18 Şubat 2010 Perşembe

Sayın Savcılara Tavsiyemdir…

Naif Karabatak

Sayın Savcılara Tavsiyemdir…

Birkaç gündür yargıda yaşananlar, herkes gibi görevini yapan tüm savcıları da tedirgin etti. “Ne yani, biz görev yapacağız, dürüstçe işimizi yürütmeye çalışacağız, birden bire yetkilerimiz elimizden alınarak cıscıbıldak mı kalacağız?” diye birbirlerine sormaya başladılar…

Kaygılanmakta haklılar…

Bende bugün sayın savcılarımıza bazı tavsiyelerde bulunacağım; tavsiyemi tutarlarsa görevde kalırlar, değilse HSYK ağabeyleri bir punduna getirir ve yetkilerini elinden alır…

HSYK’nın kanun ve nizama uyma gibi zorunluluğu da yok, “bizim aşirette bu iş böyle yürüyor” deyip görevden de alır, fizana da sürer, tüm yetkilerini, kimliğini, kaşesini, kartvizitini bile alarak “ne halin varsa gör” diyebilir…

Şimdi bazı savcılarımız; “olur mu canım bende ne yetki var” diyerek cumuktan girip, mumuktan çıkabilir ve kendisinin görevden alınmayacağını iddia edebilir.

O etsin…

Ama ister sadece Cumhuriyet Savcısı ol…

İster Cumhuriyet Başsavcısı…

Belki de “özel yetkili” ve de “etkili” savcısındır…

Ya da ne bileyim, “süper yetkiyle donatılmış” savcı olma ihtimalin de var…

Kim bilir belki “sihirli güç verilen” savcı da olmuş olabilirsin…

Ama unvanının bir yerinde “savcı” yazıyorsa yandın demektir…

Gültekin Avcı’yı unutma…

Ferhat Sarıkaya’yı hiç unutma…

Ve en son olarak da Osman Şanal’ı aklından çıkarma…

***

Gelelim tavsiyelerime…

Şimdi öncelikle “tanırım, iyi çocuktur” diyen birisi varsa derhal o soruşturmayı sonlandır…

İyi çocuklar, iyi korunan ve kollananlardır aynı zamanda…

Asla “iyi çocuk” deme makamında olanları “ifade vermeye” çağırma…

Önce bak, kaç yıldızı var…

Makamı ne?

Mevkisi ne?

“Bir konuşursa var ya” neler olur hesapla…

Sonra “başsavcı”ya dokunma…

Adam “ben yetkiliyim” diyorsa bırak o yorulsun, memleketi sen mi kurtaracaksın.

Biraz da başsavcılar kurtarsın…

Hani illa da memleketi kurtarmak için “özel yetkili” olman gerekmez, yetkisizken bile memleketi kurtarmak mümkün…

Mesela terör örgütüne üye olmayınca memleketi kurtarmak için iyi bir adım atmışsın zaten, bırak üye olan olsun…

Hem bu terör örgütü PKK gibi de değil…

İçinde neler var neler; maydanozlu köfteler, ekmek arası dönerler, kaşarlı yumurtalar, hatta pastırmalı sucuklar…

Hal ve ahval bu şekilde olunca “bizim terör örgütümüz” ile “onların terör örgütü” arasındaki farkı öğren…

“Bizim terör örgütümüz”e asla dokunma…

Çünkü onun içinde ne mallar var, ne mallar…

Belki alsan alınmaz, satsan satılmaz, kanı da etmez beş para ama mal işte ne yaparsın, içinde “iyi çocuklar” var…

Hani cami bombalamaya niyetlenmiş, masum insanların evlerine silah koyacaklarmış, çocukları denizaltında havaya uçuracaklarmış, Yunanistan uçağı düşürüp, “bak Türkler düşürdü” denilecekmiş, her bir yere gömülü olan silahları patlatacaklarmış…

