18 Mart 2010 Perşembe

Aytaç Durak, durur mu?

Belli aralıklarla muhalefetin diline “dokunulma” meselesi takılır durur, bir süre sonra da unutulur gider. Hâlbuki ülkemizde mevcut olan “dokunulanlar” ve “dokunulmayanlar” sınıflamasının gerçeği yansıtmıyor. Uygulamada “dokunulanlar” kategorisine sadece ama sadece vatandaşların girdiğini o kadar net gösteriyor ki, diğerleri “tuzu biberi” veya “maksat muhabbet olsun” cinsinden bir uygulama görüntüsünden öteye gitmiyor, inandırıcılığı bu nedenle hep sorgulanıyor…

Belki de “dostlar pazarda görsün” de bizi hukuk devleti sansından öte bir şey değildir.

Türkiye’de sadece “milletvekilleri”nin dokunulmazlığının olduğu hep söylenir.

Hatta bunun için CHP Genel Başkanı iki de bir “Hadi! Dokunulmazlığı kaldıralım” der durur. Bunun mümkün olmadığını, dokunulmazlığın kalkmaması gerektiğini kendisi de çok iyi bilir…

Ama aslında “yasal olarak” dokunulan, uygulamada “dokunul(a)mayanları” ise Baykal hiç gündemine almaz, diğer partiler de önemsemez…

Çünkü dokunulmayanlara dokunulduğunda, bunu ima ettiklerinde başlarına iş geleceğini sanırlar…

Ödlek büyümüşlerdir çünkü…

Tırsmayı demokrasinin gereği sayarlar, kendilerinin demokrat olduğunu, yasalara saygı gösterdiklerini falan da filan sıralarlar, gerektiğinde şapkasını alır kaçarlar…

Ama bırakın dokunmayı, “dokunulsun” tavsiyesinde bile bulunmaya yüreği olan çok az. Hatta bağımsız yargının dokunmaması için el altından neler yaparlar, neler…

Bazen yorgunluğa aldırmadan Erzincan’a kadar elinde çantayla dolaşanlar bile çıkar…

***

Peki kim veya kimler bu dokunulmayanlar?

Yasada çerçevesi belirlenmiş dokunulmazlık, milletvekilleri için geçerli…

Devlet memurları içinse “soruşturma izni” alınması şerhi bazı durumlar için düşülmüş. Sıradan vatandaşa ise “sıradan” işlem yapılır, ümüğü sıkılması gerekiyorsa da sıkılır…

Dokunulanları öğrendik ama nedense sanki “sadece vatandaşa dokunuluyormuş” gibi bir izlenim edinmiş olabilirsiniz, bunu düzeltelim…

Yasaya göre yok…

Uygulamada ise çok ilginç örnekler görebilirsiniz…

Bırakın dokunmayı, “dokunabilir miyim?” diye soranları bile meslekten ihraç edebiliyorlar. Belki de dokunul(a)mayanlara yan gözle bakmak da yasak…

Mesela yüksek yargıya hiçbir Allah’ın kulu dokunamaz…

Kendilerini “bağımsız yargı” diye tarif etseler de, “hiçbir yere, hiçbir yasaya tabii olmamak” şeklinde bir bağımsızlık anlayışına sahip olmaya başladıklarından olmalı ki aynı zamanda “sorumsuzluk” örneği de göstermeye başlayanlar çıktı…

Askerlere dokunmak da “yürek” ister…

Dokunulmasını isteyenler, “iyi çocuklar”a karışanları meslekten ihraç etmek için köşe başında bekleyen HSYK gibi kanun ve yasa üstü bir kurum var…

O nedenle “içerideki generaller”e bakmayın, askere dokunmak çok zor…

Mesela Türkiye, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’in “ifadeye” gidip, gitmemesini bile yargının işleyişine bağladı. Telli mektup da gönderseler “gelmem” deme gereği bile duymayacak kadar sırtı pek. Zaten Genel Kurmay Başkanı da “arkasındayız” dedi, suçsuzluğu bol rütbeli şekilde belirlenmiş oldu.

