21 Ocak 2010 Perşembe

Ben almayayım, istemez…

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, dün emeklilerin yüzünü güldürecek(!) yeni bir müjde daha verdi. Buna göre bütçe imkânlarını zorlayarak, emeklilerin şartlarını daha da iyileştireceklermiş…

Yıllardır siyasilerin belli sloganları vardır. Bunlar üzerinden siyaset yaparlar, her defasından da “tutmadığı” bilinmesine rağmen vatandaş kanardı/kanıyor da…

İşin ilginci, bunu söyleyen iktidar-muhalefet fark etmeden alkışı alıyor, bunu oya tahvil ediyor…

Yıllarca “benim işçim!” lafı henüz ağzından çıktığında “hurra!” diye alkış alanlara karşılık, şimdi de “benim işçim” deyip alkışı alabiliyorlar. Aradan geçen kırk yılda hiçbir şeyin değişmemiş olması nasıl bir şey anlayamıyorum.

Ardından “benim köylüm!” sözü geliyordu, sonra “benim emeklim!” diye farklı bir kesme hitap ediliyor ve hepsinde de yaralı olanlar basıyor alkışı, basıyor mührü ve oyunu veriyordu…

Tütüne kota getirenler, “tütün” dediğinde, ardından “kota” lafını söylediğinde “kotayı yükselteceğiz” şeklinde algılanıp, alacağı desteği alıyor…

Oysa tütüne kota getirenler de aynısı, tütünü siyasi malzeme yapanlar da…

Sonra “şehitler üzerinden” siyaset yapanlar ortaya çıkıyor. Çözümsüzlükten nemalananlar, şehit kanından siyaset yapanlar, anlamsız savaşı durdurmak için kılını bile kıpırdatmayanlar şehit cenazelerinin baş aktörü olabiliyor.

“Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları altında ölen şehitlerin cenaze namazı kılınıyor ve nedense halk mezarlığına defnediliyor, sonra da bir diğer şehit haberi bekleniyor…

Esnafın durumu her zaman kötü olduğundan “esnaf kan ağlıyor” sloganı çok iyi tutuyor ve alıyor alkışı, alıyor desteği…

Özelleştirmeleri gündeme getirenler, en çok özelleştirme yapanlar, işçilerin mağduriyetinden en çok nemalananlardır aynı zamanda…

Ama her seferinde de bu oyun tutuyor, nasıl oluyorsa…

Birileri işçileri satar, işletmeleri peşkeş çeker ama mağdur edilen, ekmeğiyle oynanan işçileri istismar ederek oya tahvil etmeyi planlarlar…

Yerelde de aynı…

Bir önceki seçilmiş kişi kendi yapamadığı her şeyi, bir sonrakinin yapmamasını eleştirir. “Şimdiye kadar neredeydin, sen neden yapmadın?” diye soran olmaz çünkü…

En çok yolsuzluk yapanlar, en çok yolsuzluk suçlamasında bulunanlar arasından çıkması da ilginç…

Belki de “çalınacaksa ben çalarım kardeşim” mantığı güdülerek, her şeyi kendisinin alması gerektiğine inanıyordur.

Ne olursa olsun cumhuriyet tarihi boyunca siyasiler, vatandaşın neye meyilli olduğunu bilip, onu siyasi malzeme yapmışlar.

Ve ne yazık ki hepsinde de siyasiler kazanmış, vatandaşın sorunu, sorun olarak kalmaya devam etmiş.

Farklı şekilde yapanlar ortaya çıksa da, yaşanan deneyim, “yine mi?” dedirtiyor…

Lafı nereden nereye getirdiğimi düşünmeyin, sonuçta hepsi bizim sıkıntımız ve hepsi de siyasilerce yıllardır siyasi malzeme olarak kullanılıyor, yutan yutuyor…

Şimdi de Tekel çalışanları gündemde…

Şehit cenazeleri, analar ağlamasın, terör bitsin, herkes kendini ifade edebilsin, herkes özgür olsun, darbe yapan çıkmasın, yargı tarafsız olsun.. gibi farklı kesimlerde farklı algılanan ama toplumun esas sorunu olan konular…

Bir de tabii ki emekliler…

Yıllardır emekli maaşları erimekten toz olup uçmak üzere…

AK Parti hükümeti 7 yıldır “emeklilerin maaşını düzeltmeyi” planlıyor. 7 yıldır “emekli maaşları arasındaki uçurumu önlemeyi” de ciddi ciddi düşünüyor.

Bu düşüncesini geçen ay hayata geçirdi, sonuç hüsrandı…

Çünkü ortadaki uçurumu kapatmak, sanıldığı kadar kolay değildi.

500 lira maaş alan emekliyle, 2 bin lira maaş alan emekli vardı. Aradaki uçurumu kapatmak için birisine fazladan bin beş yüz lira ödemek demekti ki, bu mümkün değil.

