30 Nisan 2010 Cuma

Kaybetmek mi, hiç kazanmamış olmak mı?

Dün sosyal paylaşım sitesi Facebook’da paylaşılan bir çizimin alt yazısı ilgimi çekti; “Kaybetmek mi köt, hiç kazanmamış olmak mı?” yazılıydı…

“Kötü” veya “zor” diye sorulunca ilk aklıma gelen elbette “kaybetmek” oldu ama sonra düşündüm, “öyle mi” diye…

Sahi öyle mi?

Kaybetmek, elde olan bir şeyi yitirmek manasına geliyor…

Yani halk tabiriyle “var ki kaybettin” türünden bir şey…

Çalınmada da öyle…

Olmazsa çalınmaz…

Var ki çalınıyor…

Ama doğrusunu söylemek gerekirse kaybetmek zordur…

Çocukluğumdan bilirim…

Maddi değeri az da olsa harçlığımı kaybettiğimde çok üzülürdüm. Bilyesini kaybetmiş çocukların dünyasının başına yıkılması ondan…

***

Fıkrayı hatırlarsınız…

Çocuğun birisinin beş lirası kaybolmuş, bir köşeye sinmiş ağlıyor. Oradan geçen birisi ise çocuğun neden ağladığını merak ederek, “çocuğum neden ağlıyorsun?” diye sorar.

Çocuk: “Beş liramı kaybettim amca” diye cevap verince yüreği burkulan adam, cebinden beş lirayı çıkarıp çocuğa verir…

Çocuğun gözyaşları dineceğine aksine daha fazla ağlamaya başlar.

Adam şaşırır: “Çocuğum şimdi neden ağlıyorsun, kaybettiğin parayı verdim ya!”

Çocuğun cevabı ilginçtir; “Kaybetmeseydim şimdi 10 liram olacaktı…”

***

Beş lirayı bulamayanların “neden beş liram yok” diye ağladığı çok görülmemiştir.

Kazanmak istenir; alışır, çabalar ama olmayan şey için dövünmez…

Gidene dövünüldüğü bir gerçek…

“İnsan bildiğini ister” bilmediği, hayal bile edemediği şeyi özlemesi, istemesi beklenmez…

Hele hele oturup ağlaması da mümkün değildir…

Üzülmek için, “neyi kaybettiğini” bilmek gerekiyor…

İlla da para olarak düşünmeyin…

“Neyi kaybettik?” diye düşünün yeter…

Değerlerimizi mi, özgürlüğümüzü mü, var olan haklarımızı mı, elimizden alınıp, geri iade edilenleri mi tekrar kaybettik?

Kaybettiklerimiz için dövüneceksek, o zaman neyi kaybettiğimizi bilmemiz gerekiyor…

***

Oysa asıl kaybettiklerimiz hiç kazanamadıklarımızdır…

Bize “elindekiyle yetin!” diye dayatılmış yıllarca…

Önümüze ne koymuşlarsa ondan başka bir şey yok sanmışız…

Hayatın her alanında bu böyle…

“Maaşınız bu kadar” dediklerinde, bizim 10 katımız oranında maaş alanın nasıl geçindiğini bilmek bize hayal bile değildir…

“Haklarınız bu!” dendiğinde de, çok daha geniş haklara sahip milletlerin nasıl yaşadığını, ilişkilerin nasıl olduğunu, devletin halkına, halkın devlete nasıl baktığını bilmemiz zor…

Kulaktan duyma, gazetede okuma, televizyonda izleme… bütün bunlar öğrenme için yeterli değildir.

Yaşamak lazım…

Yaşadığınızda, o güne kadar neyi kaybetmiş olduğunuzu anlayabilirsiniz…

Yaşadıktan sonra da kaybetseniz, o güne kadar neler kazandığınızı bilirsiniz…

Kaybetmek için önce kazanmak gerekir…

Kazanmak içinse çabalamak…

Para ise para için çalışmak gerekir…

Aşk ise özveride bulunmak…

Hak, hukuk, adalet, siyaset, bürokrasi.. hayatın diğer alanlarıyla ilgili de neyi kazanmak istiyorsanız sadece onu değil, bir bütün halinde “istemeyi” bilmeniz gerekiyor…

“Sadece benim, benim gibi düşünenlerin hakkı verilsin” deyip, diğerlerini önemsemediğinizde, sizin de kazanma ihtimaliniz yoktur…

