22 Nisan 2010 Perşembe

Biz şapkamızı alır gideriz!

Kırgızistan’da 7-8 Nisan tarihlerinde gerçekleşen ayaklanmanın ardından ülkesini terk eden devrik lider Kurmanbek Bakiyev, bulunduğu Belarus’un başkenti Minsk’ten meydan okumuş; “Sadece ölüm beni durdurabilir” diye…

Oysa bizde ne güzel olur; şapkamızı alıp gitmeye ölüm bile durduramıyor…

Bir değil, birkaç darbeyle sarsılmış birisi de olsak, ilk yaptığımız iş şapkamızı alıp gitmek oluyor…

Sonra da “seni devirenleri koruma” gibi ulvi(!) bir görev üstleniyoruz…

Onların her şeyi hayırlı oluyor…

Anayasaları, dünyanın en iyi anayasası…

Darbeleri, “beyaz” ve de “cici” bir darbe olarak adlandırılabiliniyor…

Sonra yaptıkları her haltın yanlarına kâr kalması için didiniyor duruyoruz…

İşkenceler için “helal olsun, bu kadar aşağılık işkence metodunu nereden öğrendin kuzum” diye takılıyoruz…

Hesap sorulmasını isteyenler de birden bire “müsvedde” olup çıkıyor…

Ölenlerle ölünmeyeceğinden, idam edilen ve failli meçhulleri sormak hiç aklımıza gelmiyor…

Zaten eğitim zayiatıdır…

Sonra “kanun da benim, yasa da benim” demelerine “aksini söyleyen mi oldu paşam!” türü destek mesajları veriyoruz…

Biz darbelerde boyun eğmeyi de biliriz, gerektiğinde şapkamızı alıp gitmeyi de…

Sonra tüm halkı mağdur eden darbeleri ve onun artıklarını savunmayı da…

Kırgızistan’ın devrik lider Kurmanbek Bakiyev ise kendisinin de darbeyle geldiğini unutmuşçasına demokrasi havarisi kesilmiş…

Görevinin başında olduğunu söylüyor…

Sorumluluk üstleneceğini belirtiyor…

Bir de nereden duymuşsa ülkeyi demokratikleştireceğini söylüyor…

Hâlbuki yorgan gitti, kavga bitti…

Sen Minsk kentinde son demlerini geçir…

Nasılsa kimse seni yargılamaz…

Bugün darbe yapanlar, yarın adına cadde ve sokak açar, utanmadan…

Adına okullar kurar, kültür sayarları yaparlar…

Kim bilir belki de meclise adını verirler, büyük bir onurla…

Sonra senin anayasanı çöpten geri çıkarıp, “bulunmaz Bursa kumaşı” diyerek tekrar yürürlüğe koyarlar…

Yaparlar mı bilmem ama yapmazlarsa da, “men dakka duka” diye bir atasözünü duymuşsundur, öyle değerlendir…

Bizde karşı devrim olmayacağından, hep “elinde silah olan kamu görevlileri” darbe hakkını elinde bulundurur…

“Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevi onlardadır çünkü…

Okumayı bilmiyoruz ama bu görev sadece onlara verilmiştir…

Yazılı değil, hayali bir kanun maddesi var…

Halkın “olur” vermediği bir yasa maddesiyle kendi kendilerine görev vermişler…

Karşı darbe yok, bizde ancak “hadi sivilleşelim” türü “çocuk oyunu” var…

“Yahu ben bıktım, bu yönetim işi zormuş” deyip, “var biraz da sen oyalan” diyerek sivillere iktidarı devrederler…

