4 Şubat 2010 Perşembe

Söyleyen adam değilse ya…

Mevlana’nın güzel bir sözü var; “Susuyorsam suskunluğum asaletimdendir. Her söylenen lafa verilecek cevabımız vardır. Önce lafa bakarım laf mıdır, sonra söyleyene bakarım adam mı diye?”

Mevlana’nın bu sözünü o kadar içime sindirmişim ki, yaşadığım süreç boyunca kimin ne dediği, ne yaptığı, gazetesinde ne yazdığı, televizyonunda ne saçmaladığıyla ilgilenmem.

Söylediği söze bakmadan öncede, söyleyenin adam olup olmadığıyla ilgilenirim.

Eğer adam değilse, ne saçmalarsa saçmalasın tınmam bile…

Bu elbette kendimle ilgili…

Bir de toplumla ilgili olanlar var…

Söylediği söz, söz değil, söyleyense asla adam değilse ne yapacağız?

Ülkemiz bir süredir cuntacıların hazırladığı ve Taraf Gazetesi’nin bir bir ortaya çıkardığı darbe planlarıyla uğraşıyor.

Daha önceleri darbe yapanların vahşet belgelerini alıp, birkaç değişiklikle ülkeyi tekrar eski günlerine döndürme gayreti içerisinde olanlar var.

Öyle ki bunun için cami bombalama, denizaltını parçalama, bu sırada kalabalık insanların oraya doluşmasını sağlama, suikastlar, provokasyonlar, halkı kışkırtmalar ve ülkeyi kan gölüne çevirmeler var…

12 Eylül darbesini yapan şerefsizler, iki yıl “darbenin olgunlaşmasını” beklemiş…

Sanmayın ki oturup üçtaş oynamışlar. Oturmamış, ülkenin kan gölüne dönmesini bazen seyretmiş, bazen bizzat el atmışlar…

Yani 12 Eylül sabahı katiller sürüsü iktidarı ele geçirerek güya “Cumhuriyeti koruma ve kollama” yapmışlar…

11 Eylül’e kadar işledikleri cinayete doymamış olmalılar ki, 12 Eylül sabahından itibaren de daha aşağılık bir şekilde cinayetlerine devam etmişlerdi…

İşin ilginciyse Türkiye’nin yaşadığı darbe tecrübeleri, yaşanan sıkıntılar, kaybolan hayatlar, çöküp giden ekonomi, kötü yönetimler ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan terör örgütleri ve çetelere rağmen darbecilere alkış tutan sivillerin olmasıdır.

Halen ortaya çıkan belgeleri “komplo” olarak gören, bir kurum içindeki hainleri suçlamayı “kurum yıpratılıyor” teranelerine döndürenler, demokrasi kültürümüzün henüz oturmadığını gösteriyor.

Belki de en ilginci “darbe yapan” veya “darbeye teşebbüs” edenlerin kimliklerindeki ilgin ayrıntılar…

Darbe heveslilerin çoğunluğunun mason olması bu garipliğin bir örneği mesela…

İnsanları fişleyen, kamplaşma yaratan, suikastlar düzenleyen, sağcıları solculara, solcuları sağcılara düşman eden veya Müslümanları gayrimüslimlere, gayrimüslimleri Müslümanlara düşman edenler…

Sonra sunileri Alevilere, Alevileri sunilere, Türkleri Kürtlere, Kürtleri Türklere düşman etmek için var gücüyle çalışanların hep mason olması bir tesadüf olamaz…

O nedenle de Mevlana’nın sözüne dönmek en iyisi…

Biraz değiştirirsek, “Bu halk susuyorsa suskunluğu asaletindendir. Her söylenen lafa, her yapılan eyleme verilecek cevabımız vardır. Önce lafa bakarız laf mıdır, işe bakarız iş midir, sonra söyleyene bakarız adam mıdır diye?”

Balyoz Darbe Planıyla gündeme gelen emekli General Çetin Doğan’la ilgili ilginç iddialar gündemdeki yerini koruyor. Duyunca hiç şaşırmadım.

Kanada’da yaşayan gazeteci Faruk Arslan, Çetin Doğan’ın Mason Bektaşi Mezhepçilerin lideri olduğunu ve Gölcük’te de 2 milyon kişinin fişlendiği Kozmik Oda’nın 1999 depreminde yıkıldığını yazdı. Arslan'a göre Hüseyin Kıvrıkoğlu suikastının arkasında da Çevik Bir bulunuyor..

İğrenç emellerine ulaşmak için Refahyol hükümetini nasıl yıktıklarını, 1 Mart tezkeresinin meclisten geçmesi için nasıl uğraş verdiklerini, 2 milyon kişiyi nasıl fişlediklerini, iç savaş çıkartacak planları nasıl hazırladıklarını, dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’na neden suikast düzenledikleri, Ecevit hükümetine nasıl baskı yaptıkları, baskı tutmayınca Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın Hastanesi’nde nasıl adım adım ölüme götürüldüğü, Çetin Doğan’ın Genel Kurmay Başkanı olması için ne oyunlar oynandığını.. daha bir çok konuda bilgiler veriyor… (Ayrıntılar; http://www.haberyenigun.com/icerik/8373-Cetin-Dogani-birde-ondan-dinleyin.html) adresinde…

Bütün bunlara rağmen, ortaya çıkan darbe planlarına değil de, “darbe planını kim sızdırdı” gibi alakasız konularla uğraşanlara bir anlam veremiyorum. İddialar araştırılır, gerçek değilse o zaman ülkeyi karıştırmak isteyenlerin izi sürülerek cezası verilir.

