27 Ocak 2010 Çarşamba

Usanacak Zaman Bulamazsınız…

Türkiye’de sürekli bir şeyinde koşmak, sürekli hak aramak, sürekli demokrasi istemek veya sürekli “olumsuz” veya “olumlu” şeyleri gündeme taşımak bazen bıkkınlık getiriyor, insanlar usanıyor…

Taraf Gazetesi’nin son yıllarda ortaya attığı darbe planları, iddialar, belgeler de ilgililerde panik ve korku, vatandaşın bir kesiminde ise bıkkınlık yaratmaya başladı.

“Ne yani, TSK’da bazı komutanların işi gücü yok, bulmaca çözme yerine darbe planı mı hazırlıyorlar?” diye sormaya başladılar.

Daha önce yaşanan örneklerini gören sağduyulu insanlar ise, “darbe heveslisi, cunta meraklısı” insanların her dönem olabileceğini çok iyi biliyordu.

Ve yine biliyordu ki, halkın silahını halka doğrultmak isteyenler ne olursa olsun vatan hainiydi…

Çünkü, kanunların verdiği yetkiyi, kanunların sağladığı imkanları vatandaşa tehdit unsuru olarak kullanmaya hiç kimsenin hakkı yoktu, olmaz da…

Sizin silahlı bir kurumda çalışmanız, size bir üstünlük sağlamaz.

Bir memurun rüşvet alması ne kadar onurluysa, bir askerin veya polisin silahını amacı dışında kullanması da aynı onur içerisinde değerlendirilmeli.

O zaman mafyaya gerek yok, eline silahı alan kamu görevlileri vatandaşın cebini boşlatsın.

Elinde silah olanın darbe hakkı varsa, elinde silah olanın her türlü melaneti işleme hakkı da var demektir.

O zaman usanmak boşuna…

Yarın “kendi kendinizi yönetme” hakkınız elinizden alındığında, usanacak zaman da bulamayabilirsiniz.

Çünkü, en kötü sivil idare, her zaman en iyi askeri idareden daha iyidir.

Darbeyle ülke yönetiminin başına geçerek, insanlığı, onuru, şerefi, kanunları, yasaları ve her türlü değerleri ayaklar altına alanların, bırakın ülke yönetmeyi, üç koyunu güdemeyecek kadar basiretsiz olduklarını 27 Mayıs’ta da gördük, 12 Eylül’de de, 28 Şubat’ta da…

Sivil idare, kötü de olsa “yanlışlarını özgürce söyleyip” kendilerine çeki düzen vermelerini sağlayabiliyorsunuz…

Sivil idareyi beğenmediğinizde, verdiğiniz yetkiyi bir sonraki seçimde alabiliyorsunuz.

Yine beğenmediğinizde, görevi kötüye kullandıklarında, suiistimal yaptıklarında, rüşvet yediklerinde, devletin imkânlarını yandaşlarına veya yakınlarına peşkeş çektiklerinde yargı yolu açık, gerekirse dokunulmazlıklar bile kaldırılabiliniyor…

Ama cuntada, darbelerde böyle bir hakkın yok…

Konuşmaya bile hakkın yokken, sorgulamak veya soruşturmak hakkın mı olacak?

Darbe dönemlerindeki insanlık dışı işkenceleri, akıl almaz ve haince yönetimleri, halka yapılan zulmü görmeyenler, yaşamayanlar için beğenmediği partiyi darbeyle değiştirme hevesi çok kolay…

Çocukça bir oyun…

Ama ölümüne bir oyun…

***

Türkiye’de olağandışı şeyler oluyor…

Kafası esen darbe planı yapıyor…

Kendi dar dünya görüşüne göre -asıl tehdit olan kendisiyken- “iç tehdit” olarak algıladığı masum insanları fişliyor…

Camilere bomba koymayı hayal ediyor…

Tutuklayacakları isimleri not defterine bir güzel yazıyor…

Yağcı ve yağdanlıklardan ne kadar faydalanıp, sonra bir köşeye atacağının hesabını da yapıyor…

Denizaltını patlatıyor, minicik yavruları katletmeyi hayal ediyorlar…

Onların hayali bile vahşice, insanlık dışı…

Onların rüyası bile kendi halkını yok etmeye yönelik…

Onlar rüyasında bile “Allah” diyenlere dünyayı zindan etme var…

Ve biz ortaya dökülen darbe planlarında, tartışmalarında, sorgulamalardan, mahkemelerden usanıyoruz…

Ne istiyoruz o zaman?

