6 Mayıs 2010 Perşembe

Benim de içim sızladı…

Eski başbakan, eski cumhurbaşkanı, eski siyasetçi, eski darbe mağduru, eski şapka uzmanı, eski “Böyyük Türkiye”ci, eskimiş fikirlerin sembolü Süleyman Demirel, bugünlerde “iç sızlama” haberleriyle yeniden gündeme geldi.

Malum, dün 6 Mayıs’tı…

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilişinin yıldönümü…

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ne suç işlediği çok da önemli değil.

Önemli olan hangi şartlarda yargılandı, yargılamaları ne kadar sağlıklıydı, idam kararını veren meclis hür iradesiyle karar verebilecek düzeyde miydi?

Bütün bunlar, onların suçlu olup olmamasından daha önemli.

Ama Demirel, “Zaman içerisinde meclislerin birtakım kararları yadırganabilir. Ama karar meşrudur, meşruiyet tartışması yapılamaz.” demiş...

Zaten öyle dediği için şapkasını alıp gitmeyi hep marifet bilmiştir…

Karşı duramamış, yetkisini kullanamamış, “höst” deyip, darbecilere had bildirme gibi bir misyon hiç üstlenememişti…

Kuzu kuzu denileni yapmış, kuzu kuzu boyun eğmişti…

Ve adı da vekildi, başbakandı…

Ben ne yapayım böyle başbakanlığı da, cumhurbaşkanlığını da…

Davul birisinin elinde, tokmaksa bir başkasının elindeyse ve tokmağı eline alan yasadışı iş yapıyorsa, başbakan olsan ne olur, cumhurbaşkanı olsan ne olur?

İnsanların isminin önündeki unvan önemli değildir. Önemli olan aldığı unvanın hakkını ne kadar verebildiğidir.

Çünkü unvanlar kişiye bir değer katmaz, unvanları yücelten insandır…

Yüceltmek için de irade sahibi olmalı, inisiyatif kullanabilmelidir…

Gelene “ağam” , gidene de “paşam” diyen bir zihniyetin bırakın lider olmayı, siyasetçi bile olamayacağı açıktır.

Demirel, 6 Mayıs 1972’de gelip gitmeye başladığı zamanlardandı…

1971 muhtırasının üzerinden henüz bir yıl geçmemişti.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları mahkemede yargılanmış, suçlu bulunmuş ve meclis de idam kararını onaylamıştı…

276 milletvekili “idam olsun” diye parmak kaldırmıştı…

Dirseklerinden birisi tutmuş muydu bilinmez ama bugün olsa hiç birisinin parmağını kaldıracağını sanmıyorum…

Belki suçlulardı…

Yargılanırlar, cezalarını çekerlerdi…

Yıllarca hapis yatarlardı…

Ama asla idam gibi çağdışı bir cezaya çarptırılmazlardı…

En önemlisi de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazan bir mecliste, 276 milletvekili kendi iradeleri dışında oy kullanıyorsa bunun neresinde yasallık arayabilirsiniz?

Demirel, idamlar için o gün de bugün de içinin sızladığını söylüyor ama “O devir içerisinde benim siyasi sorumluluğum yok. Benim gücüm yok. Çünkü benim elimden de hükümet alınmış. O gün ülkeye hakim olan güç benim elimden de hükümeti almış” diyor…

Yani açıkça hainlerin meclisi ele geçirdiğini söylüyor…

Milletin iradesini çalanların olduğunu anlatmaya çalışıyor…

Halkın seçtiği vekillerin kendi inisiyatifince davranamadığından bahsediyor…

Meclisin ipotek altına alındığını itiraf ediyor…

Gücü olmadığını da ekliyor…

Gücün yoksa istifa etmeyi de mi beceremiyorsun…

Tokat atamıyorsun tamam da, tokat gibi suratlarına dilekçeyi fırlatmayı da mı bilmiyorsun?

O kadar yürek yok mu?

Adice meclisi ipotek altına alan çapulculara karşı duramıyorsan bile “yapmıyorum kardeşim” de mi diyemiyorsun?

Koltuk tatlı ama…

Söz konusu koltuk olunca “kızılcık şerbeti” içmeye bile gerek duymadan kuzu kuzu meclise gidip, sağda solda da “biz vekiliz” veya “ben başbakanım” diye hava atıyorlar…

Yesinler sizin havanızı…

***

Şimdi durum farklı mı ki?

