15 Nisan 2010 Perşembe

Meçhul Zulacı Benim!

Bunun başka yolu yok, itiraf ediyorum herkesin köşe bucak fellik fellik aradığı meçhul zulacı benim. Ülkeye 7.1 milyar lira getiren milyarder benim.

Artık içim elvermiyor, birçok kimse “7.1 milyar lirayı ülkeye kim soktu kardeşim” deyip, “hısım ve akraba” olmak için can atıyor…

Milli Piyangodan en büyük ikramiyeyi tutturanın açıklanmasını bekleyenler gibi hazır “soy ağacı” uydurmaya çalışanlar, meçhul zulacı için de aynı yolu deneyecekler…

Her şey hazır…

Kalem hazır, kağıt hazır, soy hazır, sop hazır…

Tek eksik, meçhul milyarderin adı…

İsim de açıklandıktan sonra soy kütüğü tastamam yerine oturacak…

Ve “hangi kuşaktan” akrabalarımın olduğunu ben bile şaşıracağım…

Kötü günümde yoldan geçerken selam dahi vermeyenler, bir anda beni el üstünde tutacaklar…

İşadamları beni ağırlayacak…

Siyasiler çevremde pervane olacak…

Bürokratlar elimi sıkmak için yarışacak…

İşsizler, yoksullar, sefalet çekenler, yetimler, dullar üç kuruş destek olmam için pervane olacaklar çevremde, ışıl ışıl aydınlatacaklar beni…

Her il yatırım isteyecek, istihdama katkı bekleyecek…

Kimi fabrika diyecek, kimi alışveriş merkezi, kimi otel, kimi motel…

Bazıları eğitime destek olup, her bir yana üniversite açmamı isteyecek…

Kimileri daha çok eleman istihdam edecek işlere yönelmemi söyleyecek…

Tarla almamı salık verenler çıkacak, böylece İsraillilerin ülkeyi parsellemesinin önüne de geçilmiş olacak…

Belki de konut sektörüne girmem istenecek, devasa konutlar yaptırmalı, yanında da birkaç anahtar birden vermeliyim…

Böylece boyacı kazanacak, inşaatçı kazanacak, amelesi kazanacak, doğramacısı, tesisatçısı köşe olacak…

Belki de ihalelere girmem istenecek…

Para parayı çeker nasılsa, tüm ihaleler cepte olur…

7.1 milyar lirayı kısa zamanda bilmem kaç trilyona çıkarırım…

Herkes kendi dünya görüşüne göre akıl verecek…

Kızlarla o para ne güzel yenir mesela…

Pavyon pavyon gezeceksin, savurup savurup etrafı neşelendireceksin derler…

Sonra en lüks araçları almamı öğütleyenler çıkar…

Her çeşidinden…

Sonra yatlar, katlar, kotlar…

Bütün bunları hemen almam gerekmiyor…

Önerileri dinlerim, bu arada bana gelen hatırı sayılır hediyeleri bir köşeye dizerim…

Yoksullara zırnık koklatmayanların etrafımda pervane olup, bana bağış yapmak için yarışmalarını izlerim, içim burkularak…

Yok günümde el uzatmayanların, var gününde nasıl da cömert olduğunu görüp, iç geçiririm…

Unuturum bütün bunları…

Ne kadar sevildiğimi düşünürüm…

Kapısının önünden bile geçirmeyen koca koca televizyonlara konuk edilirim…

Büyük büyük gazetelere demeç verir, iri puntolarla haberlerim çıkar…

Hatta alımlı muhabirler benle söyleşi yapmak için yarış eder…

Ayşe Arman’ı isterim illa da…

Ben ona konuşurum arkadaş, derim afra ve tafrayla…

Çocukluğuma inerler, öğretmenimi, birlikte erik çaldığımız haylaz arkadaşlarımı bulup getirirler 72 milyonun karşısına…