Elbette ki böylesine kapsamlı ve iğrenç planları kamuoyuna deşifre edenler, kimliklerini de gizleyecektir. Bundan daha doğal bir şey olamaz…

Siz asıl şuna odaklanın; hakkında darbe iddiası olanlar “adam mı?” ona bakın…

Gerisi çok da önemli değil…

***

Durmuş Ama Yerinde Duramamış

Eski Sağlık Bakanı, MHP Milletvekili Osman Durmuş, önceki gün TBMM’de gafların en çirkinini yaparak büyük bir kavgaya ve infiale neden oldu. AK Parti’ye olan kinini öyle bir kusmak istedi ki, “Peygamber” adını nerede ve niçin kullanacağını bilmeden ateistler gibi davrandı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir serzeniş olarak söylediği; “Eşim başörtülü diye GATA’ya giremedik” sözleri demokrasimiz için utanç verici iken, dalga geçerek “Başbakan peygamber ya GATA’ya almamışlar” diye dalga geçti.

Oysa her demokrat insan, her vicdanı olan insanın “Böyle saçmalık olmaz” diyerek GATA’nın uygulamasına tepki göstermesi gerekirdi.

Durmuş, MHP’de durmak istemiyor ama aslında tüm Müslümanların gönlünde de durmayacak gibi…

3 Şubat 2010 Çarşamba

Doğalgaz Bilmecesi

Birkaç yıl önce ağzımıza bir parmak bal sürdüler; Adıyaman’da “şanslı” sayılan iller gibi doğalgazla tanışacaktı. Havamız temiz bir hale gelecek, çocuklarımız kömürün saldığı zehirli dumanlardan etkilenmeyecekti. Ev hanımları, yeni yıkadıkları çamaşır ve perdelerine kömürün karasının bulaştığını görmeyecek, tüpçü peşinde koşmayacak hem ocakta, hem banyoda, hem de ısınmada doğalgazın keyfini sürecekti…

2008 yılının kış ayında Adıyaman’ın birçok mahallesi doğalgazla tanışacak, temiz enerjiyi, çok daha ekonomik şartlarda kullanabilecekti.

Öyle ki, bir evin bir aylık tüp giderini (bir adet düşünsek), 45 liradan bir yılda 540 lira ödüyordu. Buna banyo için ekleme yapmadan, kışlık kömür ihtiyacını da eklemeden tümüne birden 600-700 gibi bir ücret ödeyerek sahip olabiliyordunuz. Yani sadece mutfakta kullandığınız tüpün ücretiyle bir yılı çok rahat geçirmeniz mümkün…

Peki neden ağzımıza çalınan balın devamı gelmedi?

Bunu Akmercangaz Genel Müdürü Oğuzhan Soysal da merak ediyor.

Sayın Soysal göreve yeni başlamış.

29 Ocak Cuma günü bu köşede kaleme aldığım “Biz bu kente suskunluğu döşedik” başlıklı yazım üzerine nazik davetiyle doğalgaz çalışmaları hakkında biraz daha bilgi sahibi oldum ve kafamdaki soruyu ona da sordum.

-Adıyaman neden doğalgazla tanışmıyor?

Aslında Adıyaman doğalgazla geçen yıl Eylül ayında tanışmıştı. Hatta ilk aboneye gaz verilirken sembolik açılış da yapıldı. Ama sayı artmadı, 100’ü bir türlü geçemedi.

Peki vatandaş istese ne kadar aboneye gaz verebilir duruma gelindi?

Şu anda beş bin konutun önünde doğalgaz varmış. Talep geldiği takdirde 7 bin 181 daire doğalgazla tanışabilecek. Bu sayıya yılsonuna doğru 7 bin 500 daire daha eklenecek.

İşte işin can alıcı sorusu burada devreye giriyor. Doğalgaz çalışması vatandaşın kapısının önüne kadar geldiği halde neden doğalgazı döşetmiyor?

Vatandaşın Akmercan’a karşı bir güvensizliği olduğu gerçeği var. İki yıl önce gaz veremedi, şimdi de vatandaş “zamansız” gelen gaz için yüklü miktarda masraf yapmak istemiyor.

Belki gelecek kışa…

Bunda sayısı az olan iç tesisat firmalarının “fahiş” fiyatı da etken mi diye merak ettim.

Etken olduğu çok belli...

Çünkü başka illerde yaklaşık 3 bin lira istenen hizmete, Adıyaman’da “tutturduğu” şeklinde oluyormuş. Bu da 5 bin lira ile 7 bin lira gibi korkunç bir rakama mal oluyor. Fırsatçılığın bu kadarına da doğrusu pes diyorum.

Adıyaman’da Doğalgaz dağıtımının gecikmesinin bir diğer nedeni ise “Yapı Kullanma Ruhsatı”ymış…

Herkes biliyor ki, bugüne kadar gelen belediye başkanları Adıyaman’ın kanayan yarasına çözüm bulmadı veya bulamadılar.

