15 Ocak 2010 Cuma

İnsan Bildiği İşi Yapmalı

Türkiye, 1987’dan sonra çok kanallı televizyonlarla tanıştı. Yayın tekelini elinde bulunduran TRT’ye çıkmak için kırk dereden su getirildiğinden ülke olarak doğrusu hazırlıksız yakalandık. Her programa çıkarılacak konuk bulunamıyor, programı yönetenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Sonra çabuk adapte olduk…

TRT’den yetişenler özel kanalları sırtlayanlardı aynı zamanda…

Üniversitelerde akademik kariyerini ispatlamış yorumcularla, kalemi güçlü yazarlar tartışma programlarının aranılan ismi haline geldi.

Çok geçmeden bazıları “gına” getirmeye başladı, izleyiciyi sıktı. Kendilerini yenileyemediklerinden yüzleri de, fikirleri de eskimeye başladı.

“Ekran manyağı” olmayanlar bu süreçte kârlı çıktı.

Çıkılması gereken programlara çıkılıyor, ulu orta her yerde ekrana çıkmak için kırk takla atmıyor, kimseye yağ yakma gereği duymuyorlardı…

Buna mukabil, “her konuda uzman” olanlar da yok değildi. Siyasette, ekonomide, dış politikada, sanatta, magazinde, komplo teorilerinde... hasılı her alanda kendisini uzman görenler vardı…

Belki de böylelerinin “dayısı” çoktu; dayısı olanlar aynı zamanda ekrana çıkanlar oluyordu.

Çok geçmeden iş düzene bindi….

Her kanalın “aranılan ismi” artık çok daha fazlaydı.

Farklı fikirler ekrana çıkmaya başlayınca dinozorlar kenara çekilmeye başladı.

Sonra “zamanı geldiğinde ekrana çıkanlar” türedi…

Diyelim ülkede bir deprem oldu, “felaket tellalları” ile “bir şey olmazcılar” arasında sert tartışmalar yaşandı. Ekran ekran gezmeye, her kanalda da benzer şeyleri söylemeye başladılar.

Ve derken Ergenekon diye bir operasyon yapıldı, ezber bozacak bilgiler ortalığa saçıldı.

Ve hemen ekranlarda “uzmanlar” doluşmaya başladı.

Darbe söylentileri, kirli planlar, yerden fışkıran silahlar da gündeme girince bu defa “emekli askerler” hayatı boyunca susmanın hıncını alırcasına ekranları parsellemeye başladılar.

Bir tarafta yazarlar, akademisyenler ve kadrolu gibi “emekli askerler” görünmeye başladı.

Bazısı mevcut TSK yönetimini eleştirdi, bazısı “TSK asla hata yapmazcı” bir yaklaşım sergiledi ama kadrolu konuk olmaktan da kendilerini alamadılar.

Kuşkusuz sivil yorumcular gibi kimi askerl yorumcular da bu sürede çok katkı sağladı, işini iyi yapanlar, özü sözü bir olanlarla tanıştık…

Ama işin şovunda olanlarda vardı elbet…

Ekrana çıkmak demek, o işi iyi yapıyor demek değildir.

Her ekrana çıkan ekranın hakkını veriyor da değildir.

Bazıları “ekran manyağı”, bazıları “reklâm” peşinde, bazıları da “ekranın getirisini” kullanıyordu.

Bu hem siviller, hem asker emeklileri, hem de akademisyenler için geçerli.

İşini iyi yapanlarsa her dönemde söyleyecek sözü olanlardı.

Bilgisi, görgüsü, kabiliyetiyle ekran başındaki insanlara bir şey verme derdinde olanlar da vardı.

Reklâm peşinde koşanlar, ekranın getirisini kâr hanesine yazmak isteyenler ve şaklabanların ise şov gibi bir derdi vardı.

