27 Mart 2010 Cumartesi

Suç Duyurusu Yerine İhraç Edeydin!

Artık “hukuksuzluğun odağı” haline gelen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman hakkında Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulu’na suç duyurusunda bulunmuş…

Ayıp etmiş…

HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek, suç duyurusunda bulunmamalıydı…

İşi yokuşa sürüp, mahkeme kapılarında ömür tüketmemeliydi…

Şimdi ifade alınacak, ifade verilecek, duruşmaya gidilecek, zaman geçtikçe geçecek ve hırs inecek…

Değer mi?

Eline geçtiği anda sallandıracaksın…

Sallandırmak olmuyorsa o zaman “yetkilerini” elinden alacaksın…

Cebindeki kimlikleri isteyeceksin mesela…

Sonra belki silahı varsa el koyacaksın, mermileri sayacaksın, boş kovanları tek tek isteyeceksin…

Bütün bunları bir anda yapacaksın, “yetkilerini aldım” deyip, derdest edip göndereceksin…

Cıscıbıldak, bir don bir gömlek kalacak orta yerde…

Öyle mahkemelerle uğraşmak, soruşturmalarla vakit öldürmek, medyaya çıkıp ağzını gözünü eğip bükerek demeç vermek, bütün bunlar yakışmıyor…

Yazık yani ondan…

İyisi mi Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman’ın “tüm yetkilerini” elinden alın…

Sonra Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in…

Sonra diğer bakanların…

Sonra Başbakanın…

Milletvekillerini de unutmayın ama mutlaka AK Partili milletvekilleri olsun…

Hani Ergenekon gibi terörün odağı haline geldiği söylenen oluşumlara karşı dik duranları özellikle…

Adalet isteyenleri seçin, tek tek alın yetkilerini elinden…

Sonra Cumhurbaşkanının, Meclis başkanını da es geçmeyin…

İyisi mi siz bu halkın elinden yetkileri alın da CHP’yi tek başına “halksız bir ülkede” iktidara getirin…

Yoksa karnınızdan konuştuğunuz CHP’nin iktidar günleri bir türlü gelmeyecek…

Darbeci anayasa çöpe gidecek…

Yeni ve sivil bir anayasa gelecek…

Gömüldüğünüz koltuklar çok rahat olmayacak, astığınız astık, kestiğiniz kestik dönemleri son bulacak…

Darbecileri ve terör örgütlerini koruyan da kalmayacak…

Sonra suçlu görülen general, amiral, başsavcı demeden soruşturmalar artarak devam edecek…

İyisi mi siz suç duyurusuyla falan filan uğraşmayın…

Ne diye kendinizi yoruyorsunuz…

Enerjinizi boş yere harcıyorsunuz…

Görmüyor musunuz demokratik açılım diye diye herkesin hakkını hukukunu vermeye başlıyorlar…

Bugüne kadar adamdan saymadıklarınız adam olduklarının farkına varmaya başlıyor.

Sonra ne yapacaksınız?

Düşünmesi bile korkunç…

İyisi mi siz bu halkın tüm yetkilerini elinden alın olsun bitsin…

“Kanunda böyle bir yetkim yok” diye de dert etmeyin…

Bugüne kadar siz neler yaptınız neler…

Bazen maydanozlu köfteler bile yetki alanınıza girdi…

“Ben yaptım, bakın ne de güzel oldu” demek size çok yakışıyor…

Şık duruyor hani…

Kanundaki yetkiyi ne yapacaksınız. Zaten darbecilerin hazırladığı anayasayı cansiperane korumak için uğraş vermiyor musunuz?

O kadar torpil de olsun canım…

Siz dediğimi yapın…

Alın bu halkın yetkisini elinden, tutun Baykal’ın kolundan, oturtun 23 nisan çocukları gibi koltuğa…

Yoksa bu halk sizin istediğinizi ilânihaye yapmayacak…


Naif Karabatak
27 Mart 2010

24 Mart 2010 Çarşamba

Yolun, gönlün gibi açık olsun…

2004 yılında Adıyaman’da Bugün Gazetesi’nde çalışıyordum. Bir tavsiye üzerine beni arayan telefonun diğer ucundaki kişiyle konuşuyordum. O tarihlerde parmağını izleyicinin gözüne sokarak, “Bennnn! Sadettin Teksoy” diyen programcının revaçta olduğu zamanlardı. Telefonun diğer ucundaki kişi ise onun ekibinde çalışan ve Adıyaman’da ilginç bir konu bulduklarında çekim yapılacağını söylüyordu…

Adıyaman’da ilginçlikten öte ne vardı?