Öyle ki Adıyaman’daki özellikle site tarzı yapılan konutların yüzde 80’inin “oturma ruhsatı” yok. Bunda gerekçe de “gerektiğinden fazla kat” yapma veya imarda bir türlü istenen değişikliği yapmamadır.

Bu nedenle vatandaş ne konutunu rahatlıkla satabiliyor, ne de konut alacaklar alabiliyor. Üstüne bir de “kooperatifleri” feshedemediklerinden boş yere her yıl kongre yapıp, aidat ödüyorlar. Kredi kullanılmayan bu konutlar, doğalgaz döşenmeme durumuyla da karşı karşıya kalmıştı.

Oğuzhan Soysal, göreve başladığında bürokrasiyi en aza indirmeye ve aslında “Adıyaman gerçeği”ni hayata geçirmeye çalışmış.

Abonelik için kişilerde sadece nüfus cüzdan fotokopisi, apartmanlar da ise bir de Yönetim Kurulu Kararı isteniyor. Bunun gerekçesi de “ortak kullanım”dan dolayı.

Yani sadece nüfus cüzdan fotokopinizle doğalgaza abone olabiliyorsunuz.

Vatandaş buna rağmen olmuyorsa o zaman abonelik bedeli fazladır?

Ona da bir çare bulunmuş…

Abonelik için 180 dolar + KDV ile 209 lira güvence bedeli, yani teminat alınıyor. Abonelik için de 6 taksit seçeneği üzerinde bir çalışma yapıyorlar.

Yazımı okuyanlar “sen onu bunu boş ver, bu bize kaça mal olacak?” diye sorarsa şunu söyleyebilirim; 212 doları 6 taksitle, 209 lira teminatı peşin vereceksiniz.

İç tesisata normal olarak 2 bin 750 lira gibi bir ücret ödemeniz gerekirken, ne yazık ki, -maalesef- Adıyaman’da anormal bir durum ve fırsatçılık söz konusu. Bu nedenle de yaklaşık 5 bin ile 7 bin arasında bir masrafınız olacak. (Siteler toplu olduğu için şanslı, komşu vilayetlere bakabilirler)

Bu arada müstakil evlerde dileyen kalorifer tesisatı döşemeyip, “Doğalgaz Sobası” da kullanabiliyor. Böylece masraf çok daha aza iniyor.

Ve gelelim benim asıl merak ettiğime…

-Oğuzhan Bey, Adıyaman’da kaç resmi kurum doğalgaza geçti. Resmi kurumların vatandaşa örnek olması ve güven vermesi gerekir?

Hiç…

-Nasıl yani, valilik, emniyet müdürlüğü, adliye, diğer kurumlar, hastaneler…

Yok, hiç birisi geçmemiş…

-Peki yasal olarak yüzde 10 ortak olan belediye?

O da doğalgaza geçmeyen kurumlar arasında yer alıyor.

Peki bu kentin hava kirliliği ne olacak?

Gelecek kış gelsin düşünürüz…

Belki o zaman doğalgazın bilmecesini çözebiliriz…
Naif Karabatak
3 Şubat 2010

Doğalgaz Bilmecesi

Birkaç yıl önce ağzımıza bir parmak bal sürdüler; Adıyaman’da “şanslı” sayılan iller gibi doğalgazla tanışacaktı. Havamız temiz bir hale gelecek, çocuklarımız kömürün saldığı zehirli dumanlardan etkilenmeyecekti. Ev hanımları, yeni yıkadıkları çamaşır ve perdelerine kömürün karasının bulaştığını görmeyecek, tüpçü peşinde koşmayacak hem ocakta, hem banyoda, hem de ısınmada doğalgazın keyfini sürecekti…

2008 yılının kış ayında Adıyaman’ın birçok mahallesi doğalgazla tanışacak, temiz enerjiyi, çok daha ekonomik şartlarda kullanabilecekti.

Öyle ki, bir evin bir aylık tüp giderini (bir adet düşünsek), 45 liradan bir yılda 540 lira ödüyordu. Buna banyo için ekleme yapmadan, kışlık kömür ihtiyacını da eklemeden tümüne birden 600-700 gibi bir ücret ödeyerek sahip olabiliyordunuz. Yani sadece mutfakta kullandığınız tüpün ücretiyle bir yılı çok rahat geçirmeniz mümkün…

Peki neden ağzımıza çalınan balın devamı gelmedi?

Bunu Akmercangaz Genel Müdürü Oğuzhan Soysal da merak ediyor.

Sayın Soysal göreve yeni başlamış.

29 Ocak Cuma günü bu köşede kaleme aldığım “Biz bu kente suskunluğu döşedik” başlıklı yazım üzerine nazik davetiyle doğalgaz çalışmaları hakkında biraz daha bilgi sahibi oldum ve kafamdaki soruyu ona da sordum.

-Adıyaman neden doğalgazla tanışmıyor?

Aslında Adıyaman doğalgazla geçen yıl Eylül ayında tanışmıştı. Hatta ilk aboneye gaz verilirken sembolik açılış da yapıldı. Ama sayı artmadı, 100’ü bir türlü geçemedi.

Peki vatandaş istese ne kadar aboneye gaz verebilir duruma gelindi?

Şu anda beş bin konutun önünde doğalgaz varmış. Talep geldiği takdirde 7 bin 181 daire doğalgazla tanışabilecek. Bu sayıya yılsonuna doğru 7 bin 500 daire daha eklenecek.