Yaptığım bütün kötülükler unutulur birden…

Hatalarımı hiç kimse dillendirmez…

Konuşmam düzgün olur birden, en iyi hatip ben olurum koca ülkede…

Kıyafetlerim aniden değişeceğinden, zaten giyimim hep konuşulur…

Modayı ben belirlerim bir anda…

Kalan üç tel saçımı ne yöne tarasam ülkenin bir bölümü de o yana tarar bir anda…

“Genç kızların sevgilisi” olur muyum bilinmez ama belki de “orta yaş kız kurularının sevgilisi” olur çıkarım magazin dünyasına…

Beni tepeden tırnağa soysalar da, banka hesaplarımı karıştırsalar da, çeklere, cüzdanlara, kasalara baksalar da, değil 7.1 milyar lira, onun milyarda birini bulamazlar ama…

Ama birkaç günün beyliği beylik deyip, “aradığınız o kişi benim” desem nasıl olur?

İkiyüzlü insanları kısa sürede tanımaz mıyım?

Gözünü para hırsı kaplayanları birlikte öğrenmez miyiz?

Ya da dar günümde selam vermeyenlerin nasıl da dönüş yaptığının farkına varmaz mıyım?

Ne dersiniz, yapayım mı?

Patlatayım bir açıklama, o meçhul zulacı benim diyeyim…

İnanmazsınız ki…
Naif Karabatak
16 Nisan 2010

Uzlaşmaya İhtiyacımız var!

Yazının başlığına aldığım “Uzlaşmaya ihtiyacımız var” sözü benim sözüm değil. Bu sözün devamında “Umarım açılan kapı kapanmaz” sözü de bana ait değil. Bugüne kadar diyaloga açık bir siyasi parti liderinin de değil. AK Parti’nin veya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da değil…

Bu söz, daha anayasa taslağının kapağını bile görmeden “kapımız kapalı” deyip çilingirci çağırıp sıkı sıkı kilitleyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de değil…

Bu veciz söz, bugüne kadar hiçbir diyaloga açık olmayan, değiştirilen her iyi düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’ne götüren, hatta Anayasa Mahkemesi’nin önünde çadır açıp bekleyen, “AYM’nın yolları taştan” şarkısını söyleyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a ait…

Şaşırdınız değil mi?

Bende çok şaşırdım.

Hatta inanamadım.

Yolda yürüyen birisi olsa kafasına saksı düştü diyeceğim ama değil.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, daha önce verdiği sivil anayasa tekliflerini unutarak darbecilerin hazırlattığı anayasayı savunmayı bırakıp, “uzlaşma” arayışına çıkmış…

Ne oldu?

Hangi dağda kurt öldü?

Kim kimin tavuğuna ‘kışt’ dedi?

Sahi ne oldu?

Baykal birden bire “uzlaşmacı” bir rol aldı…

Son dakika atağıyla “üç madde” için diğer bütün maddelere “evet” demeye yanaştı?

Ne oldu?

Üç madde dışında kalan 24 maddenin bir anayasa değişikliği haline dönüştürülmesi için her türlü desteği vermeye hazır olduklarını, ancak geride kalan 3 maddenin yanlış olduğunu söyleyen Baykal, iktidarı, hır çıkarmak ve kavgadan medet ummakla suçlayarak, “Bazı AK Parti sözcüleri ipe un serme hazırlığına başladı. Bu işi açıktan kabaca reddetmenin uygun olmayacağını, kamuoyunu rahatsız edeceğini gördükleri için çamura yatmaya çalışıyorlar” diye konuşmuştu…

Çamura yatmak…

Baykal’ın siyasi geçmişini incelediğinizde bu sözün en çok kendisine yakıştığını görebilirsiniz…

Kürt sorununda, ana dilde eğitimde, demokratikleşmede, anayasa değişikliğinde… hepsinde CHP’nin daha önce hazırladığı, kamuoyuna deklare ettiği tasarıların aksine siyaset izlediğini artık kundaktaki bebekler bile biliyor…

Kim çamura yatıyormuş?

Peki ne oldu da Anayasa değişikliğinin tam meclise sevk edileceği ve (muhtemelen) kabul edileceği zaman bu manevrayı yaptı?

Yoksa TBMM’de değişikliğin kabul edileceğini mi hissetti?

