8 Nisan 2010 Perşembe

Mutluyuz, Mutlusunuz, Mutlular

Dün gazetelere yansıyan ilginç bir “memnuniyet” anketi vardı. Şaşırmadım desem yalan olur. Şaşırdım, hatta şoke oldum.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 7 bin 546 kişiyle yüz yüze yaptırdığı ankette ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızın yüzde 85,4'ünün kendini “mutlu” hissettiği belirtiliyor…

Yüzde 85 büyük bir oran…

Yani hep “gıcık” insanlar tarafından dillendirilen “mutlu azınlık” sözü böylece “kâğıt parçası”ndan ibaret sayılarak çöpe gönderilmek üzere fırlatıldı bile…

Burada tekrar ikrar etmeme gerek var mı bilmiyorum ama söyleyeyim…

Ben sosyolog değilim ama bu ülkede yaşayan bir insanım.

Sağımı solumu sobeleyecek kadar da bu insanlarla iç içe yaşıyorum.

O zaman “mutlu azınlık” nasıl oldu birden bire “mutlu çoğunluk” a dönüştü?

Nasıl oldu mutlu çoğunluk sefalet içersinde yaşıyor da, mutlu azınlık lüks ve şatafat dolu bir hayat sürüyor?

Nasıl oluyor da, bu ülkenin büyük çoğunluğu asgari ücrete talim ederken “mutlu” oluyor, milyar dolarlarla geçinemeyen zavallılar(!) mutsuz olabiliyor?

Bu işte bir gariplik var…

***

İyisi mi TUİK’in anketine bakalım…

2009 Ekim ayında 7 bin 546 kişiyle yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilen araştırmada, ülkedeki bireylerin yüzde 31,1’i orta düzeyde mutluymuş…

Yüzde 46,6'sı mutluymuş. (Demek bunlar “sade mutlu” sınıfına giriyor. Türk kahvesi gibi yani, ne şekerli, ne orta, şekersiz, sade…)

Bitmedi…

Halkın yüzde 7,7’si ise “çok mutlu” olduğunu ifade ediyormuş…

Yani burada bazıları gıcıklık edip, “bak kardeşim! asabımızı bozma! Anket ortada işte. Sadece 7.7’lik bir kesim ‘çok mutlu’ymuş. Ne diye canımızı sıkıyorsun” demesin…

Mutluluğu kategorize etmek suç mu yani?

Hem TUİK’in 2008 yılı “memnuniyet” araştırması da birbirine yakın. 2008’de bireylerin yüzde 30,3’ü orta düzeyde mutlu, yüzde 47,5’i mutlu yüzde 8,2’si de çok mutlu olduğunu ifade etmişti.

2008 ile 2009’un farkına bakıldığında “mutsuz” olduğunu belirtenlerin oranı küçük bir artışla yüzde 11,5’e çıkmış. Çok mutsuz olduğunu belirtenlerin oranı da yüzde 3,1’e yükselmiş…

En ilginci ise “en mutlular” sıralamasında kadınların önde olması…

Hayatın yükü erkeklerin omzunda demek ki…

Bir de evliler daha mutluymuş…

Araştırmanın en can alıcı noktası ise bir başka âlem…

Bütün anketi birden tepetaklak edecek düzeyde…

Gelir düzeyi arttıkça mutluluk oranı da artıyormuş…

Buna rağmen de öyle veya böyle mutlu olanların oranı yüzde 85…

Ve en büyük mutluluk kaynağı ise “tüm aile” olduğu belirtilmiş.

***

Dün akşamüzeri bir ayakkabıcıya gitmiştim…

Hem kaç gündür devam eden koşuşturmanın yorgunluğu, hem üzerimdeki kırgınlığın verdiği etkiyle şaka yollu dükkân sahibi dostuma takılmak istedim…

-İnsanı mutlu edecek ayakkabınız var mı, diye sordum…

Hiç beklemediğim bir cevap aldım…

-Yalınayak gez…

***

TUİK’in memnuniyet anketini şimdi bir kez daha okuyun…

Yüzde 85’in neden mutlu olduğunu anlayın…

Kim bilir belki de TUİK adına anket yapan şirketin elemanları, dağ taş demeden, çayır, bayır erinmeden gezerlerken bir ağacın altında oturduklarında hemen avuçlarına kadar gelen papatyayı kopararak, “Mutluyuz, Mutlusunuz, Mutlular” diye fal tutmuşlardır…