Bütün bunlar dedikodu…

Bak! boru bunlar boru…

Hem imzaları da araştırma, ıslakmış, kuruymuş; sen “yaş mı da kuru mu” şarkısı mı söyleyeceksin, kâğıt parçasıyla ne diye uğraşacaksın…

İyisi mi beni dinle…

Kulak ver ve başına iş alma…
Zavallı vatandaş ne güne duruyor, uğraşacak milyonlarca vatandaş var…
Hem gazeteci ve yazarları sorgulayacaksan da adının önünde “yerel” olanları sorgula…
Arkasında nasılsa kimse yoktur…
Öyle soyadının “küçük” olduğuna bakıp, küçük sanma onlar çok büyük, ahtapotun kolları gibi her bir yana dal salmışlar…
Kılıktan kılığa girerler; bazen istihbaratçı olur, kozmik odada cirit atarlar. Bazen asker olur silah sıkarlar. Bazen akademisyen olur ders verirler. Bazen de savcı olur soruşturma açarlar…
Ama hepsi aynıdır, sadece kılık değiştirir, hangi şapka uyuyorsa onu kafasına geçirirler…
Bu bildiğin kafa değil, “kul köle olan” bir kafadır unutmayasın…
Yok, illa da “ben yasanın bana verdiği yetkileri kullanacağım” diyorsan da her adımda HSYK abine danış…
Belki bir yakınıdır, ekmek yediği, tuz bandırdığı, çelik çomak oynadığıdır…
Sonra kanunu manunu bir yana bırakır, suçluyu el üstünde tutar, seni derdest edip, tüm yetkilerini de elinden alarak cıscıbıldak bırakabilir.
“Yapamaz” deme, “yetkisi yok” deme, “hangi kanuna göre bunu yapacak” hiç deme…
Dedim ya, “bizim aşirette bu iş böyle olur” diyen zihniyet bu ülkede eksik olmadıkça ne hukuk egemen olur, ne de demokrasi…
Sadece sonuna “cilik-culuk” eki koyarak öyle yaptığımızı sanırız…
Yok, bütün bunlara rağmen beni dinlemezsen “ne halin varsa gör” demekten başka elimden bir şey gelmez…


Naif Karabatak
19 Şubat 2010

17 Şubat 2010 Çarşamba

Kulağını tersten kaşıyanlar

Türkiye’de çok ilginç şeylerin olduğuna kuşku yok. Bütün bu süreç, bizi daha iyi yarınlara mı, daha karmaşık bir geleceğe mi götürecek şimdilik belirsiz olsa da, mantık süzgecinden geçirdiğimizde hukukun işlediğini göstermesi açısından kayda değer. Ama bir diğer taraftan bakınca da hukuk katliamı yapıldığı da bir gerçek...

Doğrusu yaşadığımız süreçte bir gerçek daha var ki, makamın büyüklüğü, paranın çokluğu ve omuzlardaki yıldızların bolluğu, yargıdan kaçmaya yetmiyor. Hukuk, kozmik odada da var, gecekonduda da, lüks villalarda da…

Ama HSYK hariç…

O beğenmediği soruşturmayı yapan, gözaltına alan ve tutuklayanı derhal derdest edebiliyor.

İki gündür ülke gündemi, Erzincan Adliyesi’ndeki polis baskınına, başsavcının iş ve evinde yapılan aramaya, gözaltına alınmasına ve nihayetinde dün sabah da tutuklanmasına endekslendi. Tutuklanan bir ilin başsavcısı olunca tartışmalar da büyük oldu. Aslında tartışma “tek yönlü”ydü…

Öncelikle “yetki” tartışıldı, “hukuk” hatırlatıldı…

Bütün bunları söyleyenler, nedense sıradan vatandaşın gözaltına alınmasında, belki işkence görmesinde, haksız yere tutuklanmasında veya suçlanmasında ses etmeyen kesimlerdi…

Bir inancı, bir grubu, bir cemaati aslı astarı olmayan şekilde medya linçine tabii tutulup, sonra da hukuk katliamı yapıldığında ses etmeyenler, “gözaltına” alınan veya “tutuklanan” bugüne kadar “dokunulmayan” olduğunda yaygarayı basıyor. Oysa güvendiğiniz hukuksa, hukuk gereğini yapacak demektir, bu telaş niye?

