11 Mart 2010 Perşembe

“Ergenekon” Adı Nereden Geliyor?


Dün Sabah Gazetesi’nin sitesinde, 81 ilin adının nereden geldiği yer alıyordu. Hani hepiniz bilirsiniz, her ilin adının nereden geldiğine ilişkin çeşitli varsayımlar vardır. Bu varsayımlarda da ismin “zamanla söyleniş şekli değişerek” geldiği belirtilir.

Mesela Adana için anlatılan hikâyede; Uranus’un oğlu Adanos ve Saros, Tarsus’la savaşarak Adana’yı ele geçirirler ve adı Adanos olur. Zamanla söyleniş şekli değişerek Adana adını alır…

Bu elbette bir rivayet şekli. Başka rivayetlerde de başka şekillerde anlatılır…

Adana bir örnek, Adıyaman adı da Hısn-ı Mansur, Yediyaman ve daha sonra da söyleniş şekli değişerek “Adıyaman” adını aldığı söylenir.

İzmir için de böyle, İstanbul için de, Kars için de. Bütün şehirlerimizde değişmez kurallardan birisi “zamanla söyleniş şekli değişerek” olduğudur. Bu aslında anlatılan hikâyenin “gerçek” olduğunu desteklendirmek içindir. Belki doğrudur, belki yanlıştır ama sonuçta bir şekilde o ilin adının nereden geldiğini yeni nesillere “en doğru” şekilde anlatmak gerekir. Bu “en doğru şekil” yalan yanlış da olsa bir masaldır sürer gider…

Sabah’ta 81 ilin adının nereden geldiğini görünce aklıma başka şeyler geldi…

Mesela “darbeci” ismi nasıl olmuş, Ergenekoncular bu ismi nasıl almış, “halkçı” olduğunu söyleyenler, halkı nereden bulmuş, “cumhuriyetçi” olduğunu sürekli söyleme gereği duyanlar bu sıfatı nasıl hak etmiş?

Veya “laik” olduğunu söyleyenler, kişilerin laik olmayacağını bildiği halde bu ön adı kendilerine neden takmışlar, önce başka bir ön ad kullanmışlar mı?

Yoksa “pek bir işe yaramayanlar” kendilerine “laik” ön adı vererek “önemli adam” konumuna mı geçmek istemişler?

Belki de daha önce “layık” olanlar, zamanla söyleyiş şekli değişerek “laik” olmuşlardır, layığını bularak…

***

Bu süreçte belki de en merak edilen “Ergenekon” adının neden bir terör örgütüne verildiğidir.

Bilindiği gibi Ergenekon, Türklerin Orta Asya’da 400 sene konakladıkları yerin adıdır…

İçinde akarsular, kaynaklar, otlar, çayırlar, ovalar ve meyve ağaçları olan geniş bir bölgeye “sarp kayalık” anlamına gelen Ergenekon ismi verilmiş. Türklerin zamanla nüfusu artınca Ergenekon’a sığmaz olurlar ve o zaman bir demirci; “Ben bir yer gördüm, orada demir madeni var. Zannederim bir kattır eritebilirsek bir yol buluruz” demesi üzerine demiri eriterek dışarıya çıkarlar. O gün Türklerce bayram sayılmış, bütün kabilelere haber vererek Ergenekon’dan çıktıklarını bildirmişlerdi…

Bu efsaneye inanan “Milliyetçi” kesim, “Ergenekon ismi bizim için önemli, neden terör Örgütü’ne bu isim verilmiş” diye kızıyorlar…

Ama şunu unutuyorlar; “Türkler Ergenekon’u terk etmiş…”

***

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ülkede kaos ortamı yaratarak askerî darbeye zemin hazırlamak amacı ile suikastlar düzenleyen bir silahlı teşkilat olduğu iddia edilen Ergenekon isimli oluşuma yönelik operasyonlar başlayınca da “Ergenekon” ismi gündeme geldi…

Daha önceleri “derin devlet” gibi “ismi belli olmayan bir güç” olarak anılan, sonra “kontrgerilla”, “Jitem”, “Özel Kuvvetler” veya daha başka adlarla tarif edilmeye çalışılan “gizli el”in Ergenekon olduğu söylenmeye başlandı…

