12 Şubat 2010 Cuma

Adıyaman niye geriye gidiyor?

Birkaç gün önce özel bir işim için Gaziantep’e gitmiştim. Orada meslektaşlarımla da görüşüp, hasbıhal ettik. Sohbet esnasında elbette ki söz döndü dolaştı her iki ilin basınına, siyasetçisine ve bürokratlarına geldi…

Sohbet arasında “Malatyalı” olduğunu öğrendiğim bir meslektaşım, “Adıyaman neden hep geriye gidiyor?” diye bir soru yöneltti, ben şaşırdım…

İçinde yaşadığın kentin nasıl geliştiğini gözlemleme şansın çok olmaz. Bu biraz da kanıksamadan kaynaklanır. Her gün gördüğün yollarda, caddelerde, mekânlarda ufak tefek değişiklikle başlayıp, farklılaşmaya doğru gidenleri bile algılamak zor olur. Bu nedenle değişikliği fark edecekler, uzun süre Adıyaman’da olmayanlardır…

Uzun süre il dışında olanların şehre gelişlerinde en ince detayı bile gözlemlediği, şehrin ne kadar geliştiğini bir çırpıda söylediklerine şahitlik etmişsinizdir…

Ama aksini çok nadir duydum…

Yani, kent nasıl olsa gelişiyor, kalkınıyor, değişiklikler oluyor, eskiye nazaran çok farklı, yeterli olup olmadığı tartışılsa da bir farklılık var.

“Adıyaman niye geriye gidiyor?” sözü, “Az gelişiyor veya hiç gelişmiyor”dan çok daha farklı bir tespit…

Önemsemedim tabii…

“Yok, o kadar da değil, eskiye göre Adıyaman çok farklı. Hem de kıyaslanamayacak kadar” dedim ama -arkadaşın sözünde ısrarlı olduğunu görünce- beni aldı bir merak…

“Adıyaman değişti diyenler, 1970’li yılları kastediyorlar sanırım” diye savını iddiasında ısrar etti.

Çünkü ona göre, Adıyaman hep geriye gidiyordu…

Aksini söyledim, savunmaya geçtim; “bak üniversitemiz kuruldu, öğrenci sayımız arttı, yollarımız daha güzel, hastanelerimiz daha modern, az da olsa parklarımız var, 7 günlük gazetemiz, 6 radyomuz, televizyonumuz var, şu var, bu var” diyerek güzelliklerimizi anlatmaya başladım.

Tıpkı kente gelen müfettiş veya bakanlara “hiçbir sorunumuz yok, her şey güllük gülistanlık” diyen siyasi ve bürokratlar gibi…

İş başa düşmüştü, zor durumda kalmıştım.

Sonuçta ben de bir basın mensubuydum…

Bu kent sürekli geriye gidiyorsa, basın da geriye gidiyor demektir.

Eğer bu kentte “hep geriye giden işler yapılıyorsa” o zaman bunda basının da bir payı olmalıydı.

Zaten basının esas görevlerinden birisi, halkın daha iyi yaşaması için kamuyu bilgilendirmek, gelişmelerden veya gelişmemelerden haberdar etmek, olumlu-olumsuz her şeyi objektif bir biçimde aktarmak değil miydi?

Bu defa “az gelişiyor, geç oluyor diyebilirsin ama geriye gidiyor demek çok farklı” diyerek açmasını söyledim…

Arkadaş ısrarla Adıyaman’ın her alanda geriye gittiğini söylemeye devam etti.

Sıklıkla Adıyaman’a gelip gidenlerden, Malatyalı olmasına rağmen Adıyaman’la sıkı bağları olan birisi…

Gaziantep’i anlattı bana; belediye ve kurumların yaptıklarını, devasa projeleri, 17 renkli, pırıl pırıl gazetelerini, TOKİ’nin 38’inci etabına başladığını, sanayisini ve daha birçok şeyini…

Ama Gaziantep büyükşehirdi, imkânları çoktu. Adıyaman’la kıyaslamak mümkün değildi.