Neden alelacele özel yetkili savcıyı görevden alma gereği duyuyorsunuz?

HSYK, apar topar toplandı, tüfeğini ve topunu alarak hedefe Erzurum’u koydu; Özel yetkili Cumhuriyet savcılarından Tarık Gür, Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı ve Osman Şanal’ın yetkilerini kaldırdı ve suç duyurusunda bulundu. Böylece Erzurum “savcılardan temizlenmiş” oldu.

***

Ergenekon davası başladığından bu yana ilk kez bir savcı, hem de başsavcı “Ergenekon Terör Örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Bu davanın seyri açısından da, bugüne değin, “Ergenekon Terör Örgütü” dedi diye yargılanan gazeteci ve yazarlar açısından da dikkat çekiciydi.

Üç yıldır Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapan İlhan Cihaner’in tutuklanmasına bu açıdan “olumlu” bakıyorum. Suçlu olup olmadığı bir yana, kuşkusuz bu yargılama sonunda belli olacak.

Önemli olan Ergenekon Terör Örgütüne üye olmaktan bir başsavcının tutuklanmış olması.

Böylece artık “iddia edilen” dememize gerek kalmadı.

Yani böyle bir örgütün varlığı kabul edildi, bunun da terör eylemleri yapan bir örgüt olduğu belirlendi.

Bu örgüte üye olmak, yönetici olmak, yardım etmek gibi suçlamalarla yargılananlar ise yargılama sonucunda suçlu olup olmadıkları anlaşılacak.

Ama Ergenekon, artık bir terör örgütü…

Tıpkı PKK gibi…

***

Erzincan Adliyesi’nde başsavcının makam odasında ve evinde arama yapıldığının duyulması üzerine tahmin edileceği gibi önce Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ayağa kalktı…

Bu işlemin özel yetkili savcı ve mahkemece değil, Yargıtay’ın görev alanında olduğu söylendi…

Hukuksuz dendi ve bir anda “başsavcı tutukluyken” başsavcıyı tutuklatan savcının “yetkisi elinden alındı.” Burası çok komikti. Çünkü eğer yetkisini aşmış ve usulsüz bir iş yapmışsa, başsavcıyı hapishanede mağdur etmenin ne alemi var, onu da serbest bırakaydınız. HSYK sadece “başsavcıya dokunana dokundu…”

Elbette bu daha çok konuşulacak…

Muhalefet alacak sazı eline her parti kendince bir şeyler söyleyecek…

Televizyonlarda tartışma programları yapılacak, başsavcının tutuklanmasının hukuka uygun olup olmadığı saatlerce konuşulacak, kanaldan kanala atlanacak…

Gazete köşelerinde, yorum sayfalarında da konu bu şekilde tartışılacak.

Her gazetede, her yazar kendi dünya görüşüne, olaylara objektif veya yanlı yaklaşmasına göre yorum yapacak. Bildiklerini okura aktaracak. Bazıları da yargıyı yönlendirmek için uğraşacak. Bazıları da bir yerlere mesaj vermenin gayretinde olacak…

Ama hiç kimse “Bu başsavcı iddia edilen suçları işledi mi?” demeyecek, çünkü “tutuklanmaya” odaklanıldığından işin aslı geri plana atılacak.

Sonra yine aynı başsavcının üç yıldır sürdürdüğü soruşturmalarda mağdur edilen insanların olup olmadığı da tartışma konularına girmeyecek.

Tıpkı “Darbe Planı hazırlayanların” suçunu irdelemek yerine, “kim sızdırdı”ya odaklanması gibi…

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de hukuk, işlenen bir suçu veya iddia edileni aydınlatmak için vardır. Yani süreç sonunda masum bilinen suçlu, suçlu bilinen de masum olabilir.

