecekleri”ni biliyorlardı…

Filistinliler, Gazze’ye sıkışıp kalanlarsa, paraları olsa da çocuklarına mama veremiyorlardı…

Yaraları sarılmıyor…

Dertlerine derman olunmuyor…

Bırakın üç öğünü, bir öğünlük karın tokluğunu bile lüks sayacak hale gelmişlerdi.

Hem de ne için?

Öz yurtlarında garip, öz vatanlarında mahkûm oldukları için…

İsrail’in işgal ettiği topraklarda dayılanarak, “buralar bizim, sıkıştırdığımız yerde kalacaksınız” dayatması ve tüm dünyanın da gözü körmüşçesine duyarsızlıkları…

İsrail’in işgal ettiği topraklarla yetinmeyerek, her gün biraz daha, biraz daha diye vampirler gibi kan emmeye çalışıyorlardı…

İnsanlıktan nasiplenmemişlerdi…

Yönetimi elinde bulunduranlar, kendi insanına bile yaşama şansı vermemişti…

Kurdukları korku toplumuyla iktidarlarını devam ettirmeye çalışıyorlardı…

Her gün “Filistinliler sizi öldürür” diye yaydıkları korku, gerçek olsun diye de bazen oyun bile kurguluyorlardı…

Tıpkı bizdeki hainler gibi…

Çünkü onları iktidar yapan kaostu…

Onlar hayvani becerileri nedeniyle koltuklarda kalabiliyorlardı…

Kan emdikçe büyüyor, kan emdikçe insanlıktan çıkmaya da devam ediyorlardı…

O gemiye bütün bunları bilerek binen insanlarımız vardı…

Dünyanın dört bir yanından…

Farklı dilden, farklı inançtan, farklı kültürden geliyorlardı…

Tek ortak noktaları “insanlık”tı…

Onlar, bütün bunları yüreğinde hissederek, dünyanın dört bir yanında gönderilen yardımları, kermeslerde, genç kızların, kadınları el emeğini göz nurunu satarak topladıkları paralarla alınanları yüklenmiş, kardeşlerine götürüyorlardı…

***

Bugüne kadar “komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturuna sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyen komşu ülkeler bile “kapıyı kapatma” arsızlığını gösterebiliyorlardı, yüzleri kızarmadan…

Komşuları tok olsa da, biz uzakta bulunsa da, onların açlığına, zulüm altında kalmalarına dayanamayanlar, dünyanın dört bir yanında vardı…

İnsanlık ölmemişti, sadece imkânsızlık vardı…

Ortaya bir imkân çıkmış, Gazze’ye gitme şansı yakalamışlardı…

Hem de sevda dolu yükleriyle birlikte, sevda dolu yürekleriyle birlikte…

Ölümleri, bir milat oldu…

Şehadet şerbetini içerken, tüm dünyaya hem insanlık dersi verdiler, hem de İsrail’in ne kadar insanlık dışı olduğunu gösterme şansı yakaladılar…

Onlar, artık bu dünyada yok ama onların açtığı gedik, asla kapanmayacak…

Babası, eşi ölenler, boş yere ağıt yakmasın…

Sebepsiz bir kavganın ortasında değillerdi onlar, boş yere gözlerini kapatmadılar…

Bütün dünyanın gözünü açarak, kendi gözlerini kapattılar…

Bu az şey değil…

Mekânları cennet olsun…

Naif Karabatak
4 Haziran 2010

İsrail neden tırstı?

Aslında 32 ülkeden gönüllünün bulunduğu İHH yardım filosuna, İsrail’in saldırı düzenlemesinden sonra hissedilir tek tepkinin Türkiye’den gelmesi ilginçti. Buna karşın da İsrail’in bugüne kadarki alışılagelen diklenmesini iki gün bile sürdürememesi de ilginç bir ayrıntıdır…

İsrail’in insanlık dışı ve uluslararası hukuku hiçe sayarak yaptığı saldırı, onun aymazlığının, dik başlılığının, başına buyruk yaşamasının ve herkese tepeden bakmasının bir göstergesiydi.

Bugüne kadar el üstünde tutulan, şımartılan, her türlü pisliği örtülen İsrail, dayılarına ve beslemelerine güvenerek, bu kez de kurtulacağını sandı ama yanıldı…

İçimizdeki İsrail yandaşlarını ve saldırıdan nasıl siyaset elde ederim diye yırtınanları bir yana bırakırsak, hem hükümet, hem de tüm halk olarak tek yürek olduğumuz bir gerçek.