Belgesele alınacak nice insan kılıklılar tanırım mesela…

Hem söz konusu Adıyaman olunca “gerisi teferruattır” diye düşünenler sınıfında olduğumdan “elimden ne gelirse” diyerek yardımcı olacağımı söyledim…

Tahminen geleceği günlerdi; Ben de bir hoşluk olsun diye Cenk Gülen adıyla yazdığım “Bir Delinin Not Defteri” köşesinde Saadettin Teksoy’a sürpriz yapmıştım ama kısmet olmadı, gelemedi. O gelemedi ama telefonun öbür ucundaki kişi geldi…

Orta boyda, zayıf, kara yağız bir Anadolu delikanlısıydı…

Adıyamanlıydı üstelik Kömür’den…

Yerinde duramayan, kıpır kıpır bir kişiliği vardı. Adıyaman’a dair heyecanı, memleket sevgisi, meslek aşkı, dürüstlüğü, dobra oluşu, dik duruşu ilgimi çekti. Kendimden bir şeyler buldum mu bilmiyorum ama kanım ısındı…

İyi bir dost olduk, sıkça telefonla, internetin imkânlarıyla görüştük, birbirimizi daha yakından tanıma şansı bulduk. Tanıdıkça da onun “adam gibi adam” olduğu fikri çok daha ağır basmaya başladı.

İşte böyle bir zamandı. Elinin kalem tuttuğunu da bu süreçte öğrendiğimden “gazetemizde yazı yazar mısın?” diye sordum. Memnuniyetle kabul etti ve ilginç üslubuyla tanıştım.

Benim gibi -o tarihlerde- günde birden fazla yazı yazan birisi için “kısa ve öz yazılarla bir dünya şey anlatması” bana göre çok farklı geldi…

Bir nefeste okunuyor ama etkisi çok daha fazla oluyordu…

Sonra Yeni Adıyaman Gazetesi’nde, sonra Yeniyol’da, en son olarak da Güne Bakış’ta birlikte olduk.

Yazıları ilgi çekmeye başlamış, iyi bir okuyucu kitlesi yakalamıştı. Zaten İstanbul medyasıyla haşir neşirliğinin de meyvesini alarak kısa zamanda birçok internet sitesinde yazıları arz-ı endam etmeye başladı.

Hiç abartmadan söyleyeyim, meslek hayatım içersinde “kalemi-kelamı ve yüreği” bir olan çok az sayıda meslektaşımdan birisiydi…

Eğilmiyor, bükülmüyor, bazen “laf anlamıyor” derecesinde doğru bildiğinden şaşmıyordu…

Hesabı kitabı olan, karnından konuşan, yaltaklanan, kırk takla atan, onur ve şerefini yerlerde sürdürenlerin arasında fark edilen bir çiçek gibiydi…

6 yıldır yazıyor, 6 yıldır dostluğumuz devam ediyor, 6 yıldır binlerce yazısını okuma şansım oldu, onun da benim yazılarımı…

Birbirimizi iyi anlıyorduk; sağırlar diyalogunda, gözünü gerçeklere kapatanların yanında biz susarak bile neler olduğunu kavrayabiliyorduk…

Bu süreçte doğru bildiği konularda çok ısrarcı oldu…

Hatta bazı okurların “çok sıktı” demesine aldırmadan ısrar etti. Tehdit telefonlarına, iğrenç maillere, hakaret dolu mektuplara umursamadan yoluna devam etti. (Bu arada bütün bu iğrençliklerden benim haberim vardı. Yani o aşağılık işleri yapanlar, benim yüzüme bakarken biraz daha kendilerine çeki düzen verseler iyi olur. Çünkü gülen yüzlerinin ardında sakladıkları adiliklere ben de tanıklık etmiş oldum…)