Bu nedenle hukuk herkese lazım…

Ama bizde suçu işleyen bir yana bırakılır…

Suç işlediği iddia edilen de bir kenarda tutulur…

Önce o kişinin makamına bakılır, apoletlerindeki yıldız sayılır, parası tartılır ve ondan sonra “yargılanıp-yargılanmayacağı” tartışılır.

Sonra ortaya atılan korkunç iddialar bir yana bırakılır, “kim sızdırdı?” diyerek hedef aranır…

Hedefi bulsanız ne olur, bulmazsanız ne olur; siz bakın iddia edilen suç sabit mi değil mi?

Doğruysa ceza verilmeli, yanlışsa iftira atan bulunmalı…

Ama bizde önce “sızdıran” aranır, sızdıranın dünya görüşüne göre de “suçun gerekçesi” üzerinde durulur…

Bunda da “önce gözaltına alan derdest edildi” sonrasına artık bakılacak…

Demokrasiyi özümsemeyen, hukuka güvenmeyenlerin sürekli yaptığı gibi başsavcı olayında da kulağını tersten kaşımaya başladılar…

Yahu şu kulağınızı düzgün kaşıyın, sonra da lütfen elinizi lavaboda yıkayın…

Naif Karabatak
18 Şubat 2010

Facebook | Naif Karabatak

Facebook | Naif Karabatak

Facebook

Facebook

Bu yazı Naif Karabatak tarafından kaleme alınmıştır.

Naif Karabatak (naifkarabatak) on Twitter

Naif Karabatak (naifkarabatak) on Twitter

16 Şubat 2010 Salı

Demokrasiden “Ümit”liyiz

Bugüne kadar TÜSİAD’a zenginler kulübü denirdi. İktidar değişmeye karışır, birçok olumlu işe çomak sokar, halkın ilgi alanına giren konular, onların gündemine girmezdi. Kendi ekonomileri düzgün gittiği sürece sorun yoktu, parmaklarının ucuna bir şey olsa basarlardı feryadı. Oysa bugünlerde TÜSİAD’a bir şeyler oldu, insanımıza bir şeyler olduğu gibi…

***

Artık insanlar demokratik hakları daha çok önemsiyor; özgürlüğün vazgeçilmez bir değer olduğunu kavrıyor ve darbelerin ülkeyi çağlar ötesine götürdüğünü, böyle dönemlerin zorbalığın hüküm sürdüğü zamanlar olduğunu çok iyi biliyor.

Bu nedenle halk, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve daha çok hak talebinde bulunuyor.

Demokratik açılım, bu açıdan çok önemli bir adım oldu.

İnsanlar, kendisini nasıl ifade ederse etsin, ister Türk desin, ister Kürt, ister Laz, ister Çerkez.. bu ülkenin insanı olduğunu, bu ülkede yaşayan herkes gibi haklara sahip olduğunu bilmesi gerekiyor.

Türk’e serbest olan, Kürt olduğunu söyleyene de serbest olmalı, Çerkez olduğunu söyleyene de…

Birisi, bir diğerinden “kimliği” nedeniyle üstün olmadığını kavramalı, buna inanmalı…

İnsanlar kendi ana diliyle konuşmalı, şarkı söylemeli, yazı yazmalı.

Elbette ki her ülkedeki gibi “resmi dil” ayrı tutulmalı ama bu insanların ana dilini konuşmasına engel görülmemelidir.

Türkiye’nin tüm köşesinde eğitim gören öğrenciler, hangi okulda okuduğuna bakılmaksızın “fırsat eşitliği”nden faydalanmalı, ayrımcı bir şekilde “sen meslek liselisin, o zaman tu kaka” denmemelidir.

Aksine, işsizliğin hüküm sürdüğü bir zamanda istihdamı arttırmak için mesleki okullar geliştirilmeli, iyi anlatılmalı, teşvik edilmeli ve kısa sürede işsizliğin önünü tıkayacak formüller geliştirilmeli.