Önceki gece yarısı İsrail’in tutuklu ve yaralıları bırakacağına ilişkin haber geldiğinde, caddelere taşan insanların mutluluğu yüzlerinden okunuyordu…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihi konuşmasında vurguladığı, “biz yeni yetme, köksüz bir devlet değiliz” sözü, halkın duygularını okşayan ama İsrail’e de ayağını denk aldıran bir konuşmaydı…

İlk kez 25 ülkede canlı yayınlanan, dünyanın dört bir yanından izlenen, Türkiye’de her köşede, her bucakta merakla takip edilen konuşma, Türkiye’nin tarihine geçecek kadar önemli bir konuşmaydı…

Muhalefetin “nasıl nemalanırım” türü kısır siyasi söylemleri o kadar sırıttı ki, doğrusu ben siyasetimiz adına üzüldüm.

Hangi dinden, hangi ırktan, hangi etnik kökenden, hangi siyasi görüşten olursa olsun, sokaklara taşan, caddeleri dolduran vatandaşın aksine, bazı siyasi partilerin “ne kaparsak kârdır” zihniyeti tiksindirdi…

İsrail’in geri adım atmasına etken çoktu ama bunların en önemlisi Türk hükümetinin kararlı tutumu ve yürüttüğü aktif diplomasiydi…

Aynı gün dünyayı ayağa kaldırabilen bir gücün temsilcisi olduğumuz anlaşıldı bu bile Türkiye’nin bölgedeki değil, dünyadaki güçlü konumunu bir kez daha gösterdi…

Bugüne kadar İsrail’i ve İsrail’in yaptığı pervasızlıkları bilenler olarak, bir günde yaptığı ani değişiklik önemliydi…

Saldırı anından itibaren en yetkilisinden, en yetkisizine kadar “haklıyız, kendimizi savunduk” gibi komik açıklamalarının yanında, “tutuklayacağız” sonra “yargılayacağız”, “bırakmayız” , “cezasını çekecekler” gibi tehditkâr ve meydan okuyan açıklamalarından sonra, İsrailli vatandaşların, İsrail basınının bir kısmının, dünya basınının ve liderlerin, AB’nin, BM’nin tepkileri gecikmedi…

Türkiye, olayın olduğu günün ilk saatlerinde BM’yi toplantıya çağırmayı ve toplantıdan kınama kararını çıkarmayı da bildi…

ABD’nin, Avrupa ülkelerinin tepkileri de sıkı bir diplomasinin başarısıydı.

Ve elbette ki Başbakan Erdoğan’ın meclis konuşması ile Türkiye’nin dört bir yanında ayağa kalkan halkın öfkesi, İsrail’in -deyim yerindeyse- tırsmasına sebep oldu.

Yaşanan ne olursa olsun, “ezilmeden, kırılmadan, boyun bükmeden” haklı davanın peşinde durmak, bunu da tüm milletinle birlikte yapmak bu olsa gerek. Bu nedenle halkımız bütün övgüleri hak ediyor.

Bunu her türlü hukuksuzlukta yapmaya başladığımız zaman Türkiye, çok daha farklı bir ülke haline gelecek, hayat çok daha yaşanılır olacaktır diye düşünüyorum.

Çünkü, bu olay ilk değil. Halkın dayatmalara ne tepkiler verdiğini her zaman gördük.

Darbeler ve darbecilere, darbe anayasalarına, dayatılmak istenen yaşam tarzına, giyime, kuşama, hayatın her alanında hukuk dışı bir şekilde tanzim edilmeye çalışılan kendi yaşamımıza, yaşam alanımıza müdahalede tek yürek olabileceğimizin de bir göstergesidir bu…

Bunu başardığımız zaman ne analar ağlar, ne kimse dilinden dolayı suçlanır, ne giyimine karışan olur, ne de darbe heveslileri peydahlanır…

O zaman herkes kendi işini yapar, demokratik bir ülkede yaşamanın hazının yanında, dış dünyaya karşı da gücümüzü bir kez daha gösterme şansı yakalarız…

Bu halk, tarihten bu yana kimseye pabuç bırakmadı, İsrail’e de bırakmaz, üç beş darbeci zekâ özürlüye de…