İşte işin can alıcı sorusu burada devreye giriyor. Doğalgaz çalışması vatandaşın kapısının önüne kadar geldiği halde neden doğalgazı döşetmiyor?

Vatandaşın Akmercan’a karşı bir güvensizliği olduğu gerçeği var. İki yıl önce gaz veremedi, şimdi de vatandaş “zamansız” gelen gaz için yüklü miktarda masraf yapmak istemiyor.

Belki gelecek kışa…

Bunda sayısı az olan iç tesisat firmalarının “fahiş” fiyatı da etken mi diye merak ettim.

Etken olduğu çok belli...

Çünkü başka illerde yaklaşık 3 bin lira istenen hizmete, Adıyaman’da “tutturduğu” şeklinde oluyormuş. Bu da 5 bin lira ile 7 bin lira gibi korkunç bir rakama mal oluyor. Fırsatçılığın bu kadarına da doğrusu pes diyorum.

Adıyaman’da Doğalgaz dağıtımının gecikmesinin bir diğer nedeni ise “Yapı Kullanma Ruhsatı”ymış…

Herkes biliyor ki, bugüne kadar gelen belediye başkanları Adıyaman’ın kanayan yarasına çözüm bulmadı veya bulamadılar.

Öyle ki Adıyaman’daki özellikle site tarzı yapılan konutların yüzde 80’inin “oturma ruhsatı” yok. Bunda gerekçe de “gerektiğinden fazla kat” yapma veya imarda bir türlü istenen değişikliği yapmamadır.

Bu nedenle vatandaş ne konutunu rahatlıkla satabiliyor, ne de konut alacaklar alabiliyor. Üstüne bir de “kooperatifleri” feshedemediklerinden boş yere her yıl kongre yapıp, aidat ödüyorlar. Kredi kullanılmayan bu konutlar, doğalgaz döşenmeme durumuyla da karşı karşıya kalmıştı.

Oğuzhan Soysal, göreve başladığında bürokrasiyi en aza indirmeye ve aslında “Adıyaman gerçeği”ni hayata geçirmeye çalışmış.

Abonelik için kişilerde sadece nüfus cüzdan fotokopisi, apartmanlar da ise bir de Yönetim Kurulu Kararı isteniyor. Bunun gerekçesi de “ortak kullanım”dan dolayı.

Yani sadece nüfus cüzdan fotokopinizle doğalgaza abone olabiliyorsunuz.

Vatandaş buna rağmen olmuyorsa o zaman abonelik bedeli fazladır?

Ona da bir çare bulunmuş…

Abonelik için 180 dolar + KDV ile 209 lira güvence bedeli, yani teminat alınıyor. Abonelik için de 6 taksit seçeneği üzerinde bir çalışma yapıyorlar.

Yazımı okuyanlar “sen onu bunu boş ver, bu bize kaça mal olacak?” diye sorarsa şunu söyleyebilirim; 212 doları 6 taksitle, 209 lira teminatı peşin vereceksiniz.

İç tesisata normal olarak 2 bin 750 lira gibi bir ücret ödemeniz gerekirken, ne yazık ki, -maalesef- Adıyaman’da anormal bir durum ve fırsatçılık söz konusu. Bu nedenle de yaklaşık 5 bin ile 7 bin arasında bir masrafınız olacak. (Siteler toplu olduğu için şanslı, komşu vilayetlere bakabilirler)

Bu arada müstakil evlerde dileyen kalorifer tesisatı döşemeyip, “Doğalgaz Sobası” da kullanabiliyor. Böylece masraf çok daha aza iniyor.

Ve gelelim benim asıl merak ettiğime…

-Oğuzhan Bey, Adıyaman’da kaç resmi kurum doğalgaza geçti. Resmi kurumların vatandaşa örnek olması ve güven vermesi gerekir?

Hiç…

-Nasıl yani, valilik, emniyet müdürlüğü, adliye, diğer kurumlar, hastaneler…

Yok, hiç birisi geçmemiş…

-Peki yasal olarak yüzde 10 ortak olan belediye?

O da doğalgaza geçmeyen kurumlar arasında yer alıyor.

Peki bu kentin hava kirliliği ne olacak?

Gelecek kış gelsin düşünürüz…

Belki o zaman doğalgazın bilmecesini çözebiliriz…
Naif Karabatak
3 Şubat 2010

Cemile bugün hasta!

Nihayet tahsil hayatının sonuna gelmiş, beklediği atama da gerçekleşmişti. Artık çiçeği burnunun hemen ucunda bir Aile Hekimi olarak memleketimin her bir yanına şifa dağıtacaktı.

Derken tayin emri geldi, Adıyaman’da herhangi bir sağlık merkezinde, her hangi numaralı Aile Hekimi olarak göreve başladı.

Hayatının en güzel ve en özel anını içine sindirdiğinden olmalı ki dün gibi hatırlıyordu. Heyecandan, soğuk havaya aldırmamış, beyaz önlüğünü sağlık merkezinde değil, evde giyinmiş, babacığının aldığı “külüstür” aracına da binerek sağlık merkezine varmıştı.