Yani “Derin devlet” adı zamanla söyleniş şekli değişerek “Ergenekon” adını almıştı veya öyle olduğunun sanılması istenmişti…

Kafiyesi uymuyordu, dile gelmiyordu. Söyleniş şekliyle, öncesi ve sonrası arasında bir uyum birlikteliği yoktu ama olsun “biz yaptık oldu” diye bir kural devreye sokuldu ve oldu Ergenekon…

Bununla da kalmadı…

“Ergenekon” operasyonda bulunan belgelerde, üyelerin kendilerine verdikleri bir isimdi…

Ama aynı zamanda iddianamede de “terör örgütü” olduğu belirtiliyordu; yapılanma böyleydi. Tıpkı PKK gibi…

Ancak yazılarda, “Ergenekon Terör Örgütü” demek yasaklandı, sonuna veya başına “iddia edilen” denmesi salık verildi…

Ama sonra savcılar da, hâkimler de “terör örgütü” demeye başladı…

Ama ilginçtir, terör örgütlerinde “hep aynı fikrin insanı” varken, bunda “her görüşten insan” vardı; kim asıl oğlan, kim piyon, kim kukla, kim “bir numara” belli değildi.

Sağcısı oradaydı, solcusu orada, komünisti vardı, aşırı milliyetçisi, aşırı İslamcısı, aşırı laiki ve daha başka “aşırı” olanlar…

Hepsi farklı görüşteydi, farklı inanç taşıyor, farklı kimliklerle tanınıyorlardı…

Ortak noktaları da vardı; Hepsinin tuzu kuru idi, para gani ganiydi…

Çoğunluğu “devletin imkânlarını” kullanıyordu; maaşı, makamı, rütbesi, aracı, koruması ve itibarı…

Bazıları fikir adamıydı, bazıları fikirsizdi…

Tek ortak noktaları ise “halkı sevmemeleri”ydi…

Halkı kendi haline bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya giderdi o zaman bir başına bırakmak olmazdı, darbe yapıp, balyozla kafasına vurmalı, kafese alarak yönetmeliydi…

Bunun için canların gitmesi, kanların akması önemli değildi…

Söz konusu dayatma olunca gerisi teferruattı…

Ve bunu da Ergenekon’un uzantılarıyla, dalları ve budaklarıyla pekâlâ yapabilirlerdi…

Bütün bunlar tamam da, ben halen anlamadım, bu “Ergenekon” adı tam da nerden geliyor?

Hani diyorum “Türklük damarı kabaran” bir üyenin ağırlığından olmasın…

Sonuçta “terör örgütüyüz kardeşim, eylemlere bir şey diyor muyuz? Bari tarihten gelen adımızı alalım da sonra Ergenekon’a sığmazsak, demir dağları eritir, kendimize bir yol buluruz” mu demek istemiş veya demiş.

Eğer öyleyse “bir numara”yı doğru yerde aramıyoruz…

Kim bilir, bunlar karanlık işler…

Naif Karabatak
12 Mart 2010

10 Mart 2010 Çarşamba

Sporda 30 Kayıp Yıl


Aslında yazının başlığının “kültürel etkinliklerde 30 kayıp yıl” yapacaktım ama ağırlıklı olarak sporu işleyeceğimden “sporda 30 kayıp yıl” yazmayı uygun gördüm.

Geçenlerde spora olan ilgisi hayli yüksek bir dostumla sohbet ederken ilgimi çeken konular gündeme geldi. Adıyaman’da yaşayan birisi olarak o tarihleri gözümün önüne getirip, hafızamda bazı notlar aldım ve şimdi sizlerle onu paylaşacağım, bakalım 30 kayıp yıl nasılmış…

Adıyaman’da herhangi bir göreve gelenler, koltuğa kurulduğu andan itibaren tüm sorunları hallettiklerini sanırlar. Bu sadece Adıyaman’a has bir durumda değil, “küçük düşünenlerin” düştüğü yanılgının somut bir örneği aslında.