Aynı zihniyete mensup darbeci bozuntularının hazırladığı anayasa değişecek, darbecilere yargı yolu açılacak, sivil anayasa hayata geçecek ama “aman kalsın” diye diretmelerinin yanında, korkularından genel kurula giremeyen vekiller var…

Halkın kendilerine verdiği yetkiyi olumlu veya olumsuz şekilde sandığa yansıtmaktan ürkenler var…

Belki bir gün CHP’liler, MHP’liler veya BDP’lilerden de “içim sızladı” yakınmalarını duyarız ama iş işten çoktan geçmiş olur…

Önemli olan yetkili olduğunuz zaman karşı durabilmektir…

Gerisi sadece günah çıkarmaktan başka bir şey değildir.

Demirel de günah çıkaranlar arasında…
Naif Karabatak
7 Mayıs 2010

4 Mayıs 2010 Salı

ykal’ın HSYK’sı…

Cumhuriyetin kurulduğu, TBMM açıldığı günden bu yana, milletvekilleri halkın temsilcisi olarak görev yaparlar. Bu kuralın istisnası “darbe” dönemlerinde görülür. Bunun dışında tüm demokratik ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle hareket ederler/hareket etmeleri beklenir.

12 Eylül sonrası cuntacıların hazırladığı darbe dönemi anayasasının değişmesi için birçok siyasi parti adım attı ama bir arpa boyu yol alınamadı. Şu anda TBMM’de grubu bulunan-bulunmayan siyasi partiler de anayasanın sivilleşmesi için “tasarı” mahiyetinde birçok çalışmaya imza attı ama “değiştirmek” kısmet olmadı.

AK Parti hükümetince başlatılan “sivil anayasa” girişimine şiddetli olarak karşı duran CHP ve MHP’nin de “sivil anayasa” çalışması var…

Sözden öteye gitmeyen bir çalışma…

Gerçeğe dönüşmeye cesaretlerinin yetmediği, taslak olarak kalan bir çalışma…

“Taslağı” daha çok seven muhalefet partileri, hayalin gerçeğe dönüşmesine razı gelmiyorlar.

Hayallerle yaşamak çok daha hoşlarına gidiyor olmalı ki, kendi hazırladıkları anayasa taslağını bir kenara itip, gelen tasarıyı da kapağını açmadan reddetme başarısını gösterebiliyorlar…

Sonra anayasa değişikliğine “hayır” oyu bile veremiyorlar…

“Evet”i bir yana bıraktık, “hayır” da diyemiyor, “çekimser” de kalamıyorlar…

Meclisten kaçıyorlar kısa yoldan…

Sonra da “uzlaşalım” diyorlar, ama sadece kendi doğrularında…

Darbe dönemi anayasalarının hazırlandığı zamanı da göz önüne alarak “antidemokratik” olduğunu her aklı başında insanın kabul etmesine rağmen, “ne olursunuz dokunmayın anayasama!” feryatları yükselmeye başladı…

Keyfi parti kapatmalardan en çok çeken ülkeler arasında yer almamıza rağmen, bir kişinin iki dudağı arasında çıkacak “kapattım” lafının daha demokratik olduğunu düşünenler bile çıktı…

Ama en büyük tepki HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesine yönelikti…

“Elitler” dışında, Anadolu’nun her bir yanından hukuk adamları da bu kurullara girebilecekti…

Bu vahim bir durumdu kimilerince…

Koltuklar kaybedilebilirdi…

Daha demokratik kararlar alınabilirdi…

Hukuk ihlali “en aza” inebilirdi…

Bunlar CHP’ye göre vahim bir durumdu…

Yoksa ne diye illa da bu iki kurumun yapısal değişikliği öylece kalsın diye diretiyor ki?

Diretmekle kalmadı…

Meclisten kaçan, milletvekillerini ablukaya alıp, genel kurula bile girmesine müsaade etmeyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, son dakika golü attı…

Tek bir ön şartı vardı; HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değişmesin…

Eğer değişmezse pakete tam destek verecekti…

Böylece anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne de taşımayacaktı…

Halkoyuna sunulmasına da gerek kalmayacaktı…

Tıpış tıpış kabul edilecekti…

Konsensüs sağlanmış olacaktı…

Sivil Anayasa hayata geçecekti…

Yeter ki HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne dokunulmasındı…