Ama sürekli de gözleri üzerinde olur…

Sadece onlar değil, kerameti kendinden menkuller diye birkaç grubumuz daha var…

Onlar da “bölünme” paranoyasıyla, ülkeyi bölmek için uğraşırlar…

Terör örgütü kurarlar mesela…

Sonra “derin” adıyla bir sürü oluşum, sürüyle yani…

Sonra kurdukları terör örgütünün karşısına bir terör örgütü daha kurdururlar…

Birisi “vatansever terör örgütü” diğeri “vatan haini terör örgütü”dür…

Nasıl bir eylem yapılacaksa ona göre görevlendirme yaparlar…

Sonra da cami bombalamak için uğraşırlar, jetleri düşürmeye dönük plan yaparlar, yetmeyince de minicik bedenleri havaya uçurmak için var güçleriyle kafa yorarlar…

Sonra “oy vermedikleri” parti iktidara gelince tank yürütürler, balans ayarı yapmak için…

Canı sıkılan bir gece yarısı uykusuzluğundan olsa gerek “eeeeee” diyerek muhtıra yayınlar…

Sonra da zora geldiğinde “o muhtıra değildi canım, aşk mektubuydu” diye tükürdüğünü yalarlar…

Postal yalamayı çok seven aydınlarımız da vardır bizim…

“Ne olursun, hele uzat da bir yalayalım” deyip, demokrasiden, laiklikten, haktan, hukuktan, sivilleşmeden bahsedenler çıkabilir…

Bizde çok çeşit insan vardır…

Seç beğen al…

Türünün son örneklerinin sesi gür çıkar…

Halkın istemediği her şeyi onlar halk adına, devlet adına söylerler…

Hatta fırsat bulsalar bütün kâinat adına söyleyecekler de “Bakırköy Akıl Hastanesi’ne” tıkılmaktan korkarlar…

GATA’ya gitseler sorun yok…

“Bizden olan doktor” bulurlar pekâlâ…

Sonra “Bizden olan mahkeme” nöbetine yatıp, bir gece yarısı tahliye edilirler…

Bizde devrik lider de olmaz…

Devrilen liderleri sonra biz doğrulturuz, ayağa kaldırırız…

Karşı çıkarız darbelere…

Bu defa doğrultup ayağa kaldırdıklarımız darbeleri savunmaya başlar…

“Gözüne dizine dursun emi!” diye Ayşe teyze beddua eder, “ben sana bunun için mi oy verdim, siyasi yasağını kaldırdım” diye dövünür…

Umursamaz tabii…

O emredildiğinde şapkasını alıp gitmeye hazırdır…

Bizde tankın üstüne çıkacak yürekli insanlar olmasın diye bu kadar gümbürtü koparıyorlar…

Ama onların devri bitti, bitecek, az kaldı sabredin…

Naif Karabatak
22 Nisan 2010

20 Nisan 2010 Salı

Yumruklar Havada, Nefret Gözlerde

Bugünlerde akıllısı, delisi, evde eşiyle kavga edeni, işten atılan, işsizlikten bıkanı, eve ekmek götüremeyeni.. hasılı kim varsa hırsını birlerinden çıkarmaya çalışıyor. Gelene yumruk atıyor, gidene yumruk, yoldan geçene ise yumurta…

Algılamamız, değerlendirmemiz de değişti; yumruk atanı birileri kahraman ediyor, birileri aşağılıyor…

Yumruğu burnunun ortasına yiyen her kim olursa olsun mağdur olduğu halde, birleri “oh olsun!” diyor, birileri ise her zamanki gibi kınıyor…

Kınamayı oldum olası çok iyi becerirdik, şimdi de “oh olsun” demeyi becermeye başladık.

Türkiye’de ne kadar “şovenist” olduğunu bilmek mümkün değilse de, internet sitelerinde yayınlanan haberlerin altındaki yorumlar, paylaşım sitelerinde “beğenilerek” sağa sola gönderilen yorumlara bakınca öğrenebilirsiniz…

Kendisinin “milliyetçi” olduğunu sananlar, DTP’nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk’e yapılan saldırıya “oh olsun, az bile olmuş” türü “iğrenç” yaklaşımların, Samsun’da şehit edilen iki polise “oh olsun” diyenlerle aynı kategoride olduklarını bilmiyorlar…

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a atılan yumruğun sahibi, her ne kadar psikolojisi bozuk olduğu söylense de, bir kesim tarafından “oh olsun” deniyorsa bunda bir sorun var demektir…

Fikirlerini beğenip, beğenmemeniz, partisine oy verip vermemeniz önemli değil, eğer bir siyasi partinin liderine taş, yumurta veya başka bir şey fırlatılmasını mubah görüyorsanız, sizin “sağduyunuz”da bir sorun var demektir.