Kargalar henüz kahvaltı etmiş, vatandaş daha kuyruğa girmemişti. İçine sindirerek sağlık merkezinin dışına doyasıya baktı. Heyttt be! İşte burada insanlara şifa dağıtacaktı. Vatan, millet ondan hizmet bekliyordu.

Derken kapıdan içeriye girdi. Kocaman bir yerdi. Her göreve yeni başlayan gibi danışmadan Aile Hekimi numarasını söyleyerek odasını sordu, danışmadaki memur da tarif etti.

İşte koridorun tam sonundaydı…

Her sabah buraya gelecek, danışmadan geçip, koridorun sonuna gidecekti ve her akşam mesai bittiğinde de yorgun argın da olsa gönlü huzur içersinde evine gidecek, annesinin yaptığı yemekleri midesine indirecekti.

Hani daha yemek yapmayı da bilmiyordu, evlense ne yer ne içerlerdi ya orasını sonra düşünecekti.

Genç kızlığından beri “Doktor Hanım” hayali kurmuştu. Derdi unvan değildi, derdi hizmetti.

Odasına yaklaştığında kapının hemen yanındaki koltuklarda (bir zamanlar banktı, şimdi koltuk oldu) orta yaşlarda, üç Anadolu kadını gördü. Hasta olup, sıra bekledikleri halde ellerindeki şişlerle örgü örüyorlardı. İmrendi tabii. Bu nasıl bir sevgiydi, bu ne hamaratlıktı…

Odasına girdi, hemşire hanım, ilk kez gördüğü Aynur’a “Doktor hanım hoş geldiniz, günaydın” dedi.

Demek gerçekmiş, Doktor Hanım olmuş…

Aynur da “Günaydın, hemşire hanım” diyerek günün en güzel gülücüğünü yollayarak samimiyetini gösterdi.

Hemşirenin de içi ısınmıştı…

“Sırada bekleyen gelsin hemşire hanım” dedi ama henüz bekleyen yokmuş, mesai birazdan başlayacakmış.

Doktor Aynur, “Yok hemşire hanım, kapıda üç kadın vardı” deyince hemşire umursamaz bir tavırla, “Ha onlar mı?” dedi..

Ne demekti, “ha onlar mı?” böyle kabalık olur muydu?

O da umursamadı. Nasılsa sırası gelen içeri girip, derdini anlatacak, o da derdine derman olmaya çalışacaktı.

Ve derken ilk hastası geldi…

Doktor Aynur, sabırla hastasını dinledi, muayene etti, ilacını yazıp “15 gün sonra kontrole gel” demeyi de unutmadı.

Sonra ikinci hasta, üçüncü hasta, ellinci hasta, doksanıncı hasta…

Üff be! bu millet hasta mı, hastalık hastası mı belli değil.

Öğle arası yemek molası verdiğinde üç kadının aynı şekilde örgülerini ördüklerini ve iştahla da sohbet ettiklerini gördü. Kadınlar Doktor Hanım çıkınca ayağa kalkıyor, odasına gireceğinde de yine ayağa kalkarak yüzlerindeki tebessümle selam veriyorlardı…

Mesai bitmiş, muayene bekleyen hasta kalmamıştı. Hemşire hanım Doktor Aynur’a mesainin bittiğini söyleyip, izin istedi. Doktor Aynur da toparlanıp çıktı. Kapının hemen yanına kurulmuş örgü ören üç kadın da toparlanıyordu…

Doktor Aynur, üç kadına tebessümle selam verip, sağlık merkezinden çıktı…

Sabah yine erkenden mesaisine gelen Doktor Aynur, kendisinden önce üç kadının muhabbete kilitlenerek örgülerini ördüklerini görüp, bir kez daha şaşırdı.

Hani erkek doktor olsaydı “bunlar kadın doktora muayene olmak için bekliyorlar” diyecekti ama kendisi de kadındı…

Neyse önemsemedi odasına geçti.

***

Aradan 15 gün geçmişti…

Artık işine alışan Doktor Aynur, hastalarla da yakın dostluk kurmayı başarmıştı. Kontrole gelenleri tanıyor, ilk kez muayeneye gelenleri de iyice bir muayene ederek onlar üzerinde güzel bir etki bırakıyordu.

Ama kafası da sürekli örgü örüp, muhabbet eden üç kadındaydı…

Bunlar kimdi, neyin nesiydi, neden bekliyorlardı?

Bir gün hemşireye sordu…

Hemşire, o kadınların her sabah gelip, akşam gittiklerini söyledi.

Muayene olmuyorlar mıydı?

Hemşire şimdiye kadar onların muayene olduğunu görmemişti. Eee o zaman ne diye sağlık merkezine geliyorlardı?

Baktı ki hemşire önemsemiyor, o da önemsemedi ve sormamaya karar verdi.

Her sabah geldiğinde üç kadınla selamlaşıyor, onlar da “tebessümle” karşılık veriyor, bazen de “Günaydın doktor hanım” diyorlardı.

Derken zamanla sohbet de etmeye başladılar.

Ama Doktor Aynur, onların neden beklediğini hiç öğrenemedi.

Ta ki o güne kadar…

O gün mü?

Anlatacağım canım, çatlamayın…

Doktor Aynur, her zamanki gibi mesaisi henüz başlamadan sağlık merkezine geldi. Odasına doğru yaklaştığı anda bir anda şok geçirdi. “Yanlış mı geldim” diyerek önce koridora, sonra kapısına baktı, doğruydu…

O zaman burada neden üç kadın değil de iki kadın vardı?