Yani bugün Meslek Liselerini “ikinci sınıf vatandaş” gözüyle görenlere karşı, işsizlik azalana kadar “pozitif” ayrımcılık bile yapılmalıydı, bunda hiçbir sakınca yoktu.

Demokrasilerde herkes kendi görev alanını bilmeli, kurumlar, kendilerine “farklı” misyonlar yükleyip, “ülkenin gerçek sahibi” sanarak, “dokunulmaz” sanmamalıydı.

Bu ülkede herhangi bir kamu kurumunda çalışan memur ne kadar onurluysa, ne kadar önemliyse, bir asker de, bir polis de o kadar onurlu ve önemli görülmeliydi. Elinde silah olan “daha çok onurlu” ya da “daha çok önemli” veya “dokunulmaz” görmemeli, kafası esen “darbe planı” hazırlayıp, iğrenç emellerini insanımız üzerinde gerçekleştirmeye çalışmamalıydı.

Demokrasilerde “konuşması” gerekenler, konuşmalı, susması gerekenler de susup yerine oturmalı, “konuşursam var ya” diye aklınca tehdit savurmamalıdır. Çünkü bunlar ancak üçüncü dünya ülkelerinde, balta girmemiş ormanlarda, ilkel kabilelerde olabilirdi. Türkiye’de ilkel kabile değildi.

***

TÜSİAD’ın yeni patroniçesi, sadece zenginler kulübünün başı olmadığını, demokrat çıkışıyla gösterdi.

İmam-hatip okulları, meslek liselerindeki katsayı uygulamasını, Türkiye’de dini, dili ırkı ne olursa olsun her kesimin yüksek eğitim alma hakkı olduğunu, siyasîler ile askerlerin toplumu rahatsız edici polemiklerden ve “tehditvari” beyanlardan kaçınmalarını söyleyerek, “Siyasî sisteme müdahale iddiaları, ‘bildiklerimizi anlatırız’ tehditleri bize yakışmıyor.” diyen TÜSİAD’ın yeni patroniçesi Ümit Boyner’in çıkışı ümit verdi…

Boyner, hükümeti eleştirdi, siyasileri eleştirdi, askeri eleştirdi ama hepsinde “eleştirmesi gerektiği” kadar eleştirdi, “destek olması” gerektiği kadar da destek oldu. Bir başka deyişle, Boyner, olumlu adımlara destek, olumsuz adımlara ve yanlış söylemelere de karşı durdu.

Çok demokrat bir duruş, ayakta alkışlanacak sözlerdi onunki…

Gelişmiş demokrasilerde silahlı kuvvetlerin rolünün belli olduğunu belirtti, askerî bürokrasinin sivil otoriteye bağlı olmalısı gerektiğine dikkat çekti, Ergenekon davasının hak ihlallerini önlemek için hızlanması gerektiğinden söz etti, devletin Kürt ve Alevi vatandaşları ile aydınlarıyla barışmak zorunda olduğunu belirtti.

Ve gündemdeki sıcak gelişme; Boyner, Danıştay’ın, üniversiteye giriş sınavında meslek liselilerin katsayı engelini azaltan düzenlemenin yürütmesini durdurması konusunda, “Katsayı problemi tartışmasını son derece sığ bir tartışma olarak görüyoruz. Bu problemi Danıştay değil, Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK'ün ortak çözmesi gerekir.” dedi.

Ülkemizdeki okullarda meslek erbabı yetiştirilemediğini, genç işsizliğin yüzde 30’lara dayandığını da söyleyen Boyner, ülkede yaşanılan demokrasi açığı probleminin temelinde de eğitimsizliğin yattığını söyleyerek güzel bir tespitte bulundu.

Kısaca, ülkemizin önemli kuruluşlarından olan TÜSİAD, “demokratik çıkışıyla” gönüllerde taht kurdu.

