2 Nisan 2010 Cuma

Anneme gazeteci olduğumu söylemeyin, o beni normal insan sanıyor

Dün öğle kuşağında Habertürk Televizyonunu açıktı ama ben işime daldığımdan sesini kısmıştım. Birden alımlı bir bayanın hararetli bir şekilde konuştuğunu görünce dikkatimi çekti. Televizyonun uzaktan kumandasının pili, saatimin pili gibi bittiğinden, yakından kumanda yaparak televizyonun sesini açtım.

Merak etmiştim bu alımlı bayan neden o kadar heyecanlı heyecanlı çevresindekilere bir şeyler anlatıyordu diye…

Meğer Erzincan eski Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in üçüncü kuşaktan avukatıymış…

Birisi kendisini azletmişti, bir diğeri vekâleten atama yapmıştı…

İşte o üçüncü kuşaktan avukattı konuşan…

Avukat Aslı Kazan, kuaförden yeni çıkmış, medyada puan kaybetmemek için bayağı emek sarf etmişti. Bu elbette ekran başındakilere saygısındandı…

Müvekkiline yine haksızlık yapıldığını söyleyerek, hak arama yolunda olduğunu gösteriyordu…

Avukat hanım, müvekkilinin birçok insanın hakkını yediği iddialarını ise duymamış gibi yapıyordu…

Öyle ya onlar avukat olarak tutaydı, o zaman öbür müvekkillerinin hakkının yendiğini bir güzel söyleyecekti…

Ama olmadı, “karşı taraf”ın avukatı olmuştu…

Bir kez daha tahliye talebi reddedilmişti…

Biraz daha kibar olunabilirdi…

“Hanım kızımın hatırına başsavcıyı serbest bırakıyoruz” demeleri gerekirdi, bu kadar da kabalık olmazdı ki canım…

Hanım avukat kızımızın söyleyecekleri bitmişti…

Ama medyamız alacağını alamamıştı…

O zaman devreye muhabir girmeliydi…

Kulağına üfürüldüğü gibi…

“Sayın başsavcının sağlığı nasıl?” diye sordu…

Avukat hanım gülerek, “çok iyi” dedi…

Yani kötü muamele yoktu…

Bir daha teyit ettirmeliydi…

“Morali iyi değil mi?”

Çok iyi olduğunu söyledi hanım avukatımız…

Medyamız yine alacağı cevabı alamamıştı…

İlk gözaltına aldıklarında da aynı yolu denemişlerdi ama kime yememişti. CD’ler, oyuncaklar gözaltına engel olamamış, masumiyetine kanıt teşkil etmemişti. Denemekte fayda vardı. Daha önce kulağına üfürülen “yedek sorular” ne güne duruyordu?

Hem onlar daha ilgi çekerdi. Sömürmeye uygundu. Duyguları harekete geçirebilirdi. O zaman tam sırasıydı…

Çocuğunun haberi var mı?

Yani başsavcı babasının cezaevinde olduğu bilgisi var mıydı?

“Yok” dedi hanım avukatımız, biraz da burkularak…

Ne acı bir durumdu…

“Peki, babasının nerede olduğunu sanıyor?” diye asıl soruyu sordu…

“İş seyahatinde sanıyor” dedi hanım kızımız…

Muhtemelen kafes eylem planının hayata geçmesi için sık sık yaptığı ziyaretlerden birisi olduğunu sanıyor olamazdı…

Çünkü minik çocuğun muhtemelen kafes eylem planının Erzincan’da başsavcının eliyle hayata geçirildiği iddialarından da haberi olmamıştır…

Mağdur edilen insanlardan da bilgi sahibi değildir…

O mağdurların boynu bükük kalan çocuklarından da…

Ajite edeceksek daha çok şey sıralayabiliriz…

Herhangi bir katilin çocuğu da “babasının ne yaptığı” konusunda çok bilgi sahibi olamaz…

Yüz kızartıcı bir suç işleyenin çocuğuna da “baban şu haltı yedi” diyemezler…

Terör kurşunuyla ölen Mehmetçiklerimizin minicik yavruları da babasının öldüğünü anlayamaz, kavrayamaz…