***

Bütün bunları aslında biliyoruz…

Bilmediğimizse Belediye Başkanları…

Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’ın “Karun hazineleri”ni andırır serveti, rüşvet pazarlığı, haraç iddiaları, “adam dövdürme” ya da “ortadan kaldırma iddiaları.. bütün bunlar ayyuka çıkmışken, hatırlayan çıkar mı bilmem ama Türkiye’de Belediye Başkanlarına dokunulmuyor veya gerçekten dokunulamıyor… (Küçük belde belediye başkanları istisna!)

Yolsuzluğu ayyuka çıkmış, servetine servet katan, haksız kazançlarla zıkkımlanana kadar tıkınan, şiştikçe şişen, “ben yaptım oldu” mantığıyla her türlü kanunsuzluğu yapan belediye başkanlarına dokunulmuyor ya da dokunulamıyor…

İddiaların odağındaki hangi başkana sorsanız, “iftira” atılıyordur, “rakipleri” çekemiyordur…

Eşi zengindir, suç mu yani?

Kardeşinin çok malı vardır, olmasın mı istiyorsunuz?

Babasından kalmıştır, geri mi iade etsin kardeşim…

Aklını çalıştırmış, iyi yatırım yapmış, ayıp mı söyler misiniz?

Kızını gelin etmiş, oğlunu evlendirmiş, acayip takı takmışlar, ne yani bunları gerisin geri iade mi etsin?

Bir de oğlu veya kızı “iyi bir iş” adamı/kadını olmuş, paralar gani gani gelmiş. Yok yani onlar bu memleketin insanı değil mi, kazanmasın mı?

Ama bahsedilen miktarlar öyle böyle değil…

On bin lira, yüz bin lira, bir milyon lira değil…

Milyarlar…

Hatta hesaplaması zor olunca “milyar dolar”lar…

Yani eski parayla katrilyonlara tekabül eden varlıklar; yurt içinde, yurt dışında, deniz aşırı ülkelerde…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’ı gözden çıkarmış gözüküyor; Partiden istifa etmesini istemiş…

Aytaç Durak da bu talebe “olumlu” bakmış gözüküyor…

Belki de “istifa edecek, sorun bitecek.” diye öğrenmiş…

Milyar dolarlarla ölçülecek, aslında hiç ölçülemeyecek servetinin hesabını verme derdi istifayla sona erecek, yine makamında paşa paşa oturacak…

Tıpkı diğer başkanlar gibi…

Siz iyisi mi, üç kuruş vergisini vermeyen vatandaşın peşine düşün…

Sıkın ümüğünü sıkabildiğinizce…

Sıkın ki, “dokunul(a)mazlar” kategorisine girememenin cezasını çeksin, ne diye sıradan vatandaş olmuş, hesabını versin…
Naif Karabatak
18 Mart 2010

17 Mart 2010 Çarşamba

Kulak Keserken, Kulak Kesilenler…


Son günlerde “Eşrefpaşalılar” rüzgârı esip duruyor. Hem de “Recep İvedik” gibi seviyeden hayli yoksun filmlerin pohpohlanmasına rağmen…

Doğrusunu söylemek gerekirse “Eşrefpaşalılar” son birkaç yıldır izlediğim filmlerin içerisinde, -birçok yönüyle- en kalitelisiydi diye rahatlıkla söyleyebileceğim ender filmlerden birisi…

İnsanın içini kıpır kıpır eden, kaybolan bazı duygularını açığa çıkaran, bir yerlerde bırakıp geldiğimiz hasletleri hatırlatan bir film olma özelliğinin yanında, belki de Yeşilçam’ın “itici hoca” tiplemesinin dışında çok daha bizden ve gerçeğe uygun bir hoca tiplemesinin yer aldığı bir film olma özelliği de var.

Dram-Komedi tarzı bir film olan Eşrefpaşalılar’ın yönetmeni Hüdaverdi Yavuz, senaryosunu Burak Tarık kaleme alırken, nefis müziğini ise İbrahim Sadri’nin şiirlerine eşliğiyle tanıdığımız Yücel Arzen yapmış.

***

İzmir Eşrefpaşa’dan İstanbul’a yerleşen iki dosttan biri olan Tayyar (Hüseyin Soysalan), güç ve iktidar tutkusu ile büyük bir mafya lideri olmuştur.

Davut (Turgay Tanülkü) ise İstanbul’un küçük bir mahallesinde namusuyla kahvehanesini işletmeye devam etmektedir.