***

Yazımın başlığı “İsrail neden tırstı”ydı…

Bunun diplomatik birçok nedeni var…

Nasılsa dünden bu yana televizyonlarda, gazetelerde, köşe yazılarında bunlar yazıyor…

Özellikle kanunlarımıza göre yargılanacakları korkusu, savaş açılırsa İsrail denen bir ülkenin kalmayacağı korkusu, dünyada yalnızlaşma, ekonomi, siyasi birçok nedeni var…

Bütün bunlar bir yana, İsrail’in asıl tırsması, bu halkın ayaklanmasıydı…

İlk kez yüzlerine karşı “katil” oldukları söylenmiş, “One minute” denmişti…

Bunu yemişlerdi, yemek zorunda kalmışlardı…

Ama bu defaki onları silkelemişti…

Asıl sebep bu, gerisi teferruattır…
Naif Karabatak
3 Haziran 2010

31 Mayıs 2010 Pazartesi

“İnsan” Demeye Hep Utandım…

Yüreğim o gemide kaldı…
Onlarla birlikte vuruldum, yıkıldım bir anda.
O gemide olmayı öyle isterdim ki…
Soysuzları öldürür müydüm, bilemem
Bir itin yüzüne tükürürdüm ama…
***
Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dine mensup bulunursa bulunsun, hangi ırktan, hangi kimlikten olduğunu söylerse söylesin, ne giydiği, ne yediği, hangi türküyü söylediği, neyi savunduğu çok önemli değil, hepsine hiç gocunmadan “insan” diyebilirim…

İsrailli yetkililer hariç. “Zulme hayır” diyen İsrail vatandaşları, aydınları, siyasileri ve sanatçıları elbette bundan muaf tutuyorum.

Ama İsrailli yetkililere, İsrail askerlerine ve onların komutanlarına “hayvan” diyeceğim, hayvanlara hakaret olur diye vazgeçiyorum.

İnsan demeye zaten hep utandım…

İnsanlık bu kadar alçaltılmamıştı çünkü…

Hiçbir dinde, hiçbir coğrafyada kabul edilemeyecek vahşet, insanlık dışı tutum ve davranış, masum insanlara saldırı, kundaktaki bebeğe zulüm yapanlara ancak “aşağılık” denir, “adi” denir, “şerefsiz” denir…

İsrail, bütün bunları kendilerine layık görmeli ki, yıllardır işgal ettiği Filistin topraklarında zulüm yapmaya devam ediyor.

Saldırmadıkları, salyalarını akıtmadıkları yer kalmadı.

Son maharetleri ise eli kolu bağlı masum Filistinlilere “insani” yardım götüren gemiye saldırı oldu, adam gibi adamları şehit ettiler…

Üstelik gemidekiler silahsızdı, kadındı, çocuktu, doktordu, mühendisti…

Silahsız insanlara gücünü göstermekte ünlenen korkak itler, utanmadan “askerlerimize saldırdılar” diye kendilerini savunmuş…

Sonra da neyle saldırdıklarını yine utanmadan açıklamışlar; bıçak ve sopa…

Siz silahla gemiye dalacaksınız, insanlara ateş edeceksiniz, onlar da eline geçirdiğiyle saldırmayacak…

Vahşete komik kılıf ancak bu kadar olabilir ama bu bile onların ne kadar alçaldığını göstermesi açısından dikkate değerdir.

Üstelik de gemidekiler “insani” yardım götürüyordu…

İsrail’in yapmadığı insanlıktan nasiplenenler olsun isteniyordu…

Yeri yurdu işgal edilen, sevdikleri şehit edilen, yetim veya dul kalanlara bir parça insani yardım götürülüyordu…

“İnsani” yönleri olmayan, “insani” demenin ne olduğunu kavrayamayanlar, kuduz köpek gibi saldırmaktan geri durmadılar…

Onlar insanlıktan anlamıyor…

Anlayamayacak kadar beyinleri dumura uğramış, kalpleri taşlaşmış…

İsrail Büyükelçimize yapılan “alçak koltuk” oyunu, onların ne kadar alçak olduğunu, ne kadar alçalabildiklerini göstermesi açısından önemli bir örnekti…

