8 Ocak 2010 Cuma

Vurun Abalıya…

Örneğini çok duyduğunuz bir vergi fıkrası var, tadına doyum olmaz ama bu tat, cebinizden gidene de engel olmaz. Hani şu Avrupalılarla Temel’in fıkrası…

Bizim Temel uluslararası ekonomi toplantısına katılır. Toplantıda devletlerin topladığı vergi dağılımı tartışılıyor.

Konuşmacılardan biri Amerikalı, biri Avrupalı, biri de Türkiyeli, yani bizim Temel.

Herkes kendi ülkesinden örnek verir.

Konu; “Halktan toplanan vergiler nasıl dağılım yapılacak?” üzerinedir.

Amerikalı söz alır; “Bizim Amerika’da önce yere bir çizgi çizeriz ve sonra topladığımız vergileri havaya atarız… Çizginin soluna düşen paraları halka hizmet olarak geri veririz, sağ tarafta kalan devlete kalır, yatırım yaparız.” der.

Sonra Avrupalı söz alır; “Bizim Avrupa’da başka ama ona benzer bir uygulama yaparız. Önce yere bir daire çizeriz. Halktan toplanan vergileri havaya atarız. Dairenin dışında kalan halka hizmet olarak geri döner, dairenin içine düşenleri devlet harcamalarına kullanırız.” der.

Sıra bizim Temel’e gelir ve başlar anlatmaya:

-İnanın bizim öyle bir uygulamamız yok. Bizde daha kısa olur. Bir kere öyle yere çizgi çizmeyiz. Bizde hükümet vergileri halktan toplar, havaya atar. Yere düşenleri kendilerine harcama yaparlar. Havaya kalanlar ise halka hizmet olarak geri döner…”

***

Türkiye’de bazen değil, sıklıkla komediye tanık oluruz. Tıpkı Temel’in fıkrası gibi, hatta ondan daha uçuk, daha kaçık.

Son komedimiz ise Maliye ile sigara firmaları arasında yaşanan ilginç savaş…

Hani ikisi de birbirini tuş etmek için uğraşıyor sanmayın…

Yok, öyle bir şey…

Hükümet “kapalı mekânlarda sigara içmeyi” yasaklamayı yeterli görmemiş olmalı ki “zulüm vergisi” olarak adlandırılan ÖTV’yi arttırmayı uygun gördü.

31 Aralık’ta açıklanan ÖTV zammı öncesinde de “sigaraya fahiş zam gelecek” haberleri yayılmaya başladı. Fiskos gazeteleri bunu o kadar başarıyla yaydılar ki bu işten kârlı çıkan sigara kaçakçıları oldu.

Bir anda yurdun dört bir yanında kaçak sigara yakalandı.

Hem kaçak, hem vergisi verilmemiş, hem ÖTV’si ödenmemiş, hem de “neyle doldurulduğu” belli değil…

Elbette yakalananların yanında yakalanmayan kaçaklar da vardı…

Sonra sigara şirketleri hükümetin ÖTV zammını sigaraya yansıttı…

Bu zam tepki çekti…

Zaten sigara fiyatları pahalıydı.

Firmalar “ÖTV zammı bizden” dercesine fiyat indirmeye başladı.

Rekabet işleyince bütün sigara firmaları ÖTV’den gelen zammı geri çekmeye, bir başka şekilde “geri adım atmaya” veya “zammın satışı etkilememesine” çalıştı…

ÖTV’yi getiren Maliye 1-0 yenilmişti…

Altta kalmak olmazdı…

Hem altta kalanın canı çıkardı…

Bu defa Maliye atağa geçti, yeni vergiler hazırlayarak firmaların indirdiğini geri çıkartmaya, yani bir şekilde onların fedakârlığını gelir hanesine kaydetmeye niyetlendi.

Ve bir çalışma başlattı…

Yılbaşı sürprizinden sonra yeni vergi sürprizleriyle(!) halkın karşısına çıkacak…

Kısaca Maliye ile Sigara firmaları arasında adı henüz konmamış bir savaş var…

Sonuçta ikisinden birisi kazanacak…

Bir o atak yapacak, bir diğeri…

Sonra öbürüsü öne geçecek, diğeri geri kalmamak için adım atacak…

Ve bütün mesele “halkı nasıl kazıklarım” olacak…

Bunun başka izahı yok.