Bugün kazansanız bile yarın kaybetmeye mahkûmsunuz…

***

Anayasa tartışmalarını da böyle değerlendiriyorum…

Bizler bugüne kadar neyi kaybettiğimizi bilemedik…

Eğer cuntacıların hazırladığı anayasa dışında, özgürlükçü bir anayasayla tanışırsak, o zaman “bugüne kadar neyi kaybettiğimizi” anlayabiliriz…

Biz kaybettiklerimize yanacağız da, bırakmıyorlar ki…

İlla da “Size verilenle yetinin!” dayatmasının ilelebet geçerli olmasını istiyorlar…

Kendi adıma, hiç öyle bir niyetim yok…

Ben kaybettiklerimiz değil, kazanamadıklarımızın, bizden saklananların, çalınanların, esirgenenlerin peşindeyim…

Naif Karabatak
30 Nisan 2010

28 Nisan 2010 Çarşamba

Tarih yazılıyor ama…

Anayasa değişikliği için milletvekillerinin meclisteki maratonu devam ediyor. TBMM’de genel kurula girerek lehte veya aleyhte oy kullananlar, aynı zamanda tarih yazdığının da bilincinde olduklarını umuyorum…

1980 darbe anayasasının şahsında, 1960’a, 1971’e, 28 Şubat’a ve 27 Nisan’a da aynı zamanda “hayır” deme büyüklüğünü gösterdikleri için tarih yazıyorlar…

Onlar halkın daha özgür yaşaması için anayasadaki antidemokratik maddeleri demokratik hale getirdiklerinin bilincindeler…

Lehte oy vermezse de, “egemenlik milletindir” diyerek halkın kendilerini meclise gönderdiğini bilerek “tercih kullanma” hakları olduğunu bilerek genel kurula girip oylarını özgürce kullanıyorlar…

Bir kısmı ise abluka altında…

Zavallılar!

Kendi iradelerini sandığa yansıtmaktan bile aciz durumdalar ama adları “milletvekili” yani milletin vekili…

Hangi milletin diye çok merak ediyorum…

***

Bir tarih yazanlar daha var…

Onlar da bu demokratik girişimi nasıl antidemokratik hale sokarım, nasıl darbe anayasasının bir dönem daha yürürlükte olmasını sağlarım diye fırsat kolluyorlar…

Herkes tarih yazabilir…

Kimisi adını tarihe altın harflerle yazdırır; halk için neler yaptığı konuşulur…

Kimisinin rezilliği gelecek kuşaklara aktarılır…

Nemrut da tarih yazmıştı…

Firavun da…

Hz. İbrahim de…

Hz. Musa da…

Peygamberimiz Hazreti Muhammed de…

Fatih Sultan Mehmet de tarih yazanlardandı, Adolf Hitler de…

Şairler de tarih yazmıştı…

Yazarlar da…

Siyasetçiler de…

Kimisi iyilikleriyle bizim nesle kadar aktarılmıştı, kimi zalimlikleriyle…

***

Bugünlerde de bir tarih yazılıyor…

Kimileri “darbe anayasasına hayır” dediği için onurla anılacaklar arasında yer alacak.

Gelecek kuşaklar, “atalarımız cuntacıların artıklarını nasıl bir bir temizledi” diye övünecekler…

Bir kısmı ise tarihte hiç de iyi anılmayacak…

Cuntacılara destek verdiği söylenecek mesela…

Darbe artıklarının ilelebet muhafaza edilmesi için her yolu denedikleri söylenecek…

Anayasa Mahkemesi’ne nasıl giderim de, nasıl halkın önüne bu seçeneği koymam diye kıvıranlar konuşulacak…

Daha düne kadar kendisi anayasa taslağı hazırlıyorken, fırsat önüne geldiğinde burun kıvırıp kaçanlar konuşulacak…

Bu ülkede başbakanlık yapmış birisinin bile anayasa değişikliği olmasın diye uğraş veriyor olmasının utancı yazılacak…

***

Başka tarih yazanlar da var…

Partisine mensup veya partisinin bir dönem görüşlerini benimsemiş, sırf bu nedenle 12 Eylül’de yargılanmış, işkence görmüş, belki öldürülmüş, belki onulmaz hasarlar bırakmış insanlar ortadayken, cuntacılardan daha cuntacı bir hale bürünerek, onların hazırladığı anayasanın devam etmesi için uğraş verenler de tarih yazıyor…