Görev almadan önce atıp tutanlar, nedense görevi aldıktan sonra eleştiriye tahammül edemez, eleştiri getirenleri de “bozgunculuk”la suçlarlar…

Kendisi göreve geldiyse sorun zaten yok demektir…

Adıyamanlı gençlerin spor yapması, kültürel etkinliklerde bulunması, mesleki bilgi ve becerilerini geliştirmesi, kabiliyeti olduğu alanlarda başarı yakalaması, o yöne kanalize edilmesi, bunun için imkan verilmesi.. bütün bunlar görev almayanlar için önemli, görevde bulunanlar içinse fuzulidir…

***

Gelin hafızamızı tazeleyelim…

Ama hafıza tazelerken de kimseyi kırmak, gücendirmek veya suçlama niyetinde olmadığımı söyleyeyim. Sadece 30 yıl önce neydik, şimdi neden daha iyi olamıyoruzu sorgulayacağım…

30 yıl önce Adıyaman folklorda “dünya birinciliği” kazanmış bir ildi…

Derneklerin, Halk Eğitim’in yanında “ilköğretim” okullarında bile önemli başarılara imza atan ekipler vardı; Türkiye birinciliği örneğinde olduğu gibi…

Şimdi folklor deyince “bando takımı” gibi karşılamalarda, törenlerde gerdan kırmak akla geliyor…

30 yıl önce Adıyaman’da Atatürk Stadyumu vardı, şimdi de aynı stadyum var…

30 yıl önce Cumhuriyet Kapalı Spor Salonu vardı, şimdi de var…

Yine o tarihlerde Adıyaman’ın nüfusuna göre ihtiyaca cevap verecek bir Halk Eğitim Merkezi salonu vardı, şimdi de var…

Bir de Adıyaman Üniversitesi’nin iki salonu…

Esnaf Kefalet Kredi Kooperatifi, Esnaf Odaları ve Ziraat Odası’nın “kendilerine yetecek kadar” olabilecek “mütevazı” salonu…

30 yıl önce Adıyaman’da 7-8 tane sinema vardı, şimdi henüz emekleme aşamasında olan bir sinemamız var, bir de üniversite’de sinema izleme şansı…

30 yıl önce Judo’da Türkiye birinciliği vardı, uluslararası yarışmalarda da önemli dereceler, şimdi yok…

30 yıl önce Adıyaman’da kıyasıya yarışan “Amatör Kulüpler” vardı; şimdi Toplum Destekli Polis olmazsa mahalle takımı bile kurulamıyor…

30 yıl önce Genç Milli Takıma futbolcu gönderebiliyorduk, şimdi Adıyamanspor’a bile gönderemiyoruz…

30 yıl önce Adıyaman’da bir Nöyfel Bozdoğan vardı, şimdi de Nöyfel Bozdoğan var ve o Adıyamanspor Kulüp Başkanı…

Bir başka Bozdoğan çıkmamış…

30 yıl içerisinde birkaç olumlu gelişmeden birisi “hakem” konusunda olabilir, o da şahsi gayretlerle…

***

30 kayıp yılda neler yapıldı dersiniz?

Neredeyse hiçbir şey…

Günü kurtarma derdinde olanlar, “Altınşehir Stadını” spor kamuoyuna “büyük yatırım” diye yutturabilirler ama kimseyi kandıramazlar…

Özel girişimcilerin “halı saha” çalışması olmazsa Adıyaman’da gençlerin spor yapacağı bir alan bile yok.

Ne büyük parklarımız var, ne bahçelerimiz, ne piknik alanlarımız, ne spor salonlarımız, ne kültürel aktivitelerin yapılacağı alanlar, ne konferans, ne tiyatro, ne panel, ne konser…

Bol bol kahvehane, internet kafe ve kafeler var…

Yapılmak istenen etkinlikler ilgi görmüyor, amatör kulüpler ilgisizlikten birer birer kapanıyor veya “birkaç formaya” muhtaç hale getiriliyor…

Bir ilin gelişmişliği caddeleriyle, sokaklarıyla, binalarıyla, ekonomisiyle ölçülebilir ama bir ilin asıl gelişmişliği sinemasıyla, tiyatrosuyla, sporuyla, sanatıyla, gazetesiyle, kitabıyla, dergisiyle, televizyonuyla ve radyosuyla ölçülebilir…

Şimdi 30 yılda durum böyleyse, sahi sporda ve kültürel etkinliklerde kendimizi “kazançlı” sayabilir miyiz, bunu diyecek var mı?