Belki de şarkılardan fal açmış, kimin ne kadar mutlu olduğunu anında tespit etmişlerdir…
Gelir dağılımındaki adaletsizlik, sosyal yapının bozulması, iller ve bölgeler arasındaki derin uçurum, hak ihlalleri, özgürlük talepleri, düşük ücretle çalışma, sosyal güvenceden yoksun olanlar, işsiz gezenler, evine ekmek götüremeyenler…
Birçok sıkıntıyı bir yana bırakın…
Darbe planlarını, tutuklanmaları, salıverilmeleri, hastaneden dinlenenleri, ifade verenleri, ifadeye gitmeyenleri…
Büyük suça küçük cezayı, küçük suça verilen büyük cezaları…
Kısaca bu ülkede ana haber bültenini izleyen bir insan nasıl mutlu olabilir, aklım almıyor…
Yoksa herkes uyanık oldu da haberleri kimse tınlamıyor mu?
Yoksa da bu anket neyin nesi?
“Mutlu azınlık” nereye gitti, suya mı düştü, su nerede, inek mi içti, inek nerede…
Gerisini siz getirin…
Naif Karabatak
8 Nisan 2010

6 Nisan 2010 Salı

Galiba ayıp eden bizleriz

Çocukluğumda hasbelkader bir yakınım Hukuk Fakültesi’ni kazanırsa büyüklerim takılmak için “mezun olup işe başlarsa haber ver ki suç işleyelim” derlerdi. Demek ki büyüklerimin düşüncesi “bizi savunacak” veya “bizden yana tavır koyacak” hakim, savcı veya avukat yakınımızın olmasını önemsiyorlardı ama elbette şaka olarak…

Gerçek payı da olsa, şaka da olsa ne kadar zararlı bir düşünce olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

“Adam kayırma” belki her meslekte var.

Özellikle bürokrat ve seçilmişlerin adam kayırdığı, yandaşlarını koruduğu, hatta bazılarıyla el altından “birlikte iş yaptığı” söylenir, dedikodusu yapılır, bazen de gerçek çıkıp, soruşturmalara, mahkemelere konu olur…

Ne yazık ki Türkiye’de “kanıksama” denen bir hastalık var…

Siyasilerin adam kayırmasına alıştık…

Belediye başkanlarının kardeşinin, babasının, oğlunun “başkan” tavrına bürünmelerini de kanıksadık…

Hatta bu ülkede başbakan olanların eşinin, kızının, oğlunun veya bir başka yakının da “iltimaslı” konuma oturtturulup, birçok şeyin “peşkeş” çekildiğini de gördük…

Ama ne acı ki bütün bunları “olağan” bulmaya başladık ve derken de “kanıksadık”.

Hatta “yesin… yesin ama..” diye başlayıp, çalışanın yemesi gerektiği gibi bir fikre de sahip olduk…

Yani hırsızlığı, yolsuzluğu, usulsüzlüğü “çalışsın ama”ya bağladık…

Onlarsa çalışmadan çalmanın yolunu bile buldular…

Nasılsa halkın bir bölümünden “çalsın ama” icazeti almışlardı…

***

Bütün bunlar “doğruydu-yanlıştı” hep tartışılsa da birkaç kurumda “kayırma” olmasını hiç kimse kabullenemedi, yanlış buldu, ayıpladı…

Birincisi askeriyeydi…

İkincisi ise yargıydı…

Askeriye de “tanırım iyi çocuktur” ayağıyla “iltimas” geçirilmek istenenler gördük…

Zaten tarihten gelen bir “ayrıcalıkları”nın sürekli devam etmesini isteyenler vardı…

“İyi çocukların” yargılanmasında da sorun oldu…

İfadeye çağrılamadılar, çağrılanlar “hadi oradan” dercesine tınmadı bile…

Öyle ki yolsuzluk ve usulsüzlük yapanlar bile kendilerinin bir koruma kalkanıyla korunduğunu biliyordu…

Öyle inanmışlardı…

Sorumsuzluk örneği gösterenlerin “darbe planları” çarşaf çarşaf ortaya çıkınca bir kısmı yakalandı, yargıya hesap verdi, bir kısmı kalkanın halen arkasında…

