5 Mart 2010 Cuma

Bakın kara bulutlara…


İnsanın kalp gözü kör olunca her şeyi farklı görebilir. Mesela kar yağıyorken, çamur yağdığını sanabilir. Ya da ne bileyim damdan birisi üzerine çiş etse “yağmur yağıyor” deyip, Allah’a şükür bile edebilir…

Bazen telden yapılmış arabayı jaguar sanır, bazen halkın tepkisini, teveccüh olarak algılayabilir. Yani insanın yaşam tarzına, kültürüne ve girebildiği kalıba göre hayalle gerçek birbirine karışabilir. Bunlara “şizofren” dendiğine bakmayın, aslında sadece kalp gözleri kör olmuştur o kadar…

***

Mersin’de CHP’li kadınlar, yüzlerindeki acayip ifadeyle ellerindeki çarşafı paramparça ediyor ve “ne biçim” bir zevk alıyormuşçasına da gülüyorlardı…

Yırttıkları çarşaftı, bez parçasıydı…

Markası neydi, hangi manifaturacıdan alınmıştı, kaç bedendi, modeli nasıldı.. bunları bilmiyoruz ama sonuçta bildiğimiz çarşaftı, örtüydü…

Çünkü öncesinde birkaç kadın çarşafı giyinip, sonra üzerinden yırtarak çıkarıyorlardı. Yani önce giyiniyorlar, sonra soyunuyorlar, sonra da yırtıyorlardı. Görüntüleri izleyenler, bu kadınların aklından şüphe edeceği kesindi.

O kadar komik ki, önce giyiniyorlar, sonra soyunuyorlar, sonra da deli gibi bir şeyler parçalıyorlar ve bunu yaparken de sanki “vatan millet aşkına” diyerek bir görev ifa ediyorlar gibiler ama o pis pis sırıtma ney, onu anlayamadım…

Kendilerince haklıydılar…

Hilafet kaldırılmıştı…

Hilafetle çarşafın ne alakası vardı o henüz belli değil ama o kadıncıklar öyle sanıyordu…

Onlar, insanların inançlarına, giyinme özgürlüğüne, kişisel tercihlerine, insan haklarına pranga vurmaya çok alışkınlardı…

Tek parti zihniyetiyle büyümüş, açık oy gizli tasnifi çok iyi bilirlerdi. Kendileri gibi düşünmeyenleri sürüm sürüm süründürürler, kendilerine oy vermeyen halkı darbeyle ödüllendirirlerdi. Güçleri yetmeyince bütün cunta yapılanmalarına destek olur, yetmeyince de “gönüllü avukatlığa” soyunurlardı…

Giyinmek onlara göre değildi, o zaman “soyunmak” gerekirdi. Onlar da her türlü yasadışı oluşuma destek olmak için soyunuyorlardı…

Mersin’de de kadınların “kara çarşaf” diye küçümsedikleri örtülerini yırttılar…

Gerçi kara çarşaf giyinen kimse kalmamıştı ama olsun, madem başörtüsünü yırtamıyorlar, pardösüyü parçalayamıyorlar, o zaman siyah çarşafı yırtmak daha kolaydı…

Bunu duyanlar, o kadınların ağzını yırtmak gerektiğini dillendirince bu defa çark ettiler…

Kıvırdılar resmen, dansöz gibi…

Yakışırdı…

CHP Mersin İl Başkanı Yılmaz Şanlı, yırtılan siyah bezlerin kadınların kılık kıyafeti ya da taktıkları çarşafla ilgisi olmadığını söyleyerek kargaları bile güldürdü…

Karga karga gak dedi, çık şu CHP’lilere bak dedi…

O da çıktı dala ve demeç verdi…

Kadın Kolları tarafından hilafetin kaldırılması ile ilgili yapılan basın açıklamasının ardından yırtılan siyah bezlerin, kadınların kılık kıyafeti ya da taktıkları çarşafla ve türban ile herhangi bir ilgisinin olmadığını açıklayan Şanlı, yapılan eylemde, günümüzde ülkenin üzerine çöken kara bulutları simgeleme anlamında siyah bezler kullanılarak yırtıldığını belirtti…

Muhtemelen açıklamayı dinleyen çarşaf yırtıcı kadınlar, “yalancının…” diye ağızlarından ham laf çıkarmışlardır…

Bu saçmalığa kendisi inandı mı bilmiyorum ama o kadınların inanmadığı kesin…

Yürek de yok; yırttınsa “yırttım” de kardeşim…

Onlar neyi yırttığını bilmez mi?