“Tamam” dedi, “Gaziantep büyükşehir, Şanlıurfa’ya ne dersin, Malatya’ya ne dersin, Elazığ’a bak, bunlar da mı büyükşehir?”

Değildi elbet…

Malatya’da bir alt geçit yapılmış, yetmemiş, şimdi bölgenin en büyük alt geçidinin inşasına başlanmıştı…

Sadece bir örnek, tek bir örnek, Adıyaman’da yapılan birçok yatırıma bedeldi…

Turizmde böyle, sanatta böyle, siyasette böyle, basında böyle, eğitimde, sağlıkta, yatırımlarda.. her şeyde Adıyaman’ın çevre illerine göre sürekli geriye gittiğini, sürekli kendisinden bekleneni karşılayamadığını, buna rağmen de “gelişiyoruz” teraneleri söylendiğinden bahsetti.

Adıyaman’ı kendi içinde değerlendirmenin yanlış olduğunu bir kez daha anladım.

Adıyaman’ın gelişip gelişmediğini değerlendirmek için en azından komşuların dünden bugüne nereden nereye geldiğini, Adıyaman’ın aynı süreçte kaç adım atabildiğine bakmak gerekiyordu…

“Ama” dedim, “teşvikte gördünüz ya, bizi üçüncü bölgeye aldılar, gelişmiş kentlerle birlikte aynı kategoriye girdik” deyince, “söylediklerine sen de inanmıyorsun ama” diye başlayıp, devam etti; “Adıyaman’ı gelişmiş göstermek, kendilerini başarılı göstermeyle bir sanan bazı bürokratlarınız, siyasileriniz, yöneticileriniz cilalamışlar. Olan Adıyaman’a oldu” deyince sesimi çıkaramadım.

Çünkü bunu en çok dillendirenlerden birisi de bendim.

Teşvik’te üçüncü bölgede yer almamızın esas sebebinin “koltuğunu koruma” adına şişirilmiş veriler olduğunu hep söyledim.

Ama Adıyaman’ın geriye gittiğini hiç söylememiş, bunu hiç düşünmemiştim…

Şimdi düşünme sırası sizde…

Adıyaman’ın ne kadar geliştiğini tespit için, “dünden bugüne Adıyaman”a bakmak yerine, kıstasınız çevre iller olsun…

Dünden bugüne Şanlıurfa, Gaziantep ve Malatya’yı kıyaslayın…

Elazığ’a bir göz atın, hatta “bize göre daha az gelişmiş” başka illere…

Ve o zaman meslektaşımın dediğinin doğruluğunu görebilirsiniz;

Adıyaman şeklen değişiyor ama çevre illere göre ise sürekli geri gidiyor…

Bunu kırmak, gelişmeyi çevre illere endekslemek, yöneticilerimizi, siyasilerimizi ve bürokratlarımızı daha fazla çalıştırmak gerek. Bir de “doğru” söylemek…

Kısaca “ne istediğimizi” bilmemiz gerekiyor…


Naif Karabatak
12 Şubat 2010

10 Şubat 2010 Çarşamba

Baykal’ın “Gelmesin!” Sevinci

Bütün samimiyetimle söylüyorum, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın eşi Olcay hanıma “kıyafetinden dolayı” herhangi bir ülkenin veya her hangi bir kurumun tepki gösterdiğini duysam ve ben de bir siyasetçi olsam kıyameti koparırcasına tepki gösterirdim.

Elbette bunda Baykalların ülkemin insanı olmasında payı olsa da, asıl etken, hak ihlali, kadınlara saygısızlık, onların ne giyeceğini belirleme hakkını elinde bulundurduğu paranoyasının hakim olması.. gibi nedenlerdir.

Ve asla “oh olsun, bakın Baykal’ın eşine tepki gösterdiler” diye sevinecek kadar alçalamazdım…

Çünkü kadınlara ne giyineceğini söyleyenler, kendi seviyelerini deşifre etmiş demektir. Yine kadınların kıyafetinden dolayı mağduriyetine sevinmek de aynı şekilde seviyelerinin ifşasından başka bir şey değildir.