Sonra Cumhurbaşkanı tarafından onaylanacağını düşünmüş olabilir…

Belki daha sonra da “halka” gideceği korkusuna kapılmıştır…

Hani halktan en çok korkan lider o ya…

Halkın huzuruna giden, darbe anayasasını rafa kaldıran değişikliğe halk büyük çoğunlukla “evet” derse ne olacak?

Bu korku mu sardı Baykal’ın her yanını?

Bütün bunlar değil elbet…

CHP Lideri Baykal, bu anayasanın değişeceğini, mutlaka bir gün darbe zihniyetlilerin kaleminden çıkan mürekkeplerin kuruyacağını, halkın onları koltuktan indirdiği gibi yüreklerinden de çoktan söküp attığını çok iyi biliyor.

Ve yine biliyor ki, hiçbir zulüm abad olmaz… Çünkü zulümle abad olmaz…

Belki Baykal, bu ülkenin demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğunu da biliyor. Biliyor ki, bu ülke demokratik bir ülke haline gelmesinin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile…

Ama o Ergenekon avukatlığını rafa kaldırıp, bir başka kimliği üstlenmeye başlamış…

Gömlek çok…

Cübbeden çok ne var?

Şimdi de HSYK ve Yargıtay’ın avukatlığını üstlenmiş…

Öyle emir almış olmalı…

“Sakın ha! O üç madde bizim saltanatımızı bitirir” diyenler olmuştur…

Hani Anadolu’nun bağrından kopup gelen hâkim ve savcılardan “üye mi olurmuş canım.”

Derhal bu hıyanet(!) maddeleri değişiklik paketinden çıkarılsın…

“Bunun için kalan maddelerin değişmesine de razı ol” denmiş olabilir mi?

Mümkün…

Hani yakışmıyor da değil…

Naif Karabatak
15 Nisan 2010

14 Nisan 2010 Çarşamba

Başarmak veya tanıtımın bir başka şekli

Bugünlerde Rize’de farklı bir heyecan var. Heyecanın nedeni “yapılmayanı yapmaya çalışma” için kolları, pardon bütün vücudu sıvamalarından kaynaklanıyor. Rize Turizm Derneği Rize’de dünyanın en uzun horon halkasını oluşturmak için çalışma başlatmış…

Horon halkası deyince ufak tefek bir şey sanmayın…

Tam tamına 2 bin 150 metre uzunluğunda horon halkası oluşturarak dünyada bir ilki başarmak istiyorlar.

16 Nisan Cuma günü saat 14.00 ile 15.00 arasında, bir saat boyunca horon tepecek, Rize’yi ve Karadeniz’i sallayacaklar…

Nereyi ne kadar sallarla bilinmez ama ‘Rize” adını dünyaya duyuracakları, başarılmayan bir şeyi başaracakları, denenmeyeni deneyecekleri bir gerçek…

Bazı reklam firmaları “reklamın iyisi kötüsü olmaz” mantığıyla çalışma yapsa da, “Reklamın iyisi olmalı” veya “Reklam, ürünü özetlemeli, akılda iz bırakmalı, merak uyandırmalı, cezp etmeli..” gibi mantık yürütülse çok daha gerçekçi olacağı kanısındayım.

Kısaca reklam, beklentiye cevap vermeli; hem tüketici için, hem üretici için…

Belki bütün bunlar ürünler için geçerli sanılsa da aslında hayatın her alanı için geçerlidir.

Siyasetçi, bürokrat, kamu kurum ve kuruluşları için de aynı kıstaslar geçerlidir.

Elbette kentler için de…

Reklamın hedefine ulaşması, üretici ile tüketiciyi ilgilendirir.

Ancak kentlerin reklamı, kentte yaşayan herkesi birebir ilgilendirir.

“Bacasız fabrika” diye ünlenen turizm, tarihi, doğal ve inanç turizmi şeklinde farklı alanlara yayılır.

Adıyaman, bütün bunları bünyesinde barındıran ama bugüne kadar profesyonel anlamda el atılmadığı için de adeta “bakir” bırakılan bir alandır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü ve İstanbul Adıyamanlılar Vakfı Başkanı Nevzat Bayhan’ın Adıyaman’da verdiği iki konferansın konusu da “turizm”e yönelikti.