İnsan ne halt yediğinin farkına varmaz mı?

Bilakis o kadınlar yediklerinin halt olmadığının bilincindeydi…

Çünkü zihniyetleri oydu…

O zihniyetten başka bir şey de beklenemezdi…

O zaman yırtarlardı…

Hem darbecilerde yırtıyordu…

Nasılda tek parti döneminde kadınların siyah çarşafını sokak ortasında yırtmışlardı…

İşgalci düşman askerleri gibi kadınlarımıza hakaret etmişlerdi…

Ezanı Türkçeleştirmişler…
Kuran’ı yasaklamışlar…

Yetmemiş, insanları aç ve açıkta bırakmak için kıtlık ve yokluğu tüm ülkeye salmışlardı…

Onlar acı vermeyi, çile çektirmeyi, zulüm yapmayı ve bütün bunları yapan cuntacılara destek olmayı çok severlerdi…

Bırakın çarşafı bir yana, zaten çarşaf kullanan çok az kaldı…

Siz CHP’nin “sivilleşme” uğruna bir tek adım attığını gördünüz mü?

CHP İl Başkanı “kara bulutları yırttık” diyormuş…

Gerçekten bize iyilik yapmak istiyorsanız, bu ülkenin başında kara bulut olarak dolaşan darbecileri ve onun avukatlığına soyunanları dağıtın, ya da sizin deyiminizle yırtın da görelim…

***

NOT: Tek aklı başında açıklamayı bu defa CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu yaptı; “Bu, CHP'ye karşı yapılan bir provokasyondur” dedi ama provoke edeni söyle(ye)medi. Çünkü çarşafı yırtanlar CHP’li kadınlardı, sahip çıkansa CHP İl Başkanı. O zaman bir başka partiden değil, bizzat CHP’nin içinde provokasyon vardı…
Naif Karabatak
5 Mart 2010

3 Mart 2010 Çarşamba

Bugün çarşaf yırtanlar…


Çok değil, daha geçen yıldı… “CHP Bizi Kandırdı” diyen “çarşaflı” kadınlar medyada boy gösteriyordu… Kimdi bu kadınlar?

Çok değil, 5 ay önce, yani 2008 yılının Kasım ayında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, İstanbul Alibeyköy’de “CHP’ye katılım yapan kadın üyelere” rozet takıyordu.

Ama bu kadınlar, kendi deyimleriyle “modern” görünümlü değil, “çarşaflı”ydı…

O tarihlerde “çarşaf açılımı” büyük sükse yapmış, tüm medyada çarşaflı ama güzel görünümlü bu kadınlarla süslenmişti…

Baykal, “başörtülü” olanların da, “çarşaf” giyenlerin de bu ülkenin insanı olduğunu ilk kez hatırlıyormuşçasına konuşuyordu…

Herkese aynı mesafede olduğunu söylüyordu, tüm demokratlar gibi…

Her fikre saygısı vardı, inançlara karşı hoşgörülüydü…

“Ama” diye devam ediyordu ama orasını kimse önemsemiyordu…

Çünkü “ama” deyip, başörtüyle, çarşafla kimin çizdiği belli olmayan “kamusal alan” da hayat hakkı olmaması gerektiği şiddetli bir biçimde vurgulanıyordu…

(Hani bazı deliler bir daire çizip, içerisinde dönerler ya, ben kamusal alan diye saçmalayanları, bu fasit dairede dönenlere benzetiyorum.)

CHP’nin ne olduğunu bilenler, bu açılımı yutmadı…

Bunun bir göz boyama olduğu, “günü kurtarma”dan başka bir şey ifade etmediği belliydi…

Ama CHP’nin borazanı olan basın bunu iyi kullandı…

CHP çarşaf açılımı yapmıştı ama bu açılım partide çatlaklara da neden olmuştu…

Ergenekon’un avukatlığını yaparken, birden bire çarşafa bürünmek pek hayra alamet değildi…

Neyse yalancının mumu geçen yıl Şubat ayında söndü…

Kadınlar, “CHP bizi kandırdı” diyor ve açılımda takılan rozetlerin “bir hesap işi” olduğu ortaya çıkıyordu…