Çıkacak ekrana, bir yerlere mesaj gönderecek, “bak ben sizdenim” diye haber yollanacak, ya işi kapacak, ya da “aferin be!” diye sırtı sıvazlanacak…

O da çocukça bir sevinç duyacak…

Hiç ekran sevdam olmadığından, doğal olarak ekrana çıkanların halet-i ruhiyelerini anlamakta da zorlanıyorum.

Vardır bir hikmet demek ki…

Aslında bu kadar “uzman” insanın olduğu bir ülkenin şimdiye büyük denen ülkelerden çok daha ileride olması gerekirdi.

Bilimde, teknolojide, yeniliklerde, imarda, şehirleşmede hatta demokraside hep önde olması gerekirdi.

Ama demek ki ekrana her çıkan “uzman” değil, “şov” yapan çoğunlukta. Bu da şaklabanların ekranları kirlettiği gerçeğini gözler önüne seriyor…

Önceki akşam Ülke TV’de Bıçak Sırtı programını yapan Ersoy Dede’nin iki konuğu vardı…

Birisi Gazeteci-Yazar olan sevgili dostum Mehmet Metiner, bir diğeri de emekli Hava Tuğgenerali Ramiz İlker’di…

Tartışma programını izleyenler, Sayın İlker’in “seviye sorunu” olduğu hissine kapıldılar. Bir yerlere mesaj vermek için kılıktan kılığa gireyim derken saçmalamaktan öte bir şey yapmıyordu.

Ve o zaman bir kere daha “biz bu insanlara mahkûm muyuz?” dedim.

Kim bu Ramiz İlker, ne yapmış, hangi başarısı ortada, neyi irdeliyor, hangi konuda uzmanlığı var, hangi konuda kime ne gibi bir katkısı olacak, insanların ufkunu nasıl açacaktı?

Bağırmaktan, suçlamaktan, hakaret etmekten ve insanları kendisinden küçük görmekten başka bir şey yapmıyordu, yapamazdı da. Kapasitesi kadar konuşuyor, kapasitesi kadar gürlüyordu.

Ve acıdım tabii.

İnsanlar iyi bildiği işi yapmalı.

Değilse de evine gidip, emekliliğin tadını torunlarıyla çıkarmalı.

Halka da kötü örnek olmamalıdır.

Naif Karabatak
15 Ocak 2010

14 Ocak 2010 Perşembe

Evin delisi üst başa oturur

Büyük insanlar aynı zamanda tevazu sahibidir. Büyük olanların “ben büyüğüm” diye bağırması gerekmez. Bunu dillendirmek ayıp sayılır. “Ben şöyleyim, ben böyleyim” takıntısı içerisinde olanların aslında “hiçbir şey” olmadığı çok iyi bilinir.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, iyi insanın “ben iyiyim” demesine gerek yok. Eğer iyiyse, iyiliğini herkes hisseder. Kötüyü de biliriz, iyiyi de. Hatta çirkeflerin de nasıl ve kimler olduğunu biliriz.

Zira insanlar, yüreğinde sakladıklarıyla değil, yüreğindekini dışa vurdukça kendisini tarif edecek imkânı bulabilir. Dolayısıyla da dışarıya vurulan ve herkesçe malum olanın bir defa daha teyidini beklemek ayıptır. Yani iki de bir malumun ilanına gerek duyulmaz…

Peki kim dışa vurulanı bir de ilan etme gereği duyar?

Aslında olduğunun dışında görünenler…

Yani Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözünü duymayanlar…

Sağınızda solunuzda çok vardır…

Anti demokrat olduğu halde demokrat görünenler. Atatürk’ün dediğinin tersini yaptığı halde Atatürkçü görünenler. Laik olmadıkları halde laikliğin elden gittiğini söyleyerek sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyenler. Özgürlükçü olduğunu söyleyip, başörtüsünü yasaklayanlar…

Arkanızdan kuyu kazıp, yüzünüze pis pis sırıtanlar…

Güçlüye güç yetiremeyince garibandan hıncını alıp, güçlü görünmeye çalışanlar…

Daha çok var ama biz konumuza dönelim…

Mesela İsrail’e…

***

İsrail, Kurtlar Vadisi dizisinden rahatsız olmuş…

Sebebi de dizide İsrail gizli servisinin bir çocuğu rehin aldığı gösteriliyormuş…

Yani hiç İsrail’e yakışacak bir şey mi?