Darısı bazı siyasi partilere ve bazı sivil toplum örgütlerine ve özellikle de İstanbul Barosu’na, belki o da en azından “hukuku” hatırlar…

***
Gel de gülme!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Katsayı adaletsizliğine çanak” tutarken, dün meclis grubunda yaptığı konuşmada, “Türkiye’de milyonlarca insan üniversite kapısında sınava giriyor. Birkaç yüz bin öğrenci doğru dürüst üniversitede okuyor geri kalan elinde diploma işsiz kalıyor. Bir CHP iktidarında üniversite giriş sınavını kaldıracağız. Bu sistem yanlıştır. Mesleki eğitimi özendireceğiz.” dedi.

Ciddiyetsizliğin bu kadarına da pes doğrusu…
Naif Karabatak17 Şubat 2010

CHP’de Anadolu Ateşi

CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hafta sonu yapılan kongresi, CHP’nin “isterse” güzel şeyler yapabileceğinin de bir göstergesiydi aslında. Çünkü bugüne kadar CHP ve kongre dendiğinde “silahların gölgesinde yapılan kongreler” akla geliyor; yumruklar havada uçuşuyor, sandalyeler, masalar, sopalar kafalarda dans ediyor…

Bu defa farklıydı, içinde aşk vardı…

Ancak, kongreye yüklenen misyonla, kongrenin kapsadığı alan hiç uyuşmamıştı.

CHP, kongreyi 14 Şubat Sevgililer Günü’ne denk getirmişti. Slogan haline getirdikleri; “İstanbul aşkına, Türkiye aşkına” sözüne uygun düşen bir tarihti elbet…

Ama hangi aşktı bu?

Darbe aşkı mı?

Terör örgütlerinin avukatlığına soyunmadaki anlaşılmaz aşk mı?

Hukukun üstünlüğü yerine, dayatmaların üstünlüğü için çabalamak mı?

Demokratik açılımla her kimlikten insanın eşit olmaması için verdiği uğraştaki aşk mı?

Darbe planlarını, suikast iddialarını önemsemeyen, hatta küçümseyen aşk mı?

Yoksa öğrencilerin bursunu kesmek için verilen mücadeledeki aşk mı?

Belki de katsayı adaletsizliğini hayata hâkim kılma aşkıdır…

Kısaca, sloganın güzelliğiyle, içeriğinin samimiyetsizliği bir biriyle uyuşmuyor, örtüşmüyordu…

Yoksa her şey güzeldi…

Salon çok güzel dizayn edilmişti…

Siyasete hâkim kılmak istedikleri, “İstanbul aşkına, Türkiye aşkına” sloganına uyar şekilde kırmızı ve kalpli kapılar yapılmış, her yer de aşk vardı…

Sonra “rutin konuşmalar”ın dışına çıkılarak, Anadolu Ateşi’yle ülkenin dört bir yanında motifler sunulmuştu…

Sonra CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in demokrat duruşu vardı…

Ama demokrat olmayan/bir türlü olamayan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, kürsüye çıkanca her şey yeniden 1933’lü yıllara gitti.

87 yıldır yeni bir marş yazılmamasını içine sindirenler, nedense 10 yıl marşıyla kendinden geçtiler…

Kürsüye gelen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, muhtemeldir ki, kendisinin bile inanmadığı dedikoduları gündemine aldı…

Habur’dan giriş yapan ve büyük tepki toplayan PKK’lıların “yargılanması” konusundaki ipe sapa gelmez iddialar için “gensoru” vereceğini söyledi…

Cumhurbaşkanının görev süresini diline doladı…

Beş yıl mıydı, yedi yıl mıydı tartışmalarının gereksiz olduğunu, anayasada “beş yıldır” yazdığını belirterek, bir de “nokta” koydu…

Keşke aynı çıkışı Ahmet Necdet Sezer’in hukuksuz bir şekilde görevde kaldığı sürede de yapsaydı…

Hani şu 367’yle ülkeyi bir başka kaosa sürükleyip, fazladan koltuğa gömülerek attığı imzaları sorgulasaydı…