Birileri, ülkenin geleceğini karartsın, milletin anasını ağlatsın diye mi bekliyoruz…

İnanın demokrasiye hiç bu zamanki kadar ihtiyacımız olmamıştı.

Halktan başka demokrasiyi savunacak bir kurum veya kuruluş olamaz.

Halk, kendi iktidarına, kendi kendini yönetme hakkına, kendi meclisine, kendi insanına sahip çıkmadıktan sonra kötü niyetli ve vahşete meyilli insanların hazırladığı planlar bu ülkede eksilmeyecektir.

Herkes haddini ve görevini bilmeli, kendi halkını tehdit eder tarzda da konuşmamalıdır.

Kim kimi tehdit ediyor?

Sana yetki veren kim?

Maaşını nereden, kimin vergisinden alıyorsun?

Sıkıyorsa darbe heveslilerini temizleyin de hepimiz kurtulalım…

26 Ocak 2010 Salı

Sosyal Belediyeciliği Sel Aldı

İki türkücü, bir şarkıcı seli önleyemedi
Sosyal Belediyeciliği Sel Aldı

Adıyaman, son bir haftadır aşırı yağan yağmur nedeniyle sıkıntılı günler geçiriyor. Her gece evinin, sokağının, caddesinin veya bahçesinin suyunu boşaltmak zorunda olan vatandaş, iki gündür içecek su bile bulamıyor ve belediye, “Sosyal Belediyecilik” yaptığını söylüyor. Görünen o ki, sosyal belediyeciliği sel alıp götürdü, geri de getirir mi bilinmez.

Adıyaman, belki de son yılların en yağışlı mevsimini son bir haftada yaşadı. Metrekareye düşen yağış miktarı hayli fazlaydı. Belki daha fazla sel olmasını birkaç yıl önce yapılan yağmur suyu kolektörleri önledi ama bu bile Adıyaman’ın sağanak yağışa yelken indirdiği gerçeğini gizlemez.

Adıyaman Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, göreve geldiğinde söylediği slogan “Biz Sosyal Belediyecilik Yapacağız” idi.

Doğrusu Adıyaman’ın “Sosyal Belediyecilik” yönü eksikti ve bu eksik doldurulacaktı. Şarkıcı gelecek, türkücü gelecek, tiyatro sahnelenecek, konser verilecek, fuarlar açılacaktı. Bütün bunlara Adıyaman’ın ihtiyacı vardı, hem de susamışçasına…

Nedense “Sosyal Belediyecilik” dendiği halde, sosyal belediyeciliğin hayata geçirileceği mekânlar bir türlü yapılmadı; ne konferans salonu, ne parklar, ne bahçeler, ne kültür merkezi, ne otogar, ne de başka şey…

Bütün bunlar gereksizdi herhalde…

Sosyal Belediyeciliği, sosyal mekânlar olmadan da yürütebilirdik pekâlâ…

Peki, Sosyal Belediyecilik yaparken, belediyeciliğin asli görevlerine ne oldu derseniz, işte orası biraz karışık.

Adıyaman, yıllardır hizmete susamıştı, kente yeni hiç bir şey yapılmamış, işsizlik almış başını gitmişti. Belediye’den beklenen yeni cazibe merkezleri, yollar, kaldırımlar, alt yapı eksikliğinin giderilmesi, su ihtiyacının karşılanması, Atatürk Barajı’nın pislikten arındırılması, yaşanabilir mekânlar oluşturulması ve istihdama yönelik girişimler yapmasıydı.