***

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 2004 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransa ziyaretiyle ilgili ortaya attığı iddia yenilir yutulur değildi.

Güya, 2004 yılında Fransa’ya yapılacak ziyarette başbakana “Eşiniz başörtülü” diyerek “gelmemesinin istendiği” belirtiyor…

Eğer böyle bir şey varsa, ilk tepkiyi göstereceklerden birisinin de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal olması gerekirdi; “Fransa! Haddini bil, terbiye sınırlarını aşma” demeliydi…

Çünkü aynı zamanda o ana muhalefet partisinin lideriydi, siyasi bir geçmişi vardı, sol kulvarda siyaset yapıyordu ve demokrat olduğunu söylüyordu…

Lafmış demek ki…

Çünkü söz konusu olan hem ülkemizin başbakanı ve onun eşiydi, hem bir hanımefendi…

O zaman tepki göstermek, “muhalefetin şanına” yakışırdı, “erkekliğin şanına” yakışacağı gibi, hem “insanlık onuru” söz konusuydu…

Ama maalesef böyle bir şey olmadı…

Deniz Baykal, krizden nemalandığından, olumsuzluklardan zevk aldığından ve mağduriyetlere el çırpıp oynadığından olmalı ki, bunu sevinilecek bir haber gibi yansıttı…

Yakışmadı tabii…

Sonra Başbakanlık böyle bir şeyin olmadığını söyleyerek, sert tepki gösterdi…

Daha sonra öğrendik ki, “gelmesin” talebi, Fransızlardan değil, Türklerden gelmiş…

Kim bu Türkler?

Bay Monşerler…

Bizim büyükelçiliğimiz…

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yanlışlarını düzeltmek Mehmet Ali Birand’a düştü…

Ve “nerem doğru ki” diyerek başladı saymaya…

Önce o dönemde Fransa Devlet Başkanı, Baykal’ın dediği gibi Sarkozy değil, Chirac idi.

Zaten Baykal’ın hangi dediği doğruydu ki, bu da olsun…

Sonra Birand devam ediyor; “Doğruyu söyleyelim..”

Kime diyor, Baykal’a…

Çünkü tıpkı Fransa Cumhurbaşkanının adı gibi, devamı da yanlış…

Birand, “Fransa ‘Emine Hanım gelmesin’ demedi. Üstelik resmi ziyaretlerde Fransız protokolü türbanlı veya çarşaflı dahi olsa hiç umursamaz. Öyle olsaydı, sonraki ziyaretlerde Sarkozy Emine Hanım’ın elini sıkmaz, Cumhurbaşkanı Gül’ün eşinin elini öpmezdi.” diye bir yanlışı düzeltiyor…

Peki mesele neymiş, yine Birand’dan dinleyelim;

“Deniz Baykal’ın sözünü ettiği olayın içinde yaşadım. İlk defa İsmet Berkan Radikal’de de açıkça yazmıştı. Olay 2004 yılında geçti. Başbakan OECD’nin Dönem Başkanı olarak Paris’e gidip, kısa da olsa resmi bir gezi yapacaktı. Devlet Başkanı, Baykal’ın dediği gibi Sarkozy değil, Chirac idi. Fransızlar değil, bizim diplomatik çevrelerimizden şu söylendi: Fransa’da da türban ve burka tartışılıyor. Üstelik Türkiye’nin AB'ye adaylığı geliyor. Emine Hanım gelirse, bu tartışmalar yön değiştirebilir ve ilk resmi ziyaret türban gölgesinde kalır...”

***

Şuna inanıyorum ki, bu anlamsız, saçma sapan ve kadınların onurunu zedeleyen başörtüsü yasağı bu ülkede devam ettiği müddetçe, Bay Monşer zihniyetinde olan, “kadınların giyinmesini, kendi tekelinde sanan saygısızlar” eksik olmayacaktır.

Ve biz de “başka ülke insanımızın onurunu kırdı” diye sevinecek konu aramaya başlarız.

Başörtüsü yasağı, çağdışıdır, başörtüsünü yasaklayan ve yasaklamasını isteyenlerin de en azından kadınlara en ufak bir saygısının olmadığı gün gibi açıktır.

