14 Mayıs 2010 Cuma

Çocukça bir onur!

Naif Karabatak

Çocukça bir onur!

Çocukça bir onur nasılmış, başkasından değil kendimden örnek vereceğim. Belki böylece yazımı okuyanlar da kendi çocukluğuna gidip, “biz de böyleydik” diyebilirler de beni yadırgamazlar…

Oldum olası “beleş” ikramlara karşı hoş bakmam. Büyüklüğümde değil, çocukluğumda da “hak etmediğim” bir şeyi almayı kendime yediremezdim…

Buna yiyecekler, tatlılar, pastalar, çörekler de dâhil elbet…

Eskiden “sormadan” girilen evler vardı…

Önceden haber verilmeyen, “müsaitseniz size geleceğiz” demeye çok da gerek kalmayan zamanlardı…

Elbette “müsaitseniz” diye akşam oturmaları için haber gönderilirdi ve çoğunlukla da müsait olurlardı…

Nereye gidecekler ki…

Biz çocukların gezmeleri de vardı…

Annemiz, ablamız, teyzemiz gibi bize yakın olan komşu kadınları vardı, arkadaşlarımızın anneleri vardı…

Gün boyu sokakta koşturduktan sonra ya ben onların evine gider, bir şeyler atıştırırdık, ya onlar bize gelirdi.

Ev sahibi de “elinde ne varsa” çocukları sevindirmek için ortaya dökerdi…

Bütün çocuklar başına üşüşür, ne varsa siler süpürürlerdi…

Ben hariç…

Nedendir bilmem, ısrarlara rağmen sofraya yanaşmayı bir türlü istemezdim ama ne yalan söyleyeyim, “keşke bir daha ısrar etseler” diye de içimden geçirirdim…

Çocuk yaşta çalışmanın verdiği bir özellik olsa gerek ki, çalışarak aldıklarımı zevkle yer, başkalarının ikramını yememeye çalışırdım.

Komşu gezmelerinde de en sevdiğim börekler, çörekler veya yemekler ikram edildiğinde “nıck” diye omuz silker, “tokum” diye yalana sarılır ama içimden de yutkunarak “keşke bir daha söylese” diye beklerdim…

Söylerlerdi bir kez daha, ben “bir kez daha söylese” diye beklerdim bu defa da…

Çocukça bir onurdu benimkisi…

Gereksizdi…

Ama zaten çocukçaydı ve sorgulanacak bir durum da yoktu…

***

CHP Genel Başkanı iken uygunsuz görüntüleri internette dolaşan Deniz Baykal, onurlu bir duruş sergileyerek, “bu ayıp milletin hafızasındayken ben görev yapamam, halkımın huzuruna çıkamam, meydanlara inemem, oy isteyemem” diye düşünmüş olmalı ki ani bir kararla istifa etti…

Doğru bir karardı…

Suçlu olup olmaması bir şey değiştirmez…

Komplo olup olmaması da önem taşımaz…

O görüntülerden sonra görevde kalması, olayı “olmamış” sayması zaten mümkün değildi…

Ve alkışladığım istifa kararı geldi…

İstifa etmek mertliktir aynı zamanda…

Her babayiğidin harcı değildir…

Ülkemizde “istifa” mekanizmasını çalıştıran çok görülmediğinden, önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir…

Çünkü bırakın kaseti, bırakın komployu, aşikar bir şekilde rüşvet alan, ihaleye fesat karıştıran, makamının getirisini peşkeş çekenler bile hiç utanmadan, yüzü kızarmadan pis pis sırıtarak göreve devam ettiği bir ülkede yaşıyoruz…

Bu açıdan Baykal’ın istifası “onurlu bir istifa” olarak birçok kesimce değerlendirildi, haklı bir değerlendirmeydi…

İstifa eden, “son noktayı” koyandır bir şekilde…

İstifa ettikten sonra “beni geri çağırsalar” diye düşünmekse çocukluktur…

Hele hele “beni geri çağırın” diye direktif vermek, çalışma yürütmek, el altından “istifa ettiğime bakmayın, geri geleceğim” demek de o kadar çocukçadır…

CHP’de, “Baykal’ı geri döndürme” formülü için düğmeye basıldı. Formüle göre, kurultaya kadar aday çıkmaz ise (zaten çıkmaması için de her türlü dalavere ve ön kesme yapılıyor) delegelerin büyük çoğunluğunun imzası ile Deniz Baykal aday gösterilecek. Parti yönetimine göre, örgütten yoğun baskı gelmesi halinde (baskıyı yapacak da kendileri) Baykal buna ilgisiz kalamayacak.