Sosyal Belediyeciliğe takılı kalındığından olsa gerek ki, çok güzel kilitli parke yollar, kaldırımlar, birkaç yeni yolun dışında yatırım yapılmadı.

Olağandışı her yağmurda sel geldi. Her yağmur yağmada sular çamura dönüştü. Suların dinlendirileceği havuz bile yapılmadı.

Ve asıl acı olan 29 Mart 2009 tarihinde yeniden seçilen Necip Büyükaslan’ın adeta köşe bucak basından kaçması, belediye olarak hiçbir yeni iş veya yatırım yapmamasıdır.

Görünen o ki, Sosyal Belediyeciliği, 2010 yılının Ocak ayında sel alıp götürdü. Geri getirir mi bilinmez ama yüzde 50 oy alan bir belediyenin kente karşı sorumluluklarının olduğu da unutulmamalıdır.

Ve yüzde elli, ikinci dönem “yatılsın” diye verilmedi.

Naif Karabatak
27 Ocak 2010

Size bir şey olmasın da…

Birkaç gündür televizyon haberlerinin ağırlıklı konusu “donuyoruz!”a endeksli. Öyle ki, neredeyse 45-60 dakikalık haber bülteninin tam yarım saati soğuğa ayrılmış durumda. Oysa 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen, cami bombalama, insanları fişleme, tutuklanacakların isimlerinin bile belirlendiği Balyoz Planı hararetli şekilde tartışılıyorken…

Hangi kanalı açsanız soğuk, donuyoruz, kar var, yollar kapalı, hayat felç oldu…

Muhabirin kurgusuyla havanın nasıl soğuk olduğu, karın nasıl yağdığı, yolların nasıl kapandığı, araçların nasıl mahsur kaldığı, nasıl kaydıkları, nasıl çarpıştıkları, nasıl aracın buzunu temizledikleri, nasıl ısıttıkları, suların nasıl donduğu anlatılıyor ve felaket tellalı gibi “çok daha soğuk günler geliyor” diye de halka yeni bir korku salınıyor.

Evet hava soğuk…

Mevsim kış, havanın sıcak olmasını beklemek mümkün değil.

Çocuklar da bilir ki, kış gelince hava soğuk olur…

Hava soğuk diye çalışmamak da olmaz, ekmek aslanın midesinde artık. Hem soğuk, hem çalışacaksın, hem de soğuğu sıcağa çevirecek yakıt tüketeceksin.

Evinin ısıtma sistemi iyi olan için çok sorun yok.

İşyeri de ısıtmalıysa değme keyfine.

Ne var yani yolda gelirken veya giderken üşüyeceksin…

Tahmin ettiğiniz gibi haber bültenlerini kaplayacak derecedeki soğuk haberler, çoğunlukla İstanbul’la ilgili…

Ankara’yla ve Marmara’yla…

Bunun dışındakiler kimsenin umurunda değil.

Gündeme almaya bile gerek yok, nasıl gündeme girecek ki, kim çekecek, kim haber yapacak, kim bölgeyi gezecek?

Doğu, Güneydoğuyu düşünen yok.

Yolu olmayan ve olmayan yolu da karla kaplı olan, at sırtında bile gidilmeyen, hastan olduğunda sağlık kuruluşuna ulaştıramayan, ambulansın olmadığı, araçların çalışmadığı, paranın bir anlam ifade etmediği yerler…

Bütün bunlarla ilgili bilgi yok.

Haklarını yemeyelim, yarım saatlik soğuk haberin arasına sıkıştırılmış bir şekilde “doğuda birçok köy yolu ulaşıma kapandı” denilerek geçiştirilir.

Çünkü bunu haber yapacak kimse de yoktur.

Yolu kapandı, ne zaman açılır belli değil.

Kapalı olan yol güzergahlarında yaşayan insanlar ne yer, ne içer, nasıl geçinir, hasta olunca nasıl tedavi olur, bütün bunlar da yok.