***

Akif Anlatılacak…

“Kültürel etkinlik” deyince yarınki yarışmayı not düşmemek olmaz. Adıyaman Belediyesi Kültür ve Sosyal işler Müdürlüğü’nce düzenlenen Mehmet Akif Ersoy konulu Kompozisyon, Şiir ve Resim Yarışmasının ödül dağıtımı, yarın akşam Hisar Düğün Salonunda yapılacak…

Öğrenciler Akif’i yazıyla, şiirle ve resimle anlatacaklar…

En iyi anlatanlar, laptop, notebook ve fotoğraf makinesi kazanacak…

Birinci olanların okulu da bundan nasiplenecek ve projeksiyon cihazı alacaklar…

Ödülü gençler alacak, onların ilgi alanına girer. Benim merak ettiğimse onların minik dünyasında o büyük şair nasıl anlatılacak…

Merakla bekliyorum…

Naif Karabatak
11 Mart 2010

9 Mart 2010 Salı

Vardı da onlar mı yapmadı?


Elazığ’da meydana gelen depremde en çok ölümün yaşandığı Karakoçan köyünde ölümlerin “kerpiç”ten kaynaklandığı iki gündür söyleniyor.

Elazığ’da bir mühendis dostumu arayıp, geçmiş olsun dedim. Ölümlerin “kerpiç”ten kaynaklandığını söyledi. Bir de salık verdi; “topun ağzındaki illerin çoğunda köyler kerpiçten”

Sonra yerel yöneticiler “kerpiç” dedi…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, “kerpiç”in ölüme neden olduğunu söyledi…

Televizyonlar da gün boyu “kerpiç”i yerden yere vurdu…

Dün sabah ki gazetelerde suçluyu bulmuştu; kerpiç…

Hepimiz kerpice kilitlenmiş, içimizden lanetler okur hale gelmiştik…

***

Havaların soğuk olması, yardım malzemelerinin zamanında ulaşmaması da vatandaşların acı ve gözyaşıyla birlikte “soğukla” da mücadele edeceğini gösteriyordu…

Bir de açlıkla…

Depremin olduğu ilk saatlerden itibaren televizyonlar, gazeteler ve internet siteleri günah keçisi olarak “kerpiç”i bulmuştu…

Keşke kerpiç ev yapmasalardı…

Keşke daha dayanıklı evler yapsalardı da evleri başına yıkılmasaydı, onlarca insanımız ölüp, bir o kadar da yaralı olmasaydı…

Yüreğimizin yanmaması için o insanların “sağlam” ev yapması gerekirdi…

Yapmamışlardı…

Suç işlemişlerdi…

Ama nedense “yapmamışlar mı/yapamamışlar mı” ayrımına kimse gitmedi…

Süleyman Demirel’in “vardı da biz mi içtik” demesi gibi, o insanlarda gani gani paracıklar vardı da onlar mı yapmadı?

***


Sahi, yoksulluk kader mi, dayatma mı, yoksa reva görme mi?

Nasıl bir şey bu?

Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de, Kars’ta, Adıyaman’da, Hakkari’de yaşayanlar içerisinde serveti hesap edilemezlerle, beş kuruşa muhtaç olanların aynı havayı teneffüs etmesi nasıl bir şey?

Adalet bunun neresinde?

Zengin olan “akıllı” olduğu için mi zengin, fakir olan “deli” olduğundan dolayı mı fakir?

Sosyal devlet olduğunu iddia eden “baba” dediğimiz devletimiz, “öz evlat-üvey evlat” muamelesi mi yapıyor, yoksa birileri “kişi başına düşen gayri safi milli hasılamızı” alıp, “kendi hasılası”nın üzerine boca mı ediyor?

Yani fark olur da bu kadar mı olur?

***

Unutmayın! depremde “kerpiç ev” öldürdü…

Sosyal devletin bu insanlara daha iyi bir yaşam imkânı sun(a)mamasının hiçbir suçu yok…

“Komşusu açken” zıbarana kadar tok yatanlar da masum…

İşsize iş vermeyenlerin de bir kabahati yok…

Bölgenin çiftçisini “kota”yla motayla perişan edenler de piri pak…

Yoksula kömür verildiğinde kuyruğu yanmışlar gibi bağırıp, “parayla oy toplanıyor” diyenler, bu insanlara bir kuruşluk faydasının olduğu görülmemiştir…