Tarih yazmak iyi de…

Nasıl yazacağınız önemli…

Gelecek kuşaklara nasıl aktarılacağınız önemli…

Belki özgürlükçü olarak anılırsınız…

Ya da yasakçı veya baskıcı belki de dayatmacı…

En kötüsü ise “korkak!” yaftası yenerek tarihin tozlu sayfalarında kendine yer bulacaklardır…

Meclise bile girmeye korkanların olduğu torunlarımıza aktarılacak…

Kelli felli adamların, milletten aldığı yetkiyi bir yana bırakıp tırstıkları konuşulacak…

Ve Anayasa değişikliğinin halkın önüne gitmemesi için çabalayanlar “hayırla(!)” yad edilecek…

Ya da Anayasa Mahkemesi’nden bir kez daha halkın aleyhine karar çıkarmak için çaba harcadıkları konuşulacak…

Mevcut anayasa bu ülkeye ne kadar dar gelirse gelsin, bu utancı yaşayıp, tarihe kötü olarak anılmaktansa “darbelere hayır!” diye onurla meclise girip oy kullananlar bence çok daha şanslı…

Bu anayasa değişmese de karınca misali değiştirmek için harcadıkları emek yeter…

Herkes duruşunu belirliyor, saflarını ona göre ayarlıyor…

Aslında herkes kendisine yakışanı yapıyor…

Ama kimileri bunu utanmadan yapıyor…

Naif Karabatak
29 Nisan 2010

27 Nisan 2010 Salı

İçinizden biri!

Siyasilerin sıkça kullandığı ama pek de uymadığı bir slogan var; “İçinizden biriyim!” diye. Aslında herkes içimizden birisi. Sonuçta hepsi insan ve hepsi bu ülkenin çocukları. Dışımızdan birisinin olması zaten mümkün değil.

Peki, bu slogan neden kullanılıyor ve neden “içimizden biri” olmayanlar, içimizden birilerini alt etmek için çabalıyor veya içimizden biriymiş gibi davranmak için kırk takla atıp, ele güne rezil oluyor…

Bunun örneğini AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de yaşadık…

Onlar içimizden birisiydi…

Öncekiler de öyle ama onlar “bizi kabul etmeyerek” içimizden birisi olmuşlardı nasılsa…

Halkı hiçe sayan, geldiği yeri unutan veya çok farklı yerlerden gelerek hep tepeden bakan bir yapıyla sadece oy zamanı “bizden biri” olmaya çabalamış, oyu aldıktan sonra da gerçek yüzünü göstererek tepeden bakmaya, küçümsemeye, hor görmeye, ötelemeye, kendisinde bir cevher var sanmaya devam etmiştir.

Üst makamları “babasının çiftliği” sanan bir kısım elit kesim, Anadolu’dan hiç kimsenin görev almaması gerektiğine kendisini inandırdığında, pastayı “taşralı”yla bölüşmeye niyetli olmadığından var güçleriyle saldırmaya başlamışlardı…

Oysa ne Recep Tayyip Erdoğan ne de Abdullah Gül, görevi aldıktan sonra onlardan kötü iş yapmadı, aksine hem daha iyi iş yaptı, hem halkı yok saymadı…

Siyasetini tartışabilirsiniz, yaptıklarının bir kısmını beğenmeyebilirsiniz ama bugüne kadar gelen başbakan veya cumhurbaşkanından daha kötü yaptığını, “o makama layık olmadığını” söyleyemezsiniz.

“İçinizden biriyim” derken, gerçekten içimizden birileri olduğunu 7 yıllık süreçte anladık.