Eğer askere silah sıkanları nefretle anmıyorken, “kendinizden” diye bildiklerinizde “hak ihlali” akla geliyorsa bunda da bir sorun olduğu kesindir…

Yine dağdaki terörist öldürüldüğünde “insan hakkı” aklınıza geliyorken, asker, polis, yazar, siyasetçi veya halktan birisi öldürüldüğünde kılınızı kıpırdatma gereği duymuyorsanız, sizin de insanlık duygularınızda bir sorun olduğu kesindir.

Irkçılık, beraberinde karşı düşüncedekilere kin ve nefreti getirir.

Sizin neyi savunduğunuz, hangi değerleri korumaya çalıştığınız, idealleriniz, ilkeleriniz bir anda uçup gider…

Eğer cezaevinde hangi suçtan yatıyorsa yatsın, “hak ihlali” aklınıza geliyorsa,

Eğer hangi siyasi görüşte olursa olsun, öldürülmesi veya çeşitli şekillerde saldırıya uğraması yüreğinizi acıtıyorsa ve buna tepki gösterebiliyorsanız sizde önemli bir değer olduğu kesindir…

Demokratlık lafla olmadığı gibi, hak savunuculuğu da lafla olmuyor.

Yine milliyetçilikle lafla olmaz, solculuk da, Müslümanlık da…

Ne olduğunuz, neyi savunduğunuz, nasıl düşündüğünüzden öte, karşınızdaki insanın düşüncelerine karşı nasıl yaklaştığınızın önemli olduğunu kavramanın daha önemli olduğunu anladığımızda, aslında insanlık yolunda önemli bir adım atmış olabileceğimiz artık anlaşılmalıdır.

Demokratik Açılımla başlayan süreçten rahatsız olanların dolduruşu veya kışkırtmasıyla birileri “içinde zaten var olan” kin ve nefreti kusmaya başladı…

Bu öyle bir nefret ki, neden nefret ettiğini bile bilmemecesine bir nefret…

Hangi görüşten olursa olsun, hangi inancı taşırsa taşısın, “kendisi gibi düşünmediği” için bir başkasına kin ve nefret duyuyorsa onun sağlıklı bir insan olduğunu söylemek mümkün değildir.

Günlerdir DTP eski genel Başkanı Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı konuşuyoruz…

Günlerce Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a yapılan saldırıyı konuşacağız…

Günlerce Samsun’da şehit edilen ve hiçbir suçu olmayan iki polisin “neye karşılık” öldürüldüğünü sorgulayacağız…

Psikolojisi bozuk olan bir başka kişi, bir başka yerde “saldıracağı” anı kollayacak…

Kin ve nefretle dolu insanlar yetiştirenler, bir köşede oturup kıs kıs gülecekler…

Ve Türkiye’de demokrasiyle tanışmasın, barış ve kardeşlik olmasın diye kin ve nefret tohumlarını her bir yana saçmaya devam edecekler…

Anayasa sivilleşmesin diye uğraşacak birileri…

Darbecilerin borusu yüzyıl daha bu diyarlarda ötsün isteyecekler, birilerinin borazanları…

Onlar beslendiklerini isteyecekler her daim; kan, kin ve nefret…

“Yumruklar havaya” dendiğinde havaya kalkacak milyonlarca yumruk bekleyecekler…

Öyle alışmışlar, “emir komuta” ile piyon olmanın hazzına varıyorlar…

Tüm halkın da piyon olması için var güçleriyle çaba sarf ediyorlar…

Karşı çıkanlar ise hep “müsvedde” olup çıkıyor…

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor ama inanın sağduyu, bütün oyunları bozacak kadar da güçlü…

Onlar karıştırmaya, ayrıştırmaya, kırdırmaya çalıştıkça, halk, demokratikleşmenin, sivilleşmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamaya başlıyor…

Onların yumruğu havaya kalktıkça, bizim demokrasi özlemimiz depreşiyor…

Biz daha çok hak diyoruz, daha çok hukuk istiyoruz…

Onlarsa deliye dönmüş gibi sağa sola saldırmaya başlıyorlar…

Ne zamana kadar?