Zamanında her iki dost, aynı kadını sevmiştir. Ne çare ki, Madam Eleni (Sermin Hürmeriç) Davut’u sevmesine rağmen Tayyar ile evlenmek zorunda kalmıştır.

Madam Eleni’nin bir kızı vardır; Duygu (Deniz Özpınar).

Tayyar, Madam’ın gönlünün halen Davut’ta olduğunu anlayınca kızı ile birlikte Madam’ı ortada bırakır. Bununla kalmayan Tayyar bir şekilde intikam almak için Davut’un evlatlığı Falçata Nusret’i (Burak Tarık) kendi pis işlerine çekerek yapacaktır.

Çok tanıdık, kimseye zararı olmayan, koruyup gözeten, mahalle kabadayısı Falçata Nusret, sevdiği kız, sevdiği insanlar ile para ve saltanat arasında kalır.

Böyle bir zamanda mahallenin hiç kullanılmayan, hırsızların sığınak olarak kullandığı camisine bir Hoca (Sinan Taymin Albayrak) atanır…

Ve o ana kadar “kulak kesenler”in “kulak kabartma” dönemine doğru önemli adımlar atılır…

Temposu hiç düşmeyen, bazen kahkahayla, bazen hüzünlenerek, hatta bazen de gözyaşlarınıza hâkim olamayarak izleyebileceğini kaliteli bir film…

Racon kesenlerin içindeki sevgiye, yüreklerinde saklamayı yeğledikleri sevginin nelere yol açtığına, tüm insanlara sevgi sunmanın güzelliklerine bir kez daha tanık olacağınız çok karmaşık duyguların bir arada işlendiği, aslında inci gibi dizildiği bir film…

Çok mesaj yok, çok derine inilmemiş, sloganik cümlelere yer verilmemiş, ders verici ayrıntılar örülmemiş ama filmi izleyen herkesin kesintisiz ne anlatıldığını, neyi öğütlediğini, nasıl yaşanması gerektiğini salık verdiğini anlamaması imkânsız…

***

Başka filmleri eleştirerek bu filmi izlemenizi istemeyeceğim.

Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, mizahın en kalitesizi olan ve en basit şekilde yapılabilen, hiçbir emek ve hiçbir fikre ihtiyaç duymayan “küfürle güldürme” basitliğinin gırla gittiği bir zamanda “adam gibi” film yaparak da insanları güldürebildiğinin en güzel örneği Eşrefpaşalılar…

Bir mizah yazarı olarak da iyi biliyorum ki, hiç kabiliyeti olmayan birisi bile “küfür” serpiştirerek mizah yapabilir ama bunun hiçbir yerinde mizah sanatı yoktur, ona mizah denilmesi asla mümkün değildir.

Hep derim, sıkıysa küfürsüz, argosuz ve cinselliği sömürmekten uzak mizah yapın da boyunuzun ölçüsünü alalım…

Eğer bu tür mizah olsaydı, sokak çocukları mizah ustası seçilirlerdi. Oysa önemli olan Nasrettin Hoca olabilmek; hem güldürmek, hem düşündürmek…

***

Son zamanlarda “hangi filmi izlesem” diye bir tereddüt yaşıyorsanız,

“Bu kadar seviyesiz filmlere ailece gidilir mi” diye düşünüyorsanız,

“Bir soluk alıp, farklı bir şey yapayım” diye bir niyetiniz de varsa o zaman Eşrefpaşalılar’ı size tavsiye ediyorum…

İnanın sinemaya gittiğinize çok sevineceksiniz…

Ve “keşke bu tür filmlerin sayısı çoğalsa” diye bir temenniniz de olacak…

Belki o zaman kulak kesenlerin nasıl kulak kesileceğini anlayıp, iki satır kitap okumaya da başlayabilirsiniz…

Değişime kendinizden başlamak için…
Naif Karabatak
17 Mart 2010

16 Mart 2010 Salı

CHP’deki Eksiklik…


Dün Milliyet Gazetesi’nin manşeti, iri puntolarla şöyleydi; “CHP’de sorun sevgisizlik” Aslında bu bir cümlecik bile CHP’yi, CHP’nin dünü ve bugününü çok güzel anlatmaya yetiyor ama biz yine de irdeleyelim…

Milliyet Gazetesi’nde Devrim Sevimay, CHP’nin “yükselen yıldızı” Muharrem İnce ile görüşmüş. İnce, “sürekli bir birini eleştiren” örgütlere sitem ediyor, siyasi krizlerin de AK Parti’nin işine yaradığını söyleyerek, CHP’nin sevgi eksikliği olduğunu vurguluyor…

Ve daha birçok şey…

Ve elbette ki altı çizilecek şu sözü; “Dinle olan ilişkimiz, ne yaparsak yapalım bize halktan kopuk bir görüntü veriyor. Mesela hâlâ köylerde insanlar bize ezanın Türkçeleştirilmesini soruyor.”