Ama emekli umdu…

“Aradaki farkı kapatacağız” sözünden bunu anladı.

Ve bir beklentiye girdi…

Eline 63 lira ile 120 lira arasında bir ücret farkı geçti/geçecek…

Ha 60, ha 120…

Kimin derdine çare olacaktı?

Olmadı ve emekliler hükümete küstüler…

Sesi çıkmayan yığınlar olarak bilinen emekliler, yine çocuklarına muhtaç oldu, yine aybaşını getirememenin sıkıntısıyla doldu taştı.

Şimdi de yapılanın yanlış olduğu kavranmış olmalı ki, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yeni bir düzenlemeyle uğraşıyor…

Bu düzenleme kaç yıl sürer bilinmez ama emeklilerde bir umut daha belireceğine şüphem yok.

“Maaşlar arasındaki uçurum kalkacak”

Ne kadar güzel bir söz, muhalefet de buna sarılabilir…

Nasılsa sadece söz olarak kalacak…

Yıllardır emekliler için kılını kıpırdatmayan ve aslında bu sürece gelmesinde payı olan muhalefet ise aslan kesilip, emeklilerin zam artışlarının komik olduğunu söylemedi mi?

Bizler de “hakkımızı savunuyor” diye düşünüyoruz…

Bu devran hep böyle mi gidecek?
Naif Karabatak
21 Ocak 2010

19 Ocak 2010 Salı

Ağca ve Sır Perdesi

Türkiye’de bugüne kadar çok önemli suikastlar oldu. Birçok değerli insan bu suikastlarda hayatını kaybetti, bazıları kıl payı atlattı ve bütün bu suikastlar gizemini korudu.

Birisi hariç…

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979 tarihinde suikast sonucu öldürüldü. Tetiği çeken el olarak Mehmet Ali Ağca gösterildi.

Sıkıyönetim süreci olduğundan pek de adil bir yargılama olmadan “gözetim süresine” bile gerek görülmeden içeri tıkıldı.

Sonra “çok iyi korunan” cezaevinden, “çok iyi korunanlar” tarafından kaçırılan Mehmet Ali Ağca, bir süre sırra kadem bastı.

O tarihlerde henüz “nam salmamış” olan, daha sonra Susurluk kazasıyla gündemimize girecek Abdullah Çatlı tarafından kaçırıldığı söylendi.

Daha sonra da Susurluk’un Ergenekon’la bağlantıları ortaya dökülmeye başlandı.

Sonra söyleyeceğimi önceden söyleyeyim; Ergenekon aydınlatılırsa Abdi İpekçi ve Papa suikastı da aydınlatılmış olur…

Türkiye’deki büyük suikastların başı sayılacak Abdi İpekçi cinayetinin neden gerçekleştirildiği, ne diye öldürüldüğü hep meçhul kaldı.

Bir tek elle tutulur söylem, Taha Kıvanç’tan gelmişti. Diğer adıyla Fehmi Koru, Abdi İpekçi’nin de içinde bulunduğu mason locasından birinin Türkiye'ye yapılan silah kaçakçılığı ile ilgileri olduğunu bulmuş, bu yüzden de öldürülmüştü.

Bu ne kadar doğrudur çözülemedi ama aksi bir şey de ispatlanamadı.

Çünkü konuşmayan ama şov yapmayı iyi bilen bir tetikçi, bir aktör vardı ortada…

Ağca, yurtdışında sırra kadem basmışken, birden bire 13 Mayıs 1981’de Papa II. Jean Paul’e başarısız bir suikast düzenledi.

Yakalandı, İtalya’da hapis yattı, Papa kendisini affetti.

Sonrası ise malum…

31 yıldır cezaevinde yatan Mehmet Ali Ağca, her dönem ülkenin gündemine girmeyi başardı.

Kendisi içeride, görüntüsü ve demeçleri dışarıdaydı.

Bazen Mesih, oldu, bazen aktör oldu, bazen tetikçiydi, bazen deli bir âşık, bazen masum bir mahkûm…

Ama her seferinde ülkenin gündemindeydi.

Sadece bizde değil, bütün dünyanın pür dikkat izlediği popüler bir mahkûmdu.

İyi korunuyor, sağlığına dikkat ediliyor, çıktığında ne diyeceği merakla bekleniyordu.

Doğrusu diğer suikastçılara göre sempatikti de…

Katildi, belki azılı bir katildi ama medyanın gündemde tutmasıyla, deli dolu konuşmaları, kendisini olduğundan farklı gösterme gayretleriyle sempatik bir hali de vardı.

