26 Şubat 2010 Cuma

Demokrasi böyle bir şey



Dün cumhurbaşkanlığı, önemli bir zirveye ev sahipliği yaptı. Tarafların medyaya konuşarak ortamı germesi yerine, eteğindeki taşları dökerek, kimin ne istediği, kimin kimden ne beklediğinin özgürce dillendirebileceği bir ortam oluşturuldu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün diğer cumhurbaşkanlarından farklı olarak, “her konuda susmak” yerine, “gerektiğinde konuşmak” ve “olaya müdahil olmak” huyu demokrasiyi işler halde tutuyor.

Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ, kendi kurumunda çalışan veya emekli olanların işi gücü bırakmış, darbe planları yapıyor iddialarından rahatsız olduğu bir gerçek.

Ancak bu rahatsızlığını sadece kurumun yıpranmasına endekslemesi de bir o kadar yanlış.

Neden Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde “darbe planı” hazırlanmıyor da, TSK’da hazırlanıyor?

Neden Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görev yapan herhangi bir üst düzey görevlinin böylesine iğrenç planları ortaya dökülmüyor?

Neden Milli İstihbarat Teşkilatı’nda demokrasiyi ekarte edecek darbe girişimleri hazırlanmıyor?

Neden herhangi bir kurumda cami bombalayacak insanlar çıkmıyor, Yunan jetlerini, Türk uçaklarını düşürmeyi göze alacak kadar kaos ortamı oluşturmaktan zevk alanlar yok?

Neden minicik yavrularımızı denizaltında havaya uçurmayı aklından geçirecek aklıevveller başka kurumda çıkmıyor?

Eğer başka kurumda değil de, sürekli TSK’da “darbe planı” veya “ülkeyi karmaşaya sürükleyen” girişimler söz konusu oluyorsa, o zaman bu insanların yargı önüne çıkarılması “alın bunları başımdan, kurumumun adını lekeliyorlar” demesi daha doğru değil mi?

Çünkü ya orada bir yönetim zafiyeti var, ya da bazı görevlilerin psikolojisi hepten bozulmuş; kendisini düşman bir ülkenin askeri gibi görerek, ülkemizdeki bazı hedefleri ele geçirmeye çalışıyor…

Her iki halde de sorunun çözümü demokrasi içerisindedir…

Öyle ulu orta meydan okumak, tehdit etmek, yargıya baskı yapmak, medya savaşları çıkarmakla olmuyor…

Evvela halk, huzur istiyor…

Kurumların “ben” kavgasının ülkeyi kötü günlere doğru götürmesini hiç kimse istemiyor…

İster görevde olsun, ister emekli olsun kim suça karışmışsa yargı önünde hesap vermeli, bunun için bütün imkânlar da seferber edilmelidir.

Apoletli olanlar yargı denetimi dışındadır diye bir hüküm olmadığına göre o zaman askerlerin yargılanmasından kim, neden gocunuyor?

Niye rahatsız olunuyor, hukuka güveniyorsanız sonucuna da saygı gösterin.

***

Balyoz Darbe Planı hazırladığı iddia edilen üst düzey komutanlar birkaç gündür adalete hesap veriyor…

Belki suçlu bulunacaklar, belki suçsuz…

Ama buna karar verecek organ da yargıdır…

Yani hâkimlerimizdir, savcılarımızdır…

O zaman baskı kurmaya çalışmak niye?

HSYK ve Yargıtay gibi “hukuka en güvenmesi gereken” kurumlarda görev yapanlar, neden davaya taraf gibi açıklamalar yapıyor, yetkilerini alıyor, baskı kurmaya çalışıyor veya öyle bir görüntü veriyor?

Bütün bunlar “demokrasiyi özümsemeyen” veya “kanunları hiçe sayanların” bildiği dildir.

Oysa kurumlarda görev yapanlar da, yüksek yargı da hem kanunu bilir, hem de tanıması gerekir.