Sigara zararlıdır, içilmemelidir, satışı düşürmek için her yol mubahtır diyerek bu yapılan yanlışı doğru göstermek imkânsız.

Halkın daha fazla nasıl kazıklanması üzerine savaş yapılması bir defa ahlaki değil.

Zaten vergiler adil değil…

17 Ağustos Marmara Depreminde ortaya çıkan zayiatın en aza indirilmesi için çıkarılan “geçici” verginin kalıcı hale gelmesi zaten zulümdü ve bu zulüm devam ediyor.

Üstelik üçlü koalisyonda deprem için vatandaş elinden geleni yapmış, birileri de bu paraları zıkkımlanmıştı…

Zıkkımlanana bir şey olmadı, vergisi kalıcı hale geldi…

Ne alsanız bir de Özel İşlem Vergisi ödüyorsunuz, Özel Tüketim Vergisi’yle taçlandırıyorsunuz.

KDV’ye eliniz mahkûm, gelir vergisine mecbursunuz, damga vergisi boynunuzun borcu…

Hele eviniz varsa, arabanız varsa ödeme bakalım…

Bütün bunlar yetmezmişçesine sigara firmalarıyla yapılan adı konmamış savaşta da tiryakilerin üzerine oynanmaya başlandı.

Hangisi galip gelirse gelsin, hangisi mağlup olursa olsun vatandaşın cebinden paracıklar uçacak…

Yani bu savaşın Türkçesi; Vurun abalıya da nasıl vurursanız vurun…

Bunlar Kudurmuş…

Rahmetli dedemin böyle durumlar için sıkça söylediği söz; “Bunlar Kudurmuş” olurdu. Haddini aşan, terbiye sınırlarını zorlayan, hukuksuz davranan, kanun tanımayan, tehdit ve şantajla işi götürmeye çalışanlara “bunlar kudurmuş” derdi…

Rahmetli dedem sağ olsaydı “Hakime 8 mermi” haberi için de hiç çekinmeden ve kendisinden emin olarak “bunlar kudurmuş” derdi…

***

O şimdi yok ama aklı başında herkes gelinen süreçte yargıya baskı yapmaya çalışan,

Terör örgütlerinin avukatlığına soyunan,

Hâkimi takip ettiren,

Hâkim ve savcıya mermi gönderen,

Islak ıslak imza atan,

Kuru kuru yalanlayanlara “bunlar kudurmuş” der.

Türkiye’de darbeyle demokrasinin ırzına geçmek veya suikastlarla ülkeyi kaosa sürüklemek isteyenlere “akıllı uslu çocuklar” denmeyeceğine göre en kestirme ve en baba cevap “bunlar kudurmuş” olacaktır.

***

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda arama yapan Hâkim Kadir Kayan ve Savcı Mustafa Bilgili’ye silikonlu zarflar içinde sekiz kaleşnikof mermisi gönderildi.

Zarfın içinden ayrıca “Bu mermiler sizin için” yazılı bir notu da yer aldı…

İyi şeyde değil de kötü şeyde örnek alınıyormuşuz…

İtalya'nın Milano kentinde terör davalarına bakan Ön Soruşturma Hakimi Guido Salvini’ye dün mermili bir tehdit mektubu gönderildi.

Nasılsa mermi çok…

Kurşun ata ata biter diyenler yanılmış, şimdi postaya vere vere bile bitiremiyorlar.

Kurşun adres sormuyor diyenler de yanılmış, artık özel kurye ile adrese teslim kurşunlar üretilmiş.

Kurşunlar artık adresi sora sora gidiyor…

Özel kurye “falanca adres neresi hemşerim” demeden direkt teslim ediyor.

İnsan çıldırmaya başladığı anda mantıklı hiçbir şey yapamıyor demek ki…

Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla başlayan süreçte, darbe planlarında, kafes eylem planıyla minicik yavruları öldürme hazırlığında, ıslak imzalarda, “kağıt parçası”nda ve sonrasında yapılanların “boru” olmadığı anlaşıldı…

Ve sürekli hata yapmaya, sürekli kendilerini deşifre etmeye başladılar…

Hukuk devletinde bir suikast girişimini önleyen yargıya baskı yapıldı, başkasını takip ettikleri söylendi…

Hakim olaya el koydu…

Hakimi takip ettiler, marangoz olduğu, tamirci olduğu söylendi…

Marangozun, tamircinin hakimin hemen arkasında ve uzun süre ne işi olduğu ise açıklanmadı…

Kozmik odadaki sırlardan ürken medya ve bazı yarası olanlar, aramayı engellemek için her yolu denedi.