Belki siyasetin genel yapısı bu olsa da, örgüt içi eleştiriler CHP’de çok daha fazla. Aslında “eleştiri” olması, o partinin sağlıklı olması manasına gelir.

Ama bu durum CHP’de bu farklı sonuca gidiyor…

Siyasi partilerde tek seslilik, her denileni tartışmaya açmadan kabul, dayatmalara boyun eğme, lider merkezli olma, eleştirilmemesi, konuşulmaması, tartışılmaması sürekli eleştirilir…

Eleştirilmesi de mutlaka gereklidir…

İnsanların aynı düşünmesi, aynı giyinmesi, aynı şeylerden zevk alması beklenemeyeceğine göre, herkesin olayları değerlendirme şekli farklı olur/olmalıdır.

Eğer siyasi partiler, “belli kriterlere inanan insanların birlikteliği”yse, her duruma farklı yaklaşanların olması da doğaldır.

CHP’de eleştiri çok, ardından “susturma” da çok…

Aykırı sesleri el çabukluğuyla diskalifiye etmeleri artık alışılan bir durum haline gelmeye başladı…

Veya çark ederek yerini koruma gayretleri…

Bunun için olaysız hiçbir CHP kongresi göremiyoruz…

Arada bir olan “güzel kongreler” de kaynayıp gidiyor…

Son bir hafta içersinde ülkenin birçok yerinde yapılan kongreler ya kavgalıydı, ya sert tartışmaların yaşandığı ortamlardı ya da ayak oyunlarıyla bir birlerini diskalifiye etme gayretleri hâkimdi…

Pazar günü CHP Adıyaman il Başkanlığı’nın kongresi vardı…

Kongre öncesi yaşananlar; “bu kadar da olmaz” denecek kadar vardı…

Önce “her adaya mavi boncuk” dağıttığı iddia edilen delegeler yüzünden adayların sağlıklı seçim çalışması yapamadığı “kimin kimi desteklediği”nin ipuçlarının bile alınmadığı konuşulmaya başlandı…

Sonra bir SMS mesajı aldı başını gitti…

Bir ilçe başkanı delegelere cep telefonuyla “market mesajı” gibi mesaj atarak “adaylara yüz vermeyin!” önerisi getiriyordu veya emri veriyordu…

Sonra bir kısım teşkilatlar tercihlerini deklare etme gereği duydular…

Açıkça kime destek vereceğini söylüyorlardı…

Bunun bastırılması gerektiğine inanan CHP yönetimi bu defa işi “tehdit”e kadar götürdü; “benim dediğim adayı seçeceksiniz” diye kibarca(!) uyaranlar vardı…

Yoksa teşkilatı feshederlerdi…

Delegeler; “o zaman seçime ne gerek var” diye düşünmeye başladılar…

Doğru ya, seçime ne gerek vardı; atayın olsun bitsin…

Atamışlardı zaten…

Şimdi de atadıklarının yerini berkleştirmeye çalışıyorlardı…

Olmadı…

Belki de CHP’de ilk kez dayatmaya bu kadar açıkça tavır alındı; “tehdide boyun eğmiyoruz” mesajı verilerek, “işaret edilen”e değil, bir diğer aday olan Avukat Ali Murat Bilgiç’e oylar aktı…

Şunu samimiyetimle söyleyeyim, eğer dayatma olmasaydı, işaret edilen aday Erdal Oranlı, seçimi çok rahat kazanabilecek konumdaydı…

Dayatmaya karşı cevap veren delegeler, “özgür iradeleriyle “oy kullanmak istediklerini bir kez daha gösterdiler…

Eğer CHP’li yöneticiler darbecilerle bu kadar sıkı fıkı olmasalardı, darbe dönemlerinde işaret edilen partilerin de asla oy alamadığını çok net görebilirlerdi…

Demokrat Parti, Anavatan Partisi ve nihayetinde AK Parti, bu dayatmalara karşı çıkan halkın sandıkta adeta patlattığı partilerdir…

Halkı özgür bıraktığınızda seçim sonuçları çok daha farklı olacaktır, dayattığınızdaysa tam tersi…

Ergenekon’un avukatlığı görevini, siyasete tercih eden genel başkanın olduğu bir partide, “demokratik seçim” için kılını kıpırdatmasını da bekleyemeyiz…

Anayasayı sivilleştirmek için tek bir adımını bile beklemediğimiz gibi.