O zaman ortada bir sorun var…

Sorunu çözmek medya önünde düello etmekle olmaz…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önce yargı mensuplarını dinledi…

Sonra da Başbakan ve Genel Kurmay Başkanını…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu defa köşke hazırlıklı çıktı…

Elinde bir çanta vardı…

Şifreliydi…

Başbakan belki de ilk kez çantayla objektiflere yakalandı…

İçinde kim bilir neler vardı…

Darbe iddialarının aynı kurumdan çıkması, millete karşı girişimlerin odağında olması, başbakana hakaret içeren terbiyesiz parola skandalı ve daha neler neler…

Elbette Çankaya’da o çanta açıldı…

Zor ve sıkıntılı günler geçiren Genel Kurmay Başkanı da bütün bunları gördü…

Cumhurbaşkanı da hem başbakanı, hem iddiaların odağındaki kurumun başında olan Başbuğ’u dinledi, anayasayı hatırlattı, kanunları gösterdi…

Ve bu ülkenin askeri vesayet rejimi olmadığını, kanunlarla yönetildiğini, hukukun egemen olduğunu, herkesin kendi görev alanı bulunduğunu hatırlattı…

Muhtemelen her iki katılımcı da “görev alanı” na dikkat çekilmesini önemsedi…

En çok da Genel Kurmay Başkanı…

Çünkü bu ülkede hiç kimse “eli silahlı” diye ayrıcalıklı konumda değildir.

Ve hiç kimse kurumun başındakini zora sokacak adice planlar hazırlama özgürlüğüne de sahip değildir.

Bu suçtur, suç varsa cezası da olmalıdır.

Yoksa bu ülke asla demokrasiyle tanışmaz…

Naif Karabatak
26 Şubat 2010

25 Şubat 2010 Perşembe

Biz Acısını Yaşıyoruz, Onlar Şov peşinde



Kahta’da dedesi ve babası tarafından “diri diri” toprağa gömülen Medine Memi cinayeti, dünyada yankı bulurken, Adıyamanlıları bir suskunluk kapladı. Olayın vahametinin şokunu atlatamayan Adıyamanlılar sessizliğini korurken, olayı bahane ederek bölgemize, ilimize saldırmaktan geri kalınmaması da dikkat çekiyor.

Kahtalı Medine Memi, erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle dedesi ve babası tarafından diri diri toprağa gömüldüğü iddia edilen 16 yaşındaki Adıyamanlı Medine Memi, Antalya'da anıldı. Adına fidan dikildi, bu tür acı olayların bir daha yaşanmaması istendi ama şov meraklısı olduklarından olmalı ki, olayı tiyatroya dönüştürdü, Medine’nin yerine geçen bir kızı temsili olarak canlı canlı toprağa gömdüler.

Adıyamanlılar, Medine’nin acısını ve utancını yaşarken, olayı bahane edilerek, Adıyaman’da töre cinayeti olduğunu, bütün kentin aynı düşündüğünü, bölgenin yaşam tarzının bu olduğunu belirten açıklamalar çığırından çıkmaya başladı.

Medine Memi olayı, ülkede yaşanan benzer olaylar içersinde sadece birisi ve en azı ise Adıyaman’da yaşanıyor. Bu tür vahşi olaylar Adıyaman’da az olmasına rağmen, Adıyaman bu olayın utancını ve şokunu atlatamamışken, sanki “olağan” kabul edilen bir olaymış gibi sürekli kenti ve bölge insanını rencide edici tutum ve davranışlar kabak tadı vermeye başladı.

Terör, töre, eğitimsizlik, cehalet, yoksulluk, yoksunluk.. bütün bunlar Türkiye’de genç kızlarımızın yaşadığı olumsuzlukların sebepleri iken, olayı Adıyaman’a ve bölgeye hasmış gibi yansıtmak en azından kasti değilse bile amacını aşan bir davranıştır.

İster erkek olsun, ister kız çocuğu, insanların özgürce yaşamasının önündeki engel, Adıyaman değil, Güneydoğu değil, Doğu değildir. Bu bir anlayış sorunudur ve bunu aşmanın yolu da eğitimden geçer, sosyal statünün artmasından, insanların daha iyi yaşama kavuşmasından geçer.