Onların takati var da, bizim yok mu?
Naif Karabatak
21 Nisan 2010

Baykal’a Günaydın!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, sanırım siyasi hayatı boyunca hiç bu kadar tebrik almadı. Konuşması hiç bu kadar sevilmedi. Hakkında olumlu yazı yazıldığı bir başka konuşması da olmadı…

Öyle bir konuşma yaptı ki…

İçtenliği belliydi…

Konuya hâkim olduğu her halinden belli olduğu gibi derin ve de duyguluydu…

Dinleyen herkes şaşırdı…

CHP’liler bile “bu bizim genel başkan mı” diye bir birlerine sormaya başladılar.

Muhalif partilerden de ilk kez bu kadar “olumlu” tepki aldı.

Kısaca, hem siyasileri, hem de halkın gönlünü fethetti…

Sanırım hem sağcıları, hem solcuları, hem de si hem şaşırttı hem de kalpleri fethetti.

Konuşmanın yankılarını aldıktan sonra CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın iki elini başının arasına alıp, “yahu halkın gönlünü fethetmek bu kadar kolaymış da biz solcular neden bugüne kadar bunu yapamamışız?” diye sorgulamaya gidip gitmediğini çok merak ediyorum.

Çünkü çok basitti…

Kutlu Doğum Haftası nedeniyle yaptığı konuşmaya, bırakın yazarları ve siyasileri, halktan da olumlu mesajlar aldı. Kendi tabiriyle Adıyamanlı bir hocadan, Erzurumlu bir vatandaştan da tebrik aldı…

Kısaca Anadolu’nun her köşesinden tebrik mesajı aldı. AK Partili bakanlar bir kez teşekkür etti, yetmedi, bir kez daha etti.

Bugüne değin katı laikliğiyle ünlenenlerden de tebrik alması onu şaşırttı.

Ve o zaman anladı, bu halkın “değerlerine” ne kadar önem verdiğini…

Sonra “O konuşmadan sonra gelen tebriklerden gördüm ki, biz müthiş bir toplumuz. Din ve siyaset konusunda zannettiğimiz kadar gerilimli bir çatışma ortamı içinde değiliz. Türkiye’de ciddi bir kutuplaşma yok” deme lüzumu bile hissetti…

Baykal’a tam da burada “Günaydın” demek lazım…

Oysa biz bunu yıllardır söylüyoruz…

Yeter ki halkın değerleriyle alay etmeyin, hakaret etmeyin, ne istediğini iyi bilin…

Aslında Baykal, sanıldığının aksine “katı” bir iç dünyası yok ama nedense siyasi arenada “katı-uzlaşılmaz-anlaşılmaz-barışılmaz” bir portre çizmekten de kaçınmıyor…

Şu sözler de Baykal’a ait; “Ben bu konudaki özelliklerimi değil, siyasi düşüncelerimi, anlayışımı ön plana çıkarmayı tercih ediyorum. Özel yaşamımı, iç dünyamı paylaşmaya çok hevesli değilim. Bunu da korumaya çalışıyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz şartlarda bu giderek güçleşiyor. Bence bunu ölçüsünde tutalım. Bakın, icap etti bu konuları orada konuştum. O konunun etrafında tekrar tekrar açıklamalar yapmak uygun olmaz diye düşünüyorum.”