CHP’nin çarşaf açılımı, daha geçen yıl Şubat ayında aslında elinde patlamıştı…

Başörtülü öğrencilere dünyayı zehir eden, eğitim hakkını elinden alan, TBMM’nin verdiği özgürlük hakkını bile Anayasa Mahkemesi’ne götürerek iptali için canla başla çalışan CHP’nin “çarşaf açılımı” hiç de inandırıcı değildi…

Elbette o tarihten bu yana “çarşaf açılımı” unutuldu. Zaten CHP’de bunu unutturmak için “inançlı insanlara” yönelik her iyi girişime engel olmak için “muhalefet” gömleğine sıkı sıkıya bağlandı, bazen avukat oldu, bazen hakim, bazen savcı…

Ama hiçbir zaman “halkçı” olmadı, “cumhuriyet” diye bir derdi zaten yoktu…

Onlara göre “Demokrasi” çok lükstü, “demokratlık” bize birkaç beden bol gelirdi…

Geçen yıl “çarşafa dolanan” CHP, bu töreni unutturmaya çok çalıştı; “çok büyük ayıp” etmiş gibi o açılımdan pek bahsetmedi…

***

Gerçek niyeti Mersin’de dün ortaya çıktı…

Mersin'de, CHP Kadın Kolları Üyesi bir grup, “Tevhidi Tedrisat”ı bahane ederek ellerindeki “çarşafları yırtarak” eylem yaptılar…

Hiç giyinmedikleri çarşafları yırttılar…

3 Martta “Tevhidi Tedrisat” (öğretimin birleştirilmesi) yasasının kabul edildiğini belirten CHP İl Kadın Kolları Başkanı Havva Ongunsel, “ümmetçi devlet anlayışından ulusçu devlet anlayışına geçildiğini” belirterek, “Hilafetin kaldırılmasıyla eski rejim taraftarlarının etkisizleştirilmiş, iç ve dış politikada bağımsızlık sağlanmış, Avrupa ile aynı ilkelerde buluşulmuş ve laikliğe geçiş süresi hızlandırılmıştır. Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, devrimlerin daha kolay yapılması sağlanmış, halifeliğe bağlı kurumlar yeni düzenlemelerle TBMM'nin denetimine geçmiştir. Bugün ülkemiz üzerindeki dolaşan kara bulutlara karşı Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk toplumuna emanet ettiği devrimlere sahip çıkarak, 'Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığa dönüşümün başladığı andır' diyerek, aydınlık Türkiye için kara çarşafları yırtıp Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'ün İnkılâplarına sahip çıkacağımıza söz veriyoruz.” diyordu…

Verdiği söz, ettiği iftira, attığı çamur, yaptığı hakaret ve yalan yetmiyormuşçasına, bütün bu sözleri “pekiştirmek” adına ellerindeki çarşafları yırttılar…

Paramparça ettiler; analarının, bacılarının “onurla” giyindiği “tertemiz” çarşafları…

Oysa onlara hiç kimse “çarşaf giyeceksiniz” diye zorlamamış, onlar da “özgürlük” adına bunları yırtarak cıscıbıldak kalmamışlardı…

Onlar hayatında bir kez olsun çarşaf giyinmemişlerdi…

Anlaşılıyor ki, sadece “örtü”ye karşı alerjileri vardı…

Bunun tedavisi de çarşafı yırtmak da değil, Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesi’ne gidip tedavi olmaktan geçerdi…
Boşuna mı demişler, “her deli üstünü başını yırtmaz” diye, bazen de akıllı geçinenler çarşaf yırtar…
Naif Karabatak
4 Mart 2010

2 Mart 2010 Salı

CHP’nin Karartma Geceleri


Bir süredir “Türk Klasikleri” ne merak sardım. Bir kısmını çocukluğumda okumuş olsam da, yeniden okumanın faydasına inanarak kitapların arasına gömüldüm.

Son olarak Rıfat Ilgaz’ın “Karartma Geceler” romanını okudum.