Bütün imkanları elinden alınan ve ikinci sınıf insan muamelesine tabii tutulan insanların yaptıkları suçları bölge insanına veya kentlere yıkmak kolaycılığa kaçmaktan başka bir şey değildir.

Bu insanların daha iyi bir yaşama kavuşturulmasında, kızlarımızın daha iyi eğitim alması, daha iyi koşullarda yaşaması için kılındı kıpırdatmayanlar, psikolojisi bozuk veya başka sorunları olanların işlediği cinayetleri bölgemize mal etmeye çalışmak, hele hele bunu şov malzemesine dönüştürmek, bölgemiz insanını incitmekten, acısını arttırmaktan başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Son olarak, Akdeniz Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Dairesi Başkanlığı Sosyal Düşünce Topluluğu tarafından düzenlenen 'Geleceğimizin Yarısı Kızlarımıza ve Tamamı Çocuklarımıza Sahip Çıkalım' projesi kapsamında, çocuk yaşta öldürülen Adıyamanlı Medine Memi adına fidan dikildi. Üniversite bahçesine dikilen tek zeytin fidanına 'Medine' adı verildi.

Medine Memi adına zeytin fidanı dikilmesi hoiş bir davranıştı ama hemen öncesinde 16 yaşındaki Medine Memi'nin hikâyesini, Sosyal Düşünce Topluluğu ve Yaratıcı Sanatlar Topluluğu tarafından temsili olarak anlatılması bardağı taşıran son damla oldu. Bu işinşovuna kaçmak olarak algılandı.

Sosyal Düşünce Topluluğu Akademik Danışmanı Gülşen Mevsim, "Medine'yi sonsuza kadar anmak ve onu daima aramızda yaşatmak için yüzyıllar boyunca barışın simgesi olan, üreten, ölmez ağacı olarak da adlandırılan, yanınca bile kendi kendine yeniden hayat verebilen bir zeytin ağacı dikiyoruz. Çünkü zeytin ağacı bizim kadınımız gibi kendi kendisini yeniden var edebiliyor" dedi.

Sağlık Kültür ve Spor Dairesi Başkanı Aydın Özdemir ise "Gönül ister ki böyle olaylar bir daha yaşanmasın ve biz de sevgi dolu amaçlar için toplanalım. Bütün bu olumsuzluklar yaşanırken gençlerimizin bu tür olaylara seyirci kalmaması ve toplumsal duyarlılığı artırmak için çalıştıklarını görmek son derece umut verici" diye konuştu.
Naif Karabatak
25 Şubat 2010

Sandık Çağdışı, Yaşasın Darbe!

Biz Yarsav’ı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun yüzünü çirkinleştirerek yaptığı zehir zemberek açıklamalardan biliriz. Hani kendisi de bir hukukçu olduğu halde, “hukuk hariç” her konuda açıklama yapmakta, tehditkâr konuşmalar ile “darbe yanlısı” tutumuyla sürekli gündeme girmekteydi…

Buna o kadar alışmıştı ki, televizyon kameraları kendine döndükçe sanki bir hukuk adım değil de çete lideri edasıyla coştukça coşardı…

Şimdi Yarsav, Eminağaoğlu’suz kaldı…

Merak etmeyin, çok da öksüz kalmamış…

El bebek, gül bebek Yarsav’ı besleyip, büyütmüşler…

Demokrasi ve hukuk dışı fikir öyle yerleşmiş ki, her üyeye siyaret eden bu düşünce yapısı bugün de gerçek yüzünü gösteriyor…

Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Genel Sekreteri Muhammet Önder Tekin, dün ilginç bir açıklama yaptı…

Açıkladığı tüm konular kendi görüşü olduğu için eleştirme hakkını kendimde bulmuyorum. Sonuçta kendisi öyle düşünüyor, başkaları da farklı…

Ama bir sözü var ki, Yarsav’ın ve aslında onun gibi düşünenlerin gerçek niyetini ortaya koyuyor…