Son üç aydır bir farklılık vardı doğrusu ama işin bu hale geleceğini tahmin dahi etmemiştim. Çünkü onun kanı “pes etme”ye dönük akmıyordu; coşkuluydu, kıpkırmızıydı…

Pes etmeyeceğini biliyordum ama iğreneceğini hesaba katmamıştım…

Zaman zaman benim yaşadığım “iğrenme”yi bu defa o yaşıyordu…

“Adıyaman’da yazar olmak nasılmış, tahmin edebiliyor musun?” diye sorduğumda “Allah yardımcınız olsun” diyerek, neler yaşadığımızı, hangi çekincelerle yazı yazdığımızı, kimleri “idare edelim” diye es geçtiğimizi, “hatır gönülle” neleri yüreğimize gömdüğümüzü, “ahbap çavuş” ilişkileriyle nelerin örtbas edildiğini iyi tahmin ettiğini söylerdi…

Dün gazetemizde yayınlanan yazısıyla “Adıyaman’a veda” etti.

Yazısını yayınlamamayı, bir süre daha düşünmesini, dinlenmesini, ertelemesini, ötelemesini.. hasılı aklıma ne geldiyse, tavsiye edebileceğim ne varsa ettim ama ısrarcıydı, çünkü “iğrenmişti”…

Onu iğrendirenler, hayata bakışını değiştirememişti ama “değer mi?” diye sormasına sebep olmuştu işte…

“Kararlıyım” diye ısrarını sürdürünce “Son karar elbet senin” diyerek isteğine “baş göz üstüne” deyip, yazısını yayına koydum ama yüreğimden de ince bir sızı akıp gitti…

Böyle olmamalıydı…

Tanıdığım en iyi, en doğru, en dürüst, en yapmacıksız adam gibi adamlardan birisiydi Fethi Akar…

Yolun, yüreğin gibi hep açık olsun…

Naif Karabatak
25 Mart 2010

Bir de biz hissedebilsek…

Medyatik bir Trafik Şube Müdürümüz olduğuna kuşku yok. Kamuoyunu bilgilendirme adına sıklıkla yazılı ve görsel basında Trafik Şube Müdürü Nadir Telli’nin açıklamalarına tanıklık edebilirsiniz. Bazen “kesilen cezaların şişkinliği”nden, bazen “kazaların azalması”nda, bazen kontrollerin sıklığından bahseder. Kendi görev alanında olduğundandır ki, Adıyaman’da trafiği düzene koyduğunu söyler sıklıkla…

Bende merak ettim, bu“düzene koyma” nasıl bir şey diye…

Kuşkusuz şehir içi trafiği düzene koyma görevi sadece İl Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Trafik Şube Müdürlüğü’nün görevi değil…

Belediye’nin görev alanına giren konular da var, Karayolları Şube Şefliği’nin görev alanına giren konular da…

Belki bu iki kurum “görevini tam yaparsa” diğerini de Trafik şube Müdürlüğü kolayca çözümleyebilir…

Sayın Telli, “düzen getirdik” dediğine göre, bu iki kurum görevini bihakkın yapmış demektir…

O zaman sırada Trafik Şube Müdürlüğü’nün işi var…

Adıyaman’ın trafik sorunu düzene koyulduğuna göre, ortada sorun morun da kalmamıştır…

Her şey süt limandır mesela…

Vatandaş mağdur edilmiyordur…

Haklı-haksız “ceza keseceğim” diye kırk takla atan polis memurları görülmemektedir.

Ya da ne bileyim, kısa ve uzun süreli park sorunu çözümlenmiştir…

Trafik canavarı kalmamıştır öncelikle…

Hız kesicilere gerek duyulmamıştır artık…

Ya da belki trafik işaret ve işaretçilerine o kadar dikkat ediliyordur ki, bunları kaldırsanız da herkes kuralı ezbere bildiğinden kazalar meydana gelmemektedir.

Belki de “sen benim kim olduğumu biliyon mu?” diye trafik polislerine diklenip, Şırnak’a sürdürmekle tehdit dönemi de bitmiştir…

Ya da şu fıkradaki olay da hiç olmayacaktır…

***

Polis Memurlarından birisi “rüşvet” nedeniyle Emniyet Müdürüyle atışınca ceza olarak Trafik Polisliğine atanır.