Kitap sayfaları arasında gezinirken, rahmetli dedemin “bahallık” diye bahsettiği “pahallılık günleri” anıları aklıma geldi…

Yani CHP’nin bütün acımasızlığıyla halka yoksulluk yaşattığı, zulüm ettiği, çile çektirdiği, hatta halkın burnundan fitil fitil getirdiği günler…

Uzun kış gecelerinde rahmetli dedem “bahallık” günlerini anlatırdı…

Ekmeğin karneyle verildiği,

İlaç için bile çayın ve şekerin bulunmadığını,

Ekmek yerine otyiyenlerin bile olduğunu,

Günlük bir eve yetecek kadar ekmek verilmediğini,

Paran olsa bile hiçbir şey alamayacağını anlatırdı, biz de hayretle dinlerdik…

Ezanın Türkçeleştirildiği, yok yere insanların tutuklandığı, “önce infaz, sonra karar” verildiği acayip bir süreç…

Yani CHP’nin zulüm yılları…

Hatırlıyorum da çocukluğumda da biz “pahallık” denen yılları bir nebze de olsa yaşamıştık…

Hayatım boyunca CHP veya onun uzantısı patiyi iki kez iktidarda görmüş, iki kez de ülke olmadık kadar yoksunluk yaşamıştı…

Çocukluğumda CHP’nin iktidarında bırakın benzini, mazotu, bir litre gaz için soğukta ellerimiz ve yüzlerimiz donarcasına kuyrukta beklediğimizi nasıl unutabilirim…

Yüz gram çay almak için rahmetli dayımla birlikte bakkala “bizi belediye başkanı gönderdi, yüz gram çay istiyor” yalanını söyleyerek, paramızla tezgâhın altından 100 gram çay aldığımızı nasıl unuturum…

Nasıl unuturum, tüpün bulunmadığını, şeker almanın hiç kolay olmadığını…

Vatandaşta para yoktu. Hoş zaten bütün bunları paran olsa da bulamazdın, çünkü iktidarda halka hizmeti kendisine misyon edinen bir siyasi irade yoktu…

Onların bildiği zulümdü, baskıydı, dayatmaydı, kuyruktu, yoksunluktu, yoksulluktu, fişlemeydi, kayırmaydı, yokluktu, kıtlıktı…

Rıfat Ilgaz’ın “Karartma Geceler” romanının konusu, aslında CHP zulmünün ve beceriksizliğinin çok güzel tasvir edildiği yıllarda geçiyor…

Sıkıyönetimin baskıcı idaresinin hâkim olduğu zamanlarda…

Halkın elinde ne varsa alındığı, “savaşa girmiyoruz” denilerek ülkenin savaştan beter hale getirildiği, camilerin buğday ambarı yapıldığı, “Allah” demenin suç sayıldığı, farklı düşünen sağcı-solcu ayrımı yapmaksızın tutuklandığı, sağlıksız koşullarda kaldığı, akla hayale gelmedik işkencelerin kendi halkına reva görüldüğü yıllarda…

Kitapta, öğretmen olan bir şairin etrafında dönen zulüm işleniyor…

“Mustafa Ural” adlı öğretmen-şair, şiire çok meraklıdır. Yaşadığı dönemde gördüğü haksızlıkları şiire dökerek, halkın uyanmasına kendince bir katkı sağlamak ister, başkaldırıyı şiirle yapar…

Halkın sorunlarına eğildiği için de “solcu yazar” olarak yaftalanır…

Ve tutuklama emri çıkar…

Çevresinin kendisine bakışı değişir, dost bildikleri birer birer kendisinden uzaklaşır ve sonunda cezaevinin zulüm dolu günleri başlar…

Sadece bir dilim ekmeğin nasıl lezzetli bir yiyecek olduğunu, kitabın sayfalarını çevirdiğinizde anlayabiliyorsunuz…

Halkına bir parça ekmek bile veremeyen beceriksiz bir iktidarın, “huzur dolu bir yaşam” sunma niyetinde veya çabasında olmasını zaten düşünemeyiz…

Bu nedenledir ki, ilk seçimde Demokrat Parti tek başına iktidara geldi…

Hemen kuralları değiştirdiler…

Sonra bir daha Demokrat Parti tek başına iktidara geldi, bu defa da cuntayla halkın iktidarını devirdiler…

***

Şimdi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı dinlerken, çocukluğumu ve dedemin anlattıklarının yanına bir de Karartma Geceleri koyacağım…

Neden sivil anayasa istemediğini, neden terör örgütlerine gönüllü avukatlık yaptığını, neden hukuk dışı dayatmaları arzuladığını, neden katsayıyı istemediğini, neden öğrencilerin bursuna bile göz diktiğini daha iyi anlayacağım…