Bir bardak soğuk su içsin, bir parça sebze veya meyvesi bozulmasın diye dağıtılan buzdolabını mahkemelere taşıyanların, bu insanların daha iyi yaşaması için kılını kıpırdatmayanların hiçbir suçu yok…

Tek suçlu kerpiç evlerdi…

Onlar da beton ev yaptıralardı…

Hem de sağlam olaydı; Marmara depremindeki gibi tuz-buz olan evlerden değil…

Japonya’ya gidelerdi…

Akıl danışalardı…

Onlar nasıl esnek bina yapıyor öğrenelerdi…

O zaman hiç kimse ölmezdi…

Yufka yürekli(!) insanlarımızın da yüreği dağlanmazdı…

Bir de yardım etmek zorunda kalacaklar…

Ne gerek var?

İyisi mi yoksullara bir bildiri yayınlayalım da “sağlam ev” yapsınlar, “sağlam(!)” insanlarımızı boş yere üzmesinler…
Naif Karabatak
10 Mart 2010

8 Mart 2010 Pazartesi

Bari çocuklarımızı kurtarın!


Önceki gün Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve TÜBİTAK’tan bilim adamlarının sunduğu deprem raporları, deprem riskinin sadece İstanbul’la sınırlı olmadığını, “topun ağzında” İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Malatya, Adıyaman ve Kahramanmaraş gibi illerin de olduğunu gösteriyordu.

Dün gazetemizde manşetten verilen bu haberin yayınlandığı saatlerde Elazığ’da meydana gelen 6 büyüklüğündeki depremde maalesef 57 vatandaşımızı yitirdik, bir o kadar da yaralı vardı…

Aynı raporda “Elazığ, Sivrice, Malatya civarı çok aktif” notu da düşülmüştü…

Peki, bütün bu raporlara rağmen, ülkemizin gerçek gündemiyle ilgili neler yapılıyor, neler yapıyoruz yoksa her zamanki gibi “bize bir şey olmaz” kayıtsızlığıyla mı vakit öldürüyoruz?

Birçok ilde özellikle kamu binaları, kenti yönetenlerin mesai harcadığı binalar, konutlar ve özellikle de okullar tehdit altında…

“Oturulamaz” raporuna rağmen, kamu binalarında bile “bize bir şey olmaz” kayıtsızlığıyla her gün on binlerce kamu görevlisi o binalara girip çıkıyor. İşi olan vatandaşlar da aynı binalarda zaman harcıyor…

Ve çocuklarımız…

Birçok okulun “oturulamaz” raporuna rağmen “üstün körü” güçlendirme çalışmasıyla işi geçiştirmeye çalışıyorlar…

Bazen bu konuda yöneticilere hak vermemek elde değil; depreme dayanıklılığının ölçülmesi istenen binalar için “yeniden yapma” izni gelmiyor, ödenek bulunmuyor, güçlendirmeyle pansuman tedavi yapılarak adeta işi şansa bırakmak zorunda kalıyorlar…

Ama şu bir gerçek ki, deprem işi şansa bırakılmıyor, depremle şaka yapılmıyor, torpil geçmiyor…

O zaman işi savsaklamak, görevi kötüye kullanmakla eş değerdir…

Elazığ depreminin bir kez daha hatırlattığı gerçek, köylerdeki konutların çürüklüğüdür…

Kerpiç evlerin depremde çok büyük “ölümler” getirmediği biliniyor. Bu aslında tek katlı olmasından kaynaklanıyor. Yani apartmana göre daha az insan hayatını kaybediyor. Oysa kerpiç evlerin çoğunluğu köylerde ve “uykuda yakalayan” bir depremde “ev halkının tamamının” ya da köy halkının çoğunluğunun depremde can kaybına uğrayabileceği de, Elazığ depremiyle kendisini gösterdi…

Topun ağzındaki illerden Bursa ve İzmir’i bir kenara bırakırsak, Malatya, Kahramanmaraş ve Adıyaman’daki neredeyse tüm köylerde “kerpiç” evler olduğu ve çoğunluğunun da “oturulamaz” derecede kötü olduğu ne yazık ki bir gerçek.