Ekmek var mı, su akıyor mu, sebzesi, meyvesi temin ediliyor mu, sırtına giyinecek paltosu, üstüne çekecek organı, sobasına koyacak odunu var mı kimin umurunda…

Türkiye’yi İstanbul ve Ankara’dan ibaret sananların bir hastalığı bu aslında…

Sadece soğuk havada değil ki?

Hak için de böyle, hukuk için de böyle, demokrasi için de böyle…

Darbe gelse iki kentin nüfusuna kıyasla etkilenecek insan sayısı doğu ve güneydoğuda daha fazla…

Çünkü sağ olsunlar medyamız yaptıkları yayınlarla hepimizi vatan haini diye gösteriyor…

Vatanseverler(!) de zaten ETÖ’cü…

Bazıları yerli, bizse zenci…

***

Boş verin medyamız üşümesin yeter…

Oralarda cebi şişkinler, sanatçılar, siyasetçiler var, onlar üşümesin yeter…

Nasılsa “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete”

Soğukta görev yaptıracak adam mı yok?

Nasılsa buraların insanı soğuğa alışkın…

Doğulu ve güneydoğulu üşümez, acıkmaz, hastalanmaz, ihtiyacı olmaz, demokrasi istemez, insan haklarına ihtiyacı yoktur…

Varsa yoksa İstanbul, varsa yoksa Ankara…

Paranın kaymağı orada, parasızlık burada…

Derman orada, dert burada…

Bolluk orada, yokluk ve sefalet burada…

Milli gelir orada, milli sefalet burada…

Orada da “sefalet” çeken varsa da bölgemiz gibi onlar da göz ardı edilir.

Birkaç istisnası hariç, deprem bu tarafta olur, heyelan bu tarafta, çığ bize gelir, erozyon bizdedir…

Yol bizde yoktur, su bizde, sosyal imkânlar bizde kıttır, hayatı yaşamak bizde zordur…

O nedenle iki güzide kentimize bir şey olmasın…

Bu kadar sorumsuz, bu kadar bencil, bu kadar duyarsız ve benmerkezci bir medya dünyanın hiçbir yerinde yok.

Elbette İstanbul, Ankara Türkiye’nin kalbi gibi…

Orada yaşayan insanlarımız, bu ülkenin tüm illerinden gitme. Yani aslında Türkiye’nin fotokopisi oralarda…

Onlar da üşümesin, bizler de…

Onların da başı ağrımasın bizim de…

Ne olur yani, gözünüzü, objektiflerinizi, mikrofonlarınızı bu tarafa da çevirseniz…

Hani belki soğuk buraları da etkiliyordur…

Soğuktan başka sıkıntılarımız da vardır, kim bilir ya da kimse bilmez mi?
Naif Karabatak
27 Ocak 2010

25 Ocak 2010 Pazartesi

Tatbikat niçin yapılır?

Dünyanın her yerinde tatbikatların yapılış amacı, gerçek vuku bulduğunda yanlışa düşmemektir. Kelime manası itibariyle askeri bir tabir olsa da, hayatın her alanında kullanılan önemli bir denemedir de…

Tatbikat, askeri deyimde “Asker birliklerini savaşa hazırlamak amacıyla, arazi üzerinde yapılan geniş ölçüde savaş denemesi, manevra.” şeklinde anlaşılır.

Ancak “yangın tatbikatı” veya “afet tatbikatı”nı da sayabiliriz.

Bütün bu tatbikatlar, gerçeği olduğunda acemilik çekmemek, her şeyin normal seyrinde gitmesini sağlamak adına yapılır. Amacı dışına çıkılmaz.

Yani bir kamu kurumunda yapılacak yangın tatbikatında, valiyi esir almak, belediye başkanını kurşunlamak veya herhangi bir camiyi kundaklamak gibi akıl dışı senaryolar üretilmez, üretenleri de tımarhaneye tıkarlar…

Depreme karşı alınacak önlemleri belirlemek, deprem olduğunda görevlilerin ne yapacağını denemek ve varsa aksaklıkları tespit etmek amacıyla da tatbikat yapılır.