Hatta faili meçhule giden on binlerce insanımızın çocukları da, eşleri de, anneleri de, babaları da evlatlarının akıbetinden bihaberdir…

Ajite edecekseniz, darbelerin mağdur ettiği insanları ve onların masum çocuklarını da konu edinin…

Ajite edecekseniz, “darbe planı” yapıp, koca bir ülkenin geleceğini karartacak kadar gözü dönmüş deyyusların mağdur ettiği veya edeceği insanları, onları eşlerini, çocuklarını, yakınlarını velhasıl hiçbir suçu olmayan milyonları gündeme getirin…

Eğer siz ajite etmeye çok meraklıysanız, 80 yıldır bu ülkede kendisini ifade etmeyen insanların mağduriyetini gündeme getirin…

Başsavcı cezaevindeymiş…

Bu ülkede kaç tane başsavcı daha var, onlar neden görevinin başında?

Bu ülkede paşaların bir kısmı cezaevinde, peki neden binlerce paşa görevinin başında?

Hiçbir suçu olmayanı kimse içeriye almıyor, suç isnat edilen ve suçlu olabilecekler cezaevine giriyor…

Yargılama sonunda da ya suçlu görülüp, cezası kesiliyor, ya da masum bulunup beraat ediyor…

O zaman “anneme cezaevinde olduğumu söylemeyin, o beni halen Erzincan Cumhuriyet başsavcısı sanıyor” türü ironik söylemlere gerek yok…

İsterseniz siz de anneme gazeteci olduğumu söylemeyin, o beni halen kendisinin yaramaz oğlu, yani normal bir insan sanıyor…

Ama gördüğünüz gibi değiliz…

Ben gazeteciyim, o ise sanık bir eski başsavcı…

Naif Karabatak
2 Nisan 2010

1 Nisan 2010 Perşembe

Mantık Dışı Meşruiyet!

Uzun yıllardır süren yazı hayatımda edindiğim bir tecrübeyi sizlere aktarayım. Şunu gördüm ki, siyaset yapanların “koltuk öncesi-koltuk sonrası” diye bir milatları var. Seçimden önce farklı bir kişilik, seçimi kazandıktan sonra farklı bir kişilik, kaybettiğindeyse çok daha farklı bir kimliğe bürünüyorlar.

Bunun son örneği Kâhta Belediye Başkanı İbrahim Yusuf Turanlı…

Seçimden önce “birlikte karar” alacağını söyleyen Turanlı, bugün sokak ismi değişmesinde bile “Belediye Meclisinin kendi hür iradesi ile ve yetkileri doğrultusunda karar alması için böylesine bir gerekçe arama lüzumu hissetmediği gibi bundan sonra da böylesine mantık dışı bir meşruiyet arayışı içerisinde de olmaz.” demiş…

Bunu nasıl söyleyebilmiş anlamış değilim.

Eğer bu metni bizzat kendisi yazdıysa bir kez daha dönüp okumasını, bir kez daha, bir kez daha okuyup, sonra da “birlikte karar” verileceği yönündeki taahhütlerine baksın…

Konu Fırat ve Turanlı ailesinin imsilerinin cadde ve bulvarlara verilmesi…

Memur Sen Kâhta Temsilciliği “darbecilerin isimlerinin cadde, sokak ve bulvarlardan kaldırma” talebi, önce bir okulda hayata geçti, sonra da cadde, sokak ve bulvarlarda…

Sonuçta bu bir taleptir, dayatma değil…

Talebi halk adına sivil toplum kuruluşları, siyasiler ve bazen de vatandaş bizzat yapar. Uygulama makamında olanlar da “uygun” görürse uygularlar, değilse “kibar bir dille” gerekçesini söyleyerek umursarlar, önemserler…

“Sen kim oluyorsun da benim yetkimdeki bir işte bana akıl öğretiyorsun” demezler/diyemezler…

Diyenler elbet der ama gerçekçi olalım ki en amiyane tabirle “kabalık” etmiş olur…

***

Kâhta Belediye Meclisi’nin aldığı karar uyarınca geçtiğimiz günlerde bazı cadde, sokak ve bulvar isimlerini değiştirdi. Kâhta’da hiç “gariban” vatandaş yokmuşçasına soyadı farklı olsa da “bir aileye mensup” insanların ismi verildi.