Kurulu düzen devam etsindi…

Başkaca hiçbir şey istemiyordu…

Parti kapatmaları zorlaştıran maddenin reddedilmesinden de çok memnundu Baykal…

Onurlu bir iş yapmıştı red oyu veren vekiller…

Ne güzel Yargıtay Başsavcısı “beğenmiyorum” deyip kapatma davası açıyordu…

Bu güzellik devam etmeliydi…

HSYK’da, Anayasa Mahkemesi de olduğu gibi kalmalıydı…

Diledikleri zaman savcılara hadleri bildirilmeli, diledikleri zaman 267’yi eğip bükmeli, gerekirse 550 bile etmeliydiler…

Baykal’ın hassasiyetlerine dokunmazsanız Anayasa sivilleşecek…

Değilse meclisten kaçmaya devam edecekler…

Nereye kadar?
Naif Karabatak
5 Mayıs 2010

Kimin zayıf noktası?

Yabancı bir film seyrediyorum. Hani şu temposu yüksek polisiye filmlerden. Filmde miktarı çok yüksek bir para çalınacak. Soygun yapılması düşünülen yer ise çok iyi korunan binalardan birisi. Usta hırsızlara göre çözüm çok olduğundan önce “ortak” sayısını arttırmaları gerekiyor. Binanın güvenliğini sağlayan teknik bilgisi ve becerisi yerinde olan ama “zayıf” noktası bulunan birisiyle irtibata geçiliyor…

Düğüm de oradan itibaren çözülmeye başlıyor…

Soygunun yapılacağı saatte çok iyi korunan ve içeride telaffuz dahi edemeyeceğim nakit ve altının bulunduğu binanın kameraları bozuluyor…

Kameraları tamir süresi, aynı zamanda soygunun tamamlanma süresiyle aynı zamana denk geldiğinden işi tereyağından kıl çeker gibi sonuçlandırıyorlar.

Hiç kimse “kamera neden bozuk kardeşim” diyemiyor, insan yapımı nihayetinde…

Ama soygunun kameranın bozuk olduğu zamana denk gelmesi sorgulanıyor elbet…

Hırsızlar bula bula kameranın bozulduğu anı mı bulmuştu?

Yoksa birileri “bakın hazır kameramız da bozulmuşken şu binanın içini boşaltın” diye davetiye mi göndermişti?

Elbette bu bir film…

Filmi yapanlar, “usta” hırsızların başarısını ekrana taşımak zorundalar…

Bunun için senaryoda bir kalem oynatmak gerekiyorsa oynatırlar…

Hatta filmin gidişatına göre heyecan arttırılmasına sonradan karar verilirse onu da ayarlayabiliyorlar…

Yine filmde kapris yapan bir oyuncu olduğunda senaryoda değişiklik yapıp, onu bir kaza kurşununa kurban da edebiliyorlar…

“Parada anlaşamadık, oyuncu ayrıldı” diyemezler ya…

Kısa yoldan işi kotarmanın yolu diskalifiye etmektir. Film bitmeden oyuncu bitmelidir…

***

İçersinde para ve altın yoksa da Türkiye’nin iyi korunan, korunması gereken kurumlarından birisi de Danıştay’dır…

Bunun idrakinde olanlar bu kurumu öyle yeni yetme bir firmaya değil, bu işte uzmanlaşmış OYAK’a ihale etmeyi uygun bulmuşlar…

Yıllarca Oyak, Danıştay’ı korumuş, Danıştay’da ihale bedeliyle Oyak’ı korumuş…

Bu aşk-meşk güzel güzel giderken birden bire insanlık dışı bir saldırı gerçekleşmiş…

Bu saldırıda Danıştay ikinci daire üyesi de hayatını kaybetmiş, birisi de yaralanmıştı…

Tesadüf bu ya(!) o gün de kameralar bozuktu…

Tıpkı filmdeki gibi…

Normal bir şey değildi bu.

Zaten saldırı da normal bir saldırı değildi…

Saldırının normal olmadığı katil zanlısının “kısa sürede” verdiği bildirilen mesajında gizliydi…

“Allah’ın askeriyim” demişti. Sonra “Allahu Ekber” diye nida etmişti…

Demek ki, saldırıyı başörtüsü için yapmıştı…

O zaman laiklik elden gidiyordu…

Zaten, “Bu aslında laik cumhuriyete yapılan saldırı”ydı…

Hemen karar verilmiş, savcıya, avukata, hâkime gerek kalmamıştı.