Tekin, Erzincan Başsavcısı İlhan Caner ile ilgili konuşmuş, kendi görüşlerini yansıtmış ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “Caner’i aramasını” eleştirmiş…

Aynı paragrafta HSYK’nın da Caner’i arayıp, “savcıların sicil numarasını istemesine” ise hiç ama hiç değinmemiş…

Yani HSYK arayabilir, Çiçek arayamaz gibi bir düşünce hakim…

Bunları geçiyorum…

Zaten Başsavcıyla ilgili ve “dokunmaması gerektiği düşünülenlere dokunduğu için” yetkileri alınan yürekli savcılarla ilgili görüşlerimi yazmıştım…

Gelelim Yarsav Genel sekreteri Muhammet Önder’in “ilginç” ve bir o kadar da “gerçek niyetlerini” açığa vuran görüşlerine…

Tekin, “Hemen ekleyelim, hiç kimse bize, siyaset kurumunun hesaplaşmasının sadece sandıkta yapılacağı gibi çağdışı bir anlayışı dayatmaya kalkmasın.” demiş…

Bunu söyleyen kişi Türkiye Cumhuriyet’inde yaşıyor…
Ve bu ülke demokrasiyle yönetiliyor…

Yine bu ülkenin anayasasında, Türkiye’nin “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” olduğu belirtiliyor…

Siyasi partilerin, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğu da hep dillendiriliyor…

Çünkü “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin” olması gerektiği üzerinde duruluyor…

Zaten demokrasi dediğiniz şey, halkın kendi kendini idare etmesi ya da bir başka deyişle, halkın seçtiklerince yönetilen bir ülke demek olduğudur…

Halk, seçim döneminde dilediği partiye veya kişiye yetki verecek, yetkiyi alan da halk adına görevini yapacak…

Görevini yaparken de zaten yetkiyi yasalardan alıyor, yasa da “yetki veren” olarak halkı işaret ediyor…

Ama Yarsav gibi önemli bir kurum bunun çağdışı olduğunu söylüyor…

Bir de “dayatma”dan bahsediyor…

“Kimse bize dayatmaya kalkmasın” diyor…

Demek ki çok demokrat ve “dayatmalara” karşı…

Oysa 1982’den bu yana “dayatma” bir anayasayı içine sindirebiliyor…

Dayatılan 367’ye ses etmiyor…

Katsayı için bir yıl önce farklı yorum yapan Danıştay’ın bir yıl sonra “keyfimiz böyle istedi” dayatmasına da destek veriyor…

Sonra HSYK’nın “sen nasıl bunlara dokunursun” diyerek, yasayla verilen yetkileri savcıların elinden almasına da ses etmiyor…

Ergenekon davasında “terör örgütü” iddiasıyla bir süreç devam ettiği halde kime dokunulsa bazılarının kankisi çıkıyor, “bu samimiyet nereden geliyor?” diye sormak aklına gelmiyor…

Halkın seçtiği iktidarı yasadışı yollardan devirmek için hazırlanan iğrenç planlarla ilgili de tek çıkışı yok…

Bunun gerçek olup, olmaması, uygulamaya konulup, konulmaması bir şey değiştirmez…

Demokratik ülkede bunun düşünülmesinin bile “vahim” olduğunu söylemesi yeterliydi…

Sonra “cami bombalama”, belki “jet düşürme” ya da “müzede çocukları havaya uçurma” konularında da birkaç kelam edebilirdi…

Erzincan’da “kafes eylem planının hayata geçirildiği” konusunda da belki üç beş kelam edebilirdi.

Yoksa ne diye Başsavcı Cihaner, “Kur’an’ı Kerim’i suç delili olarak” almış olsun ki…

Bütün bunları görmeyen Yarsav’ın Genel Sekreteri, yasada yazanın bir dayatma olduğunu söyleme cahilliğini yapabiliyor…

Aslında gerçek niyetini ortaya koyuyor…

Tek parti özlemi içerisinde olan, dayatmalarla halkı bezdirmekten zevk alan, darbelerle demokrasinin ırzına geçmeyi “iyi bir şey” zanneden zihniyetin dillendirilmesinden başka bir şey değil…

Kısaca ona ve onun gibi düşünenlere göre sandık çağdışıdır, darbe ise çok cicidir.