Artık çatlayacaktı, sormazsa olmazdı.

“Günaydın kızlar” diye gülücükler saçarak selam verdi.

“Günaydın Doktor Hanım” dedi iki kadın…

“Hayırdır, bugün bir eksiğiniz var.”

“Sorma Doktor Hanım, Cemile bugün hasta”

“Eee hastaysa bana geleydi, muayene ederdim”

“Yok evde istirahat ediyor.”

Doktor Aynur’u aldı bir merak, nasılsa muayene başlamamıştı, iki kadının yanına oturdu ve sordu.

Cemile, Feride ve Ayşe adlı üç kadında yoksulmuş. Kocalarının pek bir işi yokmuş. Eve alınan odunla ancak akşam sobaya üç beş atabiliyorlarmış. Gün boyu evde soba yanıp, israf olmasın diye sıcak olan sağlık merkezine geliyorlarmış. Üçü de kafa dengiymiş, yıllardır aralarından su sızmazmış.

Doktor hanım, “Eee tamam da, Cemile hasta olduğunda neden gelmedi?” diye haklı olarak sordu.

Feride atıldı, “Doktor hanım, hani Cemile hasta ya, işyerinden izin aldı, biz de verdik…”
Cenk Gülen
3 Şubat 2010

1 Şubat 2010 Pazartesi

Yolun sonu görünmesin

Cuma günü Adıyaman’da iki intihara teşebbüs haberi ajanslara düştü. Birisi Gerger ilçesine bağlı Nakışlı köyünde 21 yaşındaki M.B. adlı genç kız, diğeri Adıyaman’da Azikan köyünde ikamet eden Alaattin B. Adlı henüz 11 yaşında bir çocuk. Genç kız, tarım ilacı içerek, 11 yaşındaki Alaattin ise iple hayatına son vermek istemiş.

Bir insanı “kendi hayatını bitirmeye” neler sebep olur diye herkes gibi ben de merak ediyorum. Bu iki olay aslında birazcık da olsa ipucu veriyor. Genç kız, babası tarafından sürekli dövüldüğünü, çocuk ise (muhtemelen) bunalıma girerek intihar ettiği belirtiliyor. (Daha hayatı tanımamış bir çocuk nasıl bunalıma girer o da ayrı bir konu…)

Ancak, babası tarafından sürekli dayak yiyen,

Eşi tarafından dövülen,

Yakınları tarafından darp edilen,

İstemediği kişiyle evlendirilen,

İstediği kişiyle hayatını birleştirmeye izin verilmeyen,

Sevdiğini alamayan,

Kötü yola sürüklenen,

Kötü yoldan alayım derken hayatı bir başka şekilde karartılan,

Töre diye kendi uydurdukları saçma sapan kurallarla hayatı karartılan genç kızlar, minicik yavrular…

Kendi hayatına son verme elbette sadece bu şekilde olmuyor.

Ekonomik nedenlerle çıkmaza sürüklenenler, hayattan zevk almayanlar, psikolojik rahatsızlığı olanlar ve daha neler neler…

***

Bir günde iki intihara teşebbüs haberi gelince, bir yılda kaç intihara teşebbüs, kaç intihar vakıası var diye de merak ettim.

İl Emniyet Müdürlüğü’nden aldığım bilgiler pek de iç açıcı değil.

2009 yılı içerisinde 268 kişi intihara teşebbüs etmiş.

Bunun 180’i bayan, 88’si erkek…

Yine bunlardan 59 bayan ve 26 erkek 18 yaşın altında…

268 intihara teşebbüs vakıasının 12’si gerçekleşmiş, yani ölümle sonuçlanmış. Bunlar da 18 yaş üstü 6 erkek, 6 bayan.

268 intihara teşebbüs vakıasının 256’sı kurtarılmış.

Peki bu insanlarımız nasıl intihara teşebbüs ediyor?

Çoğunluğu ilaç içerek…

Öyle ki, intihara teşebbüs vakıasının neredeyse tamamına yakını ilaç içerek bu dünyadan elini eteğini çekmek istemiş; bu sayı 244.

7 kişi asma suretiyle hayatına son vermeye çalışmış.

7 kişi ateşli silahlarla ölümü denemiş.

Bir kişi ise yüksekten atlamak suretiyle hayatına son vermeyi denemiş.

19 kişi kesici aletlerle kendisine zarar vermiş.

***

Hepsinin tek tek hikâyesini dinleme şansım olsa çok daha net bilgilere ulaşacağımız kesin ama bu şansım şimdilik yok.

Buna rağmen de yaşadığımız ortamda kimin, neden hayatına son vermek istediğini, onları böyle bir fiile zorlayan sebepleri tahmin etmek güç değil.

Ekonomik nedenlerle hayatını sonlandırmak isteyenleri bir yana bırakırsak, çoğunluğu aile içi şiddet, cinsel istismar ve bir kısmı da “önemsenmeme” şeklinde olacağı açıktır.

Hangi gerekçeyle olursa olsun, insanların kendi hayatına son vermesi kadar acı bir durum olamaz.

Ama bunun bir çözüm olmadığı da yaşayanlarca biliniyor.