Çünkü “sevmedikleri” bir fikir iktidardı…

Zaten iktidarda da “laikliğin odağı” bir parti vardı…

O zaman bu saldırıyı İslami hassasiyetleri olanlar işlemişti…

Danıştay’a kin kusmuştu…

Saldırıyı İslam adına işlediği iddia edilen Alparslan Aslan’ın “İslam’la uzaktan yakından ilişkisinin olmadığı” yönündeki babasının beyanları bir günde çürütüldü…

Ve saldırıyı bahane ederek Müslümanlara saldırıldı, hakaret edildi…

Yetmedi AK Parti’yi saldırının sorumlusu olarak gösterdiler…

Sebep, toplumdaki laiklik karşıtlığını körüklemek, laikleri zavallı konuma düşürmek ve daha başka şeyler…

Sonunda AK Parti’nin kapatma davasında da Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya’nın “dosyanın ilk başına” koyduğu deliller(!) arasında yer aldı…

Anayasa Mahkemesi’nin önüne giden dosyada da koskoca başsavcının “delil” diye sunduğu kağıt parçasına “bu safsata da ney?” diye sormak ayıp kaçacağından, kapatma çıkmadı ama “laikliğin odağı” olduğu yönündeki başsavcının görüşleri teyit edildi…

Bir partiye açılan kapatma davasında tüm delillerin en ince noktasına kadar araştırılması gerekirken, Google efendiye müracaat ederek, o ne derse kabul eden, daha sonra yalanlananları bile görmeyen, beraat edilenleri dikkate almayan, dedikoduları gerçekmiş gibi gösteren delil denen saçmalıklarla dava açıldı ve dava sonlandırıldı…

Sonra ilginç bir şey oldu…

Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla bir dava başladı…

Davanın bir ucu Danıştay’a dayanıyordu…

Danıştay cinayetini işleyenlerle ETÖ’cüler aynıydı…

İlginç bir ayrıntıydı bu ama “laikliğin odağı” diye feryad figan edenler bunu görmedi. Emrindeki gazeteler de es geçti…

Saldırı anında kameralar bozuk olmasına rağmen yine de incelenmek üzere Tubitak’a gönderildi…

O da ne?

Tubitak’ın raporunda bazı bölümlerin özel bir yöntemle silindiği raporu çıktı…

Bozmak için iyi çaba harcanmış demek…

Eleştirilerin odağına Oyak yerleşince, “böyle bir rapor olmadığı”nı söylemeye başladı…

Tubitak’sa yalanlamaya…

Ortada bir rapor vardı…

Rapora göre kameralardaki kayıtların bir bölümü “kasten” silinmişti…

Danıştay’da para yoktu, altın yoktu ama bir cinayet söz konusuydu. Hem de koca bir halkı suçlayacak cinayet…

Güvenliğini sağlayan şirketse Oyak’tı…

Filmi bir daha düşündüm; zayıf nokta Oyak’ta bir çalışanın mı yoksa Oyak’ın mı?

Kim bilir, belki de çok daha başka hassas kanallarındır…

Ve o kanallar tıkandıkça Türkiye’nin önü açılacaktır…
Naif Karabatak
4 Mayıs 2010

Oldu da ne oldu?

Yaklaşık 33 yıldır özel ve kamuda “işçi” statüsünde çalıştığımdan, “1 Mayıs”ta kutlanan bayramları hak eden konumundaydım ama hiç 1 Mayıs’ım olmadı…

13 yaşımda “işçi” oldum. 1977 yılındaki Taksim olaylarında henüz çocuk denecek yaştaydım ama işçiydim. Çocuk işçiliğin de ne demek olduğunu biliyordum, büyüklerin nasıl işçi olduğunu da ve şimdi emeklilerin neler düşündüğünü de…

Bir ülke düşünün ki tam 35 yıl bir korkuyla yaşasın…

Tıpkı 85 yıldır bir türlü söküp atamadığı diğer korkular gibi…

Tıpkı “böyle gelmiş, böyle gitmeli” düşüncesine sıkı sıkı sarılarak tabulaştırılan bütün diğer korkular gibi…

Ben hiçbir mayıs kutlamadım. Hoş bir mayısımı kutlayan da olmadı ya…

Bir zamanlar “Komünistlerin” bayramıydı, bize tersti!

Hem zaten işçilerden çok siyasi rant elde edenler kutluyordu…

O zaman biz kendi işimize bakardık. Baktık da…

İşçiydik ama bayramımızı başkaları kutluyordu, başkaları ortalığı kan gölüne çeviriyordu…

Bayramdı ama savaş çığırtkanlığı yapılıyordu, savaş çıksın diye olabildiğince mesai harcanıyordu.