Bugüne kadar çocuk mu kaçırmışlar, kundaktaki bebeğe kurşun sıkacak kadar adileşmişler mi?

Masum Filistinlilere zulüm mü yapıyorlar?

Her gün işgal ettikleri toprakların asıl sahiplerin bomba mı yağdırıyorlar?

Kadın, çocuk, genç, yaşlı, sivil, asker ayrımı yapmadan kuduz köpekler gibi sağa sola mı saldırıyorlar?

Yok canım, İsrail hiç böyle alçaklığı yapar mı?

Hatta işgal ettiği Filistin’e ilaç ve gıda yardımı yapılmasın diye uşaklarını da kullanmaz. Dileyen dilediği yerden silah, gıda ve ilaç yardımı yapabilir.

İsrail’in tarihin hiçbir döneminde sicili kötü mü ki şimdi de kötü olsun?!

Adamlar bu nedenle kızmışlar tabii…

Kolay mı, sen tut tertemiz İsrail’i çocukları rehin alan bir ülke olarak göster.

Olacak şey değil.

Bunun intikamı alınmalı…

Derhal Türk diplomat aracılığıyla hadleri bildirilmeli.

Böyle düşünerek güya İsrailliler Türkiye’ye ders vermeye çalışmışlar ama kötü düştüler.

Bir defa yüksek koltuk, alçak koltuk ayarlaması edepsizliktir.

Davet ettiğiniz, kapınızı çalıp içeriye giren bir misafire evin veya işyerinin en güzel yeri tahsis edilir.

Bizim buralarda kendisi yüksek, konuğu alçak yerde oturtanlara “Evin delisi üst başa otururmuş” derler…

Evin delisi, güya Türk diplomatı aşağılamak istemiş…

Kendisi yüksekmiş, o nedenle yüksek yerde oturuyormuş..

Bizde ise buna; Boyu büyük görünsün diye ayağının altına sigara kâğıdı koymaya benzetirler…

Boyun büyük olacağına aklın büyük olsaydı da derler…

Hatta devede de boy var ama akıl ne arar diye takılırlar…

Bir başka sözümüz ise genellikle aşağılık kompleksi olanların büyük görünme gibi derdi olduğudur…

Ne dersen de, adam alçak olduğundan, kendisini yüksek gösterme psikozuna girmiş.

İlla da bir gram kilolu, bir milim yüksek görünmeliyim diyor.

İstersen su kabağının üzerine otur, bu kişinin veya ülkenin katil olmasını, alçak ve şerefsiz olmasını değiştirebilir mi?

Belki sıradan insanların hatalarını örten kıyafetler, mekânlar veya koltuklar vardır. Hani “ye kürküm ye” misali…

Ama karşınızda söz konusu edilen İsrail’se durup düşünmek lazım.

Onlar yüksekte oturunca hataları örtbas mı edilecek?

Neyi gizlemeye çalışıyorsunuz veya neyi gizleyecekler?

Şu an kurulu bulunan İsrail’i işgal ettiklerini mi?

Dağdan gelip bağdakini kovarcasına Filistinlilere yaptıklarını mı?

Kundaktaki bebeği öldürecek kadar gözü dönmüş katil olduklarını mı?

Elinde silah olmayan insanların üzerine yağdırılan bombaları mı?

Gazze’de yaptıklarını mı?

İsrail gizli servisinin dünyanın her bir yanındaki alçaklığını mı?