***

Bir diğeri de yargıydı elbet…

Kayırmanın hiç olmaması gerektiği kurum…

Sanıkla olan muhabbeti lehte karar vermeye engel olmalıydı…

Sanığa karşı duyduğu öfke de yanlış karar vermesine engel teşkil etmeliydi…

Yani hem bağımsız olmalıydı, hem de tarafsız…

Siyasi görüşünü davaya yansıtmamalıydı…

İdeolojik veya inanç birlikteliği de “taraflı” karar vermesine sebep olmamalıydı…

Aile birlikteliği, hısımlık, akrabalık, komşuluk, hemşerilik.. bütün bunlar da “taraflı” karar vermenin önünde engel görüldüğünden bütün bunlar dikkate alınmadığı zaman adil yargılamadan söz edilebilirdi…

Savunma hakkı verilmeliydi…

Delillere ulaşılabilmeliydi…

Hiçbir şey “sır” diyerek gizlenmemeliydi…

Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla başlayan operasyondan sonra “kayırma”nın çok farklı yollarını görmeye başladık…

Sonra kafes ve balyoz planlarında da aynısını gördük…

“Bizden olan-bizden olmayan” mahkemelerin titizlikle seçildiğine şahitlik ettik…

Rapor verebilecek doktorların nasıl ayarlandığını gördük…

Hastanede istirahata nasıl alındıklarına tanıklık ettik…

Böylece cezaevinin kasvetli ortamından, hastanenin rahat ortamına taşınan “iltimaslı” insanlar gördük…

Ve suçluyu koruyan yargı mensuplarının televizyonda, gazetelerdeki “iğrendirici” demeçlerini okuduk.

Baktılar ki bütün bunlara rağmen paşa paşa içeriye girip yatanlar var…

Çünkü iddialar korkunçtu…

İnsanlık dışıydı…

Vahşiceydi, hatta alçakçaydı…

O zaman başka yolları denediler…

Savcılara gözdağı verip, hâkimleri ürkütmeye çalıştılar…

Hâkim ayarladılar, nöbetçi kolladılar…

Yetmedi, “yetki bende” diyenler çıktı, tutuklanacaklar listesine bakıp, “ayar” verdiler…

Her zamanki gibi bütün hukuksuzluklara da HSYK destek çıktı…

İstanbul Barosu ise hiçbir hukuki işe “evet” dememiş olmalı ki, her hukuksuzluğun arakasında durdu…

Ve biz “kayırma”nın yanlışlığını, iltimasın “ayıp” olduğunu konuşuyoruz…

Aslında ayıp eden biziz galiba…


Naif Karabatak
7 Nisan 2010

5 Nisan 2010 Pazartesi

Bir de nöbetçi saatçi bulsalar

İstanbul 12’inci Ağır Ceza Mahkemesi üye Hâkimi Oktay Kuban, 1 Nisan şakası yaparak(!) Balyoz Eylem Planından dolayı tutuklu bulunan 21 kişiyi serbest bıraktığı gündü. Bir meslektaşımla sohbet ediyordum. Bana “yarına ne yazacağını merak ediyorum” dedi. Hafta sonu yazı yazmadığımı, bu haftayı beklemesini söyledim. Meslektaşım, tutuklamalar olduğunda konuyu gündemime alırken, tahliyeler olduğunda değinmediğimi eleştiriyordu.

Oysa “nöbetçi hâkim” tahliye etmişti…

Alelacele…

Talandan mal kaçırırcasına…

Hatta söylenti bu ya sırf “tahliyeye meyilli olduğu” için HSYK’nın görevlendirdiği hâkimlerimizdendi…

Hani “12’inci Ağır Ceza Mahkemesi bizden” denilmişti ya, tıpkı onun gibi…

Bizden olan, bizden olmayan yargıçlar belirleniyordu…

Kaç numaralı mahkemenin nasıl karar vereceği hesaplanmıştı…

Darbe planı kurgulayanlar, “darbe sever” bulmakta nasıl zorlansınlar ki…

Camilerin bombalanması, minicik yavruların denizaltına tıkıştırılarak havaya uçurulması, Yunan jetlerini “Türk askeri düşürdü” denilsin diye kendilerince düşürülmesi, yüz binlerce tutuklanacak isimlerin belirlenmesi, “bizden yazar, bizden olmayan yazar” diye fişlenmesi.. daha birçok adice işin kurgulandırıldığı anlaşılan Balyoz Eylem Planı’nda sanık olarak adı geçenleri “ödüllendirircesine” ve “bizim hakim nöbetçiyken şu işi halledelim” dercesine kodesten kaçırmaya çalıştılar…

Ben ne yazayım?