Ekonomik ve kültürel açıdan turizmi değerlendiren Bayhan, bir bütün olarak turizme bakıldığı takdirde, kültürel gelişim de sağlandığında başarılı olacağını söylüyordu…

Adıyaman’a baktığımızda, Adıyaman’ın ve Adıyamanlının turizme bakışı ve yatırımı hesaba alındığında koca bir “hiç”le uğraştığımız çok rahat anlaşılır…

Oysa Adıyaman, hem 2 bin yıllık tarihi geçmişi, halen ayakta duran devasa heykelleri, anıtları, mezarları, höyükleriyle bir açık hava müzesi gibi…

Bu açık hava müzesinde dünyanın birçok yerinde olmayacak kadar güzel yemeklerin bulunduğu damak tadı da cabası…

Yine yeşili, barajın getirdiği devasa alanı, dağları, nehirleri, ovaları, dönemeçli yollarıyla her türlü spora uygun bir mekân…

Ve elbette ki inanç turizmi açısından da başka illeri kıskandıracak derecede zengin…

Ve bütün illeri kızdıracak derecede de ilgisiz kalınmış…

Türkiye’de yeri bilinen iki sahabe var…

Birisi İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretleri…

Bir diğeri de Adıyaman’da Safvan Bin Muattal Hazretleri…

Daha birkaç yıl öncesine kadar Adıyamanlıların bile bilmediği sahabenin kabri, dünyanın her yanından akın akın ziyaret edilebilecek bir değerdir.

Ama henüz farkına varıldı, henüz çevre düzenlemesi için adım atıldı…

Sadece bu değil elbet…

Abuzer El Gaffari, Zeynel Abidin, Mahmut El Ensari, Gazihan Dede, Abdulmusa ve niceleri…

Bütün bunların yanında Menzil…

Tarih, doğa ve inanç turizmi açısından bu kadar zengin olmasına rağmen, üç turisti ağırlayacak ve rahat ettirecek tesisler yapılmayıp, “babadan kalma” usullerle derme çatma tesislerde turist ağırlanmaya çalışılıyor…

Tarihi ve doğal güzellik alanlarını gezecek yerli ve yabancı turistlerin rahat edecek ve harcama yapacak alan ve emtiaların olmaması büyük bir eksikliktir.

Tanıtım broşürlerinde, il dışı ve yurt dışında Adıyaman’ı her yönüyle tanıtacak bilginin olmaması bu kentin “tanıtım” konusunda bugüne kadar hiçbir adım atmadığını çok rahat gösteriyor.

Bütün bunlara rağmen kuru gürültü deyince “Nemrut bizim” deyip Malatya ile bilek güreşine tutuşmayı çok iyi biliyoruz.

Ama adım atmaya gelince atmıyor/atamıyoruz…

Korkuyoruz aslında…

Ürküyoruz belki…

Turistin çok gelmesi bazılarının rahatını bozacak, daha çok çalışması gerekenler olacak, bazıları da çok kazanacak, kent kalkınacak…

Ama asıl ürküntümüz inanç turizmi…

Bugüne kadar “fişlenen” alanları “zenginliğimiz” diye nasıl sunabileceğimizin hesabını yapanlar var…

Bence o kötü günler çok gerilerde kaldı. İnsanları fişleme hastalığına tutulanlar, iki de bir nöbeti gelenler tarihin çöplüğüne gömüldü/gömülüyor. Bir daha da uyanmazlar diye ümit ediyorum.

Bu ülkeyi bütün zenginliğiyle kabullenecek, farklılıkları güzellik olarak görecek yöneticilere, işletmelere çok ihtiyacımız var.

“Kalkınamıyoruz, gelişemiyoruz, yoksul kalıyoruz” feryatlarının yerine elimizdeki zenginliği sunmak için yarışmamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile…

Gelin Rize bize örnek olsun…

Horon tepmeyelim ama Adıyaman’ı bütün güzellikleriyle dünyaya pazarlamanın yolunu bulalım ama önce konukları rahat ettirecek ortamlar ve gelenlere pazarlanacak emtialar üzerine kafa yoralım…

Çok değil, birkaç yılda Adıyaman kabuk değiştirir.