Hangisini bilmiyorum.

Neyi gizleyecekler, kimden gizleyecekler?

Dünyada İsrail’in alçak olduğunu bilmeyen yok…

En azından “öldürmekten zevk duyan” İsrailliler böyle…

Önemli Not: Bunun Yahudi olup olmamayla bir ilgisi yok. Adam olmayla ilgisi var. O nedenle de adam olan bütün İsraillileri ve bütün Yahudileri bu sözlerimin dışında tuttuğumu özellikle belirtiyorum.
Naif Karabatak
14 Ocak 2010

12 Ocak 2010 Salı

Adım Bedrettin, Soyadımı Bilmiyorum

Benim adım Bedrettin, soyadımı bilmiyorum. Beş yaşındayım, üç yıldır sokaklarda çalışıyor, hayatın yükü omzumda, çok çile çektim, çok gün gördüm, çok iğrenç yüzlü insanlar tanıdım.
Biliyor musunuz, aslında çok güzel bir çocuğum…
Saçımı tarayan olsa, buklelerim alnıma düşecek…
Belki hoş kokulu kremler, kolonyalar sürülse saçlarım da mis gibi kokacak.
Her gün banyo yapma şansım olsa, cici elbiseler giyinebilsem benim de sizin çocuğunuzdan bir farkım kalmayacak.
Ben de onlar gibi gülebilir, onlar gibi oynar, onlar gibi koşup sizi sarmalayabilirim.
Adım Bedrettin benim…
Hani kucağınızdan indirmeye kıyamadığınız, saçını okşayıp, yüzünü öpücüklerle kıpkırmızı ettiğiniz, saçının teline zarar gelmesini istemediğiniz çocuğunuzun yaşındayım.
Ama beni kimse bugüne kadar sarmadı, sarmalamadı, bağrına basmadı, öpücüklere boğmadı…
Henüz beş yaşındayım…
Evinizde oyuncaklarla oynayan,
Bilmediği her şeyi soran,
Sırtınıza çıkan,
Saçınızı çeken,
Çeşitli şaklabanlıklar yapan ama sevimli mi sevimli çocuğunuzun yaşında yani…
Cici elbiseler aldığınız, kokular sürdüğünüz, mis gibi kokusunu her daim kokladığınız çocuğunuzla akranım…
Akşamları eve gelirken bakkaldan çikolata aldığınız, çeşitli cipslerle, çikletlerle hediyeyi bollaştırdığınız çocuklarınızın yaşındayım.
Hani “süt içsin, sağlıklı olsun” dediğiniz çocuğunuzun yaşındayım…
Henüz adını bile bilmediğim değişik meyveleri esirgemediğiniz, vara yoka bakmadan önüne yığdığınız çocuğunuzla akranım.
Ama benim adım Bedrettin…
Fırına veya ekmek almaya göndermeye kıyamadığınız beş yaşındaki çocuğunuza karşılık, ben üç yıldır kar demeden, kış demeden, yaz demeden, soğuk demeden, yağmur ve çamura aldırmadan sokaklarda sizlere mendil satıyor, sizlere el açıyor, kazandığım parayı da iğrenç insanlara veriyorum.
Adım Bedrettin benim…
Hayatın yükü omzumda…
Çok çile çektim,
Çok iğrenç insanlar gördüm ama kendimi tanıyacak fırsatım olmadı…
Hiç oyuncağım da olmadı…
Bazen mendillerin üzerindeki çizgi karakterlere takıldım, resimlerle oynadım, bazen soğuktan titreyerek sek sek yaptım.
Adım Bedrettin benim…
Türkiye’de yaşayan milyonlar hep başka gündemle uğraşırken, ben sokakta hayat mücadelesi veriyordum…
Onlar terör örgütleriyle, darbelerle, ıslak imzalarla, boru sanılan mühimmatla insanların hayatı kararmasın diye uğraşırken, benim hayatım kayıp gitmişti.
Ekonomik krizle boğuşan dünyaya karşın, benim kendime ait tek kuruş biriktirme şansım da yoktu, çiklet alıp çiğneyecek imkânım da…
Ben beş yaşındaydım ve beş yüz yaşındaymış gibi sorumluluğun altına itivermişlerdi.
Sırtımdan para kazanan deyyuslar, yaşıma, başıma bakmadan beni sokaklara, bir başıma bırakmış, dilediğim yerde çalışma hakkımı da elimden almışlardı.
Sokak çocuğuydum sonuçta…
Sokakların besleyip büyüttüğü, anne diye sarıldığım kaldırımların yetiştirdiği bir çocuktum…
Kirli yüzüme bakmadınız bile…
Beni önemsemediniz, çekilip gitse de kurtulsak diye adımlarınızı sıklaştırdınız.
Çocuğunuz beni görmesin, kötü örnek almasın diye nasıl da gizlediniz, nasıl da kaçtınız benden…
Ama benim hiç suçum yoktu…
Suç işleyecek yaşta bile değildim…
Doğrusu suç nedir onu da bilmiyordum.
İyi nedir, kötü nedir, orta karar nasıl olunur ne kimse söyledi, ne kimseden duydum.
Ben iğrenç insanların beni sokağa bıraktığını bilirim.
Çemkirdiklerini, çok daha fazla para istediklerini ve doyasıya dövdüklerini…
Minik bedenimi kum torbası gibi kullandıklarını bilirim.
Ve bir diğer bildiğim de acılara dayanmak gerektiğidir.
Yoksa yaşayamam.
Onlar vuracak, ben dayanacağım…
Onlar sövecek ben susacağım…
Onlar hakaret edecek, ben sineceğim…
Ve onlar çalış diyecek ben çalışacağım…
Olmadı işte…
Benim gibi tuzağa düşürülen başka çocuklar, “çok kazanacaksın” dayatması yüzünden beni yerimden etmek istediler.
Ben de daha çok dayak yememek için direndim.
Benim gibi tuzağa düşürülen büyüklerim bana işkence yaptı, dövdüler, Haliç’e atmak istediler…
Ve şimdi hastanedeyim…
Doktorlar başımda, hemşireler etrafımda dört dönüyor, ne olduğunu anlamıyorum ama adam yerine konulduğum kesin…
Adam yerine konulmak için bütün bunların olması mı gerekirdi?
Bırakın adam yerine konulmayı, ben çocuk yerine konulmak istiyorum…
Ben çocuk olmak istiyorum, adımın ne olduğu önemli değil ben çocuk olmak istiyorum.
Naif Karabatak
13 Ocak 2010