Hele üzerinden hiç çıkarmadığı “mavi kazağı” tam bir imajdı onun için. Tıpkı pop star gibi…

Bütün bunlar onun suçsuzluğunu değilse de, “bu kadar da yatılır mı?”ya getiriyordu…

Derken 2006 yılında serbest bırakıldı.

Henüz özgürlüğün tadını alamadan “pardon, yanlış hesaplamışız” denilerek tekrar tutuklandı ve o tarihten düne kadar da cezaevindeydi…

Bu kadar uzun süre mahkûm olanların “askerliği” tartışmalı olduğundan, benzer örneklerine de bakarak, “askerlik yapmayacağı” söylenmesine rağmen, önceki gün “askerlik” sürprizi geldi…

Psikolojik olarak askerlik yapmaya elverişli olmadığına dair rapora rağmen, “onay eksikliği” yeniden rapor alma veya askerlik yapmaya kadar iş götürüldü…

Birileri Ağca’yı “özgür” bırakmak istemiyor yorumlarına neden olduysa da, sevk edildiği GATA’da “askerliğe elverişli değildir” raporu yeniden verildi.

Şimdi özgür…

Hepimiz kadar ama bizden farklı olarak onun ne diyeceği, ne yapacağı, hangi kanala çıkacağı, hangi gazeteye demeç vereceği, hangi dizide oynayacağı, hangi filmde rol alacağı hep gündemi meşgul edecek…

Büyük paralar dönecek, birbirleriyle yarışan medya ve film şirketlerinin köşe kapmacasına tanık olacağız. Elbette ki dış ülkelerden de yarışa katılanlar olacak.

Kısaca Mehmet Ali Ağca, 31 yıllık mahkûmiyetini paraya, şana, şöhrete çevirmenin her türlü yolunu bulacak. 21 yaşında işlediği bir suç nedeniyle hapse düşmüş, tam 52 yaşında serbest kalmıştı. Kaybolan yılların telafisi gerekti, şimdi o yapılacak…

Peki bütün bunlar iki suikastın aydınlatılmasını sağlayacak mı diye soranlara cevabım, asla aydınlatılmayacak…

Mehmet Ali Ağca, gazetelere demeç de verse, televizyonlarda günlerce söyleşi de yapsa, dizi de çevirse, belgesele hayatını da oynasa, filmlerde rol de alsa hep bir tarafını eksik bırakacak…

O iyi bir aktördü…

Gençliğinin baharında eline tutuşturulan silahı sıkacağı hedefe yöneltti ve tetiğe bastı…

Ondan sonrasında da silahı eline verenleri gizleme misyonunu üstlendi…

Ağca’nın ağzından çıkacaklarla her iki suikastta aydınlanmayacak…

Ta ki Ergenekon adıyla devam eden mahkeme sonuçlanmayana kadar…

Veya şöyle diyeyim, Abdullah Çatlı’nın eline silah verenler bulununca, Mehmet Ali Ağca’nın eline silah verenler de ortaya çıkar.

Çok bilinmeyenli bir denklem değil aslında ama işin içinden çıkmak zor…
Naif Karabatak
19 Ocak 2010

17 Ocak 2010 Pazar

Türkler Katliam Yapmaz

Uzun bir süredir ülkemizin baş ağrısı 1915 olaylarıdır. O tarihte herkese göre farklı şeyler oldu. Kimi Türklerin katliam yaptığını söyledi, kimileri Ermenilerin Türkleri katlettiğini iddia etti.

Sonuçta her iki tarafınki de iddialardan ibaretti ve asla belgelenemiyordu. Belgeleyenler ise “gerçeği yansıtmıyor” diye kabul görmüyordu.

Türkiye uzun süre “Ermeni soykırımı” iddiaları gündeme geldikçe başına “sözde” kelimesini ekleyerek kamuoyuna duyurdu. Ermeniler de krizi nüksettikçe iddiayı gerçekmiş gibi ortaya sürdü, fırsat bulduğu her ülkede sesini duyurmaya çalıştı.

Zaman zaman içimizden çıkan aydınlar 1915 olaylarına değinip, atalarımızın hatalar yaptığını söyleyince kıyametler koptu; Türkler asla katliam yapmazdı…

Kıbrıs olaylarında, Kürt isyanlarında, Dersim katliamında hep “atalarımız asla katliam yapmamıştır”dan öteye bir şey dillendirilmedi.

“Katliam yapıldı” diyenler “kötü çocuk” oldu, “katliam yoktur” diyenlerinse insanları aydınlatacak delilleri geçersiz bulundu.

***

Ezanı Türkçe okutanlar, Kur’an okuduğu için ipte sallandırılanlar, camileri buğday ambarı yapanlar, kanundan yıllar önce yazılan şapka kitabı nedeniyle darağacına gönderilen İskilipli Atıf Hocalar, önce ceza, sonra hüküm veren İstiklal mahkemeleri ve daha neler neler, hep görmezden gelindi, yokmuş gibi algılandı veya komik gerekçelerle örtbas edilmeye çalışıldı.