Hakim korkmadı, savcı ürkmedi…

Farklı yollar denediler…

Önce yargı kullanıldı “arama dursun” denildi…

Mahkeme bu isteği yerinde bulmadı ve arama devam etti.

Bu defa “yasal yoldan” bunu engellemenin mümkün olmadığı anlaşılınca bu defa akla hayale gelmedik yollar denemeye başladılar…

Hem hâkime, hem de savcıya kaleşnikof mermisi yolladılar…

Hediye olarak değil, korku salmak için…

Hem de her ikisine de 8’er adet mermi yolladılar…

Tutuklu 8 kişiye 8 mermi yani…

Merak ediyorum bu mermiler kaçak mı, resmi kayıtlara girmiş mi, yani devletin mermisiyle devletin hakimi tehdit mi ediliyor?

Bir diğer merakım da, bütün bunlar yapılan soruşturmanın, isnat edilen suçlamaların ne kadar haklı olduğunu mu gösteriyor?

Bunun için mi bu kadar telaşa kapıldılar?

Bunun için mi akla hayale gelmedik işler yapıyorlar?

Yoksa suikast iddiası doğru mu?

Aramada yasadışı birçok bilgiye mi ulaşılacak?

Türkiye’nin önemli suikastları mı aydınlanacak?

Yoksa darbe planlarının aslına mı ulaşılacak?

Değilse bu telaş neden?

Bu korku ve korkunun sağladığı saçma sapan işlemler neden?

Yoksa dedem haklı mı?

Sahi kudurmuş mu bunlar?

Naif Karabatak
7 Ocak 2010

3 Ocak 2010 Pazar

Büyük(!) Yazarın Küçük Gözlemi

Ulusalda yazı yazarak, paranın kaymağını götüren bazı “büyük(!)” yazarlar, malzeme bulamayınca veya “şöyle ülkeyi beleş bir gezeyim” dediklerinde bazı illere gider, iyice bir ağırlanırlar, yerler, içerler, gezerler, itibar görürler, belki daha başka faydalarını da görürler, kim bilir…

Sonra da yerelde bile en yağcı yazarın yazamayacağı yazılarda kalemlerinden buram buram yağ damlatırlar…

Bunun adına da “birkaç gözlem” derler…

Ülkenin herhangi bir yerinde büyük yazarın yazısını okuyanlar “ne kadar güzel bir ilmiş, nasıl da çağ atlamış, bu başarıyı nasıl yakalamışlar?” diye merak ederler…

O kentte yazıyı okuyanlarsa “bu adam ne saçmalamış, biz başka yerde mi yaşıyoruz?” diye sorarlar…

Genellikle kendisini büyük(!) yazar olarak gösterenlerin gözlem ve analizi o kentte yaşayanları hayrete, başka kentlerde yaşayanları da imrendirmeye dönüktür…

Çünkü bunun için gelmiş gitmişlerdir…

Bir başka deyişle amaç hasıl olmuştur…

Yereldeki yazarlara güç yetiremeyen yöneticiler, “ithal” ve “büyük(!)” yazarlarla kendilerini kurtarma derdindedir…

Hem ünlüdür…

Hem yazısını okuyan çoktur…

Hem kocaman gazetede yazmaktadır…

Gerçi kocaman gazetede yazınca, talep edeceği rakam da kocaman olacaktır ama sorun değil…

Hem masraflı olacaktır, beş yıldızlı otelde kalacak, izzet ve ikram da kusur edilmeyecek, çilingir sofrası donatılacak ve daha neler neler…

Elbette hepsi böyle değil ama küçük yerlere gelen büyük yazarlar genellikle bu şekilde ağırlanır ve genellikle de kimin sofrasına oturmuşsa onunla ilgili buram buram yağ kokan yazılar yazarlar…

Şans işte…

Onlar büyük(!) yazar, bizse yerelde mücadele eden küçük(!) yazarlarız…

Onlar paranın büyüğünü alırlar, bizse bu işi neredeyse sudan ucuza yaparız, üstüne de bir sürü risk…

Oysa küçük yerlerdeki yazarlar her konuyu gündemlerine alamazlar. Bunun için ağabeyleri olan büyük(!) yazarların “keşke ilimize gelse de gözlem yapsa, her şeyi ortaya dökse” diye hayal ederler. Bunu başaran da olur. Mesela Ahmet Vardar gibi “oraya gelirsem” diyerek yazarın sırtını sağlama alır…

***

Sabah Gazetesi Yazarı Yavuz Donat, geçenlerde Adıyaman ve Şanlıurfa’yı ziyaret etti.