Halbuki hiç kimse Baykal’ın da, Kılçdaroğlu’nun da, Bahçeli’nin de, bir başkasının da “dindar” olmasını istemiyor…

İnançlara saygılı olmasını istiyor, o kadar…

Kendi değerlerinin önemsenmesini, alay edilmemesini, neye üzüldüğünü, neye sevindiğini, neye daha çok tepki verdiğinin bilinmesini istiyor…

Çok şey değil bu…

“Ben bir insanım ve benim de haklarım var” diyerek dayatmaya karşı çıkıyor…

Anayasanın sivilleşmesini, demokrasinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla işlemesini talep ediyor…

Laikliği bir dayatma değil, bir yönetim biçimi olarak algılanması gerektiğini görmek istiyor…

Oy veren bensem, beni yönetecekleri de seçen bensem o zaman “benim dediğim olmalı” diyerek tepeden inmeci yaklaşımlara, dayatmalara, darbelere, darbe yanlısı tutum ve davranışlara tepki koyarak, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin hayata geçmesini istiyor…

Kısaca, anayasayı beğense de, beğenmese de, her vatandaş “yasalar uygulansın” diyor, herkese eşit uygulansın istiyor…

Birisine 267 olan uygulama, bir başkasında 367 olmasın diyor…

Bunun için “uyuyanı uyandırma” gibi bir “kasıtlı” hareketle Anayasa Mahkemesi’nin yolu arşınlanmasın istiyor…

Ya da ne bileyim, halkın faydasına olan bir değişiklikte “sırf muhalefet olsun” diye, katsayı örneğindeki gibi mahkemelere iş götürülmesin istiyor…

Yasada ne diyorsa o…

Kurum ve kuruluşların yasadaki görevleri neyse o yetkiyi bir başkası devralmaya kalkmasın istiyor…

Belki bu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye de örnek olur.

Tam da MHP tabanında “12 Eylül darbe anayasasını savunmayın” tepkileri yükseliyorken…

Halkı önemseyin, olsun bitsin…

Ve sonra da işte böyle tebrik alıyorsunuz, belki oyunuzu bile arttırıyorsunuz…

Fena mı?
Naif Karabatak
20 Nisan 2010

19 Nisan 2010 Pazartesi

Sömürü ve alın teri

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta esnaflara yönelik yeni paketi kamuoyuna açıklarken, sonrasında çok tartışılacak haklı bir kelam da etti. Kelamı haklıydı ama suçlanan kesimin bir kısmının tuzu kuruydu…

Başbakan, sanayicilerin bir bölümüne seslenerek “emek sömürüsü yapmayın!” diyordu. Özellikle Anadolu’da işçilerin hakkının yiyen sanayiciler olduğunu söylüyordu. Üç kuruşa işçi çalıştırmaktan, sosyal güvencesiz emeği sömürülenlerden söz ediyordu. Başbakana göre sorunun çözümü için TOBB’a görev düşüyordu, sonra da illerdeki Ticaret ve Sanayi Odalarına…

Bu sözler çok tepki çekti…

Memnun olanlar da vardı.

İşçiler “ohh! Bizim de sömürüldüğümüz duyuldu” derken, patronlar, her zamanki gibi “ne sömürüsü canım” tavrına büründü…

Başbakanın TOBB ile Ticaret ve Sanayi Odalarına “misyon” yüklemesi hoş karşılanmadı…

Başbakan, “sömürüyü önleyin” dediklerinin de aynı zamanda “patron” olduğunu, bir kısmının da “sömüren” kategorisinde bulunduğunu unutmuş olamaz…

Doğal olarak da hemen tepki geldi…

“Sert açıklama” yapamadılar…

Nasıl yapsınlar, sağır sultan bile 250-300 liraya işçilerin kanı emilircesine sömürüldüğünü biliyor. Sağır sultan biliyor ama nasıl oluyorsa SGK müfettişleri bilmiyor. Bölge Çalışma Müfettişleri duymuyor, siyasi partiler görmüyor, sivil toplum örgütleri umursamıyor…