Yüce adalete gölge mi düştüğünü söyleyeyim?

Zaten HSYK ve Yargıtay gölge düşürmekten başka bir şey yapmıyor…

Bir de biz mi gölge düşürelim?

Yazık değil mi?

O zaman neye güveneceğiz, nasıl yargıya inanacağız, hakkımızı nasıl arayacağız?

Ya biz “bizden olan” bir “nöbetçi yargıç” bulamazsak sürüm sürüm sürünecek miyiz?

Bu mu adalet?

Sırtındaki cüppesinden utanmadan siyaset yapan, meclise akıl öğretmeye kalkan, hatta direktif vermeye yeltenenlere siz hukuk adamı mı diyeceksiniz?

Ben diyemiyorum…

Darbeci bir anayasa değişirken “aman değiştirmeyin” diyen bir yüksek yargı olabilir mi?

Siz neyi savunuyorsunuz?

Hani hukukun üstünlüğünü savunacaktınız, hani yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını koruyacaktınız, hani demokrasinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla işler halde bulunması için çaba harcayacaktınız?

Siz bir de köstek oluyorsunuz…

Hem de muhalefet partisinden daha canla başla meydana çıkıp, TBMM gibi milletin egemenliğinin sesi olan kurumu, tehdit eder tarzda ve küstahça demeçler veriyorsunuz?

Biz sizin hukuk adamı olduğunuza nasıl inanacağız?

Bazıları da “hukuk adamı” ödülü dağıtıyor, bunu da içinize sindirerek alanlar var…

Ne ödül verenin hukuktan anlamadığı, ne ödülü alanın hukuk bilmediği veya en azından saygısının olmadığı anlaşılmaz mı?

Ve bu arada, “iki arada bir derede” bulunan nöbetçi hâkime tahliye kararı aldırıyorsunuz…

Oysa bu kadar çabaya, bu kadar dalavereye, bu kadar nöbet listesini takip etmenize rağmen ne halkı kandırabildiniz, ne de yürekli savcı ve hâkimleri…

Nöbetçi hâkiminiz de bir işe yaramadı…

“Nöbetçiler” tahliye nöbetine tutulsa da, uyanık olanlar da vardı…

Yapılan itiraz haklı bulundu…

Şimdi ne olacak?

Nöbetçi hâkiminiz işe yaramadı…

İyisi mi siz “nöbetçi saatçi” bulun da bir nisanı durdurun…

Hep öyle kalsın…

“Hukukun katledildiği” saatte, dursun ülkedeki bütün saatler…

Yeter ki paşa paşa sokağa çıksın sanıklarınız…

Paşa paşa öldürülmüşüz, bombalanmışız, fişlenmişiz, darbelere uğramışız kimin umurunda…

***

İmza Günündeyiz…

Bugün saat 16.00’da Valilik yanında, İskender 85 Lokantası bitişiğinde, Gazeteci Yazar Fahrettin Çelik, İz Ajans Yayıncılıktan çıkardığı “İnsanca Yaşama Bilinci” adlı kitabını imzalayacak…

İz Ajans Yayıncılık adına tüm okurlarımı davet ediyorum…


Naif Karabatak
6 Nisan 2010

4 Nisan 2010 Pazar

Kavramların Kargaşası

Türkiye’de uzun yıllardır devam ede gelen tartışmalar, kavgalar, siyasi çekişmeler ve daha birçok pürüzlü konunun asıl sebebinin kavram kargaşası olduğu biliniyor. Elastiki bir şekilde kelimelere kendince anlam yükleyen, farklı anlamlarından alakalı-alakasız yorumlar çıkaran, kavramların dünyada bilindiğinin aksine kabul ettirmeye çalışanlarla, “doğrusunu” söyleyenlerin bir kavgasıdır aslında…

Belki bunların en başında cumhuriyet, demokrasi, laiklik, etik, ahlak, aşk, namus ve inanç geldiği kuşkusuzdur.

Kavramları “kendi dünya görüşüne” göre veya “sığ aklınca” yorumlayanların, bunu halka dayatmaya da çalışmaları nedeniyle bir kavgadır, bir tartışmadır sürer gider.