Bazen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “dikili bir ağaçları bile yok” diyerek suçladığı CHP’nin, diktiği zulümler var, ektiği yaralar var…
Baykal, halkın faydasına olan tüm iyileştirmeleri yargıdan döndürmek için cansiperane çabalaması da Karartma Geceler aşkı mı acaba?
Naif Karabatak
3 Mart 2010

Vatandaşsa canı çıksın…


Tarkan, evinde uyuşturucu bulundurduğu veya kullandığı için gözaltına alındı, sorgulandı, adliyeye sevk edildi. Süreç boyunca Türkiye’nin gündemine girdi, herkes “ne zaman salıverileceğini” konuşmaya başladı. Suçu olup olmamasını kimse irdelemedi…

Sonra Tarkan’ı savunmak için binlerce “gönüllü” avukat er meydanına çıktı, güreşe hazır halde bir birleriyle yarıştılar…

Yetmedi başka sanatçılar, “alın benim avukatımı” diyerek desteklerini açıkladılar…

Gerek emniyette, gerek adliyede “paşa” muamelesine tabii tutulan Tarkan’ın “uyuşturucu kullanmak” gibi bir suçu vardı…

Hiç de “övünülecek” bir suç değildi…

***

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı “Ergenekon terör Örgütüne üye olmak” suçlamasıyla evi ve işyeri arandı. Sonra gözaltına alındı ve tutuklandı…

Henüz arama yapılırken HSYK Başkan vekili Kadir Özbek telefonla devreye girdi…

Baykal her zamanki gibi kendisini avukat, hâkim ve savcı yerine koyarak “suçsuzdur” dedi…

Yetmedi, “nasıl gözaltına alırsınız” diyerek, gözaltına alan savcılar derdest edildi…

***

Eskişehir Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu, gözaltına alındı.

Baykal yine kendisini siyasi parti liderliğinden çıkararak, derhal avukat, hâkim ve savcı oldu, “suçsuzdur” dedi, yapılanın yanlışlığına dikkat çekti…

3’üncü Ordu Komutanı Saldıray Berk, özel yetkili savcılarca “ifadeye” çağrılıyor ama o gitmiyor…

Kanun ve yasaları hiçe sayarak, koca bir devlete meydan okuyor, “gitmiyorum” deme gereği bile duymadan gitmiyor…

Yine Baykal, avukat-hâkim-savcı cübbesini girerek suçsuzluğuna kanat getiriyor.

***

Ankara’da geçirdiği bir trafik kazası sonucu felç ve kör olan 61 yaşındaki Dursun Erselligil, ödemediği 45 liralık su faturası yüzünden hapse girdi…


Hiç kimsenin sesi çıkmadı…

Baykal, nedense siyasi gömleğini çıkarma gereği duymadı; hemen yanında hazır halde bekleyen avukat-hâkim-savcı cübbesine ihtiyaç bile görmedi…

Açıklama yapma gereği bile duymadı…

Oysa okuma-yazması bile olmayan Ersellligil, hakkında dava açıldığını da duruşma günü öğrenmişti. Yaşlı adam, polisin yardımıyla araca bindirilip cezaevine götürüldü.

Ankara’nın gecekondu semti Yenidoğan’da eşi Zeynep Erselligil ile birlikte oturan 61 yaşındaki Dursun Erselligil, bir kaç yıl öncesine kadar hamallık yaparak geçiniyordu, ancak geçirdiği kaza sonucu kör ve felç oldu. Okuma-yazması olmayan karı-kocaya 45 TL’lik su faturası geldi.

Yaşlı çiftin faturadan haberi olmadı. Borç ödenmeyince ASKİ (Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi) ekipleri bir sabah eve gelip ailenin su sayacını söküp gitti.

Dursun Erselligil’e kaçak su kullanmaktan dava açıldı. 25 Şubat’ta eve polis geldi. Polis yardımıyla mahkemeye götürülen Dursun Erselligil, 6 ay hapis ve 990 TL para cezasına çarptırıldı.