Elbette o insanların hepsi birbirinden değerlidir ve o caddelere, bulvarlara isimleri layıktır…

Ama Kâhta’da yaşayan herkes buna layıktır…

Belediye Başkanı Yusuf Turanlı, “Cadde veya park gibi kamuya açık alanların isimlendirilmesindeki mantık tamamen objektif tarafsız gerekçelere dayanmaktadır.” demiş…

Bakalım…

İsmi verilen Belediye Başkanları; Müslüm Yıldırım, Şeyh Efendi (Bayraktar), Vehbi Onur (Takma adı Ötür), Mahmut Balıbey, Ali Avni Turanlı, M.Ali Turanlı, Abdullah Turanlı, K.Hacı Yusuf Erdem…

Nedense “Ahmet Turanlı” bu şartlara haiz görülmemiş olmalı ki o es geçilmiş. Hâlbuki onun da soyadı “Turanlı”ydı. (seçimdeki rekabet bu “haiz”iyeti önlemiş olmalı)

Peki bir önceki belediye başkanı Abdurrahman Toprak da mı “bu şartlara haiz” değildi…

İsmi verilen Milletvekilleri ise; Hacı Bedir Ağa, Abdullah Köroğlu, M.Sırrı Turanlı, Ali Avni Turanlı ve Ramazan Yıldırım.

Soyadlarındaki farklılıklara çok takılmayın, Kâhta’yı bilenler, akrabalıkları da iyi bilir…

***

Kahta belediye Başkanı Yusuf Turanlı, Memur-Sen’in “vur dedik öldürdüler” türü itirazına cevap verecek yerde; “biz onların talebinden önce karar aldık” diyor.

Yani “Siz kimsiniz kardeşim! Ben belediye başkanı oldum, benim dediğim dediktir. Bir de size mi danışacağım?” demenin bir başka şeklidir.

Ve bir de şu;

“Bu Kuralları kötü niyetle veya ideolojik ve siyasal görüşlerini bir türlü kafalarındaki at gözlüklerini çıkarmadan yorumlayanlar ve halkımızı yanlış bilgilendirerek kandıracaklarını zannedenler yanıldıklarını gerçekleri değiştiremeyecekleri gibi halkımızı da kandıramayacaklarını zaman içinde göreceklerdir.” demiş…

***

Bugüne kadarki edindiğim tecrübe beni pek az yanılttı ve her zaman hayal kırıklığına uğradım…

Kâhta Belediye Başkanı Yusuf Turanlı’yla seçim öncesi birer birçok sohbetimiz oldu. Kibarlığı, ileri görüşlülüğü, ufkunun açıklığı, zenginliğine rağmen mütevazılığına hayran kalmıştım.

Demek ki onlar seçim öncesiymiş..

Seçilene kadar “birlikte karar almak, birlikte yönetmek” için halktan “oy” isterler, seçildikten sonra “ben kazandım” demeye başlıyorlarmış…

Bu afra ve tafranın “takdir edilecek” hiçbir yönünün olduğunu ne yazık ki göremiyorum…
Naif Karabatak
1 Nisan 2010

30 Mart 2010 Salı

Mardin Fetvası ya da cinayete bahane…

700 yıl önce Moğolların istilası karşısında zor durumda kalan Mardinlilerin “ne yapalım” diye danıştığı İslam dünyasının önde gelen âlimlerinden İbn-i Teymiyye, ‘cihat’ fetvası vermişti.

Bu fetvayı halen geçerli sayan, kendilerine göre yorumlayan ve aslında kendi meşru veya gayrimeşru duruşuna göre yontmaya çalışanlar varmış…

Bugünlerde “Mardin Fetvası”nın yeniden tartışılmaya açılması, “geçerli mi, değil mi” diye sorulması “katillerin bahanesi”ni sorgulamaya dönük bir adımdır aslında.