O zaman “Yaşasın Darbe!” ama kötüler için…

***
Kutlama

Bu gece idrak edeceğimiz Mevlid Kandili, tıpkı O’nun doğuşu gibi, dünyamızı, insanlığımızı, içimizi aydınlatması dileğiyle…

Mevlid Kandiliniz kutlu olsun…
Naif Karabatak
25 Şubat 2010

24 Şubat 2010 Çarşamba

Darbeci Arzuhalciler…

Kamu kurumlarında “hiçbir şey yapmadığı” veya “elinden pek de bir şey gelmediği” halde çok uzun süre çalışanların bazı açmazları olduğuna kuşku yok. (Uzun süreden kastım 30 yıldan fazla hizmet verenlerdir.) Öyle ki belli bir süre sonra hayatı masa başından ibaret bir hale geliyor ve işinden başka dünyası kalmıyor. Eğer bu çalışan, “kendini yenileme” gibi bir durumda da değilse tam bir felaket…

Eskiden çok uzun süre kamu kurumunda “masa başında” çalışanlar, emekli olduklarında ilk yapacakları işin “arzuhalci” olduğuna inanırlardı ve birçoğu da bunu yapardı…

Okuma yazma oranının düşük olduğu zamanlarda, “okur-yazar” olarak bile olsa masa başı işi kapan birisinin, yıllarca yazışma yapması, arzuhalcilik için tek geçer akçe olarak bilinirdi…

Yazışmayı gayet iyi bilenlerin yanında rutin yazışmaların dışına çıkamayanlar, kelime hazinesi çok sığ olmasına bakmaksızın açtıkları minicik kulübelerde okuma yazma bilmeyen vatandaşların derdine derman olmaya çalışırlardı…

Bazı arzuhalciler “müdür” emeklisi, bazıları “memur”, bazıları da masa başında çalışan “işçi” emeklisiydi…

Hemen hemen tamamına yakınının hayatı, “ev” ve “iş” arasında geçip giderdi. Buna bazen de “kahve” eklenirdi o kadar…

Hal böyle olunca “hayatın gerçekleri”yle yüzleşenlerin sayısı çok az oluyordu…

Hele hele kendisini işinde “başarılı” sananlarda çok daha başka bir hastalık nüksederdi. Verilen basit bir işin bile altından kalkamayanlar, hasbelkader edindikleri makamlarında “ben olmazsam var ya bu ülke batar” zihniyeti taşırdı…

O nedenle de emekli olduktan sonra millete hizmet etmeye devam etmeye niyetlenenlerin bir kısmı arzuhalciliğe soyunurdu. Köyden gelen vatandaşların resmi kurumlardaki işi için iki satır dilekçe karalayarak “görevini” en iyi şekilde yerine getirirlerdi… (Gerçi bu insanlarımızın bir kısmı kulübe gibi olan işyerlerinin levhasındaki yazılar, imla kurallarını çileden çıkaracak türdendi ama o kadar kusur kadı kızında da olurdu.)…

Kimisi de “bakkal” dükkânı açma yerine arzuhalciliği daha uygun görürlerdi…

Bir kısmı ise “eşle dostla sohbet etmek için” bir ofis ihtiyacını giderme amacıyla arzuhalcilik yapardı…

Sonra daha kültürlü arzuhalciler ortaya çıkmaya başladı. Zaman geçiyor, eğitim ve öğretimin kalitesi artıyor, tahsilli memurlar kurumlara doluyor ve emekli olduktan sonra da bu defa “daha tahsilli arzuhalciler” görmeye başlıyorduk…

Ama büyük çoğunluğun yürüttüğü mantık aynıydı; “ben olmazsam var ya..”