İtiraz süresi dolduğu için karar kesinleşmişti. Hâkim cezayı 9 güne indirdi. Tekerlekli sandalyeye mahkum olan Dursun Erselligil herkesin şaşkın bakışları arasında Sincan L Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

***

Yukarıda birkaç gözaltı ve tutuklanmalardan alıntı yaptım…

Daha ben Dursun Çiçek’i, balyoz Darbe Planı sanıklarını, Kafes Eylem Planından gözaltına alınıp, yargılaması devam edenleri saymadım…

Ama buraya aldıklarım bile yargının dışında, birilerinin olaya müdahil oldukları kişilerin hep şöhretli olduğunu anlamaya yetiyor.

Ya sanatçı, ya asker, ya başsavcı…

Vatandaşsa canı çıksın…

Ne hali varsa görsün…

Avukat tutmaya gücü yetmiyorsa baro kendisine bir avukat tayin eder…

O da “paramı alamıyorum” diyerek burnunun ucuyla davayı takip eder…

Belki de “bu vatandaş, ben de vatandaşı savunurum” diye yüreklice davaya girer…

Yani vatandaşın şansına kalmış…
CHP genel Başkanı Deniz Baykal’ın avukat-hâkim-savcı cüppesini giyinerek “suçsuzdur” hükmü vermesi için, -öyle sanılıyor ki- ya terör örgütü üyeliği iddiasıyla gözaltına alınması, ya asker olması ya da darbe planı iddiasıyla yakalanmış olması gerekiyor…

Sadece 45 liralık su parası için, 61 yaşındaki felç ve kör olan vatandaşı tutuklamaya götüren süreci sorgulamayan bir muhalefet, terör örgütünün avukatlığını yapıyorsa ve tüm savunucular da “şöhretli” olanı savunuyorsa siz adaleti nerede ararsınız?

Bu böyle olmamalı bence…

Vatandaş da haksızlığa uğradığında sahiplenen olmalı, şöhretlilerde…

Yoksa da “kayırmacı” ya da “hukuku keyfince yönlendirmek” isteyen veya “baskı altına almaya” hevesli insanların olduğu gerçeği bir kez daha kendini gösterdi demektir.

Naif Karabatak
2 Mart 2010

28 Şubat 2010 Pazar

Balyoz yargıya inerse?


Dün Aktif Haber’de “Komutanları kurtarma planı adım adım işliyor mu?” başlıklı bir yorum vardı. Taraf Gazetesi’nde Balyoz Darbe Planının korkunç detayları yayınlandıktan sonra yaşanan sürece baktığınızda, verilen tepkileri ölçtüğünüzde ve olmaması gereken “olağanüstü” toplantıların olduğunu da gördüğünüzde “acaba?” soruları arttıkça artıyor, demokratikleşme konusunda ümitsizliğe, yargının bağımsız ve tarafsız işleyeceğine olan inancınız da gittikçe azalıyor...

Düşünün, herhangi bir kurumda bir rüşvet operasyonu veya yüz kızartıcı başka bir suçlama ya da ihaleye fesat karıştırma gibi hukuk dışı oluşum ortaya çıksa, savcıların emriyle polisler baskın yapsa, gözaltılar birbirini kovalarsa, soruşturmanın ardından zanlılar hakim karşısına çıksa, sonuçta da tutuklamalar gelse...

Bir daha düşünün, böyle bir durumda o kurumda görev yapan üst düzey bürokratlar “olağanüstü” bir toplantı yapıp, “yaşanan ciddi durumu” değerlendirme gereği duyarlar mı?

Yaşadığımız tecrübede böyle bir şeyin olamayacağını gösteriyor...

Mesela Emniyet Genel Müdürlüğü, Tapu Kadastro, Bayındırlık, bazı Valilikler, kaymakamlıklar, hastaneler, hatta bakanlıklar...

Hiç birinde kendi bürokratları suç işledi, suça karıştı, “kötü yola düştü” diye olağanüstü toplanıp, “kurtarma” formülü üzerinde durmazlar...

Hatta öyle ki, “bu ayıbı nasıl temizleriz” kaygısından başka bir telaş da bulunmaz...

Suç işleyen suçun karşılığını görmeli, böylece de yargı, cezalandırma aracı olmaktan öte, diğerlerine “caydırıcı” bir rol üstlenmeli...

Suçlu cezalandırılmayıp, sahip çıkılınca, suça bulaşmamış olanları da cesaretlendirme söz konusu olabilmektedir.