“Çorba parası” tabiri tarihe karışsın diye de polisi kuş uçmaz, kervan geçmez bir yere gönderirler… Hani diyelim Adıyaman’da Vartana yoluna…

Trafik Polisi, sabahın erken saatinde “yeni görev yerinde” hazır halde bekler.

Bir süre sonra canı sıkılır; ne gelen vardır, ne giden…

Derken uzaktan bir bisikletli görür, yüzüne biraz renk gelse de, bisikletliye ceza yazamayacağı veya rüşvet yiyemeyeceği için hemen yüzünü buruşturur…

Bisikletli yaklaşınca bunun kentte görevli Papaz Efendi olduğunu anlar;

-Hayrola Papaz Efendi, bu saatte nereye böyle?

-Ne yapayım memur bey, şöyle çarşıya çıkayım dedim.

-Bu bisiklet hurdaya dönmüş, seni nasıl taşısın?

-Ben kendimi sağlama aldım, bir yanıma İsa’yı aldım, bir yanıma Musa’yı güvenle gidiyorum.

Polis memurunun gözünde şimşekler çakar; şimdi yaktım çıranı diye söylenerek;

-Bisiklete üç kişi binmekten sana ceza kesmek zorundayım, diyerek basar cezayı…

***

Elbette bu fıkra…

Bunun benzeri bile gerçek hayatta yaşanmamıştır…

Ama Trafik Şube Müdürü Nadir Telli’nin trafiğe getirdiği düzenin, “sık kontrol”den ibaret olduğunu anlamak için müneccim olmaya gerek yok.

Sürücüleri sıkboğaz edeceksiniz, her köşe başında durduracaksınız, evrak isteyeceksiniz, sağa bakacaksınız, sola bakacaksınız, bir eksiklik gördüğünüzde basacaksınız cezayı…

Yok eğer böyle değilse, o zaman bu kentte trafiğin başka şekilde düzenlenmiş olması gerekirdi…

Mesela kısa ve uzun süreli park alanları trafiği rahatlatırdı…

Geniş yollar yapılmış olurdu, yayalar kaldırımdan yola inme gereği de duymazlardı…

İşgal edilmiş kaldırımlara da rastlamazdınız…

Yaya geçitleri, trafik işaretleri, sinyalizasyonlar tam ve yerinde kurulmuş görürdünüz…

Belki de sürücülerin sinirleri alınmış, usta sürücülük beyinlerine nakşedilmiş, ne kaza, ne kavga olmaktadır…

Yayalar da “üstüne su sıçratan” bile görmediğinden, ufak tefek kazalara da rastlamamaktadır…

Herkes ambulansa yol vermekte, herkes kurallara uymakta ve ambulans şoförleri de hastayı yetiştireyim derken insanları öldürmemektedir…

Belki de Adıyaman’ın trafiği “medyatik” olarak rahatlamış…

Biliyor musunuz, rahatlamayı bir de biz hissedebilirsek, işte o zaman çok daha güzel olacak…

Naif Karabatak
24 Mart 2010

23 Mart 2010 Salı

İçine sindirenler, sindirmeyenler…

AK Parti tarafından hazırlanan ve dün görücüye çıkarılan 23 maddelik Anayasa değişikliği paketini inceledim. Bugüne kadar “neden değiştirilmiyor” dediğimiz antidemokratik birçok madde değiştirilmiş, düzeltilmiş ve bazıları da iyileştirilmiş.

Prensip olarak darbecilerin ve darbe zihniyetlilerinin olağanüstü durumlarda hazırladıkları ve meclisin iradesine ipotek koyarak dayattıkları anayasaların antidemokratik olduğunu düşünerek, 1982 anayasasının tümden değiştirilmesi düşüncesindeyim.

Bunun dışında yapılacak he değişiklik, her düzenleme veya her ekleme çıkarmanın pansuman tedaviden öteye gidemeyeceği, bir bütün olarak anayasanın antidemokratik olduğunu örtbas edemeyeceğine inanıyorum.