Vatandaş, ya maddi imkânsızlıktan, ya da “bana bir şey olmaz” kayıtsızlığından evi güçlendirmeyi veya yeniden yapmayı bir türlü düşünmüyor/düşünemiyor…

Devletse bu konuda “yaptırım” gücünü kullanamıyor…

Her seçim döneminde “gecekonduya göz yuman” belediyeler, seçimden sonra “gücü yettiği” kişilerin evini başına yıkar, “korktuğu” veya “çekindiği” kimselere ise asla dokunmaz/dokunamaz…

Ve biz kamu kurumlarının üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdiği bilinciyle akşamları başımızı yastığa huzurla koyarız…

Oysa ne biz üzerimize düşeni yapabiliyor, ne de kamu kurumları…

Türkiye’de bugüne kadar yaşanan tüm depremlerde bu gerçek o kadar açık seçik ortada ki, her seferinde “neden böyle?” diye sormamız bile değişmiyor…

17 Ağustos depreminin acı bilânçosu, ülkedeki tüm binaların “gözden geçirilmesi” gerçeğiyle yüzleşmemize sebep olmuştu.

İlk günlerin heyecanıyla kolları sıvayanlar, gün geçtikçe işi savsaklamaya, mazeret üretmeye, siyasi hesapların peşine düşmeye, ödenek yetersizliğine ve daha birçok sebebe sığındı…

Vatandaş da devlet gibi düşündü…

Kimi “bir şey olmaz” kayıtsızlığındaydı, kimi “bir direk attım ki” diyerek güçlendirme yaptığını sandı…

Marmara depreminden sonra hayatımıza “zorunlu” giren ama bir türlü zorunlu olamayan deprem sigortası da bir başka komedi…

Birilerini zengin etmenin öteki adı olarak görülen Deprem Sigortası, bugüne kadar kime ne ödediği hep merak konusu oldu…

Sigorta canı kapsamadığından, “biz gittikten sonra” diyerek maddi yönünü de kimse umursamadı…

Ve deprem sigortası “mecbur” sayılan resmi işlemler dışında hiç kimse “gönüllü” olarak ve en önemlisi de “inanarak” yaptırmadı…

Deprem sigortası yaptırmak, binaları güçlendirmek, kaliteli malzeme kullanmak, vicdan sahibi müteahhit bulmak.. bütün bunlar elbette önemli ama en önemlisi “deprem gerçeği”ni kabullenerek işin içine girmektir.

Eğer buna inanıyorsanız o zaman öncelikle çocuklarımızı kurtarmanın yolunu bulun…

Okullarımız sağlam olmalı, çocuklarımız orada güvenle eğitim görmeli…

Ve ondan sonra da devleti beklemeden, evlerimizi “yaşanabilir mekânlar” haline getirmeliyiz…
Naif Karabatak
9 Mart 2010

Çocuklar Bile Gülüyorsa…


Eskiden kamuoyu yoklamaları farklı yapılırmış; Seçilmiş veya atanmışlar “nerede durduklarını” öğrenmek için “hele bir bakın çocuklar bizim için ne diyor?” diye dostlarını çocuklara yollarlarmış. Çocukların diline iyi şekilde düşülmüşse, iyi iş yapıyor, dalga geçip, oyunlarına konu ediyorlarsa da durumları çok kötü demekti…

Şimdi bu yola başvuran pek yok…

“Ben zaten her şeyi iyi yaparım” diyen ahmakların yanında, “bastırırım parayı, alırım sonucu” diye düşünerek “anket şirketi(!)”yle anlaşanlar da var…

Ama bazıları da “acaba nasıl düşünüyorlar” diye ciddi ciddi araştırma yapıyor/yaptırıyor…

Bende merak ettim; son dönemde yaşanan tartışmalara acaba çocuklar nasıl bakıyor diye…

Mesela Ergenekon’a…

Gerçekten Terör örgütü mü, yoksa “kelli felli” adamların ciddi(!) işler yaptığı “vatansever(!)” bir oluşum mu?

O silahlar neyin nesi, darbe planları tiyatro senaryosu mu?

Faili meçhullerin meçhulü kim veya kimler?

Neden cami bombalamak isteyecek kadar alçalıyorlar, neden çocukları deniz altında havaya uçurmaya niyetlenecek kadar vahşi bir düşünceye sahip olabiliyorlardı?

Neden masum insanların evine esrar, eroin, silah, mühimmat koyup, “bak bunlar terörist” dedirtmeye çalışıyorlar/çalışmışlar…

Sahi bütün bunlara çocuklar nasıl bakıyor?