Bütün bunlar arasında özellikle üç kavram ülkenin yönetiminde sorun olarak karşımıza çıkar; demokrasi, cumhuriyet ve laiklik…

***

Sevgili meslektaşım Fahrettin Çelik’in kaleme aldığı “İnsanca Yaşama Bilinci” adlı kitap da işte bu tartışmaların arasında çıkan, kavram kargaşasını özetleyen yönüyle dikkate değer bir çalışma…

İnsanca Yaşama Bilinci, 151 sayfadan oluşuyor.

Günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız bir birinden çok farklı 43 kavramın özet olarak yorumlandığı bir çalışma olan Fahrettin Çelik’in ilk kitabı İnsanca Yaşama Bilinci, Adıyaman’ın ilk yayınevi olma özelliğine de sahip İz Ajans Yayıncılık’ın da ilk kitabı.

Yarın (6 Nisan) saat 16.00’da İz Ajans Yayıncılık’ın Valilik yanı, İskender 85 bitişiğindeki ofisinde yapılacak İmza Günü etkinliğiyle okuyucuyla buluşacak.

Her şeyden önce şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim, “küçük yerlerde yazı alanında adından söz ettiren”lere imreniyorum.

Çok uzun bir süre ‘ihmal’ edilen küçücük bir ilçe de ‘okuyarak’ ve kendisini ‘geliştirerek’ aradan sıyrılmak önemli bir meziyettir.

Kimisi kötülükte ünlenir, kimi iyilikte, kimi mesleğinde, kimi tahsilinde…

Kimileri de “geleceğe iz bırakmak” için alır eline kalemi, yüreğinin yettiğince yazar durur…

Çelikhan’da Mustafa Aloğlu, bu yürekli gençlerden birisi…

Yine Çelikhan’da Sabri Altun da “dar alandan” kendisini sıyırabilen düşünce adamıdır…

Ve Samsat…

Likuanos, Samsat’ın yetiştirdiği bir filozoftur…

Türkiye’de kabri bilinen iki sahabeden biri olan Safvan Bin Muattal da Samsat’tadır…

Kendisini Atatürk Barajı’na kurban veren bu küçücük ilçemizde birçok yazar ve şair daha çıktı…

Uzun süredir gazetecilik ve yazarlık yapan Fahrettin Çelik de “İnsanca Yaşama Bilinci”yle şimdi karşımızda…

***

Özellikle genç neslin kavram kargaşası arasında boğulmasının önüne geçilmesi, uluorta kullanılan ve ağızlarda sakız edilmekten öte içeriğini pek önemsemeyen veya farklı yorumlar nedeniyle iyi çözemeyenler için önemli bir başvuru kitabı olduğuna kuşku duymuyorum.

“İnsanca Yaşama Bilinci” adının “iddialı” bir ad olduğunu yazar kendisi de söylüyor ama doğrusu tevazu gösteriyor diyebilirim.

Çünkü daha iyi, daha doğru, daha dürüst yaşamaya dönük her adım, bilinç kazanmanın da bir diğer adımıdır.

Günlük yaşamımızda sıkça karşılaştığımız, olumlu-olumsuz değerlendirilmesiyle hayatımızı da olumlu-olumsuz etkileyecek olan bazı kavramların doğrusunu bilmek, yaşamın bilincine de sahip olmak demektir.

Aynı zamanda yayıncılığının dışında editörlüğünü de yaptığım sevgili meslektaşım Fahrettin Çelik’in kaleme aldığı İnsanca Yaşama Bilinci, şık tasarımız, rahat okunacak dizgisi ve basım kalitesiyle kütüphanedeki yerinden önce elinizde okuyacağınız bir kitap olacağına kuşku duymuyorum.

***

Yarın saat 16.00’da, 18.00’a kadar sürecek İmza Günü etkinliğine “Açık Davet” olarak bu yazıyı kaleme alıyorum.

Umuyorum ki, zaman ayırmanıza değecek bir kitapla tanışacaksınız…

Kitabı kaleme alan Fahrettin Çelik’e, kitabın tasarımını yapan Yüksel Kartal hanımefendiye, yazımından basımına kadar emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Artık size düşen ise alıp okumak, tavsiye etmek, hediyeleşmede kitabı hayatımıza yerleştirmek…
Naif Karabatak
4 Nisan 2010