Naif Karabatak
14 Nisan 2010

12 Nisan 2010 Pazartesi

Balyozcu’dan GATAkulli...

Dün Balyoz sanıklarından emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın “illa da hastalık bulacağız” türü GATAkullisini okuyunca aklıma Cenk Gülen’in “Emmi Hortumu Taksana” adlı kitabındaki bir mizahi hikâye aklıma geldi. Mizahi hikâyeye geçmeden önce “illa da hastalık” serüvenine göz atalım…

***
Daha önce GATA’ya sevki için hastalıkları masaya yatırılan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın 2003’te kalbinden by-pass geçirdiği ancak bu konuda Silivri Devlet Hastanesi’nde her türlü hizmeti alabileceği gerekçesiyle GATA’ya sevkinin yapılamayacağı belirtilmişti. Bunun üzerine 4 doktor canla başla seferber olmuş…

Prostat tahlilleri de temiz çıkan Doğan’ın sadece bel fıtığından tedavi altına alınabileceği kararlaştırılmıştı. Hakim Oktay Kuban tarafından tahliye edilen Doğan, serbest kalır kalmaz soluğu GATA’da aldı ve tüm imkânların Doğan ve Olcan için seferber edildiği öne sürüldü. Hastaneye yatma sebebi bel fıtığı olduğu için ‘beyin cerrahi’ye yatması gereken Doğan yanlışlıkla(!) ‘nöroloji’ servisine yatırıldı. “Hastayım” diyordu ama ameliyat da olmuyordu. Herhalde hastaneye pikniğe değil, yatış süresini uzatmaya çalışıyordu.

Yapılan tahlillerinde Çetin Doğan’ın kan değerlerinde hemen hemen herkeste görülebilecek kolestrol, trigliserid ve hayati hiçbir tehlike arz etmeyen minimal üre yüksekliği dışında hiçbir problemi bulunmadı. Boynunda kireçlenme tespit edilen Doğan’ın omurlarına çekilen MR’da var olduğu belirtilen ‘kabarıklığı’ da yoldan geçen 100 kişiden 70-80’inde görülebilecek bir şikâyet olduğunu tıp camiası biliyordu.

Ajanslara düşen haberde “yatış” serüveni böyleydi.

Alakası var mı bilmem ama Cenk Gülen’in kaleme aldığı “Bir Delinin Not Defteri” serisinde çıkan “Emmi Hortumu Taksana” adlı kitaptaki “Tükürün Yüzüme Gitsin” hikâyesini sizlerle paylaşayım…

***

Tükürün Yüzüme Gitsin

Bizim köyde Mıllaların Hasan’ı size anlatmıştım. İşte yine onunla ilgili bir anımı anlatayım, bu kıyağımı da unutmayın. Mıllaların Hasan’ı, sonunda bir araba almayı başarmıştı. Kolay mı yıllardır hasretini çekiyordu.

Hasan, arabaya sahip olana kadar, bütün araçların özelliklerini bize sayar, kaç vites olduğu, aracı kaç beygirin çektiği, silindir hacmini, motorun gücünü, benzinlerin özelliğini tek tek sıralardı.

Sonunda bir araca sahip oldu olmasına da birkaç küçük sorun vardı. Önce aracın plakası yoktu, ruhsatının olduğunu da göremedik yani.


En büyük eksikliği ise Mıllaların Hasan’ı henüz ehliyet neyim alamamıştı. Okuma yazması mı var ki ehliyet alsın garibim.

Ancak hakkını yemeyelim ara da sırada yolda “S” çizse de aracı güzel kullanırdı. Henüz kaza neyim yapmamıştı yani. Gerçi aracı olmayınca kaza yapma olasılığı da olmazdı ya neyse…

Bir gün plakasız ve ruhsatsız aracıyla şehre gitmek istedi. “Yapma, etme, daha senin ehliyetin yok” dediysek de dinletemedik. Bizim Hasan “illa da gideceğim” diye tutturdu. Babasının yalvarması hiç fayda etmedi.