İsrailliler hiç insan olmuş muydu diye merak ediyorum…

Belki de insanlıklarını Filistin’de kaybetmişlerdi…

İnançları Gazze’de yok olmuştu…

Kalplerini bırakmışlardı Kudüs’te…

Şerefsiz olmak için verdikleri mücadeleyi insanlık için harcasalardı şimdiye bölge, en güvenli bölgeye dönebilirdi…

Ama onlar alçaklığı seçti…

Şerefsizlikte karar kıldılar…

ABD’nin peydahladığı olmaktan şeref duydular yıllarca…

Kendi başlarına bir adam olamayanlar, birilerinin dayılığına muhtaç halde olduklarını biliyorlardı…

Dün tüm Türkiye ayaktaydı…

Peydahladığı İsrail’le birlikte dayısı ABD’de lanetlendi…

Bu öfke taşarsa, onu değil dayısı, dünyanın bütün zalimleri bir araya gelse kurtulamayacaklarını da biliyorlar, it gibi de korkuyorlar…

Dün beddualar onlar için semaya yükseldi, dualar mazlumlar içindi, yakarışlar Allaha’ydı, kimse “dayı” aramadı…

Bu onların yanına kar kalmamalı…

Dün herkes “Mehmetçik Gazze’ye” diye bağırdı, İsrail’e öfke kustu…

Savaşsa, bir kaşık suda boğulacaklarını onlar da biliyorlar…

Ama özlenen (zor ya) adam olmaları, hani hiç tatmadıkları duygu var ya…

Hep merak ediyorum, İsrail’in bunca zulmüne rağmen, bunca vahşiliğine, insanlık dışı tutumuna rağmen, İsrail’le ticari ilişkiyi, kim neden kurar diye…

Kim bu İsrail yandaşları, ortaya çıksa da içimizdeki şerefsizleri tanısak…

***

Dün Hatay’ın İskenderun ilçesinde deniz Üs Komutanlığı’na da teröristlerce hain saldırı yapıldı. İsrail’in gemiye saldırmasıyla, PKK’lıların üsse saldırması arasında bir bağ var mı diye çok merak ediyorum. Zamanlaması da, aynı güne denk gelmesi de çok ilginç…

Her iki olayda da şehit olanlara Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum…
Naif Karabatak
1 Haziran 2010

Kemal Bey Başbakan, CHP Şampiyon!

Rahmetli dedem “ne oldum delisi” olunmaması gerektiğini öğütlerdi. İnsan ne oldum delisi olunca, kendisini olduğundan çok farklı görebilirmiş. O nedenle “Ne oldum değil, ne olacağım” demek gerektiğini belirterek, bugünkü bulunduğunuz konumun, makamın, paranın, şanın, şöhretin önem taşımadığını, bugünden yarına ne taşıyacağın, yarın ne olacağının önemli olduğuna vurgu yapardı…

Bir Kasetlik Genel Başkan Olan Kemal Bey, kendisini bayağı kaptırmış, acayip bir havaya girmiş…

Bırakın oy arttırmayı CHP’yi iktidarda bile görmeye başlamış…

Hayal güzel bir şey…

İnsan hayal kurmalı, hayallerinin gerçeğe dönüşmesi için de çabalamalıdır…

Hoş rüya gören birisini uyandırıp, tam heyecanlı yerinde kesmenin âlemi yok elbet. Bırakalım Kemal Bey de, Kemal beyin rüzgarına kapılanlar da düş görmeye devam etsin…

Ama o düşü biraz da biz görelim değil mi?

Buyurun, Kemal Bey Başbakan…

***

Hayal kurmak için kıyaslama yapacağınız bir şeylerin olması da gerekiyor. Mesela iyinin ne olduğunu tarif etmek için kötüden örnekleme yapılmalı.

Kemal Bey başbakan oldu ama nasıl olacak, hayal kurarken elimizde done olması lazım…

Bu millet bir kere deneyip pişman olduğundan ilânihaye iktidara getirmeyecek gibi bir tavır içersinde ama arada sırada gelmişler işte. Bazen darbeciler yardım etmiş, bazen korkuyla, bazen de kolundan tutarak koltuğa oturtmuşlar…

Halkın tercihiyle iktidar şansı buldukları hemen hemen hiç yok. Olanlarsa koalisyon…

Ama olsun, bize done lazım…

Acaba Kemal Bey, İstiklal Mahkemeleri’nin kurulduğu zamanki CHP’yi mi iktidara taşır. Hani önce infaz, sonra yargılama…