Sürekli merak ederdim, “Müslümanlar kan dökmez” peki o halde adının önüne “Hizbullah” veya “El Kaide” gibi farklı isimleri koyan bu insanlar nasıl kan döker diye…

Bahane bulmak kolaymış…

Yeter ki “ne yapacağına” karar ver…

Sonrasında karıştırırsın kitapları, kendini temize çıkaracak bir sürü argüman bulursun.

Zaten hırsızlar da “ben hırsızım” demez, “onu hırsızlığa mecbur eden sebepleri” öyle bir anlatırlar ki, bir anda sizin de hırsız olasınız gelir…

Bugün bu fetvanın tartışılmasının iyi yönleri de var.

En azından “hırsızlığı kılıfına uydurma”ya çalışanların gerçek yüzünü görmemize yarayacaktır.

***

Radikal sayıldığım zamanlarda İbn-i Teymiyye çok okudum…

O zamanlar da “gruplaşma” olduğundan İbn-i Teymiyye’yi yere göğe sığdıramayanlar da vardı, (ellerinde yetki varmışçasına) dinden çıkaranlar da…

Ben o tartışmalara girmek istemiyorum, en azından kendimi o konumda görme gibi bir ukalalığın içerisine sokamam.

Ancak şunu çok iyi biliyorum ki, sevgi dini olan İslam’ı, kendi iğrenç emellerine alet etmek isteyen terör odakları, İbn-i Teymiyye’nin “o zaman gerekli olan” fetvasına sarılmaları hiç inandırıcı gelmiyor, İslam’a ve Müslümanlara da zarar veriyor.

Cihat’ı sadece savaşmak olarak algılayıp, cihadın birleştiriciliğine ve bütünlüğüne sarılmayanların bahaneden başka bir şey aramadıkları bir gerçektir.

İç cihadı bir yana bırakıp, dış cihada çıktığını söyleyenlerin kolaycılığa kaçtıkları da bir başka gerçek. Oysa biliniyor ki, cihadın en zoru iç, yani nefisle yapılan cihattır. Bir başka deyişle de insanın kendisini kontrol edebilme becerisidir.

***

Düşman işgali altında bulunan yurdunu ve milletini savunmaktan daha doğal bir şey olamaz. Aynı durumdayken, yaşadıkları yer, dostları, akrabaları, din kardeşleri tehdit altındayken “savaşalım mı?” sorusuna “savaşı” öngören İbn-i teymiyye’nin fetvasını masum insanları öldürmeye yönelik düşünen terör örgütlerinin öncelikle kendilerini kandırdığı bir gerçek.

Kişi hangi dinden, hangi inançtan, hangi milletten olursa olsun savaşmayı gerektirecek bir durum yoksa ve savaş da sadece o ülkenin askerlerine yönelik yapılacaksa, hiçbir suçu olmayan masum insanlara karşı bir girişimde bulunmak hangi dine sığar?

11 Eylül’de uçakla ikiz kulelere dalıp, içerisinde kimin olduğunu bilmeden katletmek bu fetvanın neresinde var?

Herkes çok iyi biliyor ki, bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Peygamberimizi Taif’te taşa tutanların “helak edilmesi” O’nun iki dudağı arasındayken bile izin vermeyip, “daha sonra gelecek nesillerin iyi olabileceği” fikri, İslam’ın evrenselliğini, hoşgörüsünü, sevgisini, barış yanlılığını göstermesi bakımından en manidar örnektir.

Hiç kimse İslam’ın bir savaş dini, işgalci, yağmalamacı ve masum insanları katleden bir yapısı olduğunu söylemeye haddi yokken, birkaç terör örgütünün “İslam adına cinayet” işlemesi de inandırıcı gelmiyor.

700 yıl önceki şartların bugüne geçerli olması için, o gün Mardinlilerin karşılaştığı durumla yüzleşmek de gerekir.

Kurtuluş Savaşı’nda “fetvaya” gerek bile duymadan bu halk, kanıyla canıyla savaşarak düşmanı yurdumuzdan dışarıya attı.

Çanakkale’de kanı ve canı pahasına yurdunu ve milletini savunanların destansı hikâyelerini okuyoruz.