O zaman neden istifa etti?

Geri dönecekti de, bunun için o kadar uğraş verecekti de ne diye “tarihi” konuşmayı yaptı, partilileri ağlattı, sevenlerini açlık grevine mahkum etti, illeri hareketlendirdi?

Oturduğu koltuktan zaten kalkmayacaktı, zaten hiç kimsenin genel başkan adayı olmaması için antidemokratik bütün yollar denenmişti…

O zaman ne diye istifa etti?

“Onurlu bir şekilde istifa etti” desinler istedi, “bu ayıbı kendisine yediremedi” diye değerlendirilmesini de istedi…

Peki dönüşünün nasıl değerlendirileceğini hesap edebiliyor mu?

Çocukça bir onur bu olsa gerek…
Naif Karabatak
14 Mayıs 2010

Lider değil, fikirler değişmeli

CHP’de lider krizi anlık şekilde değişiyor. Her an birisi manevra yaparak öne geçiyor, sonra “Ya Baykal dönerse?” korkusu hâkim oluyor. Zaten öne çıkanı da Baykal, anında geri tepiyor…
Kaset skandalıyla başlayan gelişmeler, CHP Genel Başkanını istifaya götürünce “Baykal sonrası” hesaplar da çeşitli şekilde yapılmaya başlandı.
İlginç şeyler de oluyor…
Baykal’ın geri dönmesi için yapılan çabalara rağmen, el altından da yeni genel başkan belirlenmeye çalışılıyor.
Kanımca CHP’de bir hileli bir seçime doğru gidiliyor…
Veya daha açık bir ifadeyle ikili oynanıyor, samimiyet görünmüyor…
Dün CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek, NTV’de katıldığı programda Deniz Baykal’ın kafasındaki genel başkan adayının CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu söyledi.
Özyürek, Baykal’ın “kafasındakini” kendisinden mi duyduğu, yoksa kafadan geçenleri okuma gibi bir yeteneği mi olduğunu söylemedi…
Ama Baykal’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nu işaret ettiğini söyledi…
Eliyle mi, başıyla mı, diliyle mi, gözüyle mi işaret ettiğini de söylemedi…
Belki de CHP’lileri Kılıçdaroğlu ismine alıştırmaya çalıştı…
Yemedi tabii…
CHP’den elini ayağını henüz çekmemiş, kanımca asla da çekmeyecek olan Deniz Baykal, Özyürek’i jet bir şekilde yalanlayarak “Kemal Kılıçdaroğlu’nu işaret etmediğini” söyledi…
Demek ki Mustafa Özyürek, ne kafa okuma yeteneğine sahip, ne de işaret dilinden anlıyor…
***
Bu süreç CHP’lileri kendisine getirir mi bilmem ama ben yine de bazı tüyolar vereyim…
CHP kaset şokuyla vurulduğu günün ertesinde “yandaş” dedikleri basın “ayıp” diyerek kaset haberlerini ya görmedi, ya da üstü kapalı bir şekilde küçük yer verdi…
Oysa yıllardır CHP’nin yılmaz savunuculuğunu yapan “CHP yandaşı” basın, Baykal’ı istifaya çağırdı…
Haberleri istifa istiyordu, yorumlarda istifa çağrısı vardı…
Deniz Baykal, genel başkanlıktan istifa ettiğinin ertesi günde aynı basın, bu defa “işaret” etmişti…
Özellikle Vatan Gazetesi, sürmanşetinde kocaman harflerle “Baykal dönmezse Kılıçdaroğlu” diye adresi göstermişti…
Kılıçdaroğlu, CHP’yi bulunduğu yerden nereye götürü bilinmez ama bu süreçte CHP’li görünen basının skandalı işleyiş tarzıyla Kılıçdaroğlu’nu öne çıkaran tavrını ve sonrasında da Mustafa Özyürek’in Kılıçdaroğlu ısrarını mercek altına almalarını öneriyorum…
İlginç şeyler çıkabilir…
***
Aslında yazının başına aldığım cümleyi soru şekline getirmekte- fayda var…
CHP’de lider mi değişmeli, fikirler mi?
Sahi CHP’nin öncelikle neye ihtiyacı var?
Halkçı olduğunu, solcu olduğunu, sosyal ve demokrat olduğunu söyleyen bir partinin, öncelikle bu misyonları yerine getirmesi beklenmez mi?
Altı okla, bugüne kadar getirdikleri ilkelerin tümüne aykırı davranan bir parti, önce ilkelerine sahip çıkması gerekmez mi?
Elbette lider önemli…
Ama zaten o liderle bir arpa boyu yol alınmamıştı ki?
Deniz Baykal, CHP’nin başındayken oylarını nereden nereye getirdi?
İktidara kaç adım yaklaştı?
Muhalefet görevini ne kadar yaptı?
Halkın özgür yaşaması, demokratikleşmesi, sosyal bir hukuk devleti haline gelmesi, sorunların çözülmesi, kangren haline gelen yaralara merhem sürülmesi gibi konularda üstüne düşeni yaptı mı, yoksa yara kabuk bağlamaya devam etsin diye Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi yargıdan medet mi umdu?
Yoksa sıkıştığında “darbe” mi istedi?
Belki de terör örgütü olduğu iddia edilen ve millete komplo yapan örgütlerin avukatlığını üstlendi…
***
Dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anayasa değişikliğini onayladı…
Kısmen de olsa değişen Anayasa, atık daha özgür ve artık darbecilerin borusu ötmeyecek…
Ve Anayasa’nın değişip değişmemesine milletlin kendisi karar verecek…
Baykal bunu istemiyordu…
O nedenle CHP hep dibe vuruyordu…
Şimdi de değişen bir şey yok…
CHP, Anayasanın onaylanmasından sonra ilk yaptığı açıklamada “Anayasa Mahkemesine gideceğiz” şeklinde oldu…
Aynı tas, aynı hamam…
Ne diye gideceksiniz?
“Biz halktan korkuyoruz” mu diyeceksiniz?
CHP’de lider değişmesi önemli değil, kafalar değişmedikten sonra, halk korkusunu yenmedikten sonra bir arpa boyu yol alamayacakları gibi, gittikçe halktan uzaklaşan bir parti konumuna düşecekler…
Halktan korkan, demokratikleşmeden ürken, sivilleşmekten kaçınan bir solcu ve halkçı parti, tarihe geçecek kadar ilginç…
Naif Karabatak
13 Mayıs 2010