Yine deprem tatbikatında da, tıpkı yangın tatbikatı gibi işi organize edenler bir senaryo yazar.

Senaryo da, kimin sedye taşıyacağı,

Kimin müdahale edeceği,

Aracı kimin kullanacağı,

Hangi hastaneye gidileceği,

Doktorların kim olacağı,

Hemşirelerin ve hastabakıcıların kimlerden teşekkül edeceğine dair en ince ayrıntılar düşünülür ve tatbikata başlanır.

Ancak tatbikat olmadan önce de vatandaş uyarılır; bunun bir tatbikat olduğu duyurulur ve halkta panik olmaması sağlanır.

Senaryoda en ince detaylar hesaplanır ama hiçbir deprem tatbikatında da ilin valisini öldürmeyi, belediye başkanını rehin almayı, emniyet müdürüne suikast düzenlemeyi veya cami, okul, kışla bombalamayı hedefleyecek kadar akıl dışı şeyler yazılmaz, yazanlar da tımarhaneye tıkılır…

***

Geçen haftadan bu yana ülke gündemine giren Balyoz Darbe Planı için taraflar “o bir tatbikat senaryosuydu” dediler…

Gerçeği neydi, ondan bahsetmediler…

Hatta Genel Kurmay Başkanlığı da sitesinden yaptığı yazılı açıklamada, “Bu Plan Seminerine ilişkin olarak ortaya atılan iddiaları, aklı ve vicdanı olan hiçbir kimsenin kabul etmesi mümkün değildir.” diyerek böyle bir senaryoyu kabul etti.

Ama katliamları olması gerektiği gibi elinin tersiyle itti.

Ama şunu da ekledi; “Söz konusu Plan Semineri, Genelkurmay Başkanlığı 2003-2006 yılları Tatbikatlar Programında bulunmaktadır.”

Gerekçesini de şöyle açıkladı; . “Plan Seminerinin gayesi, dış tehdide ilişkin olarak hazırlanan Harekat Planlarını geliştirmek ve ilgili personelin eğitimlerini sağlamaktır.”

***

O zaman iddialar gerçek…

Yani böyle bir tatbikat senaryosu var…

Öyleyse başa dönelim ve sorumuzu soralım…

Bu nasıl bir tatbikat ki, içinde cami bombalama oluyor, masum insanları katletme yer alıyor?

Bu nasıl bir tatbikat ki, yeni bir hükümet kuruluyor, bakanlar atanıyor, il valileri bile belirleniyor?

Hatta “bizden” gazetecilerle, “bizden olmayan” gazeteciler bile ayıklanıp, tutuklanacakların adları veriliyor, propagandaya alet edilecek piyon gazeteciler de belirleniyor.

Bu nasıl bir tatbikat ki, katliamı yapacak subaylar tek tek isimlendiriliyor, pimi kimin çekeceği dahi yer alıyor?

Bu tatbikat, “darbe tatbikatı” mı yoksa bizzat darbe planı mı veya personelin dış düşmana karşı eğitimini sağlamak mı?

Eğer öyleyse “kendi insanını katlederek” nasıl bir eğitim alınmış olacak?

Meşru bir hükümete karşı düzenlenecek bir eylemle hangi dış düşman özdeşleştirilecek?

Ses kaydında “milli birlikten” bahsedilirken, kendi insanını öldürenlerle nasıl bir birliktelik kurulacak?

Cevap veren olur mu bilmem ama bu bir senaryo mu, tatbikat mı, gerçeğin kurgulanması mı?

Balyoz planında adı geçen baş aktör olarak gösterilen Eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın internete düşen ses kaydında, bunun bir tatbikat değil, bizzat uygulama olduğu fikrini güçlendiriyor.

Kafasını bir yere çarpıp, bütün düşünme yetisini kaybetmiş birisi ancak bu kadar alçakça bir plan hazırlar.