Herkes biliyor ki çok düşük ücretle yasal sınırların üzerinde 12-13 saat çalıştırılan işçiler var…

Herkes çok iyi biliyor ki, sigortasız çalıştırılan işçiler var…

Ve yine herkes biliyor ki, sigortalı çalıştırılan işçilere “asgari ücreti” ödeyip, işçilerin elinde olması gereken ATM kartlarının patronun muhasebecisinde olduğunu, bankadan “maaşları” çekerek işçilere 250-300 lira verdiklerini, asgari ücretten artanları da diğer sosyal güvencesiz işçilere ödediklerini…

Bunu yapanların çoğunun “misyon yüklediği” kişiler arasında olduğunu başbakanın bilmesi gerekir…

Misyon yüklenenler, misyon çürütenler olunca derhal 365 TOBB üyesi toplandı açıklama yaptı…

Neler söylemediler neler…

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” düsturuyla yetiştiklerini belirttiler mesela…

“Bizler, ‘Çalışanın hakkını alın teri kurumadan veriniz’ öğüdüyle yetiştik. Çalışanın maaşını geç verdiği için ağlayan insanlar, işte bu camianın mensuplarıdır” dediler…

Sonra başka bir şey söyleyemediklerinden olsa gerek işin kolayına kaçıp başkalarını suçlamaya başladılar…

Cemaatlere sözü getirdiler…

Neymiş, “cemaatler iş dünyasını bölüyor”muş. Neden, onlar başka odalar kuruyor diye mi?

Sonra “bizi işçiyle karşı karşıya getirmeyin” diyorlardı…

Nasıl karşı karşıya gelesiniz ki?

Bir öğle yemeğine ödediğiniz ücreti, bir işçinin bir ay boyunca sömürülmesinin karşılığı olarak veriyorsunuz, nasıl karşı karşıya gelecek misiniz?

Sendika kurdurmuyorsunuz…

Sosyal güvence vermiyorsunuz…

Sizin “iş güvencesi” ve “iş garantisi”nden anladığınız, iki dudağınızın arasından çıkacak sözle sınırlı…

“Aldım” deyip, alırsınız, “kovudun” deyip kovarsınız…

“İşine geliyorsa” deyip üç kuruşa talim ettirirsin, hak arayanı olmadığından başbakan “sömürü”yü hatırlattığında “bizi işçiyle karşı karşıya getirmeyin” dersiniz…

Bunu yapanların birçoğu “işçinin hakkının alnının teri kurumadan verin” sözüne sıkı sıkı inanmış kimseler olması üzüntüyü arttırıcı bir başka sebep…

Hani sömürüyü hayat felsefesi haline getirmiş kişiler olsa “yakışır” der, geçersin…

Ama çoğuna yakışmıyor…

İnanın yakışmıyor…

Siz daha çok kazanacaksınız diye işçinin hakkını çalmak gerekmez…

Siz daha çok kazanmak istiyorsanız, işçilerin hakkını verin, onlar sizi hayır duayla yad etsin…

Daha çok çalışsın, iştahlı iş yapsın, yaptığı işten zevk alsın, evine ekmek götürürken alın terinin karşılığını almanın hazzını yaşasın…

Sadece o değil, tenceresi dolan ev hanımı dua etsin, mamasını içen çocuğun masum yüreği sizin için çarpsın…

İnanın o zaman daha çok kazanırsınız…

İşin başında işçiyi sömürerek, emeklerini çalarak, onları dilediğiniz zaman kapı dışarı ederek işadamı olabilirsiniz, belki bir süreliğine zengin de olabilirsiniz ama sonunuzun hiç de iyi olmayacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok…

Çünkü hiçbir sömürü ilânihaye devam etmemiştir…

Bugüne kadar “hele yeni iş kurdular, tezgâhı döndürsünler” diye verilen avans çoktan bitti…

Bitirin artık şu sömürüyü yoksa sömürü sizi bitirecek…

Naif Karabatak
19 Nisan 2010