Çünkü anayasayı ne kadar değiştirirseniz değiştirin, “1982 Anayasası” diye anılacağına kuşku yok. Temel alınan hep o anayasa olacak ve o anayasa da dayatma bir anayasadır, antidemokratik bir ortamda hazırlanmıştır, hazırlayanların böyle bir yetkisi yoktur. Hırsızın anayasa yapmasından öte bir şey değildir. Hak etmediği koltukta oturan, gecekondu gibi devletin tepesine kurulan leş kargalarının hazırladığı anayasayı demokrat olduğunu söyleyenlerin içine sindirmesi mümkün değil.

Bu nedenle 23 maddelik anayasa değişikliğine de “pansuman tedavi” olarak bakıyorum. Ama şuna da inanıyorum ki, bu ülkede ilk kez bir sivil anayasa yapma şansı, demokrasi karşıtları yüzünden pek mümkün gözükmüyor.

Peşinen kapıları kapatan, daha metni görmeden karşı çıkan, kurucu meclis isteyen, TBMM’nin yetkisini başkalarına devretmeyi içine sindiren siyasilerin olduğu bir ortamda pansuman tedaviyle asıl değişikliğe kapı aralamak gerekir. İşte 23 maddelik Anayasa değişikliği paketi, bu kapı aralamanın bir adımıdır…

Halkın yararına olacak her düzenlemeyi iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’nin yolunu tutan CHP gibi bir parti varsa o zaman bu ülkenin insanları için hiç iyi şey yapılamayacak demektir…

O zaman yapısal değişikliklere ihtiyaç var…

Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değişmeli, Danıştay, Yargıtay, HSYK gibi kurumlar daha demokratik bir hale getirilmeli, daha az tartışılır durumda olmalı ve kararlarını her kesim içine sindirebilir bir şekle sokulmalıdır…

23 maddelik Anayasa değişikliğinin en önemli yanı bu olsa gerek…

Bir de parti kapatmalar…

Değişiklik paketinde en göze çarpan parti kapatmaların zorlaştırılması olduğuna kuşku yok…

72 milyon kişi de oy verse Yargıtay’dan bir savcının “beğenmemesi” o partinin kapatılması için yeterli sebep teşkil edecek, bu antidemokratiktir.

AK Parti’ye yapılan en son kapatma davasında ortaya delil diye sunulan safsatalar çok net gösteriyor ki, “ben beğenmiyorsam kapatırım arkadaş” mantığından öte bir şey değildir.

Ya da Anayasa Hukukçusu Osman Can’ın dediği gibi “CHP’nin 1935 yılındaki tüzüğüne aykırı olan” her parti istendiği anda kapatılır…

Demokratik ülkelerde ise partileri halk kurar, halk seçer, halk da sandıkta kapatır…

Yani kuran halk, beğenmediği anda alaşağı etme hakkını da elinde bulundurur.

Birilerinin beğenip beğenmemesi, hoşuna gidecek tavır ve davranışlarda bulunup bulunmaması, yaranmak için kırk takla atması gerekmez…

Bu nedenle anayasa değişikliğinde de bu konu ağırlıklı bir yer almış. 6’ıncı maddede

“Meclis çalışmalarındaki oy ve sözler, Mecliste ileri sürülen düşünceler ve Meclisçe başka bir karar alınmadıkça bunların Meclis dışında tekrarı veya açığa vurulması ile idarenin eylem ve işlemleri, odaklaşmanın tespitinde gözetilemez.” cümlesi “keyfi” kapatma davalarının da önünü kesiyor.

Değişiklikte, siyasî partilerin kapatılması, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebi üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan her bir siyasî partinin beşer üye ile temsil edildiği ve Meclis Başkanının başkanlığında oluşturulacak Komisyonun üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla vereceği izin üzerine açılacak dava, Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Komisyonun bu kararı, yargı denetimi dışındadır. Reddedilen izin başvurusunda ileri sürülen sebepler, hiçbir şekilde yeni bir başvuruya konu olamaz.” maddesi de önemli bir düzenleme içeriyor. Bundan sonrakiler de kapatma yerine hazine yardımından mahrum bırakma gibi alternatif çözümleri içeriyor.