Belki de kuyruklar hoşuna gitmiş olabilir…

Yağ kuyruğu iyiydi, ne yağcılık kokardı ama…

Sonra benzin kuyruğu, tüpgaz kuyruğu, çay kuyruğu, şeker kuyruğu…

Uzatmaya ne gerek var, insan olanın kullanması gereken her şey yoktu ve her şey kuyruk dışında bir de “torpil”e bağlıydı…

Belki Kemal Bey böyle bir iktidarı istemez…

Dersimli Kemal Bey’e yardımcı olayım…

Dersim’in üzerinde jetleri uçurup, bir insanın yapamayacağı vahşiliğin yapıldığı, masum insanların diri diri yakıldığı CHP iktidarını özlemiş olabilir mi?

Böylece “Her yer Dersim, Her Yer CHP” diyebilir…

Yok ben bunu sevmedim, tavsiye etmiyorum.

Başka bir hayal kuralım…

Kongrede başındaki kasket iyiydi hani…

Ecevit’e benzetildiğini sanmıştı. 495 liralık gömleğin üzerinde hoş duruyordu ama ben kasket, masket sevmem. Şekilcilikten hiç hoşlaşmam ama illa da şekilcilikse aklıma çizme geliyor…

Hani Kur’an okutulmasının yasaklandığı, Ezanın Türkçeleştirildiği zamanda halkın neresi rast gelirse vurdukları çizme canım, hani ayağa giyiliyor. Bir de kırbaç vardı hemen yanı başında…

Belki de çizme deyince postalı da düşünmek lazım…

CHP’nin “taraf” olmadığı, “avukatlığını” üstlenmediği darbe ve darbeci kalmadı gibi. 27 Mayıs’taki gibi kendi başbakanını ipe gönderdiği, hukukun ayaklar altına alındığı, insanlığın öldüğü bir CHP iktidarı nasıl olur acaba…

Yok bütün bunlar Kemal Bey’e göre değil…

O Baykal’ı da sildi, İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’i de çizdi…

CHP’nin geçmişini sildi, kendisini apak bir geçmişi var çünkü…

Ona haksızlık edip, geçmiş CHP yönetimiyle onu özdeşleştirmeye ne gerek var?

Onun ekonomik dehası, ülkenin de dünyanın da ekonomisini düzeltecek kadar iyi…

***

Hatırlar mısınız bilmem, hani SSK’nın battığı dönemi, ben iyi hatırlıyorum…

Yıl 1991, SSK Genel Müdürü Ziya Yalçın Sayar, kurumu 128 bin lira kârla Kemal beye devrediyor…

Kemal Bey de müthiş ekonomi bilgisiyle ilk yılı olan 1992’yi 2 milyon 556 bin liracık(!) zararla kapatıyor…

1993’de ise dehası çok daha fazla harekete geçiyor ve SSK’yı 8 milyon 84 lira zarar ettiriyor…

Bitmedi…

1994’de bu rakamı da ikiyle çarpıp, azıcık ekleme yapıyor; SSK 19 milyon 399 lira zarar ediyor…

Sonraki yıl müthiş bir sıçramayla 81 milyon 335 bin liracık zarar gösteriliyor…

Sonra uzun atlamadaki mahareti katmerleşiyor; 1996 yılında 144 milyon 383 bin lira zarar ettiriyor…

Kimse Kemal Beyi tutamıyor. Öyle bir koşmaya başlamış ki, 1997 yılında 336 milyon liracık zarar eden bir kurumun başında dimdik oturuyor…

1998 yılında bu rakamı 447 milyona çıkarıyor…

Hızını alamayan Kemal Bey, 1999 yılında tam tamına bir milyon111 bin liracık zarar ediyor ve görevi tamamlanıyor…

Görevde olduğu süreyi ve edilen zararları hesapladığınızda Kemal Beye “Git SSK’yı batır” diye görevlendirdiklerini sanırsınız…

Ama o sadece batırmakla kalmadı, peşkeş çekmede de ünlüydü…

Bu kadar başarılı birisi ülkenin başına gelmeli değil mi?

Gelmeli…

Zaten CHP’de başka türlü iktidar yüzü göremez…

Bu millet, kendisine yapılan zulmü unuttuğu zaman belki…

İyisi mi Kemal Bey başbakan olsun, CHP’de şampiyon…

Rüyada canım…

Naif Karabatak
31 Mayıs 2010