Ve derken arzuhalcilik tarihe karıştı, bilgiye ulaşmak kolaylaştı, iş takibi uzmanlık haline geldi…

Ve kimse köşe bucak arzuhalci aramadı, ihtiyaç kalmamıştı artık…

***

Önceki gün bir biri ardına gözaltına alınan emekli generalleri takip ederken nedense aklıma çok eskilerde hayatımızda yeri olan arzuhalciler geldi…

Görevde kaldığı süre boyunca iyi-kötü iş yapan, aldığı sorumluluğu yerine getirenler, emekli olduktan sonra bile “ben olmazsam var ya..” diyerek devleti ve milleti ancak kendisinin kurtaracağını sanırlar…

Bu ülkede “vatansever” insanların olacağına inanmayanlar, millet ve insan sevgisiyle dolu insanların varlığını kabullenmeyenler, “milletin verdiği yetkiyi” milletin hayatını karartma amacıyla kullanmaktan hiç çekinmediler…

Yetkiyi veren milletti, ama nedense “milletten daha çok vatansever” olduklarına inanmışlardı…

Hastalık bu tabii…

Hatta onulmaz, tedavi edilemez bir hastalık…

Onları izlerken acımadım desem yeridir…

Görevde oldukları süre boyunca milletin geleceğini karatmak, ülkeyi bir zindan haline getirmek için verdikleri uğraş yetmiyormuş gibi, emekli olduktan sonra da vatandaşın başına balyozla vurmayı kendilerine vazife edinmişler…

Tıpkı bir kısım arzuhalciler gibi kendilerini “en başarılı” sandıklarından, zaten kendilerinden başkasının başarılı olması, vatansever olması, halkını sevmesi mümkün değildi..

Hem onların altını oyardı, hem de çok sevdiğini söyleyebilirdi…

Bunlar darbeci arzuhaliler…

Darbe yapmak isteyenlerin “hele bir darbe planı yaz” dediklerinde darbeci ağabeylerinin 1960 veya 1980’deki planlarını alarak copy-paste yapıp, güncelleştiriyorlar…

Vatandaş demokrat olmaya başladıkça “darbeci arzuhalcilere” de gerek kalmayacak…

Darbeciler tarihin çöplüğüne gömülmek üzere…

Baksanıza, ancak kendilerine üçüncü dünya ülkelerinde, yoksul, geri kalmış ve sürekli sömürülen ülkelerde yaşama şansı bulabiliyorlar…

Türkiye, üçüncü dünya ülkesi değil ve bizi kurtaracak darbeci arzuhalcilere de ihtiyacımız yok.
Naif Karabatak
24 Şubat 2010

23 Şubat 2010 Salı

Onurlu Bir Savcı; Ferhat Sarıkaya

Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’ın yetkileri HSYK tarafından alınınca gözler “Şemdinli Savcısı” diye ünlenen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı aradı. 4 yıldır adından sıkça söz edilen ama basında hiç yer almayan Sarıkaya ile ilgili çeşitli dedikodular da dolaştı. Ancak o, çıkıp kendini savunma gereği bile duymadı. Adeta “küsmüş” veya “inzivaya” çekilmiş gibiydi…

Osman Şanal’a yapılan hukuk dışı davranış, bir başka hukuk dışı davranışı hatırlatması normaldi.

HSYK’nın çağdışı kararına o ne diyecekti, nasıl yorumlayacaktı, kendisine yapılan hukuksuzlukla bunu kıyas edecek miydi?

Bütün bunlar merak edilen ve cevabının da bilinmesi gereken konulardı…

Ve basın, sonunda Ferhat Sarıkaya’yı buldu…

Dedikodularda olduğu gibi “yurtdışına” kaçmamıştı…

Malının üstüne mal koymamıştı…

Koca koca şirketlerde beleş kazanç kapısı olan ve emekli generallerin konuşlandığı “yönetim kuruluna” üye de olamamış, paracıkları cebe atamamıştı…

Eski arabasını değiştirip, son model bir jeeple, korumalar eşliğinde de gezmiyordu…

Suikast iddialarıyla çalkalanan semtte, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ikamet ettiği Ankara Çukurambar’da bir apartman dairesinde oturuyordu…