Buna rağmen, “içimizden birisi” olup, koltuğu kaptıktan sonra “sırça köşke çıkanlar”da ne yazık ki oldu…

Sırça köşke çıkanları da, halk gibi yaşayanları da, yetimin hakkını koruduğu gibi yetkilerini “hizmet” için kullananları da bu halk iyi biliyor…

***

Adıyaman, uzun bir süredir esnafların seçimine kilitlendi…

“İçinizden biriyim” sloganını tümden üzerinde taşıyan, meslekten gelen, dişiyle, tırnağıyla Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanlığı’na seçilen ve dört yıldır da bu görevi “elinin erdiği, yüreğinin yettiği”nce yapmaya çalışan Mustafa Salman, yeni bir seçimle karşı karşıya…

Yine seçime “içinizden biriyim” diyerek hazırlanıyor…

Bu söze uygun bir yaşam tarzıyla…

Seçim süreci olunca esnafları dinleyip nabız tutma şansımız da oluyor…

Kimi destek verecek, kimi destek vermeyecek…

Destek verenlerin, “içimizden biri” diye destek vereceğinden kuşku duymuyorum…

Daha önce adı sanı bilinmeyen bir odayı “gözde STK” haline getirme gibi önemli adım atan, kiralık binadan “sahip” olunan binaya geçilen, başka kurumları kıskandıracak Konferans salonu ve lokale kavuşturan kişi, “içlerinden biri”ydi…

Onun yaptığını yapma arzusuyla dolu olanlar elbette olacaktır…

Bütün kentlerde halkla birebir ilişkisi olan, ekonomiyi direkt etkileyen, toplumun çok önemli bir kesimi kuşkusuz esnaflardır…

Esnafların daha iyi durumda olması, kentte yaşayanların tümünü olumlu etkilediği de bir gerçektir. O nedenle esnafların sorunlarını, sıkıntılarını, dertlerini dile getirecek “güçlü bir STK”ya ihtiyaç olduğu da kesindir…

Sorunu yaşayarak bilen, sorunu çözme konumuna yükseldiği takdirde daha bir aşkla, daha bir sevgiyle çözmeye çabalayacağı da bir başka gerçektir.

“İçinizden biriyim” sloganının ESOB’da da 4 yıldır gerçeğe dönüştüğünü görmek güzel bir şey…

Keşke bütün STK’larda, bütün siyasi partilerde “içinizden biriyim” diyenler bunu gerçekten söylese…

Gerçekten hayatının tümünde buna inansa ve bunu uygulasa…

İnanın o zaman çok daha müreffeh bir ülkede yaşarız…

Bakın, daha düne kadar “soğuk” olan Çankaya, şimdi ne kadar sıcak…
Naif Karabatak
28 Nisan 2010

26 Nisan 2010 Pazartesi

Yuh Yani!

Her akşam farklı kanallarda birbirinden “iğrenç” dizilerin yayınlanmasına alıştık. O kadar ki, normal şartlarda “sapıklıktan” yargılanması gereken veya “gözetim altına” alınması, “tedavi edilmesi” zorunlu olan türden ilişkiler, ailece izlenip, giderek normalleşmeye başlar hale geldi.

Düşünün ki, “Tecavüzcü Coşkun” veya genç kızların içeceklerine uyku hapı koyup, tecavüz etmekle ünlenen eski sinema sanatçısı “Nuri Alço”ya “rahmet okutanlar” var. Yoksa şimdilerde bu iki tecavüzcüyü “sempatik” bulmaya başlar mıydık?

İşin ilginç yanı ise Türk klasiklerini iğrençleştirip, sadece “aldatma” ve “seks”e indirgeyen dizi yapımcıları, “izlenme oranından” da hayli memnun olmalılar ki, eleştirilere kulak tıkayıp, yollarına devam ediyorlar…

Sonra da “dizide olanı neden biz yapmayalım” diyenleri etrafta bolca görmeye başlıyoruz…

Dizilerin yasaklanmasını isteyenlerden değilim.

Sansüre karşı olduğumdan, insanların neyi izleyip izlememeye karar verme yetisinin gelişmesini isteyenlerdenim.

Ama buna rağmen, diziye kaynaklık eden ünlü eserlerimizin çarpıtılarak ekrana yansıtılması da ayıptan öte saygısızlıktır. Bu kadarına “yuh” dememiz gerekmiyor. Dizlere kitaplar kaynaklık etsin ama içinizdekini ekrana yansıtmayın…

***

Aslında başka olaya gelmek istiyorum…

Siirt’te 9 çocuk, kendilerinden küçük 2 bebeğe tecavüz etmekle suçlanıyor…

Henüz ilköğretimde okuyan, cinselliğin farkına varması çok zor olan çocukların “bilinçli” olarak tecavüzde bulunduğu, hatta bebekleri öldürdüğü iddia ediliyor.

Birkaç gündür ülke gündemini bu olay sarstı.