İki ili gözlemledi, ne gibi sorunları olduğunu araştırdı, görüşmeler yaptı ve birkaç gündür de köşesinde yazıyor…

ATSO’nun eski Başkanı ve ATSO Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Ersoy’a konuk oldu, Adıyamanspor Kulüp Başkanı Nöyfel Bozdoğan ve Belediye Başkanı Necip Büyükaslan’ı ziyaret etti…

Ve birkaç gündür Adıyaman izlenimlerini yazıyor…

Yüzde doksanı “yalan” demeyelim de “yanlış” ve “eksik” gözlem…

Tepeden bakmacı, başkasının “biz iyi iş yaptık” sözlerinin aynen aktarılması ve sorunları, eksiklikleri, hataları kaleme almaması şeklinde bir yazı…

Daha çok hiç kimsenin itibar etmediği, magazin ağırlıklı ve içi boş lafların ardı ardına dizildiği bir yazı…

Kısaca küçük yerlerde “yazar olduğunu sanan” ve “iki yazı yazan” ya da “kendi emrinde çalışan” birisine deselerdi bundan daha kaliteli yazı çıkacağından kuşkum yok.

Çünkü buralarda yaşayanlar yağ yaksa da “sonra bana ne derler” diye bir kaygı taşır…

Çünkü bir yeri anlatırken “Paris sokaklarına benziyor” dersen sana gülerler…

Ama “büyük(!)” yazarlar bunu yaparsa dışarıdaki vatandaş ne bilsin, Adıyaman’ı Paris, Şanlıurfa’yı Londra sanabilir…

Yavuz Donat da Adıyaman’ı ekonomik yönden gelişmiş, siyasetçisi çalışkan, STK’ları görevini hakkıyla yapıyor, her yer pırıl pırıl, her şey süt liman göstermiş…

Bir “Kadınlar ve Engelliler Çarşısı” ile Tekstil sektöründe çalışan kadınların Adıyaman ekonomisini canlandırdığını gözlemlemiş, çünkü kendisine öyle söylemişler…

Ama o aylık 250 liraya 12 saat çalışan kızlarımızı görmemiş, sosyal güvencesi olup olmadığını sorma gereği duymamış…

Adıyaman’da her şey var da, neden bir otogar yok, neden bir kültür merkezi yok, neden tiyatro yok, neden sinema yok (daha yeni açıldı), neden büyük alışveriş merkezleri yok, neden esnaflar kan ağlıyor, neden dünyanın sekizinci harikası Nemrut Dağı Adıyaman’da olduğu halde turizm gelişmiyor, turist gelmiyor, neden alt geçit yok, neden üst geçit yok, neden modern kavşaklar yok, neden Adıyaman Sümer Meydanına sıkışıp kalmış, neden Adıyaman kalkınmıyor, neden işsizlik had safhada, neden 320 bin Yeşil Kartlı var, neden çiftçiler başka illere ırgatlığa gidiyor, neden yollarda ölüyor, neden Tekel’in yeri yok pahasına satılıyor, neden Sümerbank’ın yerini üç kuruşa sattılar?

Bütün bunların ve bunun gibi yüzlerce eksikliğimizin cevabı yok…

Çünkü kendisine böyle bir konuda bilgi veren olmamış…

Ona izzet ikram edilmiş, “biz neler yaptık neler, maydanozlu köfteler” denmiş, o da aynısını köşesine taşımış…

Ve Adıyaman herkese, her kuruma, her ile örnek olmalıymış…

Hakkını yemeyelim…

Yavuz Donat’ın yazısındaki tek doğru yön, Adıyaman’ın huzur kenti olduğudur…

Teröre prim vermediğidir, gerisi boş laflardan başka bir şey değil…

Büyük yazarların küçük gözlemleri işte böyle bir şey…

Boş verin, ben küçük(!) yazar olmaya devam edeceğim. Varsın onlar büyük olsun ama küçük gözlemlerin sahibi olarak kalsınlar…

Bizse küçük(!) olur ama büyük görmeyi biliriz…
Naif Karabatak
4 Ocak 2010