Saçları bembeyaz hale gelmişti…

4 yıl önce simsiyah saçı olan Sarıkaya, HSYK’nın “iyi çocukları” koruma içgüdüsü nedeniyle apak olmuştu; tıpkı onuru gibi, şerefi gibi, insanlığı gibi ve görev aşkı gibi…

Sarıkaya’nın izi bulununca bütün medya kuruluşları akın etti, konuşturmak istediler ama o inatla suskunluğunu sürdürdü…

Çünkü “sadece görevini yapmış”tı…

Üstelik de bunu “kanundan” aldığı yetkiyle hayata geçirmeye çalışmıştı…

Çatışmak istemiyordu…

Onca yapılana rağmen o, onurlu bir duruşla karşılık vermek istiyordu…


Belki bir parça da kızgındı, dargındı, alınmıştı, içerlenmişti…

Çünkü yanlış bir şey yapmamıştı; yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu, herkesin yargı önünde hesap vermesi gerektiğini anlatmak istemişti…

Buna rağmen de 4 yıldır ne yediğini kimse sormamıştı…

Ne giydiğinden de haberleri yoktu…

Çocuklarının ve eşinin geçimini nasıl temin ettiğinden de bilgisi olan yoktu…

Hiç kimse “borcun var mı, maaş alabiliyor musun?” da dememişti…

O, görevini yapmış ama “iyi çocukları” koruyanlara çatmıştı…

Demokratik olmayan bir ülkede “ayrıcalıklı” olanları istemiş, suç işleyenleri adalet önüne çıkarmayı dilemişti…

Çünkü o biliyordu ki, kanun önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı yoktu…

Şemdinli’de bir kitapevine bomba atanın izni süren Sarıkaya, “kanunun bile dokunamayacağı(!)” kişilere denk gelince “ben savcıyım, kanun bana yetki vermiş” diyerek ifadeye çağırdı…

Sen misin ifadeye çağıran…

Ne kanunu, hangi kanundan bahsediyorsun, “kağıt parçası o, kağıt parçası” diye düşünenlerce haddi hemen bildirildi…

O hukuku uygularken, hukuksuz bir şekilde görevden el çektirildi…

Avukatlık bile yapamıyor…

Bir hukuk bürosunda “danışmanlık” yani aslında “yardımcılık” görevi üstlenmiş…

Ne kadar maaş aldığı meçhul ama çok olmadığına adım gibi eminim…

Çünkü ekranlardaki görüntüsü, onun “onurlu” duruşundan taviz vermeden bugünlere geldiğini gösteriyordu…

Dert etmişti, saçları da ak etmişti…

Dert etmeyenlerse yeni darbe planları hazırlamakla, yeni onursuzluklar peşindeydi…

Ta ki, bir başka onurlu savcı Osman Şanal ortaya çıkana kadar…

O da “onuruyla” görevini yapmak isterken omuzu kalabalıklara denk geldi…

Üstüne bir de başsavcıya…

Sarıkaya’nın akıbetine uğramak, Şanal için sürpriz değildi…

Demokratik olmak için çırpınan bu ülkede, onurlularla onursuzların mücadelesi bir süre daha devam edecek…

Birileri görevini yapacak, birleri engellemek için her türlü dalavereye başvuracak, buna da “hukuk” diye de kılıf bulacaklar…

80 yıldır kuruldukları “iktidar” koltuğundan kalkmak istemeyenlerin son çırpınışlarıdır bunlar…

Her değişim sancılıdır…

Her değişimde kurbanlar verilir…

Demokratik rejime geçmemizde de çok kurban vermeye başladık…

Ama inanın bütün bu canhıraş bağırmalar, yargı dışına çıkmalar, onların son kozlarını oynadığını gösteriyor.

Sonunda hukuk işleyecek, ülke demokratik olacak ve egemenlik “aristokratlar”ın değil, milletin eline geçecek, olması gerektiği gibi…

Az kaldı, sabredin…
Naif Karabatak
23 Şubat 2010