Ama buna rağmen delege “ben kukla değilim” diyebiliyor…

CHP İl Başkanlığı’na seçilen Avukat Ali Murat Bilgiç, çok uzun zamandır CHP’li…

CHP’den belediye başkanlığı için aday da oldu…

Buna rağmen “rakipleri tasfiye” etmeyi “seçimi kazanma” sayanlarca delege dahi edilmemişti…

Ama delege bile edilmeyen Bilgiç, şimdi il başkanı…

Demokrat duruşu, her konuda söyleyecek sözü olması, bugüne kadar takip ettiği siyaset ve çizgisi onu bambaşka bir il başkanı olacağını görmemize yetiyor…

Her zaman söylerim, fikrini taşıyın-taşımayın, destekleyin-desteklemeyin ama her partide görev alanların “halk” gibi bir kaygılarının olması, demokrat bir duruş sergilemeleri gerektiğidir.

Benim gibi düşünmeyin ama benim düşünmeme engel de olmayın/engel olmayı kendinize bir hak da bellemeyin…

Siyasilerin demokratlığı, toplumun yaşam kalitesini arttırmak için olmazsa olmazlardandır…

İşte CHP bunu anlamalı, “sevgi eksikliğini” hem partililerine, hem de toplumun tüm kesimine sunabilmelidir.

Çok geç kaldı ama…
Naif Karabatak
16 Mart 2010

15 Mart 2010 Pazartesi

Herkes kendisi olsun yeter


İnsanların daha huzurlu yaşaması, bir başkasına benzemeye çalışması veya bir başkasına benzemeye zorlanmasıyla olmuyor. İnanın herkes kendisi gibi olunca çok daha fazla güzellikler görmeye başlıyoruz…

Bir zamanlar ülkemizde yaşayan insanların bir kısmı kendi dilini “rahatlıkla” kullanamıyordu. Ana dilini aile içinde ve kısıtlı bir çevrede konuşabiliyor, ailenin dışına çıktığında veya kurumlarda “Türkçe konuşulacak!” emri/dayatmasıyla karşılaşılıyordu ama onlar Türkçe bilmiyordu…

Üzüldüğünde anadilinde ağıt yakmak istiyor, sevindiğinde bir türkü çığırmak geçiyordu içinden ama dilinin ucuna kadar gelen ezgiyi yüreğine gömüyordu…

Yüreğine gömmeyip, ulu orta söyleme cüretini(!) gösterenlerse kodesi boyluyor veya yurt dışına kaçmakta çareyi buluyordu…

Bütün bunlar “benim gibi olacaksın” dayatmasından başka bir şey değildi.

İlkellikti her şeyden önce…

Çünkü insanlar düşünen, konuşan, muhakeme edebilen, üzülen, sevinen, karar veren.. hasılı kendi başına birey olabilen varlıklardı…

Kürtlerden bahsediyorum…

Ya da ana dili Türkçeden başka bir dil olan insanlarımızdan, bizden birilerinden…

***

Herkesin kendi dilini, kendi inancını, kendi geleneğini sürdürmesini çok görenlerce yıllardır yapılan baskılar ve “bizim gibi olacaksın” dayatmasının halen sürmesini isteyenlerce bu ülkede sorun morun yoktu…

Tıpkı başka dinlerde olanlar için sürekli gündeme gelen “bak bir arada ne huzurlu yaşıyoruz” demeleri gibi…

Oysa onlar “sizden olduğu müddetçe” zaten sorun yoktu…

Sorun, o insanlarımızın kendileri gibi olduğunda başlıyordu…

Başörtülüler böyleydi, Kürtler böyle, Ermeniler böyle, Yahudiler böyle, Lazlar da böyle, Çerkezlerde…