Benim adıma karar verme!

Bazı sloganları, slogan olduklarını bildiğim halde çok seviyorum. Bunlardan birisi de “benim adıma karar verme!”dir. Birkaç yıldır sıkça kullanılan bu sloganda vatandaş, kararı kendisinin vermek istediği mesajını iletiyor. Kendisi adına, kendisinin yetki vermediklerinin hariçten gazel okumasına pek sıcak bakmıyor.
Ama bu her zaman geçerli de olmuyor.
Bazen yetki verdiklerimiz, bırakın hariçten gazel okumayı resmen saçmalıyor veya yetki aldıkları kişileri gözlerini kırpmadan satabiliyorlar. Ve o zaman “benim adıma karar verme!” demek pek de inandırıcı gelmiyor, çünkü yetkiyi vermişiz bir kere...
***
Son günlerde Tekel’de çalışan işçilerin eylemleri ülkenin gündemine oturmaya başladı.
Bir taraftan “çalışmadan” para aldığı söylenen işçiler, bir diğer taraftan “özlük hakları” elinden alınan işçiler, mağdur olacak işçilerin aileleri...
Anavatan Partisi’nin iktidara gelmesiyle ülkede baş gösteren özelleştirmeler, hep işçinin aleyhine oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse bütün özelleştirmelerde de devlet kârlı çıkmadı.
Devletin karı, “boşa ödediği maaşların kesilmesi”nden başka bir şey değildi. Yok pahasına satılan işletmeler, yok pahasına satılan tesisler hep birlerine peşkeş çekildi.
Çoğu da amacı dışında kullanıldı; ne milli servete katkı sağladı, ne de istihdama yönelik bir atılım oldu.
Aslında iyi örnekleri yok değildi. Çimento, PTT gibi bazı kurumlar özelleştikten sonra daha çok kâr etmeye, daha fazla maaş ödemeye, çalışanını ve vatandaşı daha fazla memnun etmeyi başardılar. Sudan ucuz alınan bu tesisler, akılcı yönetimle çok güzel idare edildi. Diğerleri de hem sudan ucuza satıldı, hem de heba olup gitti. Sümerbank bunlardan birisi...
Aslında hepsinde de çalışanın, yani o kurumdaki memur ve işçinin bir suçu yoktu. İyi yönetilmeyen, arpalık gibi kullanılan, siyasetin cirit attığı kurumlar zarar etmeye başladı, cezasını da işçilere çektirdiler.
***
Şimdi Tekel’in satışı gündemde...
Aslında Tekel’in satışı tamamlanmıştı. İşçilerin yetki verdiği sendika da hükümetle “iki yıl daha bu maaşı alıp, 4-C kapsamına geçeceğiz” diye anlaşma imzalamıştı. Kısaca söylemek gerekirse şu anda işçilerin yaptığı eylem, iki yıl öncesinde yapılması gereken eylemdi. Sanırım “bu kadar da vicdansızlık olmaz, iki yıl sonra da maaş almaya devam ederiz” diye düşündüler veya sendikaların oyununa geldiler...
Onlar adına karar veren sendika, iki yıl önce bu işi nihayete erdirmişti zaten.
Tekel’in satışı yapılmış, ambarları boş, herhangi bir iş yapılmıyor ve çalışanlar da “iki yıl daha aynı maaşı” almaya devam ediyordu. O zaman şimdiki eylem neyin nesi?
Hükümet kanadından durumun eleştirisi böyle ve şimdi hükümet tarafından “işçilerin sözünde durmadığı” ve eylem yaptığı düşünülüyor. Yani aslında “sendikalar sözünde durmadı” demek isteniyor.