Eski defterler karıştırılmaya başlandı. Benim gibi dizileri suçlayanlar da, eğitim sistemimizi eleştirenler de, hatta okullarda cinsel eğitim verilmemesinin sonucu olduğunu söyleyenler de oldu…

Daha çok şey konuşuldu, çok şey de konuşulacak…

Ama gerçek olansa henüz oyun yaşındaki çocukların bile “gözü dönmüş” bir şekilde “tecavüze” yeltenip, “öldürme”yi başlamış olduklarıdır…

Gerçek önümüzde duruyor, sebeplerse çok çeşit olabilir ama hiçbir sebep, masum bir çocuğa tecavüz etmeye ve onu öldürmeye gerekçe olamaz, olmamalı…

Dün Siirt Valisi “sitemkâr” bir yüz haliyle basın toplantısı yaptı…

Tecavüzcü çocuklara değil de olayı gündeme getiren basına karşı tepkiliydi…

Ölen çocuklara üzülmüyordu ama olayın gündeme getirilmesi belli ki kendisini çok üzmüştü…

Ne olmuştu yani der gibiydi…

İnanamadım…

Hangisine yanasın…

Öldürülen ve tecavüz edilen minicik yavrulara mı?

Daha oyun çağındaki çocukların gözünün dönmüş olma ihtimaline mi?

Bütün bunların onları tecavüz ve cinayete yeltenmesine sebep olmasına mı?

Mahkemenin zanlı çocukları serbest bırakmasına mı?

Hangisine yanayım diye düşünürken, valinin açıklaması hepsini bastırdı…

Siirt Valisi Necati Şentürk, en büyüğü 1994 doğumlu, en küçüğü 1999 doğumlu 9 şüphelinin yakalandığını, bunlardan 3 şüphelinin tutuklandığını, altı çocuk için ise mahkemece tedbir kararı alındığını, bunlardan üçünün 22 Mart’a kadar tutuklu kaldığını bu tarihten sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını söyledikten sonra asıl bombayı patlattı…

Siirt Valisi, açıklamalarının ardından gazetecilerin sorularını cevaplandırırken olayda bir ihmalin söz konusu olamayacağını belirterek, (bold yazılara dikkat) “Tabi biraz evvel arz ettiğim gibi bu hadisenin üzerinden bir yıl geçmiş ikinci yıla girmiştir. Bir yıl önce meydana gelmiş, yerel medyada alabildiğince yer almış, ulusal medyada azda olsa da yer almıştır. Fakat o tarihte gündem sebebiyle yada başka gündemler sebebiyle bu konunun üzerinde durmayan yazılı ve görsel medyamız maalesef bir yıl sonra bu konunun üzerinde gitmeye karar vermiştir. Hangi saikle yaptığı konusunda biraz tereddütlerim vardır. Bu günkü açıklamam kamuoyunu doğru bilgilendirme açısındandır. Başka Hadisenin yeni bir hadise imiş gibi gösterilmesi doğru değildir.”

Bundan sonraki konuşmalarında eleştirilecek bir yön yok. Hatta takdir edilecek yönler de var…

Ama Allah aşkına bir ilin valisi böyle konuşabilir mi?

Olayı küçümsemediğini söyleyerek, küçümser davranabilir mi?

Olayı değil, olayın gündeme getirilmesini bir başka sebeplerle ilişkilendirerek önemsiz bir hale büründürmeye çalışabilir mi?

Medyayı suçlayacaksa çok daha kolay yolu var; sizin istediğiniz Türkiye böyle bir Türkiye değil mi der, çıkarsın işin içinden…

Sakın “bir kısım medya” demeyi unutma, yoksa tüm basın oklarını Siirt’e çevirir…
Naif Karabatak
27 Nisan 2010

25 Nisan 2010 Pazar

Onlar Bile Biliyor…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda geleneksel hale gelen “Temsili Makama Devri”, aslında hiçbir şey ifade etmemesine rağmen sürdürülmeye devam edilir. Bir hoşluk oluyor belki devam etmesi de ondandır. Öte yandan çocuklara yarın oturacağı koltuklara bir alıştırma da yapılması açısından önem taşıdığına kuşku yok.

Her yıl hangi makama hangi çocuğun oturtulacağı Milli Eğitim Müdürlüklerince “titiz” bir çalışma sonucu tespit edilir.