Olaylara Kadın Gözüyle Bakamamak…

Öyle lafı eğip bükmeyeceğim. Suçu başkasına da atmayacağım. Son yaşanan olay da gösterdi ki, içinde ben de olmak şartıyla, sadece medya değil, siyaset de erkeklere göre yapılıyor.
Hatalar kadınların, sevaplar ise erkeklerin, suç kadınların, onur erkeklerin…
CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’a ait olduğu iddia edilen kasetin içeriği konusunda kimse “ayıp” diyerek laf etmedi…
“Özel hayattır” denilerek, bir şekilde -istisnalar hariç- “olgunluk” gösterildi.
İçerikte yer alanların ahlaka aykırı olup olmadığı konusunda izlemeyenler için bir fikir de verilmedi…
İğrenç bir şekilde elde edilen bir kasetin, izlemeyenler için ne manaya geleceği pek değerlendirilmedi. Buna rağmen televizyon kanalları mikrofonları vatandaşa uzatıp görüş istedi…
Sadece yasak ilişki vardı ve bu bazılarına göre ayıptı, bazılarına göre özel hayatın ihlaliydi…
Kasette görüntüleri olanın birisi 40 yıllık siyasi geçmişe sahip, bir diğeri de uzun yıllar birlikte çalıştığı, sonradan milletvekili olan kadındı…
“O kadın” dedi CHP’liler…
Bekledim…
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, istifasını açıkladığında “yazık değil mi Nesrin hanıma” diye bir tek cümle ağzından çıksın diye ama yok, öyle bir şey olmadı…
Baykal, istifasını açıkladığı tarihi konuşmasında, failleri yanlış yerde araması hariç, çok güzel tespitlerde bulundu.
Siyaset böyle yapılmamalıydı.
Bu kadar iğrenç hesaplar olmamalıydı…
Ama mağdurlar da iyi tahlil edilmeliydi…
Öncelikle kasette görüntüsü olan iki kişinin ilişkisi deşifre edildiği andan itibaren, aynı zamanda “mağdur” konumu da beraberinde gelir…
Hatırlayın benzer olayları…
Gamze Özçelik olayını düşünün…
Ve sonra diğer mağdurları…
Tarafların eşleri…
Çocukları, yakınları ve seçmenleri…
Habercilik, ayıpları deşifre etmek değildir.
Ama siyaset adamlığı da ahlaki olmayan yollara başvurmak değildir.
***
İkisini ayrı tuttuktan sonra gelelim kaset olayına…
Tartışma başladıktan, istifaya kadar geçen süre boyunca sadece “aile olarak üstesinden geliriz” açıklamasından başka konuşmayan, görüntülenmeyen diğer kişi CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’du…
Olayın diğer muhatabı olan CHP Lideri Deniz Baykal, birkaç gün süren sessizliğini bozup, istifa ederek siyasi hayatını şimdilik noktalarken de “adını anmadığı” kişi Nesrin Baytok’du…
CHP’lilerin olayı “ürkerek” değerlendirdiklerinde de Nesrin Baytok, “o kadın” oluvermişti birden bire…
Oysa o görüntülerde en mahrem yerlerine kadar kamuoyuna sunulan Nesrin Baytok’du…
CHP Liderinin uygunsuz tek bir kare görüntüsü yoktu…
Yasak ilişki yaşamak, bütün vücudunu kamuoyuna deşifre etmeyi de beraberinde getirmez…
İki kişi arasında olan veya olduğu iddia edilen bir ilişki yaşandı diye, tüm ülkenin, hatta dünyanın bu görüntüleri izleme hakkı olmamalıdır.
Baykal’ı erkek koruma içgüdüsüyle koruyup, masum gösterenler, Nesrin Baytok’un mahrem görüntülerinin herkesçe izlenmesine, onun vücudunun teşhir edilmesine ses etmemeleri manidardır…
Suç varsa ikisinde…
Evliyse ikisi de…
Yasak ilişkiyse ikisi de…
Görüntülerde vücudu teşhir edilerek onuru zedelenen kişi ise Nesrin Baytok…
Oysa kişilerin vücudu kendi tasarrufundadır.
Ve elbette ki “helali” ve izin verdiklerinin tasarrufundadır…
Diğer insanların onu görme, kullanma hakkı yoktur/olamaz da…
Kadın ya, önemsenmedi…
Zaten “karşılığında” milletvekilliği gelmiş olabilirdi…
Ahlaki olmayan davranış onundu…
Diğerinin hiçbir suçu yoktu…
Hatta CHP’liler Baykal için imza topluyordu, “biz seni böyle kabul ediyoruz, ne olur dön” feryatları yükseliyordu…
Açlık grevine başlayanlar vardı…
İllerden Ankara’ya gidilecek, Baykal ikna edilecekti…
Baytok’u bırakın ikna etmeyi, “o kadın neden istifa etmedi?” diye neredeyse linç başlayacak…
Olaylara erkek gözüyle bakmak sanırım böyle bir şey…
Empati yapmayı denerseniz çok farklı bir sonuçla karşılaşırsınız…
Ben denedim ve utandım…
Naif Karabatak
12 Mayıs 2010