Ama biliniyor ki, sendikanın iki yıl önce “evet” dediğine, işçiler aslında hiç “evet” dememişti.
“Benim adıma karar verme!” diye o zaman eylem yapılsaydı, sendikalar işçileri satmayı göze alamayacaktı...
***
Gelelim işçilere...
Onların cephesinden baktığımızda işçiler sonuna kadar haklı...
Çünkü, işe girerken imzalanan iş aktinde ve tabii oldukları iş kanununda “ne iş yapacakları” ve “ne kadar yevmiye ödeneceği” bellidir. Aslında “ne zaman emekli olacağı” da bu yasa çerçevesinde belirlenmiştir.
Bunun için “hak edilmiş özlük hakkının gasp edilemeyeceği” söylenir.
Bu nedenle işçinin kazanılmış hakkı elinden alınamaz.
Ancak kanun yapanlar, aynı zamanda Tekel’i satanlar olunca “zamanı geldiğinde uygun kanunu” da çıkarabiliyor.
Yani aslında cılklık eden devlettir.
Halkın faydasına olan kanunları iptal etmekle ünlenen Anayasa Mahkemesi, özelleştirmede işçinin lehine olan maddeleri iptal etmeyi hiç düşünmedi.
Düşünemezdi, çünkü şimdi “işçi dostu(!)” görünen CHP, asla böylesi adaletsiz kanunları Anayasa Mahkemesi’ne götürmeyi düşünmedi.
Çünkü CHP’nin de işine geliyordu. Hani iktidar olmaz ama ya olursa, “bedava” para mı ödeyecekti?
Bütün bunları düşündüğümüzde işçilerin sonuna kadar haklı olduğunu görebiliyoruz. Çünkü, işe başladığında kendisiyle bir akit yapılmış, bu akite şimdi uyulmamış.
Eğer Tekel zarar ediyorsa bunun suçlusu işçi değil, beceriksiz yöneticilerdir.
Eğer ülkede tütün tümden yasaklandıysa sorun yok ama yasaklanmayıp, yabancı bir sigara firmasına satışı yapılıyorsa o zaman işçi çıkarmak niye?
Üstelik de Tekel’de çalışan memurları bir başka kuruma gönderip, onların kazanılmış hakkı muhafaza ediliyorsa işçiler bir başka devletin işçisi mi ki onların kazanılmış hakkı bir başka kuruma gönderilerek korunmuyor?
Sorun siyasilerin ve hükümetlerin işçiye bakış açısında yatıyor aslında...
1986 yılından bu yana yapılan bütün özelleştirmelere bir bakın, hepsinde memurların hakkı korunmuş, bir başka kuruma kaydırılmış ama işçiler hepsinde mağdur edilmiştir.
Eğer o kurumun zarar etmesinde işçinin suçu varsa, genelde “yönetici” konumunda olan memurların suçu yok mu?
Hem memur devletin memuru da, işçi düşmanın işçisi mi?
Özetlersek, “işçinin adına karar verme” konumunda olan sendika ve yine oy verip seçtikleri için “işçinin adına karar veren” hükümetler, 1986 yılından beri işçileri harcıyorlar.
Çıkarılan özelleştirme kanunları da ancak kanunsuzluğa bulunan kılıftan başka bir şey değildir. Buna rağmen işçiler nerede “benim adıma karar verme” diyeceğini şaşırıyor ve o zaman bazen eylemi yanlış zamanda, yanlış yöne doğru yapıyorlar...
Bazı siyasi partiler de “farklı düşünmediği, farklı uygulaması görülmediği” halde aslanlar gibi “işçi dostu” görünüyor...
Bu nasıl bir komedi anlayamıyorum...