İntihara teşebbüs edip, kurtulanlar “nasıl yanlış yaptıklarını” çok daha net anlayabiliyorlar.

Hayatı bize armağan eden yaratan, ne zaman sonlanacağına da karar verendir aynı zamanda.

***

Sebep ne olursa olsun, hayatına son verince sorunlar çözülmüyor…

Sadece sorunları bir başkasına havale edip, kaçıp gitmiş oluyorsun.

Diyelim ekonomik çıkmazla birisi hayatına kıydı.

Geride kalan eşinin, çocuğunun, yakınlarının, sevdiklerinin ne yapacağını, bundan sonraki hayatını nasıl idame ettireceklerini hesaplamadığı veya önemsemediği açıktır.

Sırf kendisi kurtulsun diye veya “onuru” ayaklar altına alınmasın diye çok daha vahim bir yola girdiğini anlamadan bu dünyadan göçüp gitmektedir.

Bu da kalanların hayatını cehenneme çevirmektedir.

Ekonomik nedenlerin dışındakilerin tamamına yakınının “aile içi şiddet” veya “cinsel istismar” olduğu da hemen hemen kesin gibi.

O zaman ailelere çok daha fazla iş düşüyor.

Çocuğunuzu, eşinizi, kardeşinizi ölüme göndermeyin…

Ona yaşadığı süre boyunca hayatını zehir edip, hayatına son verdikten sonra da boş yere ah vah etmeyin.

İnanın yolun sonunun görünmemesi daha güzel. Böylece mücadele etme azmin daha fazla oluyor, böylece hayat anlam kazanıyor ve insan olduğunun farkına varıyorsun.

Yolun sonunu kendin belirlediğinde, sadece yoldan çıkmış oluyorsun, kurtulmak mümkün değil.

O zaman canımız gibi sevdiklerinize hayatı zehir etmeyin.

Olmaz demeyin, canına kıydığında sizin canınız daha çok acıyacaktır, bundan emin olun…
***
Bir teklif:

Adıyaman Üniversitesi’nde alanında uzman birçok sosyolog veya psikolog akademisyen var. Adıyaman’da 2009 yılında 268 kişinin neden hayatına kıymak istediği araştırılmalı. Böylece ailelerin, insanlarımızın veya hükümetin yanlışları ortaya yere konmalı. Bu sayı bana göre korkunç.

2010 yılının sonunu da korkunç bir rakamla bitirmeyelim…

***
Takdir-i İlahi

28 Şubat 2008 tarihinde Güne Bakış Gazetesi’nde yazdığım “Savcılar nerede?” başlıklı yazımdan dolayı o tarihlerde Adıyaman’da görevli olan şimdi Erzincan Cumhuriyet Savcısı Kerem Uçkan bana “hakaret” davası açmıştı.

Takdir-i İlahiye bakın ki, ben davadan beraat ettim.
Bana hakaret davası açan Uçkan ise, Adıyaman’da iken polislere hakaretten yargılandı, sanık konumuna düştü ve şimdi dava sonuçlandı o mahkûm, ben suçsuz…

Bizim buralarda “etme bulma dünyası” da derler ya…

Naif Karabatak
1 Şubat 2010

Kaval Darbe Planı

-Çok kıymetli ve bir o kadar da önemli omuzu kalabalık arkadaşlarım. Yeni darbe planımızın tanıtımına hepiniz hoş geldiniz.

-Hoş bulduk da sanki önceki darbe planlarını hayata geçirdik de şimdikini de geçirelim?

-Sen sus, bozgunculuk yapma. Niye 1960’da, 1980’de, 1997’de ağabeylerimiz yapmadı mı?

-Onlar önce darbe yaptı, sonra planlar kamuoyuna yansıdı. Biz elimizi neye atsak Taraf Gazetesi manşetten veriyor. Sanki gazetenin manşetini belirlemek için plan yapıyoruz.

-Aramızda münafıklar var. Herkes bizim gibi vatansever olsa günde üç öğün darbe yapar, sırayla devletin başına geçeriz.

-He yav ne güzel olur, Cumhurbaşkanı Çetin derler bana da, hey anam be sen ne evlat doğurmuşsun!

-Niye lan! Bizim anamız manda yavrusu mu doğurmuş?

-Yok yani dedim ben cumhurbaşkanı olursam. Sen olunca da sana deriz. Önce ben olayım.

-Dersi, pardon darbeyi kaynatmayın. Şimdi darbe planımıza isim bulalım, sonra kaos planımızı devreye sokar, sonra da görev taksimi yaparız.

-Olmaz ben ney taksimi isterim.

-Ben de kanun taksimi.

-Yok ya kaval taksimi daha iyi.

-Başlarım sizin taksiminize de, Beyoğlu’nuza da. Şimdi darbemize isim bulalım. Ben “Balyoz” olsun diyorum.

-Yok o çok sert olur.

-İyi ya, milletin beynini dağıtırız.

-Milletin beyni dağıtılırsa millet kalmaz, biz kime cumhurbaşkanlığı yapacağız. Cumhuru kaybetmeyelim, şöyle light bir isim bulalım.

-O zaman da Nonoş Darbesi yaptığımız sanılacak.

-Bak Nonoş Darbesi çok güzel bir isim, bana uyar.

-Zaten senin bozuk olduğunu anlamıştım, çekil sen öteye karizmamızı çizdirme.