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Önce Kitap Pazarlıyordu…

Haftanın son günü, Anayasa oylamasının da son turunda, CHP’nin kongresine de sayılı günler kala CHP’de ve siyasi arenada bomba etkisi yaratacak bir video internet sitelerine düştü. (Maalesef ben de o görüntüleri izledim.) Öncelikle kişilerin özel hayatının -her ne olursa olsun- korunması gerektiğini düşünenlerden olduğumu söyleyeyim. Bu açıdan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok’a ait olduğu iddia edilen görüntülerin yayılmasını hiçbir şekilde ahlaki bulmuyorum…

Ama…

İşte buradan sonra gelen “ama” diğer özel hayatlarla bunu farklı kılıyor…

Öncelikle görüntülerde yer alanlardan birisinin Genel Başkan, bir diğerinin Milletvekili olması, üstelik de görüntüde bayan milletvekilinin kocasının da yer alması “bomba” etkisinin esas sebebi.

Yoksa CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yasak aşkı, ilişkisi, tercihi tartışma konusu bile edilmez. Esas tartışmanın başladığı yer, milletvekili bayanın yaklaşık 18 yıl kendisinin yakınında bulunması ve sonra birden bire yıldızının parlamasıdır…

İlişkilendirme böyle…

Vakit Gazetesi, tarihin en büyük para cezasına çarptırılınca hıncını CHP’den alıyormuş izlenimi verilse de dananın kuyruğu hiç de öyle değil.

Çünkü bu kaseti Vakit’in çekmiş olacağını hiç kimse iddia edemeyeceği gibi düşünemez de…

Eğer görüntüleri Baykal’ın rakipleri elde etmedilerse de, piyasaya onların sürmüş olabileceği kuşkusu ağır basıyor.

Görüntülerin “içeriden birisi” tarafından çekildiği fikri o kadar ağır basıyor ki, “hele bir köşede dursun, belki bir gün lazım olur” denmiş gibi…

Nitekim şok görüntülerin tartışması bile başlamadan, bu defa ortaya suikast iddiaları atıldı, seks kaseti gölgede kalsın istenmiş gibi davranıldı…

Suçlanan da, ezeli rakip Mustafa Sarıgül’dü…

Garip ilişkiler, ahlaki olmayan siyasi hesaplar, kurulan kumpaslar.. bütün bunlar sadece bir genel başkanlık için mi diye çok düşündüm?