Naif Karabatak
11 Ocak 2010
Naif Karabatak

Sanal Çiftliğe Gerçek Destek

Kuşadası’nda 15-16 yaşında iki kafadar, önce Facebook internet sitesinde Farm Town, Farm Wille gibi sanal çiftlik oyunlarında çiftlik kurarak “Çiftlik Sahibi” olmuşlar…

Hani internette site kuranlar “müteahhit olduk” diye şaka yolu takılıyorlar ya, bu gençler de “çiftlik sahibi olduk” diye havalara girmiş, sonra da bunu gerçek sanmaya başlamışlar…

Her şey önce hayalle başlarmış…

Bir işin gerçek olması, başarıya ulaşması için hayal kurmak gerekir. Ancak kuru kuruya hayal kurmak insanı bir adım ileriye götürmez.

Kurduğun hayali gerçeğe dönüştürmek için çabalamak da lazım…

Önce “Bismillah” deyip başlamak, ardından da “olağanüstü” gayret göstererek hayalinin gerçekleşmesine adım adım yaklaşmak gerek…

Bu gençlerimiz de hazır çiftlik sahibi olunca bu çiftliğe bir de gübre ve mazot desteği gerektiğine kanaat getirmişler…

Sadece kanaat getirmekle kalmamış, bunun için teşebbüste de bulunmuşlar…

Yanlış duymadınız, sanal çiftlik için gerçek destek arayışına girmişler…

İki kafadar Kuşadası İlçe Tarım Müdürlüğü’ne başvurarak gübre ve mazot desteği istemiş…

İşin en güzel yanıysa bu çocukların hayali isteklerini gerçek gibi dinleyen kamu görevlilerinin halen var olmasıdır.