Sizin gibi düşündüğünde, sizin gibi yaşadığında, sizin gittiğiniz yere gittiğinde, sizin programları izleyip, sizin gazeteleri aldığında zaten sorun yoktu…

Kendileri olmak istediği anda sorun başlıyordu…

***

Demokratik açılım işte bu yüzden çok önemli…

Herkes kendisi gibi olmalı…

Teknolojiyi öğrenmeli, sanatta, siyasette, bilimde ilerlemeli ama bütün bunları yaparken kendi olmaktan da uzaklaşmaya zorlanmamalıydı. Bir başkasına benzemek için bırakın baskıyı, telkin dahi yapılmamalıydı…
Bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu önceki gece Çelikhan Tiyatro Grubunun sahneye koyduğu Türkçe adıyla “İzdivaç”, Kürtçe adıyla “Dezavaç” oyununu izlerken çok daha iyi anladım…

Oyun haliyle Kürtçe…

Sahneye konan eser, televizyonlarda sıkça rastlanan izdivaç programlarını “ti”ye alıyor ama “kendileri gibi” olarak…

Anadolu’nun herhangi bir kentinde, köyünde, kasabasında bizim insanımız nasılsa, nasıl seviniyor, nasıl üzülüyor, olayları nasıl değerlendiriyor, nasıl tepki veriyorsa aynısı…

Şimdiye kadar olandan bir farkı var ki o da, kokmadan, ürkmeden, ayıplanmadan ve ideolojik suçlamayla karşılaşmadan “kendi dilleriyle” bu oyun sahneye konuyor…

Bir başka deyişle, kendi dillerinde kendilerini oynuyorlar; olması gerektiği gibi…

Oyunu izlerken eksikliğini hissettim; keşke Kürtçe bilseydim…

Ama tek kelime Kürtçe bilmememe rağmen ortaya konan oyunun kalitesi, mimikler, tavırlar o kadar sıcak, o kadar bizdendi ki, gülmekten yerlere yıkıldım…

Salon adeta inliyordu, yoğun kalabalık, alkışlar, olumlu tepkiler “kendimiz olduğumuzda” çok daha sıcak olduğumuzun bir göstergesiydi…

***

Küçük yerlerde sanat yapmaya soyunmak yüreklilik ister. Çelikhan gibi nüfusu çok az olan bir ilçede ise bu hepten yüreklilik ister…

Halkın tepkisi, “ciddiye almamaları” belki “dalga geçmeleri” belki “boş işlerle uğraşıyorsunuz” suçlamalarını göğüsleyecek bir grup insanımızın oradan değme tiyatroculara taş çıkaracak oyun sahneye koymaları alkışlanacak bir durumdur…

***

Oyunla ilgili birkaç da not verip, yazımı noktalayayım…

Çelikhan Tiyatro Grubu, Adıyamanlı seyircilerle ilk kez buluştu ama buna rağmen Adıyamanlı siyasetçi ve yöneticilerin katılmaması kendileri açısından bir eksiklikti; böylesine güzel bir oyunu kaçırdılar. Bir de ne cevherlerimiz olduğunu gözleriyle göremediler…

Oyunun Yazarı Mustafa Özyol, Yönetmeni Hanifi Altındal’a tavsiyem, zaman zaman oyunun temposunun düşmesine bir çare bulmalarıdır.

Ses sorunu zaten Adıyaman’ın kanayan bir sorunuydu, bunu yöneticilerimize havale ediyorum.
Oyunda göze batan ve ümit vadedenler de vardı; “Apram” rolünü oynayan (Mustafa Karcı), kadın sunucu rolü (Erkan Öğüt), erkek sunucu (Nihat Demirci) ve iki damat adayı (Mustafa Keklik ve Abdurrahman Üstünel), tek kelimeyle muhteşem…

Diğer oyuncular ve emeği geçenler de üzerine düşeni hakkıyla yapanlardı…

Ve elbette Çelikhan ve Köylerini Kalkındırma, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği…

Hepiniz iyi ki varsınız…

İyi ki yüreğinizi ortaya koyarak böylesine güzel sanatsal etkinlikte görev alabiliyorsunuz…

İyi ki sadece kendiniz oluyorsunuz…

Hep kendiniz olun, olur mu?
Naif Karabatak
15 Mart 2010