O dönemde kaç teröristin affedildiğini de not etseydi…

Yine o dönemde kaç kanunun veto edildiğini, bu vetonun geçerli olup olmadığını da sorgulasaydı…

Demokratlık, tek pencereden bakmakla olmuyor…

Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Abdullah Gül, 5 yıl da kalsa, 7 yıl da kalsa fark eden bir şey yok. Nasılsa darbecilerin eliyle gelen bir cumhurbaşkanı değil; bizden birisi…

Sonra Başbakanın memuru olan Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “açıklarım” demesini değil ama “morali bozuk” olduğu yönündeki sözleri alarak, başbakanın “bizim de zaman zaman moralimiz bozuluyor” demesine takıldı…

Bir eli yağda, bir eli baldaymış…

Neden morali bozuk oluyormuş…

Oysa bir ayağı Antalya’da, bir ayağı Ankara ve İstanbul’da gezen, iktidar olup, sorumluluk almamak için her yolu deneyen Baykal’ın morali hiç bozulmaz…

Neden bozulsun ki, bu ülkede tek dikili ağacı yok, tek sorumluluğu yok, en önemlisi de hesap vereceği kimse yok…

Bugüne kadar ülke için, insanı için kılını kıpırdatmamış bir parti ve onun genel başkanının niye morali bozulsun ki?

Analar ağlarken kayıtsız kalıyorsa, şehitlerin gelmesini engellemek için kılını kıpırdatmıyorsa, ülkenin huzuru için kendisinden beklenen adımı atmayıp, Anayasa ve Danıştay’dan medet umuyorsa niye morali bozulsun?

Bu ülkede camiye bomba koymayı, insanlar arasına nifak sokmayı, denizaltında minicik yavruları katletmeyi, masum insanları iftiralarla suçlu duruma düşürmeyi, ülkeyi “şucu-bucu” diye fişlemeleri önemsemiyor, “ya belki doğruysa” diye yargının sonucunu bile beklemeden, yerden fışkıran silahlara aldırmadan “avukatı olurum” diye can atıyorsa niye morali bozulsun ki?

Dert yok, kasvet yok; vur davulcu inlesin, çalsın sazlar dinlesin…

Öyle kongrede Anadolu Ateşi’ni sahneye çıkarmakla olmuyor; Tüm Anadolu’yu yüreğiyle sevip, hiçbir ayrım gözetmeden kucaklamakla mümkün…

Baykal’ın yapamadığı da işte bu…
Naif Karabatak
16 Şubat 2010

15 Şubat 2010 Pazartesi

Bir konuşursam var ya!

Çok kanallı televizyonlara geçtiğimiz zamanlarda en çok duyduğumuz tehdit, “bir konuşursam var ya..” diye başlayan cümlelerdi. Öyle ki, “televizyona çıkma” merakından olsa gerekti ki, kameraların kendisine dönmesi için “bir konuşursam var ya..” diye başlar, “yer, yerinden oynar” diye devam ederdi. Bazen de “kıyamet” kopabilirdi tabii…

Hasbelkader bu kişiler konuşsa da, kıyamet mıyamet kopmazdı, yer, yerinden de oynamaz, her zaman olduğu gibi dururdu…

Ama bu tehdit hep devam etti…

Aslında tehdit değil de, gerçeği söylemesi gerekenler de sustu…

Bazen devletin bekası için, bazen halkın refahı için, bazen konumlarının saygınlığı için “kızılcık şerbeti” içip, susuverdiler…

Çünkü onlar konuşunca siyaset karışacak, belki demokrasi zarar görecek, belki taşlar yerinden oynayacak, belki kapalı kapılar ardında yapılan ayıplar gün yüzüne çıkacak. O zaman devletin ciddiyeti kalmayacak, kurumlar yıpranacak, ilişkiler zayıflayacak ve bundan zarar gören de halk olacak…

Sabah güne başlayan vatandaşlar, “açıklayanın açıklamasıyla” borsadaki hareketlilik cebine yansıyacak, bir anda fakirleşecek…

Bütün bunları bilen “sorumlular” kapalı kapılar ardında yaşananları gün yüzüne çıkarmamaya gayret ettiler.