Çocuklar, İlçe Tarım Müdürlüğü’ne başvurmuş, “Çiftlik kuranlara gübre ve mazot desteği verildiğini duyduk. Biz de internette çiftlik kurduk. Gübre ve mazot desteği almak için ne yapmamız gerekiyor?” diye sormuşlar.

Memurlar da gençleri İlçe Tarım Müdürü Hasan Göçmen’e yönlendirmiş…

İlçe Tarım Müdürü, çocuklara uygun bir dille sanal çiftliğe gerçek destek verilemeyeceğini söylemiş ama onlara “gerçek çikolata” desteği verebileceğini söyleyerek misafirlerini ağırlamış…

***

Hafta sonu sevgili dostum Erdal Özkaynar ve İsmail Hakkı Koçak’la Gaziantep’e gittik, Tuskon’un sahibi sevgili dostumuz Şemsettin Ulusoy’a konuk olduk.

Hazır Adıyaman’dan konukları gelince “en iyi şekilde ağırlamak” isteyen Ulusoy, “ne ikram edeceğini” sordu.

Ve biz de seçenekleri öğrenmek istedik…

Seçenekler arasında yer alan bir şey dikkatimi çekti; “Nohut Dürüm”

“Nasıl yani” diye sordum, “nohudun dürümü mü olur, sonuçta nohut işte. Bildiğimiz nohut. Hani bir zamanlar Nohutçu Ömer Emmi’nin sattığı, külaha koyup tuz ve kimyon serpiştirdiğimiz nohut…”

Yemeği yapılır, pilava konur, sulu yemek çeşitlerinde kullanılır ama dürüm olarak yenir mi?

Yenirmiş…

Hem de Gaziantep’te “en revaçta bulunan yiyecekler” arasında yer alırmış…

Samimi söyleyeyim inanmadım…

Şaka yapıyor sandım.

Hiç nohut dürüm yenir mi?

“Ben nohut dürüm yiyeceğim” diye ısrar edince en meşhur Nohut Dürümcüye gittik.

Lüks bir lokanta…

Kalabalık hayli fazla…

Herkes nohut dürüm yiyor…

Bunun için kuyruğa giriyor, sıra bekliyor, dürümünü yiyor ve ücretini ödeyip gidiyor.

“Nohut Dürüm” dedikleri, bir lavaş ekmeğin arasına biberle soslanmış nohut konuyor, üzerine patates kızartması, marul ve maydanoz ekleniyor. İsteğe göre ketçap ve mayonezle süslüyorsun ve dürüm yapıp bunu yiyorsunuz…

Ben “Nohut Dürüm” yemekte ısrar ettim ama Özkaynar ve Koçak “kavurma” yiyeceğiz dediler ve nohut dürümü biz Ulusoy’la birlikte yedik.

Gaziantep’e yıllardır giderim. Benim uğrak yerim İmam Çağdaş’tır…

Nedense nohut dürümü hiç duymadım, nohudun dürüm yapılıp yeneceğini de akıl edemedim…

Ama Gaziantep’te acayip şekilde nohut dürüm satılıyor. Hani Adıyaman’da böyle bir işletme açılsa satış yapar mı diye merak etmiyor değilim.

Gülenlerin çok olacağı kesin ama…

Adıyaman’da gülenler olsa da Gaziantep’te bir sektör haline gelen Nohut Dürüm’e destekler devam ediyor.

Yani iki kafadarın internette kurdukları sanal çiftliğe gerçek destek aramaları öyle yadırganacak bir şey değil.

Gazianteplilere sorsalardı kesin gübre desteği de mazot desteği de alırlardı…

Nohudu paraya çevirenler, sanalı gerçeğe çevirmez mi?


Naif Karabatak
12 Ocak 2010