-Bence “Kafes” olsun. Milleti kafese alır, bir güzel benzetiriz analarını ağlatırız valla.

-Yahu ben size milletin anasını ağlatmayın diyorum, yoksa biz kime hava atacak, kime işkence edecek, kimi sürüm sürüm süründüreceğiz?

-Sen de haklısın. Millet sağlam olmalı ki zevkle işkence edelim.

-Tamam buldum…

-Ne buldun, çay da kahvaltıda yenir mi?

-Yok ya darbemize isim buldum, “Kanun Darbesi” yapalım, hem görev taksimi yaparken de “Kanun Taksimi” yapmış oluruz, nasıl fikir ama.

-Senin gibi aptaldan başka ne beklenir ki, kanun darbesiymiş, peh. Biz kanunları çiğneyeceğiz, bu da bize kanundan bahsediyor.

-O zaman Klarnet Darbesi olsun, hepimiz zurna gibi adamız zaten. Boy desen bizde, post desen bizde.

-Ben derim ki “İşkence Darbesi” olsun, nasılsa işkence edeceğiz. Gerçekçi olur.

- O zaman “Vahşet Darbesi” yapalım da ne kadar vahşi olduğumuzu yedi cihan duysun.

-Bana uyar, benden vahşi kim var?

-Yok ben derim ki canımız ciğerimiz ABD’miz için hiç değilse light bir isim bulalım.

-Yahu Nonoş dedik kabul etmediniz, o zaman romantik bir şey olsun.

-Tamam “Sarıkız” olsun.

-Ne o, ineğe aşık olmaya mı başladın, sapıklığını biliyorduk da hayvanlardan haberimiz yoktu. Yoksa sen İnek Şaban mısın?

-Buna kimse yok diyemez, Ayışığı olsun. Hani sabaha karşı darbe yapacağız ya.

-O zaman Tan Darbesi olsun.

-Ne o Tan Gazetesi’ndeki cıbıldakları özledin zahir, Seher Darbesi olsun daha iyi.

Yok, Kaval Darbesi olsun.

-O ne ya?

-Yav ben çocukluğumda köyde koyun güderdim. Dağlara çıktığımda kaval çalardım. Nostalji yaşadım birden, içim ezildi. Yüreğime bir sızı düştü. Gelin Kaval Darbesi yapalım.

-Ne yani sen şimdi Anadolu çocuğu musun?

-Evet, ne olmuş?

-O Anadolu çocuğu da biz şey çocuğu muyuz?

-Karıştırmayın, Anadolu çocuğu darbe yapmaz. Darbeciler Anadolu’dan çıkmaz. Biliyorsunuz bütün darbecilerin kanı….

-Ne yani bozuk kanlı mıyız?

-Yok ya bizim kanımız kırmızı onu diyecektim.

-Ha o başka…

-Ama Kaval Darbesi’ni tuttum. Sen Anadolu çocuğusun ama demek ki bozulmuşsun. Biz de darbeye senin belirlediğin ismi veririz böylece darbecilikte çığır açarız. Evet arkadaşlar darbemizin ismi tamam; Kaval Darbesi. Şimdi görev taksimine geçiyoruz.

-Tam şey gibi oldu, üstü kaval, altı şişhane…

-Ben kanun taksimi isterim.

-Ben de ney taksimi.

-Başlarım sizin taksiminize, ben cumhurbaşkanı olacağım.

-Ben de başbakan.

-Ben de Maliye Bakanı, hani her gün toto oynarım, loto oynarım, Milli Piyangodan şaşmam. Sonracığıma borsa da dans eder, repoda vals yaparım. Rüşvet alıp vermekten de sicilim kabarık. Bana Maliye Bakanlığı yakışır.

-Olsun be! Nasılsa devletin içini boşaltacağız.

-Sen de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan ol.

-Niye ya ben kadın mıyım?

-Değilsin de, sen daha iyi anlarsın, hani Nonoş Darbesi demiştin ya.

-Ya ne alaka, bakanlıkla kadınlığın alakası var mı, ben Milli Eğitim Bakanı olacağım.

-O sonra. Önce Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan oluyorsun, sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na atlıyorsun.

-Yok ben olmam, hemen bu darbe planını da Taraf Gazetesi’ne valizle götürürüm.

-Vay ispiyoncu vay, vay köstebek vay, vay bilmem ne vay. Demek şimdiye kadarki güzelim planları sen götürüyordun?

-Ne yani beni cumhurbaşkanı yapmıyorsunuz. Ben cumhurbaşkanı olmadıktan sonra ne yapayım o darbeyi?

-Oğlum senin omzunda kaç yıldız var, yıldızın kadar konuş.

-Darbe yaptıktan sonra yıldıza ne gerek var. Çağırırım terziyi, binlerce yıldızı takar bana.

-Şimdi ben sana iki yumruk çakacağım, yüzünün ortasında takılı kalacak. Böylece binlerce yıldızı görürsün.

-Amanın ben kaçayım, Taraf’a gidiyorum….

-Aha gitti. Yarın Tarafın Manşeti belli oldu, bizim bir darbe daha suya düştü.

Taraf Gazetesi: “Nonoş Olmadı, Kaval Darbesini Açıklıyoruz!”


Cenk Gülen
1 Şubat 2010