Makama oturacak çocuklar ham laf etmemelidir…

Oturmasını-kalkmasını bilmelidir…

Ağzı laf yapmalı, iki lafın ardından üçüncüsünü getirebilmelidir…

Kıyafeti şık olmalı…

Saçı başı dağınık olmamalı…

Erkekse saçlarına jöle sürdürüp, parlatmalı…

Kız öğrencilerin saçları çok daha çekici ve bakımlı olmalı…

Öğretmenlerini utandıracak davranışta bulunmamalı…

Okulu ve dolayısıyla Milli Eğitimi zor durumda bırakmamalı…

Tercihen “zengin” çocuklarından “temsili” makam sahibi ayarlanmalı…

Sonra da “5 dakikalığına” işgal edilecek makamı, “süren doldu” demeden bırakmalı…

Yani çocuk haddini bilmeli, koltuğa gömülüp kalmamalı…

O koltuğa, diğer büyükleri gibi “emaneten” oturduğunu bilmeli, kalkılması gerektiği zamanda kalkmalıdır…

Süresi farklı olsa da asaleten oturanlar da “bir süre” kendisine emanet edilen makamda “güzel şeyler” yapmak için çabalıyor…

“Temsili” de olsa “kısa süre” için de koltuğa oturduğunda hoş bir sadâ bırakabilmelidir…

Yani esas gaye “hoş sadâ” bırakmaktan öte bir şey değil…

Dolayısıyla temsili makama oturacaklar da, “asli” makama oturanlar kadar ciddi, vakur ve sevilen mesajlar verebilmelidir.


Bu nedenle de “asli” de “ince eleyip sık dokumayan”lar, “temsili”de gayet titiz bir şekilde ince eleyip, sık dokurlar…

Asalette aranmayanlar, temsili de nedense aranır…

İşin en ilginç yanıysa temsili koltuğa oturanlar “beş dakikalığına” oturduklarının bilincinde olmaları…

Yani o minicik, tatlı mı tatlı çocuklar “koltuğun emanet” olduğunu çok iyi biliyorlar…

Ya büyükler?

Hepsini kastetmem zaten mümkün değil…

Makamların gelip geçici olduğunu bilenler de var.

Makamın insana paye vermediğini, insanların makama değer kattığını bilenler de…

Makamda oturduğu müddetçe de “hesap verme” gibi bir konumu olduğunun bilincinde olanlar da var…

Yine görevde olduğu süre içerisinde “hoş bir sadâ” bırakıp, hayırla yad edilmek isteyenler de…

Diğerleri mi?

Kendisine emanet edilen makamları “babasının malı” sanıp, yedi sülalesiyle birlikte yöneten, pardon sömürenler mi dersiniz?

Temsili olarak bile koltuğa oturan tatlı mı tatlı çocukların beş dakikalık koltuğa oturmasını bile içine sindiremeyen, “ne zaman kalkacak bu” diye gözü koltukta olan, “ya kalkmazsa” diye korkudan ödü kopan siyasiler ve yöneticiler olduğu bir gerçek…

Öyle ki, “ya kalkmazsa” diye kendince bazı önlemler aldığını da tahmin etmek hiç de zor değil.

Böylesi bir düşünce yapısına sahip olanlar la, henüz okul sıralarındaki çocuğu kıyaslamak lazım gelirse ne dersiniz?

Birisi mini minnacık olduğuna bakmadan, “beş dakikalığına bu koltuğa oturduğumun bilincindeyim” diyebilme büyüklüğünü gösteriyor…

Bir diğeriyse kendisine emanet edilen makamı hoyratça kullanmanın yanında, “babamın malı” afra ve tafrasına bürünüyor…

Birisi kendisini o koltuğa bir görevle oturttuklarını biliyor.

Bir diğeri halkın verdiği oyları, “ben kazandım” havasına bürünerek kıymeti kendinden menkul sanıyor…

Ne diyelim, akıl yaşta değil baştadır diye atalarımız boşuna dememiş.

Keşke her koltuğa oturan, o makamı halkın kendisine “bir görev” karşılığında, “belli bir süreliğine” verdiğini anlasa ve sadece “kendisinin” görevlendirildiğini, yedi sülalesinden hiç kimsenin o makamda tasarruf hakkı olmadığını bilse…

Keşke bir anlasalar belki çocuklar gibi onları da sevebiliriz…
Naif Karabatak
26 Nisan 2010