Değiştirin şu cuntacı artığı anayasayı da, özgür ve sivil bir anayasayla demokratik bir ülkede yaşamanın keyfine varalım…
Naif Karabatak
11 Şubat 2010

Danıştay’la YÖK Yer Değişmiş…

Böyle de olmaz ki, bu da yapılmaz ki… Bakın, Danıştay, yine sürpriz yapmadı, yine bizi şaşırtmadı, yine şok etmedi, yine meraktan çatlatmadı ve her zamanki gibi yine kendisinden bekleneni yaptı.

Danıştay gibi önemli bir kurumda görev alanların dar bir düşünceye sahip olduklarını, yasakçı bir zihniyet taşıdıklarını, “ayrımcı” bir görüşte olduklarını, insanları gruplara ayırıyor olabileceklerini düşünmek kadar acı bir şey olabilir mi?

Bu hem böylesine bir güzide kurumumuza yakışmaz, hem orada görev yapanlara…

Ama şu anda halkın neredeyse tamamına yakını “katsayı adaletsizliği” ısrarı ve inadı için böyle bir düşünce taşıyor.

Ülkenin tamamına yakınının yanlış(!) bildiğini bir tek Danıştay 8. Dairenin doğru(!) bilmesi mümkün değil. Bu, matematik kurallarına da aykırı, ilime de, bilime de, hukuka da…

“Türk Milleti adına” diye karar verenler, milleti yok sayarak karar verme hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar, vicdanları nasıl mutmain oluyor, geceleri başlarını yastığa koyarken huzur duyuyorlar mı çok merak ediyorum.

Ne gariptir ki, bugüne kadar “adaletsizliğiyle, özgürlüğü kısıtlamasıyla, yasakçı zihniyetiyle, öğrencileri yok sayarak aldıkları kararlarla” hep eleştiren YÖK’le Danıştay yer değiştirmiş gibi…

Eski yasakçı YÖK, birden oluvermiş Danıştay…

Kararlarını hukuku esas alarak veren Danıştay’ın yerine de YÖK geçmiş; öğrenciler arasında adaletsizliği önlemek için çırpınıp duruyor…

Bu işte bir yanlışlık yok mu?

YÖK, “eğitimde fırsat eşitliği” gerekçesiyle üniversiteye girişte uygulanan katsayının “adaletsiz” olduğu feryatlarını duymuş, düzeltmek için kolları sıvamıştı…

28 Şubat artığı bir uygulama olan bu adaletsizlik, YÖK’ün düzenlemesiyle ortadan kaldırılmış, insanlar “eşit” olmanın keyfini sürmek için kolları sıvamış, harıl harıl sınavlara hazırlanmaya başlamıştı.

Birden “Hayır! Herkes eşit olabilir ama meslek liseliler asla” mantığının ürünü diyebileceğimiz bir karar Danıştay’dan geldi…

Hukuka olan güvenlerini yitiren öğrencileri teselli etmek de YÖK’e düştü; “Merak etmeyin, sınav zamanında yapılacak, adaletsizlik giderilecek” dendi…

Uzun süren çalışmadan sonra YÖK, adaletsizliği “en aza” indiren bir karar verdi…

Aslında yine adaletsizlik, hukuksuzluk ve ayrımcılık vardı…

Meslek Lisesiler ile Genel Lise’de okuyanlar “eşit” konumda değil, bir diğerine üstün tutulmuştu…

Ama önceki derin uçurumun yanında bunun lafı bile edilmezdi…

Başka bir deyişle, biz bu adaletsizliğe de razıydık...

Kolumuzu kökten kesmemiş, parmağımızın ucunu almışlardı…

Bu defa Danıştay yeniden devreye girdi…

“Adaletli bir düzenleme yapamazsın” diyerek YÖK’ün yaptığı düzenlemeyi yeniden iptal etti…

Bu Danıştay ki, daha önceki YÖK idaresinin yaptığı “katsayı adaletsizliği” için yapılan itirazlarda “katsayı düzenleme yetkisi YÖK’e ait” diye karar vermişti…

Şimdi ise “YÖK katsayı düzenlemesi yapamaz” diye “inadım inat” diye karar veriyor…

Ve bu kararıyla “adaletli bir düzenleme yapmak sana mı kaldı?” demek istiyor.