Minicik kafalarında nasıl yorumluyorlar?

Her gün gazetelerde, televizyonlarda görüp, duyduklarını yorumlarken nasıl bir halet-i ruhiye içerisine bürünüyorlar?

Bir de tabii ki yargıyı merak ediyorum…

Hani bir dediği bir diğerini tutmayan Danıştay, Yargıtay, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ni…

Kanunda kendilerine verilmeyen yetkiyi kullanıp, “yersen” diyerek özel yetkili savcıların yetkilerinin alınmasını…

Bir öncekinde 267’yi yeterli görenlerin, “bizden değildir” diyerek “367 olacak” demesini…

Ya da daha önce “Katsayı belirleme yetkisi YÖK’tedir” dediği halde, daha sonra “bu YÖK bizden değildir” diyerek, “Katsayıyı düzenleyemezsin” demesini…

Ya da ne bileyim, daha önce Yargıtay’ın “savcılar soruşturur” dediği halde, “bizim adamımıza dayandı” diyerek, “Yargıtay bakar” deyip, “sen nasıl olur da başsavcıyı tutuklatırsın” veya “sen nasıl olur da 3. Ordu komutanını ifadeye çağırırsın” tavrıyla yetki gaspı yapmasını…

Çünkü çocuklar bu konuda fikir sahibi değildir…

Sağlıklı düşünüp, analiz yapamazlar…

Yani öyle sanıyoruz/sanıyorlar…

İnanın çocuklar yüksek yargıyı “ti”ye alacak kadar komik buluyorlar…

Oyunlarına konu edinip, “dün dündür, bugün bugündür” mantığını kendilerince oynuyorlar…

Önceki gün de Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yargı reformu konusundaki görüşlerine eleştiri getirdi; “Asıl Hükümet yargıyı baskı altına almaya çalışıyor. Demokratik sistemde en büyük kötülük yargı bağımsızlığının geriye götürülmesidir, yürütme yargıyı kuşatma altına almaya çalışıyor. Meclis'in Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na üye seçmesi yargıyı siyasallaştıracaktır. Ayrıca Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda Adalet Bakanı'nın bulunması da doğru değildir.”

Gülmemek için kendimi zor tuttum…

Çocuklar eğer bu söylenenleri anlasalardı onlar katıla katıla gülerdi; “Bir insan ancak bu kadar komiklik yapabilir” derlerdi mesela…

Nedeni şu…

“Bağımsızlık”, “tarafsızlık” gibi kavramları bu ülkede en son kullanacak dört kurum veya kuruluş var ki, bunlar HSYK, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi…

Ne yazık ki bu böyle…

Ne yazık ki, bu dört kurum, ya başkanlarından, ya üyelerinden ya da aldıkları kararların “duruma göre” değişmesinden dolayı tüm güvenlerini kaybettiler…

Çocuklar artık dalga geçiyor…

Gülmekten kırılıyorlar…

Ama şunu bilin ki, çocukların gülmesi bu kurumların sempatik olmasından dolayı değil, “doğru” konuşmamak, “adil” davranmamak için “kırk takla” atmalarından dolayı…

Yazık, inanın yazık…

***

Nihayet Baykal…

Mersin’de CHP’li bir grup dünya görmemiş kadının çarşaf yırtması, diğer partilerde olduğu gibi CHP’de de tepki gördü. Haklarında ihraç istemiyle soruşturma açıldığını öğrenen kadınlar, hemen sıvışarak istifa ettiler…

Dün de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tepki gösterdi…

Baykal, şunları söyledi; “Herkes çok iyi bilmelidir ki; CHP'lilerin yırtma, yakma gibi siyasi bir üslubu yoktur, olamaz da. Bizim siyasi üslubumuz diyalogdur. Kimsenin, kimseye böyle hükmetmeye hakkı yoktur. CHP'nin hiç kimsenin giyim-kuşamına, ahlakına, kültürüne müdahale hakkı yoktur. Herkes inancında, yaşayış biçiminde, giyiminde özgürdür.”

Bu konuşmayı alkışladım, çocuklar da beğendi ama keşke bunu siyasi yaşamında da uygulasa…

O zaman çok daha güzel bir ülkede yaşarız, inanın…
8 Mart 2010