Kendi başbakanını asan deyyusların olduğu bir ülkede, faili meçhuller görmezden gelindi. Her darbede darağacına gönderilen, işkence edilerek hayatı karartılanlar gizlendi. Bunun için “terör örgütü” bile kurmayı göze alan gözü dönmüşler hiç eksik olmadı.

Doğrusu her millette, her devlette ve her inançta kişilerden iyi de vardı, kötü de…

Kati bir şekilde “bizden kötü adam çıkmaz” demek “bizden kötü adam eksilmez” demekten farksızdı.

Türklerden de kötü adam vardı, Ermenilerden de, Yunanlılardan da, Fransızlardan da…

Ama bütün bunlardan çok iyi adamlarda vardı, hatta adam gibi adamlar da…

Tarihin karanlığına gömülüp, bütün bir milleti suçlamak yerine, kim nerede hata yapmışsa, hatayı kabullenip özür dilemek daha makbuldür.

Elbette ne 1915 olaylarını, ne de başka iddiaların gerçek olup olmadığını gündemime almayacağım.

Bütün bunları tarihçilere bırakmak en iyisi…

***

Benim garibime gidense televizyon haberlerinde izlediğimiz tüyler ürperten görüntüler, üçüncü sayfa haberleri…

Testereyle kız doğrama haberleri…

İki küçük çocuk kavga etti diye koca iki aşiretin acımasızca bir birini katletme derecesindeki kavgaları, yaşlı adama atılan kocaman taşla yere düşmesi, minicik bir yavruya silah sıkan gözü dönmüşler…

Bir kentte otopark yüzünden çıkan kavgada yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesi, yaralanması…

Spor diye yapılan bir maçta izleyicilerin ortalığı savaş alanına çevirmesi…

Demokratik bir şekilde yapılması gereken bir seçimde tarafların birbirlerini acımasızca dövmesi, sövmesi, hakaret etmesi, sandalyelerin, masaların havada uçuşması, döner bıçaklarının acımasızca sağa sola sallanması…

Kendi görüşüne aykırı bir yazı kaleme aldı diye bir yazarın acımasızca katledilmesi, dövülmesi veya sürülmesi…

Çöpe atılan çocuklar, mendil sattığı için acımasızca dövülen, işkence edilen bedenler, minicik yavrulara tecavüz eden gözü dönmüşler…

Aynı siyasi partide görev yapanların en ufak anlaşmazlıkta bir birlerini acımasızca dövmeleri, silah sıkmaları, belki de öldürmeleri…

Minibüsçülerin, pazarcıların yer kavgalarının katliama dönüşen görüntüleri…

Gözü dönmüşçesine sağa sola saldıranlar, acımasızca kurşun yağdıranlar, keserle, döner bıçaklarıyla, silahlarla öç almaya çalışanlar…

Bütün bu görüntüler ülkemizden…

Yani Türk milletinden veya Kürt milletinden ya da Çerkezlerden, belki de ülkemizde yaşayan başka dine veya millete mensup olanlardan…

Hiç kimse “bizim millet katliam yapmaz” dememeli, bizim milleti bu hale neler getirdi ona bakılmalı…

Geçen geçmiştir; belki atalarımız hata yaptı, belki atalarımıza hata yaptılar.

Peki bugünlerde olanlar neyin nesi?

Kafes eylem planıyla kalabalık bir öğrenci topluluğunu havaya uçurmayı kurgulamak nasıl bir duygunun ürünü?

Darbe planlarıyla koca bir milletin geleceğini karartmayı göze almak nasıl bir makam hırsı?

Her ülkede zalimler de vardır, mazlumlar da…

Her millette şerefsizler de vardır, şerefi için mücadele eden de…


Önemli olan hangi milletten, hangi dinden olduğunuz değildir.

Önemli olan ne kadar adam olduğunuzdur, gerisi sizin şeref payenizdir…

***

Biz “Ezel”den Beri…

Televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde “Ezel Kanal Değiştirdi” diye haberler var. Ezel nedir, kanal değiştirdiyse ne olur, önceden hangi kanaldaydı, şimdi nereye geçti?

Dizi çöplüğü haline gelen televizyonlarda, ilgi alanına girmemiş bir dizinin kanal değiştirmesinin kocaman şekilde haber olması çok ilginç. Kuşkusuz her dizinin meraklısı var. Dizi izlemeye vaktim ve tahammülüm olmadığından olmalı ki, Ezel’in kanal değiştirmesi beni hiç etkilemedi. Zaten biz ezelden beri hür doğduk hür yaşarız. Hangi çılgın kanalımızı değiştirir şaşarız…
Naif Karabatak
18 Ocak 2010