Anlamadığım, Genel Kurmay Başkanlığı, 7 yıl önce hazırlanan ve her satırı hıyanet kokan böyle bir planı neden savunma gereği duyuyor?

Hazırlayanlar hainse cezasını çekmeli, iddialar yalansa da “yalan” olduğu söylenmeli.

“Tatbikat” denilerek geçiştirileceği sanan varsa yanılıyor.

Çünkü tatbikatın ne olduğunu ve senaryosunda kendi insanı öldürme gibi bir bölümün olmayacağını bilecek kadar akıl ve izan sahibiyiz…

Tatbikatı geçin, senaryoyu bir yana bırakın başka ne var siz onu söyleyin?
Naif Karabatak
26 Ocak 2010

Banu Avar’ın Komplo Takıntısı

Geçen hafta içinde Gazeteci-Yazar ve Televizyon Programcısı Banu Avar Adıyaman’a gelmişti. GAP Gazeteciler Birliği’nin davetiyle ilimize gelen Avar, hem konferans verdi, hem de kitaplarını imzaladı. Konferansa ilgi hayli yoğundu, öyle ki her kesimden, her görüşten insanlar Sayın Avar’ı pür dikkat izledi.

Konferansını genel olarak beğendim ama Sayın Avar’ın çok fazla komplo takıntısı olduğunu ve bunun da “batı düşmanlığı”na dönüştüğünü, “batının iyi yanını alıp, kötülüğünü kendilerine bırakmayı” bile düşünmeyecek kadar batı düşmanı olduğunu gözlemledim. Bu yazımda da Sayın Avar’ın “komplo takıntıları”na değineceğim.

Konferansının ağırlıklı konusu Türkiye üzerinde oynanan oyunlar, yöneticilerimizin belirlenmesi ve kafalarının yıkanması, lionslar, rotaryenlar, masonlar, komplo teorileri, halkı uyutma için yapılanlar, planlar, projeler, gizli ilişkiler, karanlık ellerdi...

Ancak Banu Avar’ın bütün komplo teorileri, batılıların halkımız üzerindeki niyetiyle ilgiliydi. Nedense darbe girişimleri, iğrenç planlar, cami bombalamalar, denizaltında minicik yavruları katletme niyetleri, yerden fışkıran silah ve mühimmatlar, faili meçhuller, işkenceler.. ve daha birçok şey yoktu...

Doğrusunu söylemek gerekirse Banu Avar’ı uzun süredir takip eden ve programlarını da severek izleyen birisiyim. Konuşması da “milli” duyguları kabartan, “biz neymişiz be abi!” dedirten cinsten...

Öyle ki, bir anda “Adriyatik’ten Çin seddine” hayaline bürünebilirsiniz ama bunun içinde demokrasi var mı, insan hakları var mı, hak ihlalleri nerede, darbeleri kimler yapıyor? gibi soruların cevabını bulamazsınız.

Bulduğunuz cevap, Amerika ve Avrupa ülkelerinin Türk halkını uyutmak için ortaya koyduğu plan ve projelerden başkası değil. Kültürümüzü, inancımızı ve değerlerimizi çürütmek için batılıların medyayı nasıl kullandığı, hazırlanan dizi, program ve filmlerle neler yaptığını öğrenebiliyorsunuz. Çünkü bütün bunlar bir komplo teorisinin hayata geçmesidir.

Bunun için izdivaç programları var, bunun için kadın programları var, bunun için ahlak dışı dizler ve filmler var, bunun için yemekteyiz gibi nimeti ve değerlerimizi hiçe sayan programlar var...

Ama bunun için de bizim elimizde kumanda denen bir alet var...

Hayatım boyunca komplo teorilerine gülüp geçen birisiyim. Gerekçem ise “biz kukla değiliz, onlar ortaya bir şey koydu diye yutmak zorunda olmadığımızı” bildiğimdendir...