Coplar 1 Mayıs’ta kınından çıkıyordu, tanklar 1 Mayıs’ta işçi ve işçilere destek olanların üzerine sürülüyordu.

Silahlar işçileri hedef alıyordu…

Birileri de işçilerin hedef alınması için her yolu deniyordu…

12 Eylül cuntacıları “darbeler olgunlaşsın” diye bayağı emek harcamışlardı…

1 Mayıs’lar onlar için bulunmaz günlerdendi…

İşçiler meydandaydı…

Zaten çoğu da komünistti…

O zaman öldürülmeliydi…

Öldürdüler de…

Tıpkı kendilerince “hain” bilinen diğer insanları öldürdükleri, öldürttükleri, darağacına gönderdikleri gibi…

O korkulu günler geçmişti.

Sivil hayata geçilmiş ama öyle bir kazık çakmışlardı ki, gelen hiçbir iktidar “şu pisliği temizleyeyim” diyerek onların günahlarını deşmedi, kurdukları düzeni dağıtmadı…

Gitmişlerdi ama korkuyu da salıp gitmişlerdi…

Selam bırakmışlardı yerine…

“Aman ha!” demişlerdi…

Sıkıntı olduğu anda “tankları yürütün” sonra da “balans ayarı yapın” diye tembihlemişlerdi…

Zaten kurdukları terör örgütleri eliyle neyi temizlemeleri(!) gerekiyorsa temizliyorlardı…

Bahane de çoktu, hem bu bahaneleri yutan da vardı, yiyen de…

Atatürkçülük diyorlardı mesela…

Belki de vatanseverlik işlenmeliydi…

Şehitler ölmez de iyi tutuyordu ama insanlarımız ölüyordu…

İstemedikleri ortadan birer birer kaldırılıyordu. Bazen bu sağcıydı, bazen solcu, bazen de Ermeni oluyordu ama onların istedikleri gidiyordu…

Tabuları çoktu. Tarlaya tohum serper gibi tabu serpmişlerdi her bir yana…

Dokunulması yasaktı.

Orada öyle duraydı ama “çözmek” için asla tek adım atılmamalıydı…

“Vatan bölünüyor” oyunu iyi tutardı, emaneti alanlar da sıkça “vatan bölünüyor” diyeceklerdi…

Papağan gibi adamdan çok ne vardı. Bozuk plak gibi aynı nakaratı söyleyiverirlerdi, kulağımızı kirletircesine…

Demokrasi tabuydu onlar için. Atatürkçülük zaten el atılmazdı. Kıbrıs çözülmeden kalmalıydı. Komşularla hep düşman olmalıydı; “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüne rağmen…

Kürtler, Aleviler, sağcılar, solcular, işbirlikçiler, bizden olanlar, karşı duranlar, aya bakanlar, güneşe küsenler.. diye insanları fişleyip, hazır bir yerde tutmalıydı…

Kim bilir “koruma ve kollama” hakkını(!) bir kez daha kullanan zırdeli çıkarsa elinin altında bulunsun. Darbeyse darbe, balyozsa balyoz, kafesse kafes…

Hangisinden çekinecekler ki…

***

Taksim de bu korkulardan birisiydi…

1 Mayıs’ta…

Kendi kurdukları terör örgütü üyelerinin çoğunluğunun kodeste istirahata etmesi nedeniyle midir nedir, korkular birden bire ümide dönüştü…

Demokratik açılımla başlayan hoşgörü rüzgârları, 1 Mayıs’ı da gerçekten işçi bayramı kisvesine soktu…

İşçiydik ama bir türlü kutlayamamıştık…

Şimdi işçi olmadığımız halde aynı coşkuyu taşıyoruz…

Bu bile yeterli bence…

Alanlara bakın sadece bir kısım grubu göremeyeceksiniz…

Her fikirden, her görüşten insanlar aynı coşkuyu duyması gibisi var mı?

Tek yürek olmak, tek tip insan olmak değildir.

Tek yürek olmak, birbirine hoşgörüyle yaklaşmaktır bence…

Tıpkı 1 Mayıs’ta Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi…

Bakın, bir korkumuzu daha yendik.

İnanın diğer bütün korkular en az 1 Mayıs kadar. Çözüm de en az bunun kadar kolay…

Naif Karabatak
3 Mayıs 2010