Sonunda babasını kandıran Hasan, benim de yanında gitmemi istedi. Yol arkadaşlığı yaparmışım hiç değilse. Hem sohbetime de doyum olmazmış, üstelik öyle akıllı laflar ediyormuşum ki, benimle yol çok kısalırmış…

İşte birazcıkta gururumu okşayan bu sözlerden sonra ben de Hasan’la birlikte şehre gitmeye razı oldum. Niye kızıyorsunuz o kadar övgüyü siz yapın sizinle de geleyim.

Her tarafı dökülen aracın direksiyonuna Hasan geçti, ben de hemen yan koltuğa oturdum. Aracı güzel kullanıyordu ama nedense araç, yolun bir o tarafını, bir bu tarafını ziyaret ediyordu. Bu da normalmiş, Hasan öyle söyledi.

Yolda çay ve ihtiyaç molası verdik ama öyle çaylar şirketten falan değildi. Hasan para almayı unuttuğundan, hesabı ben ödemek zorunda kaldım. Bir de akıllıyım diye geçiniyor…

Neyse aracı kazasız belasız kullanan Hasan, sonunda şehre getirmeyi başarmıştı ki, birden polisler aracımızı durdurdu.

Hasan’ın radara yakalanma gibi bir lüksü olmayacağından, merak etmiştim. At arabasından yavaş giden bir aracı sahi polis niye durdursun ki, değil mi ama?

Ama durdururmuş demek ki…

Kontrol olduğunu söyleyen polis, evrakları istedi. Şimdi ayvayı yedik işte. Bu evrak dediği ne oluyor ki?

Merakımızı polis çok çabuk giderdi sağ olsun.

-Ehliyet ve ruhsat…

Hasan istenen evrakları bulmaya çalıştı. Bu arada polis aracın sağını solunu kontrol etmeye başladı. Hasan; “Herhalde arabamıza alıcı çıkacak, iyi fiyat verirse satarım, daha iyisini alırım” dedi. Ama ben polisin aracı alacağından şüpheliydim.

Polis sonunda inceleme ve araştırmasını bitirdi. Yüzünün şekli aracı beğenmediğini hemen belli ediyordu haliyle. Demek ki aracı alması söz konusu değil.

Polis tekrar sorduğu sorunun yanıtını almak için elini uzattı ve ehliyet, ruhsat istedi.

Bizim zavallı Hasan’ın yüzünün aldığı rengi görmenizi isterdim.
-Polis bey, henüz ehliyet alamadım, aracın ruhsatı da yoktu zaten. Polis sinirlendi;

-Plakan yok, ehliyet yok, ruhsat yok, sinyallerin kırık. Şimdi söyle ben sana ne yapayım?

Hasan’ın bir andan ağzından dökülen cümleler şöyleydi;

-Tükürün yüzüme gitsin polis bey!
Naif Karabatak
13 Nisan 2010

11 Nisan 2010 Pazar

Ümit’imizi Kaybetmek İstemiyorum

Onun da herkes gibi hayalleri vardı, ailesinin ümitlerini göz ardı edemezdi. Her çocuk gibi “öğrenmek” için okuyor, “başarmak” içinse çabalıyordu.

İlkokulu iyi puanla bitirmişti, lisede de hatırı sayılır notlar almıştı.

Annesi doktor olmasını istiyordu, babası mühendis…

Kendisinin de hayalleri vardı, avukat olmak istiyordu. Türkiye’de karnından konuşmaktan bıkıp, saçma sapan konuşanlara inat hukuk kadını olacaktı…

Türkiye’yi seviyordu…

Herkes gibi ülkesinin taşını toprağını hiçbir şeye değişmiyordu…

Kanunlara saygılıydı…

Beğenmediği yasalar olsa da “uymak zorunda” olduğunu bildiğinden “belki bir gün değişir” ümidi taşıyordu…

2010 yılında halen darbecilerin dayattığı çakma anayasanın yürürlükte olmasını o da herkes gibi içine sindiremiyordu…