Tabii darbeyi, darbe girişimini suç kabul edenlerdenseniz…

Yok, darbenin veya darbeye teşebbüsün, alçakça bir davranış değil de “vatanseverlik” olarak düşünüyorsanız diyecek bir şey yok; her türlü hukuksuzluğa başvurmak mubahtır...

***

Bu süreç Ergenekon’dan bu yana farklı işliyor...

Önce “kelli felli adamlar” gözaltına alındı diye feryat figanlar başladı...

Sonra “yazarlar” gözaltına alınınca “aynı düşünenler” feryat etti.



Siyasilerden “sanık” kürsüsünde yer aldı, daha başka destekler geldi...

Sonra işin ucu emekli veya muvazzaf askerlere değdi, “gönüllü avukatlar” arz-ı endam etti...

Belli bir kesim ise bu soruşturmanın, gözaltlıların ve nihayetinde tutuklamaların “asimetrik psikolojik harekât” olduğunu dillendirmeye başladı...

Sanık sandalyesinde oturanın suçlu olup olmadığı değil, suçlunun kurumunun savunması gündeme oturdu...

Bir de gönüllü avukatların cızırtısı...

Cami bombalama, uçak düşürme, çocukları öldürme, 200 bin kişiyi tutuklama.. ve daha nice iğrenç emellerin yer aldığı Balyoz Darbe Planı iddiasından sonra “planın orijinal olduğu” anlaşılınca iki dalga halinde operasyon yapıldı, neredeyse tamamı emekli-muvazzaf asker gözaltına alındı, sorgulandı, bazısı tutuklandı, bazısı serbest kaldı. Elbette mahkeme devam ediyor ve serbest kalanlar, henüz suçsuz ilan edilmedi.

Ama ilginçtir Çetin Doğan hariç, üst düzey komutanlar “kaçma imkânı olmadığından” serbest, “kaçma imkânı olan” astlar ise tutuklu kaldı...

Bu dikkat çekiciydi...

Yazımın başına aldığım Aktif Haber’in iddiası da burada başlıyor...

Özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal başta olmak üzere, Doğan Medyasının şimdiden işlemeye başladığı “üst komutanlar serbest, astlar tutuklu” fikrini inceden inceye işleyerek, astların serbest kalması gerektiği “doğrusunu” kamuoyuna yayacaklar...

Neydi o doğru; “Savcı orgeneralleri 'Kaçma ve delil karartma ihtimalleri yok' diyerek bıraktığına göre, görevde olan amirallerin kaçma ihtimali mi vardı da tutuklandılar?"

Baykal’ın sözüne bakalım; “Çok büyük bir iddiayla soruşturma başlatıyorsunuz. Darbeden söz ediyorsunuz. Üst düzey komutanları gözaltına alıp, 4 gün bekletip, sorguluyor ve mahkemeye bile sevk etmeden savcılıktan bırakıyorsunuz. O zaman bu büyük iddiayla niye ortaya çıktınız? Yani bu işlerden üsteğmenler mi sorumlu oluyor? Nedir? Yargının ciddi bir inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya olduğu ve hukuki değil siyasi hareket ettiği anlaşılmaktadır.' "

Sanmayın ki bu sözler, “gönüllü avukat”ın serzenişi. Bu sözler, Hürriyet ve Milliyet gazetesinde köşelere yansıyan fikrin sözlü dillendirilmesi. Yani bir strateji...

Amaç, “Üstler serbest, astlar tutuklu” tartışması başlatmak. Sonra da “İşi asıl planlayan, emir veren üstler serbestse, alttakiler neden tutuklu?” diye haklı sorularını patlatmak...

Ve elbette ki HSYK’nın “Erzincan” hukuksuzluğunu, İstanbul üzerinde uygulatmak...

Sonra da çocukların en kalabalık olduğu zamanda denizaltını patlatmak, insanların en kalabalık zamanında camiyi havaya uçurmak, Türk jetlerini düşürüp, Yunanistan’la savaşa sürüklenmek gibi insanlığın kabul edemeyeceği adice planların katbekat daha ağırının “hazırlanmasını” değil, “uygulanmasını” beklemek...

Zor bir süreçteyiz...

Ya hukuk kazanacak, ya darbeciler...

Eğer darbeciler kazanırsa bu ülke yaşanacak ülke olmaktan çok uzaklaşır. Çünkü söz konusu edilen, 12 Eylül cuntacılarından daha aşağılık plan hazırlayanların olduğudur...

Naif Karabatak