Ve bir diğer önemli değişiklik YAŞ Kararların yargı denetimine açılması, sivillerin askeri mahkemede (savaş hali hariç) yargılanmasının önlenmesi, askerlerin sivil suçlarda sivil mahkemelerde yargılanması gibi birçok demokratik adımın atılmasına vesile olacak maddeler var…

Bir de elbette ki “geçici 15’inci madde”nin yürürlükten kaldırılarak cuntacılara yargı yolunun açılmasıydı. Bir ayağı çukurda olanlar için bu yargılama önem taşımayabilir ama en azından bundan sonra darbeye cüret edecekler için caydırıcı bir güç olabilir.

Hükümetin muhalefetle Anayasa değişikliği konusunda uzlaşma turlarına CHP olumsuz yanıt verdi…

“Ben antidemokratik anayasayı içime sindiriyorum” demek istedi herhalde, başka izahı var mı doğrusu bilemiyorum…

Naif Karabatak
23 Mart 2010

22 Mart 2010 Pazartesi

Klasikler Kepaze Olursa…

Bir süredir ülkemizde “okuma”ya ağırlık veriliyor. Bu gelişme, yarınlarımızı emanet edeceğimiz çocuklarımız için güzel haber. Daha çok okuyan, daha çok bilgi ve kültürle donatılan nesiller demektir.

Ama kazın ayağı hiç de öyle değil…

Bazı “fırsatçı” yayınevlerinin Türk ve Dünya klasiklerini adeta kepaze edecek tarzda piyasaya sürmesi ve bunların da elden ele dolaşması farklı bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor.

Çok kötü tercüme, facia denecek sadeleştirme, kötü baskı, eksik konu ve “özetleyeyim” denirken, konuyu tarumar eden bir yapının ortaya çıkması edebiyatımızın katledilmesi manasına geliyor.

Ülkemizde olduğu gibi ilimizde ve ilçelerimizde de okuma kampanyaları yapılıyor, öğrencilerimiz, velilerimiz kitap okuyarak bu kampanyanın tutmasını sağlıyorlar.

“Ucuz” olsun diye alınan birçok kitabın kepaze bir baskı ve içeriğinin olması, okumanın faydasının değil, “yanlış bilgilenme” nedeniyle zararının olmasına neden olmaktadır.

“Ucuz etin tiridi olmaz” diye söyleyen atalarımıza kulak verip, “doğru” klasiklere yönelmek gerekir. Okumak iyidir ama kötü yazılmış bir eseri okumak hiç de iyi değildir.

Genç dimağları okumakla doyuralım derken, onları yanlış bilgilerle, kötü tercüme ve komik sadeleştirmelere mahkûm etmeyelim.

Elbette ki bunda en büyük sorumluluk “tavsiye” etme konumunda olanlara düşüyor.

Naif Karabatak
22 Mart 2010

Hah! Şöyle Yola Gelin…

Türkiye’de siyaset yaptığını sanan birçok kişi, kurum, yüksek yargı ve üst düzey bürokrat 30 yıldır “darbecilerin dayattığı anayasa” ile bu ülkenin idare edilmesi utancını taşımadan yaşamalarına hep şaşmışımdır. Nasıl böyle onur kırıcı bir durumu içlerine sindirebilir, ondan sonra da sivillikten, demokrasiden, millet egemenliğinden ve cumhuriyetten bahsedilebilirler diye hayıflanırım.

Hani benim hayıflanmam çok önem taşımaz belki ama bu ülkede halk için siyaset yaptığını söyleyen ve egemenliğin millete ait olduğunu –en azından- düşünenlerin hayıflanması çok daha önemli…

Bırakın yeni anayasayı, darbe yapıp anayasa suçu işleyen, bu millete dünyayı zehir eden, adeta kan kusturan darbecilerin kendi kendilerini sağlama aldığı “geçici” olduğu söylenip, “kalıcı” hale getirilen o meşhur 15’inci maddeyi bile içlerine sindirenler oldu…

“Suç işlemek bize serbest” dendi…

“Bizi yargılayamazsınız” diyerek adeta hukukla dalga geçtiler.