Ülkede adaletin değil, ayrımcılığın geçerli olmasını savunuyor…

Hukuk önünde herkes eşittir, meslek liseliler hariç demek istiyor.

Eğitimde fırsat eşitliği var, meslek liseliler hariç diye diretiyor…

Türkiye’de ayrımcılık yoktur, meslek liseliler hariç diye bas bas bağırıyor…

Ve Türkiye bir hukuk devletidir, söz konusu meslek liseliler olunca gerisi teferruattır, demeye getiriyor…

Bu mu yani?

Bu mu sizin adaletiniz?

Bu mu hukuk anlayışınız?

Bu mu çağdaşlığınız, demokratlığınız, laikliğiniz?

Bu mu yani?

Eğer adaletiniz buysa, hukukunuz buysa adaletsizliğiniz, hukuksuzluğunuz nasıl olur, düşünmek bile istemiyorum.

Ve umuyorum ki bu kararı verenler adalet için değil, “yasakçılığı ve ayrımcılığı egemen kılmak” için karar verdiklerini açıkça söylerler de, biz de bu kadar lafı boş yere söylememiş oluruz.

Yani ne diyecekseniz açıkça söyleyin!

Hukukun arkasına sığınarak çağdışı hukuk anlayışını hâkim kılmaya çalışmayın, dünyayı da kendinize güldürmeyin.

Danıştay’ın bu kararına bütün kargalar gülerken, bütün öğrencilerin ve vicdanı olan herkesin de kan ağlıyor ve Danıştay, “Türk Milleti adına” diye karar veriyor…

Bu millet, hangi millet, illet olmasın sakın…

***

Not: Danıştay’ın her “adaletsiz” kararında “Hani Lan Senin Şapkan” (6 Aralık 2008 Cenk Gülen- 3 Aralık 2009 Naif Karabatak) hikâyesini yazacak değilim ya, okumamış olanlar bu tarihteki yazılarımı tekrar okuyabilirler. Hatta hararetle tavsiye ederim…


Naif Karabatak
10 Şubat 2010

7 Şubat 2010 Pazar

Asil, asilliğini bilse

Türkiye’de bazı kavramlar nedense yerli yerine oturmuyor. “Asil” ve “vekil” de bunlardan birisi. Elbette ki buradaki asalet ve vekâlet kamu kurumlarındaki yöneticiler anlamında kullanacağım, yoksa siyasetle alakalı değil.

Siyasi partiler, her dönem iktidarın “kadrolaştığını” söyler. Bunun için de kamu kurumlarının “vekil” idarecilerle yönetildiği suçlamasını yapar.

Hafızam beni yanıltmıyorsa merhum Bülent Ecevit zamanında açılan bir sınavla “asil” yöneticilik şansı getirildi. Böylece kurumlar vekâletle yönetilmeyecek, koltuklarda “emaneten” oturma dönemi bitecek, yetki alanlar “yarın koltuğumdan olurum” endişesiyle kimseye boyun eğmeyecekti...

Güzel bir düşünceydi...

Çünkü her ne kadar “vekil” de olsalar yıllardır oturduğu koltuktan bir türlü kıpırdatılamayanlar da vardı...

“Gelen ağam, giden paşam” diyenler, “her devrin adamı” olduğunu her fırsatta kanıtlasalar da “mahir” olduklarından siyasiler bile her daim “bizim adamımız” diye dokunma gereği bile duymadılar, bazen de “dokunamadılar” bile…

Sonra kamu kurumlarında tahsili ve birikimi yeterli olanlar açılan sınavlara başvurdu, “asalet” aldılar.

Bu defa da aldıkları asalet “padişah mührü” gibi bir kazanıma dönüştü ve asla oturduğu koltuktan kalkmadı/kaldırılamadılar. Buna mukabil de “kayda değer bir şey üreten”in de sayısı çok az oldu.