Yoksa biz Cumhuriyet Mitingi düzenleyenlerin, finanse edenlerin cumhuriyet diye bir kaygılarının olmadığını, aslı gayelerinin halkın geleceğini karartmak, darbelerle insanları mahkum etmek, ülkeyi, kışlaya çevirmek olduğunu çok iyi biliyoruz ve o nedenle “Cumhuriyet Mitingi” denince “Darbe Mitingi” olarak algılıyoruz ve muhataplarımızın asıl niyetini ve gerçek yüzünü çok net görüyoruz...

Televizyonda kültürümüzü, inancımızı ayaklar altına alan dizileri, filmleri kimse bize zorla izletmiyor, beğenmeyenin kumandanın tuşuna basıp değiştirme şansı var. Böylece ortada bir komplo varsa geri tepilmesi bizim elimizde...

Kendi halkına hakaret eden gazetelere para verme zorunluluğumuz yok, bize hakaret eden televizyonun kulağını bükmek boynumuzun borcu...

Ama illa da izleyen varsa kendi bileceği iş.

Bunun komployla momployla alakası yok; bunun direkt insanların bilinçlenmesiyle, dostu düşmanı tanımasıyla ilgisi var.

Banu Avar, konuşmasında hem komplo teorilerine değindi ve bir de özelleştirme ve onun getirdiği mağdur insanlardan bahsetti.

Tekel işçilerini söyledi mesela...

Ben de katılıyorum...

Ama nedense uzun zamandır Ankara’da eylemde bulunan Tekel işçileri üzerinde oynanan oyunlardan bahsetmedi...

Kimler “kışkırtma” amaçlı destek veriyor, kimler yürekten destekliyor, kimler “sırf eyleme devam etsinler” diye maddi katkı sağlıyor?

Keşke bunlardan da bahsetseydi.

Mesela Ergenekoncuların nasıl finanse ettiklerinden de bahsetseydi...

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin www.add.org.tr sitesinde Tekel işçilerine maddi destek topladığını söyleseydi ve bunu babasının hayrına(!) istediğinden bahsetseydi...

Battaniye ve iç çamaşırı yardımının da ADD’den geldiğini not düşseydi...

Ve bu yardımların bir komplonun parçası olmayıp, tıpkı darbelere verilen destek gibi insani(!) olduğundan söz etseydi...

Özelleştirmelerle ülkeyi parsel parsel satıldığını söyleyip, milli duyguları kabartmak çok kolay ama bu güne kadar o kurumları iflas ettirerek bu günlere getirenler kimlerdi onu da söyleseydi; Sümerbank’ı iflas ettiren, Çimento’nun içini boşaltan, Tekel’i bitiren, tütüne kota getiren kimlerdi ve bu süreç ne zamandan beri, niçin hayata geçirildiğinden de bahsetseydi...

Doğru olan özelleştirmelerin bir kısmını AB istiyor, bir kısmını IMF, bir kısmını Amerika ama çoğu da rantabl olmadığı gerekçesiyle özelleştiriliyor.

Söylenecek söz ise; “ne yapıyorsanız yapın ama işçileri mağdur etmeyin” olması gerekirken, her bir tarafımız komployla çevrilmişçesine insanları psikopat haline getirmenin ne alemi var doğrusu anlamıyorum.

Uyanık olalım, demokrasiyi sekteye uğratmak isteyenlere, kültürümüzü, inancımızı, özümüzü kaybetmemize neden olan dizi, program ve filmlere, gazetelere tavrımızı gösterelim ama köşe bucak komplo var diye de hayatı kendimize zehir etmeyelim, demek daha mantıklı değil mi?

Çünkü onlar ne planlarsa planlasınlar, Allah’ın da bir hesabı olduğu gibi bizim de elimizde güç var...

Sayın Avar, “Balyoz Eylem Planı” ağzıyla “bağımsızlıktan” söz edeceğine, “halkın kendi kendini yönetme hakkını elinden almaya çalışan”lara yönelik de bir çift laf edebilseydi…

Ama edemedi, kendi deyimiyle “kurgulandığı şekliyle” geldi ve konuştu…


Naif Karabatak
25 Ocak 2010