Hatta bu ülkede darbe yapanlara lanet okuyan onurlu insanlardan birisiydi…

Çünkü demokrasi dediğimiz şey halkın kendi kendini yönetmesiydi…

Halkın egemen olmasıydı…

Bunu da yasalarda yazdığı şekilde seçimlerle, halk kendisini idare edecekleri seçip meclise yollamakla yapıyordu…

O nedenle TBMM en yüksek makamdı…

Kitaplarda okumuştu bütün bunları…

Daha çok şey okumuştu…

Hiç kimsenin eğitim hakkından mahrum edilemeyeceği de kanunlarda yazılıydı…

Kişilerin dini inancı, mezhebi, kültürü eğitime engel değildi…

İnancının gereğini yaptığında “ayıplanmayacağı” öğretilmişti koca koca kitaplarda…

Herkesin seyahat özgürlüğü de vardı mesela…

Kişilerin dokunulmazlığı çok önemliydi…

İnsanların bedenlerini kullanma hakkı kendisine olduğu için hiç kimsenin tasarrufta bulunmaya, şekil vermeye, renk ve desen belirlemeye hakkı yoktu…

Bütün bunları biliyordu ama işlerin hiç de kitaplarda yazdığı gibi olmadığını da çok iyi biliyordu…

Bazı hastalıklı kafaların, bazı insanların kıyafetini belirleme hakkını elinde bulundurduğunu sandıklarını da biliyordu…

Bu öyle psikolojik bir hastalık halini almıştı ki, tımarhaneye tıkılması gerekenlerin koca koca makamlara geldiğini görüp üzülürdü…

Yazıktı bu ülkeye…

Kendisi o adamları ahırda bile görevlendirmezdi…

İki koyun, üç köpeği teslim etmezdi…

Belki koyun ve köpeklerin tüyleri üzerinde de hak edebilecek kadar zıvanadan çıkmış insanlardı bunlar…

Onursuz ve şerefsizce kadınların kıyafetini belirleme hakkını kendilerinde buluyorlardı…

Oysa hiçbir yazılı metinde yoktu…

Nerelerinden çıkarıyorlardı bilinmez…

Ama “şunu gireceksin” diye bugüne değin bir kıyafet dayatması olmamıştı…

Yönetmenlikler hariç…

Oysa hiçbir yönetmelik, kanunun üzerinde olamazdı…

Ama Anayasa Mahkemesi de “yönetmenlik kanundan üstündür” diyerek saçma sapan yasağın devam etmesine çanak tuttu. 411 vekilin “evet” demesine rağmen…

Bazı dangalaklar da sevindi…

Kendi sapık görüşleri resmiyet kazanacaktı…

Bütün kadınların, kızların ne giyeceğine kendileri karar verecekti…

Bu yetkiyi nereden almışlardı?

Olmayan yetkinin kullanıldığı tek ülke galiba Türkiye’ydi…

“İnancım böyle emrediyor” diyene “çakma hoca” buldular…

Olmadı “ikna” odaları kurup, çocuklarımızın onuruyla oynadılar…

Yetmedi “peruk takarım” diyen kızlarımıza da hayatı zehir ettiler…

Başarılıydılar…

Derslerde çok yüksek puan alıyorlardı…

“Kötü(!) örnek” oluyorlardı demek…

O zaman hayatı zehir etmek, hadlerini bildirmek gerekirdi…

Madem üniversiteye gittiğinde çok yüksek puan alıp, belli makamlara gelme şansları vardı o zaman bir kez daha hayatı zehir etmek gerekirdi…

Sınavlarda da “kıyafeti belirleme hakkını” eline aldılar/aldırdılar…

Yetmedi…

Dün yapılan sınavda “peruk”u bile çok gördüler…

Kadıköy Leman Kaya İlköğretim Okulu’nda perukla sınava girmek isteyen Ümit Kaya’ya “adam” bile diyemeyeceğim insan müsveddeleri izin vermemiş…

Üzülme Ümit!

Bu ülkenin darbeci ve baskıcı zihniyeti elbet yok olacaktır…

Belki o zaman demokratik bir ülkede yaşamanın hazzına varırız…

Ümitliyim, Ümit’imizi de kaybetmek istemiyorum…

Naif Karabatak
12 Nisan 2010