Düşmanın ayak basmasını sindiremeyen, vatanına ve milletine bir zarar gelmesini istemeyen herkes, “savaşsa savaş” diyebilecek bir yapıdadır.

Ancak savaşırken bile Müslümanların “insanca” savaştığının en güzel örnekleriyle dolu bir tarihimiz var. Merak eden Çanakkale’ye baksın, Uhud’a baksın, Hendek’e göz gezdirsin, Osmanlı’nın “sevgi” götürdüğü ülkeleri gözden geçirsin…

Hiçbirisinde –dini ne olursa olsun- masum insanlara yönelik tek bir olumsuzluğun olmaması fetvanın da “işgal edenlere” yönelik olduğunu çok net olarak açığa çıkarıyor. Zaten yüzyıllardır da bu fetvanın “nefsi- müdafaa” şeklinde yorumlanması bundandır.

Cinayet işleyen, katliam yapan, bombaları atan, demokrasi götüren.. bütün bunların bir değil birçok sebebi var. Çoğunluğunun esas gerekçesi işgal, asimile, sömürme ve zenginliklere konmadan öte bir şey değil.

Bunların hiçbir yerinde de “din” yoktur.

El Kaide gibi örgütler bin kez de İbn-i Teymiyye’nin 700 yıllık fetvasına sarıladursunlar, sadece kendilerini kandırır, masum insanları öldürdükçe de terör örgütü olmaktan asla kurtulamazlar.

Naif Karabatak
30 Mart 2010

29 Mart 2010 Pazartesi

Barolar Birliği Uyarıyor!

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkan Yardımcısı Berra Besler, anayasa değişikliği paketinin kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olduğunu savunarak taslağın geri çekilmesini istemiş…

Yandaş basın “böyyük” hukukçu Berra hanımın ne demek istediğini anlamamış.

Hani Ergenekoncu ve bir o kadar da darbeci basınımız Berra hanımı ve onun o güzide şahsında TBB’yi alkışladı, hatta yıkadı, üstüne yağladı, sonra da bir güzel yalama haber yaptı…

Yetmedi “en faşist bakan” ödülünü de TBB’nin yavrusu olan İstanbul Barosu eliyle “hukukçuluğu tartışmalı” olan HSYK Başkanvekili Kadir Özbek’e verdiler. Artık “en faşist bakan ödülü”nü “onurla” taşır.

Ama yandaş basın bunu da bir türlü anlamadı…

Anlayamıyorlar demek…

Yardımcı olmak gerek.

Ben HSYK’dan ve İstanbul Barosu’ndan sonra en büyük üçüncü hukukçumuz olan Berra Besler hanımın şahsında TBB’yi sizlere anlatacağım da görün analar ne hukukçular doğururmuş…

Önce bakalım biz neyi tartışıyoruz, neyin değişmesini istiyoruz, bazıları da neyin değişmemesini istiyor?

Hafıza tazelemekte zarar yok ya, onlar “en faşist bakan” ödülüyle oyalanadursunlar, biz hafıza tazeleyelim.

Biliyorsunuz veya bilmiyorsunuz, belki duydunuz, belki de duymadınız. 12 Eylül 1980 tarihinde “ya bu halk bizi takmıyor” diye düşünen bir grup omzu kalabalık general “hele bir darbe yapalım” diye ülkenin yönetimine el ve ayaklarını koymuşlardı…

Halka hayatı zehir ederek, kendiler zıbarana kadar yediler çatlayacakları zaman “üff be! Bu sivillerin işi zormuş, biz iki koyun güdemiyoruz devleti hiç yönetemeyiz” diyerek “demokrasiye geçiyoruz.. geç!” diye verdikleri emirle “yüzde 99’la” kendilerini de sağlama alarak anayasayı kabul ettirdiler…

Zaten anayasa dedikleri “aldı-kaçtı” bir şeydi…

O tarihlerde silah korkusuyla “evet” diyenler veya “ses çıkarmaya gücü olmayanlar” bir süre sonra homurdanmaya, “darbe anayasası” demeye başladılar, netekim kafalarının tası attı…