Bir tek merhum Bülent Ecevit hariç…

“Bana anayasa kitapçığı fırlattı” dediği andan itibaren ülke belki de tarihin en fakir dönemine girmişti bile…

Anayasa kitapçığı fırlatan zevat suspus iken, kitapçığın önüne atıldığı Ecevit, konuştu, konuştukça da ekonomi allak bullak oldu…

Sonra Ecevit’i “hastanede halletme” yolunu seçtiler…

Bir ülkenin başbakanını adım adım ölüme götüren Başkent Hastanesi’nin tedavi süreci “kayıtlara doğru yansıtıldıysa” şimdi Ergenekon davasında…

Lafı kaynatmayalım…

Konuşma konumunda olanların konuşmasından yanayım…

Eğer demokrasi, konuşunca zarar görecekse görsün, taşlar o zaman yerine oturur.

Demokrasi, müdahalelerle zarar göreceğine, konuşmalarla görsün, hiç önemli değil…

“Konuşursam var ya..” türü tehditler, Ergenekon dava sürecinde de kendisini gösterdi…

Konuştular, şok olduk…

Konuştular, kansız ve şerefsizlerin gerçek yüzünü gördük…

Konuştular, bu ülkeye kimin dost, kimin düşman olduğunu öğrenmeye başladık…

Birileri konuştu battı, birleri konuşunca batan çok oldu…

Konuşmak, susup, gizlemekten daha iyidir.

Söz gümüşe, sükût altındır ama bir şeyleri gizlemek, mezara kadar “gerçeği” götürmek de pek sağlıklı değil.

Konuşmanın faydası olacaksa konuşulsun, yoksa da “konuşursam var ya..” diye boş yere merak uyandırılmasın…

***

Bugünlerde “konuşursam var ya…” türü yolu deneyenler çok.

Bunlardan birisi de Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ…

En konuşmaması gereken kişi yani…

Çünkü demokratik ülkelerde memurlar değil, amirler konuşur…

Memur konumunda olan Başbuğ’un konuşma değil, söylenenleri yapma gibi bir görevi var…

Yine Başbuğ’un “çürük elmaları” ayıklamak için yardımcı olma gibi bir görevi var…

Her kurumda olabilecek “hain” veya “suçlu”yu adalete teslim etme gibi bir sorumluluğun sahibi…

Öğrencilerin olduğu bir denizaltıyı patlatma, cami bombalama, uçak düşürme gibi iğrenç emelleri olanlar adalet önüne çıkmalı, suçluysa cezasını çekmeli, masumsa da aklanmalıdır…

“Konuşursam var ya…” demek çok kolay, konuşunca hiçbir şey olmayacağını nasılsa biliyoruz.

Biliyoruz ki, eğer Necmettin Erbakan konuşursa 28 Şubat’taki iğrenç yüzleri daha iyi tanıyacağız…

Eğer Tansu Çiller konuşursa, o dönemde neler olduğunu öğreniriz…

Eğer Mesut Yılmaz, gerçekleri anlatırsa biz herkesi daha iyi tanırız…

Eğer Devlet Bahçeli konuşursa bir iktidarın nasıl uzaklaştırıldığını öğreniriz…

Eğer Süleyman Demirel, hayatında bir kez doğruları konuşursa bu ülkede kimlerin vatan haini olduğunu çok daha iyi anlarız…

“Konuşursam var ya..” diye tehdit savurmak kolay, önce konuşma konumunda olup olmadığına bakacaksın, sonra da konuştukların kaç kuruş edecek onu hesaplayacaksın…

Yoksa da kuzu kuzu görevini yapacaksın…

Beğenmiyorsan da basacaksın istifayı, evine gidip, torunlarına masal anlatacaksın, ama içinde darbe olmayan masallardan…
Naif Karabatak
15 Şubat 2010