Derken “ara dönem” denilen zamanlarda, yani bir amirin tayini çıktığında yerine yenisi atanıncaya kadar vekillerle idare ettiler. Koltuğa oturan vekil idareciler “emaneten” oturduklarından çok faydalı olamadılar.

AK Parti iktidarında “kadrolaşıyorlar” suçlamaları yine ayyuka çıkınca bu defa “asil” idarecilerin sayısı sınavla arttırıldı...

Ve bugünlerde tüm okullara “asil” idareci atanıyor...

30 yıldır koltuğuna gömülüp, beş paralık iş yapmayan, buna rağmen de kendisini dünyanın en iyi idarecisi sananlar daha önce aldıkları asaletin keyfini sürüyor...

***

Aklıma çok eski bir başkaldırı hikâyesi geldi...

Bir mahalle camine sevilmeyen bir imam atanır...

Cami cemaatine hiç bir şey vermeyen, deyim yerindeyse “namaz kıldırma memuru” olmaktan öte bir bilgi aktarmayan, kendisini yenilemeyen, camisine bakmayan, cemaatle iyi bir diyalog kuramayan bu imamı herhalde diyanet de unutmuş olmalı ki 30 yıl o camide görev yapmış.

Cemaat, sevmediği halde günde beş defa imamın arkasında namaza duruyor, namaz sonrası görüyor, bir sonraki gün yine aynı şekil devam ediyor.

30 yıl sonra cemaatin canına tak etmiş olmalı ki, Müftülüğe isyan bayrağı çekmişler; “Biz bu imama mahkûm değiliz” diye...

Müftülük de 30 yıl sonra imamın “işe yaramadığını” anlayıp, bir başka cami cemaatini cezalandırmış(!)

Emekli olmak da işine gelmediğinden, imam bu defa başka cami cemaatini isyan ettirene kadar görev yapmış...

***

Birkaç yıldır “vekâletle” yönetilen okulları ve bazı kurumları ben de herkes gibi izliyorum.

Kuru bir binayı, “bilgi dolu” bir bina haline kısa sürede getirenler, öğrencilerin ve öğretmenlerin “Gönlünün Fatihi” olanlar, vekil olduklarına bakmaksızın öğrencilerin çok iyi derece almasına, güzel okullar kazanmasına neden oldular...

Nasıl aldıkları bilinmez ama “fi” tarihinde, “dayısına” güvenerek aldıkları “asaleti” “anasının ak sütü” gibi “helal” sanan idarecilerin okulu ise resmen dökülüyor, eğitim yerlerde sürünüyor.

Şimdi vekiller, “asiller geliyor” denilerek “marş marş” eski okullarına gönderildi...

30 yıldır adeta koltuğuna gömülenlerse daha sıkı sarılmaya başladı, Temmuz’da bir başka okulun başını yakmak üzere bekliyorlar...

Yeni asillerin ne yapacağı şimdilik belirsiz, belki daha da başarılı olurlar. Peşinen karar vermek yanlış olur.

Ama kısa sürede bazı okulların yerlerde sürünen dereceleri ve okullarının durumu göz önüne alındığında, “keşke bütün asiller bu vekiller gibi olsa” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Kısaca sorun vekil-asil ayrımında değil, sorunun kaynağı görevi layık olana vermede...

Siz istediğiniz kadar dedikoduların önünü keseyim diye yeni yeni uygulamalar ortaya koyun, “beş kuruşluk bir fayda getirmeyen” idareciler vekil olsa ne olur, asil olsa ne olur?

Yanılıyorsam bugünlerde sosyal paylaşım sitesi olan Facebook’ta “Müdürümüzü geri istiyoruz” gruplarındaki artışa bir dikkat edin...

O zaman “vekil”in asilden daha iyi iş yaptığını anlayıp, “bu işte bir yanlışlık var” dersiniz.

Zaten asil, asilliğini bilse vekile ne gerek var?

Naif Karabatak
8 Şubat 2010