Onlar bir köşeye çekildi, kimi terk-i diyar eyledi ama bu ülkede darbecilerin beslemesi hiç eksik olmadı. Bazıları darbecilerden peydahlanmıştı, bazıları beslemesiydi…

Ve böylece darbe anayasası utancı 30 yıl boyunca devam etti…

Sağcılar ses etmedi, solcular ses etmedi…

Yani sağcı ve solcu olduğunu söyleyen iktidar ve muhalefet ses etmeyendi…

Yoksa halk iğrenmeye başlamıştı artık, utanıyordu. Bir ülke darbe anayasasıyla idare edilir miydi?

Edilmezdi elbet…

Ayıptı…

Ama bu ayıbı bilenler için böyleydi yoksa ayıptan yoksun olanların utanması da olamazdı. Hem darbecilerin beslemesi veya peydahladıklarının utanacak neyi vardı?

Alınları aktı kendilerince…

AK Parti iktidara geldiğinde “sivil anayasa” diye bir kavramla tanıştırdı bizleri. Ara sıra “ci” edip kaçırıyordu. Çünkü daha “ci” ettiğinde bir yerleri tutuşmuşçasına feryadı koparanlar vardı; sivil anayasa olmazdı…

Hem bu meclis yapamazdı…

Alışmış kudurmuştan beter olurmuş ya, onlar da illa darbecilerin anayasa yapmasından yanaydı…

AK Parti sivil anayasayı bazen askıya aldı, bazen elbise dolabına koydu, bazen sumen altı etti ama her zaman da gözüne ilişti…

Her gözüne iliştiğinde “bu defa tamam” dedi ama kılıçlarını kuşanıp gelen darbe beslemeleri/peydahladıkları ateş püskürmeye başladı…

Bu bazen yüksek yargı oldu, bazen bürokrat, bazen siyasetçi, bazen sermaye kesimi…

Dilleri hep aynıydı, tarzları hep bildikti…

Bir de üstüne bugüne kadar kendilerini koruyanlar birer birer kodese yollanınca hepten telaşlandılar. Derinlikleri merinlikleri kalmamıştı.

Sudan çıkmış balığa dönmelerine ramak kalmıştı.

Yetmedi bir de demokratik açılım başlattılar…

Bugüne kadar “halkı hiçe sayan” kendileri, halkı hesaba alacaklardı…

Olacak şey miydi?

Olamazdı! O zaman yeniden silahları kuşanmak gerekirdi…

HSYK’sı vardı, Yargıtay’ı vardı, Anayasa Mahkemesi vardı, onlar bu işe “evet” demezdi…

Sonra sermaye kesimi vardı, hani darbelerden beslenen cinslerden…

Ama onlara da bir haller olmuştu, hepsi birden sanki demokrat kesiliyordu…

O zaman hep “yedekte” duran İstanbul Barosu sahaya sürülmeliydi…

Bu işte bayağı ehillerdi.

Hukuk dışı her adımda kullanılabilecek bir yapılanmayı sağlamışlardı…

O zaman İstanbul Barosu sahaya inmeli, topunu tüfeğini almalı cenge başlamalıydı…

Yetersiz kaldı…

Bu defa halk “darbe anayasasından utanıyoruz” diyordu, sivil anayasa istiyordu…

O zaman Türkiye Barolar Birliği sahaya sürülmeliydi…

Gerçi onlar bir hafta önce yeni anayasaya “evet” demişlerdi ama bu çok tanıdıktı…

Bir yıl önceki kararının aksine davranan kaç tane koca koca yüksek yargı görmüştük, Türkiye Barolar Birliği’nin lafı mı olur?

Olmazdı ve o zaman Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkan Yardımcısı Berra Besler sazı eline alıp, döktürmeliydi; “Demokrasi olmaz” demeliydi, “sivil anayasanın zararlarından” bahsetmeliydi, darbe anayasasını hararetli bir şekilde savunmalıydı…

Savundu da. Ne kadar da yakıştı…

Bu görüntüyü hiç unutmayacağım, ta ki onlar utanana kadar…
Naif Karabatak
29 Mart 2010