Değer mi?

***

Çocukluğumda Yeşilçam’ı kötülemek için de olsa “Şöhretin yolu rejisörün yatak odasından geçer” diye klişeleşmiş laf ortaya atılır, bütün rejisörler zan altında bırakılırdı…

İnternete düşen şok görüntülerde de ima edilen aslında bu…

Yıllarca özel kalem müdürlüğü yapan bir kadının, “milletvekilliği” karşılığında genel başkanıyla birlikte olduğu iddia ediliyor…

Böyle bir şey var mı, varsa bu ne kadar ahlaki hiçbir yere oturtamıyorum…

***

Elbette görüntüleri kaydeden ve yayanlar yargıya hesap verecek. Görüntüde olanlarsa birinci derece yakınları ile seçmene…

Biz gelelim kitap pazarlayan kızın milletvekilliğine uzanan yolculuğuna…

(Sabah Gazetesi’nin aktardığı bilgilerden özetleyeyim.) Deniz Baykal ile görüntülendiği iddia edilen CHP Ankara Milletvekili Nesrin Baytok, partinin kapısından 1990 yılında “kitap satıcısı” olarak girmiş ve kitap pazarlamak ona uğurlu gelmiş…

Baytok, bundan tam 20 yıl önce, o dönem Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) olan partinin Genel Merkezi’nin kapısından girmişti. Genç kadın kitap pazarlaması yapıyordu. İlk olarak, o sırada partinin etkili isimlerinden olan Erol Çevikçe ile tanıştı ve bir süre sonra Genel Merkez’de işe başladı.

ODTÜ Maden Mühendisliği mezunu olan Baytok, 1991-1992 döneminde Baykal tarafından keşfedildi. SHP Genel Sekreteri Baykal’ın özel kaleminde görev aldı. Baykal, merhum Erdal İnönü’ye karşı liderlik yarışını kaybettiğinde, Ankara’da kurduğu “Gölge Genel Merkez”de Baytok’a da iş verdi.

1992 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nin açılması ile birlikte Nesrin Baytok, CHP’deki konumunu güçlendirdi.

Baykal’ın özel kalem müdürlüğünü yürüten ve “sırdaşı” olarak bilinen Baytok, CHP lideriyle hep yakın çalıştı. Baykal’ın güvenini kazanan Baytok, genel başkanın onayıyla -karşı çıkmalara rağmen- Temmuz 2007’de Ankara Milletvekili olarak parlamentoya girdi.

Tarsuslu olan Baytok, iddialara göre Kafkas kökeni sayesinde CHP’nin ağır toplarından Önder Sav’ın da desteğini aldı.

Sadece bu kaset değil elbet, o tarihlerde de Baykal ile Baytok arasında bir yakınlaşma olduğu dedikoduları CHP kulislerinde yayılmıştı.

Ve yine o tarihlerde dedikoduları Baykal’ın eşi Olcay hanım da duymuş ama tartışmalar dışarıya sızdırılmadan halledilme yolu seçilmişti.

***

Bu arada Baytok’un eşi de işsizdi…

İlginç bir tesadüf, Can Baytok, bir şirket kurdu ve partinin kırtasiye ve bilgisayar sarf malzemesi ihtiyaçlarını karşılayarak büyüdü…

Sonra işi büyüttü; CHP’li birçok belediyenin (Kadıköy, Şişli, Bakırköy, Mersin ve İzmir) şirketlerinde yazılım, güvenlik kamerası, fiber optik kablo işlerini aldı.

Baytok, kitap pazarlamak için geldiği partide önce Baykal’ın Özel Kalem Müdürlüğü’nü yaptı. Sonra kocası iş sahibi oldu, maddi durumu düzeldi. Sonra milletvekili oldu. Tam Genel Başkan yardımcısı da oluyordu ki, muhaliflerin sesi gür çıkmaya başlayınca Baykal bu görevlendirmeyi erteledi ve muhtemelen bu kongre sonrasında Baytok, Genel Başkan Yardımcısı olacaktı…

Şimdi ne olacak belli değil…

***

Bütün bunları okuyunca “komplo” iddiaları bana gülünç geliyor. Bir komplo olduğu gerçekten doğru ama yanlış yere baktıkları kesin…

Ve buna rağmen de üç gündür “yalan” dememeleri ilginç…
Naif Karabatak
10 Nisan 2010