“Biz her haltı yeriz, biz bu ülkede darbe yaptık, kendimizi korumaya aldık, yiyorsanız bu” diye kıs kıs güldüler…

Onların iğrenç gülüşlerine karşılık bizim siyasetçilerimiz “yargılayıp da ne yapacağız?” demeye başladılar…

En azından Marmaris sakini, kötü ressam Kenan Evren de toplum içine çıkamaz, belki kahrından bir şeyler olurdu da dünya bir cuntacıdan kurtulurdu…

Hazretleri 30 yıldır kaldırılmayan geçici maddenin kaldırılması halinde intihar edeceğini söyledi diye bazılarının yüreği burkuldu. (ne yürekmiş ya)

İntihar edecekmiş, keyfi ne isterse onu yapsın, elinden tutan mı oldu…

***

TBMM’nin halkın iradesiyle oluştuğu, halk adına görev yaptığı ve yasa yapma gibi asli bir görevinin olduğu bilinmesine rağmen, “darbecilerin dayattığı anayasa ile idare edilmeyi” onurlarına sığdıranlar, birden bire “bu meclis anayasa yapamaz” demeye başladılar…

Kurucu meclis istediler…

Hani şu darbe döneminden sonra “sözde” sivil hayata geçildiği zamanki “çakma” meclis. Bunu utanmadan söyleyenlerin olduğu bir ülkede yaşamak ne garip…

“Yüzde 95’le de gelseniz değiştiremezsiniz” diyen zihniyetin kimler olduğunu Ergenekon sürecinde çok iyi öğrendik…

Bu meclisin veya bir başka meclisin anayasayı değiştiremeyeceğini düşünenlerin, demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgilerinin olmadığı/olamayacağı da açıktır.

***

Nasıl olduysa bu fikirden birden bire vazgeçenler oldu…

“Meclis'in iradesine uymak zorundasınız” diye demeç vermeye başladılar…

Hangi dağda kurt öldü diye çok merak ettim…

Daha düne kadar 267’yi, 377 yapanlar…

Bir yıl önce yetkiyi YÖK’te görüp, bir yıl sonra dizginlerin kendilerinde olduğuna hükmedenler…

Yine bir yıl önce soruşturmanın savcılarca yapılacağına hükmedip, bir yıl sonra “nasıl yaparsın” diye yetkilerini elinden alanlar çark mı ediyordu, hukuku mu hatırlıyordu, yoksa anayasaya sadakat etme nöbetleri mi tutmuştu?

Anlayamadım ama CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hariç, birçok olumlu mesaj gelmeye başladı…

Hakkını yemeyelim, Baykal da, “15.maddeyi getirin destekleyelim” diyerek, olmayacak duaya “âmin” demeye hazır olduğunu söyledi…

Yani özeti, “anayasayı değiştirmeyin, darbecilerin borusu ötsün ama 15. Maddeyi değişelim. Nasılsa cuntacıların çoğu terk-i diyar eyledi.”

***

İlk yola gelenlerden birisinin Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker olması önemli…

Gerçeker, değişikliğin meclisten geçmesi halinde karara uymak zorunda olduklarını söylemiş. İyi ki, “ben uymam arkadaş” dememiş…

Gerçeker’in aksine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkan Vekili Kadir Özbek yola gel(e)memiş…

Anayasa değişikliğinde HSYK’nın yapısına takılarak, “Birinci hedefin HSYK olduğu görüldü. Sanıyorum bundan sonra belki bizim de bazı şeyleri ifade etme imkanımız olacaktır.”

İfade et ne olacak?

Konuşun, tartışın, eleştirin ama yasalara saygılı olun yeter; şimdi de, sonra da…

Bakın, CHP bile açılıyor. Demokratik Açılıma şiddetle karşı çıkan CHP, seçim dönemlerinde Kürtçe propaganda istemiş…

Bu tartışmalar sürerken “kapatma” davası da gündemdeki yerini koruyor.

Hep merak ederdim, bu partiler neden kapatılıyor diye. Yasalara aykırı bir şey yoktu. O zaman niye ve nasıl kapatılıyordu?

Merakım giderildi; eski Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can, “Şunu bilelim ki, Türkiye'de kapatılan bütün siyasi partiler, 1935 CHP tüzüğüne aykırı olduğu için kapatılır.”

Baykal’ın “değişiklik” istememesinin, peşinen “kapıları kapatmasının” gerçek sebebi bu olmasın?
Naif Karabatak
22 Mart 2010