29 Aralık 2010 Çarşamba

Sen kalleşsin, sen nankörsün, sen vefasızsın…

Çok büyük umutlar bağlamıştık sana, çok büyük görevler vermiş, çok fazla şey yapacağını sanmıştık. Bu ümidimizi hiç yitirmedik, hep hayal kırıklığı yaşattın ama biz hep sende bir cevher var sandık, ama nafile…

Hatırlıyorum da küçüktüm, küçücüktüm. Belki daha iyi ile kötünün ne demek olduğunu bile bilmiyordum.

Sana ümit bağlamayı büyüklerimden öğrendim…

Sen gelince her şey çok farklı olacaktı…

Sen gelince, bütün iyilikler de birlikte gelecekti…

Sanki kocaman bir çantan var, sanki kocaman bir yürek taşıyordun, sanki bütün güzellikleri çıkınına koymuş geziyordun, tebessüm arayan her yerde…

Babam sana ümit bağlamıştı…

Sen gelince her şey çok daha başka olacaktı…

Belki aldığı maaşı bile arttırmaya gücün yeterdi, belki borçlarına çizik bile atabilirdin.

Sihirli bir gücün olup olmadığını hep merak ederdim ama hiçbir zaman da bekleneni vermediğini görünce sihrin büyüsüne kapılmadım…

Ama umutlandım…

Herkes gibi ben de umudumu hiç yitirmedim…

Fakirin ekmeği oldun, çoğu zaman…

Bazen ekmeğine katık ettiği bir baş kuru soğan, yanında başka bir şey yoksa da, bir kuru soğana tav ettiklerin vardı…

Gözyaşlarını senin dindireceğin söylendi, hep gözyaşı gördüm hayatım boyunca…

Savaşları ancak sen bitirebilirdin; boş yere hayatını kaybeden milyonları sen korur, gözyaşı dökenleri sen güldürebilirdin…

Kimse yetim kalmazdı, kimse yârsiz kalmaz, kimse evlat acısı çekmezdi…

Sen başkaydın…

Çok başkaydın…

Düzlüğe hep seninle çıktığımızı hayal ediyorduk, menzil sendin, varması gerekenlerse biz…

Rüya değildi, kâbus görmeyi hiç istemiyorduk ama hayali bile güzeldi.

Sen gelince her şey süt liman oluyordu…

İnsanlar daha hoşgörülü, daha sevecendi…

Herkes olabildiğince saygılı, olabildiğince kibardı…

İhlal edilen hak yoktu, boş yere mahpus damında ömür çürüten de olmayacaktı…

Sen gelince, her şey yerli yerine oturacaktı, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Annem hayallerdi, babam derin umutlar bağlardı, kardeşlerimde hep bir ümit vardı. Komşularımız, akrabalarımız, tanıdığımız, tanımadığımız, yoldan geçen, yorulup konaklayan, hatta sağır sultan bile sana karşı bir başkaydı…

Sen nasıl bir şeydin öyle, nasıl herkesi büyülemiştin?

Her seferinde bütün iyi niyetleri suiistimal ettin…

Her seferinde hayal kırıklığı yaşattın…

Her seferinde koca bir hiç verdin umut bağlayanlara…

Ama hiç kimse senden umudunu kesmedi…

“Bu defa değilse, bir dahakine” diyerek seni başlara taç yaptılar/taç yapmaya devam ettik.

Giden ağamdı, gelen paşam…

Ağamın yapmadığını, paşam yapardı nasılsa

Ama ağam da sendin, paşam da…

Ve hep senden umduk, hayal ettiğimiz her şeyi…

Vermedin, pintilik ettin, çok cimri davrandın, bütün umutları boşa çıkardın…

Neden seni bu kadar severler ki, halen anlayamıyorum…

Sen kalleşsin, sen nankörsün, sen vefasızsın…

Ama yine de seni seviyoruz, her şeye rağmen, hiçbir şey vermemene rağmen…

Herkes sana gülüyor, tebessüm dolu gözlerle senden umut bekliyor…

Gülen her yüze, gülen bir çehreyle bakmıyorsun bile…

Zarar hanemiz doluyor, eskitiyorsun, yıpratıyorsun, çürütüyorsun, yok ediyorsun ama hiç umudu gerçeğe dönüştürmüyorsun…

Alıyorsun, vermeyi bilmiyorsun…

Verdiğin her şeyin de posasını çıkarıp bir kenara atıyorsun…

Sen dost musun, düşman mısın bir anlasam, en gür sesimle sana haddini bildireceğim ama onu bile bilmiyorum…

Yarın yine geleceksin…

2011 olarak hem de…

Her yıl adını değiştiriyorsun, kaç kimlikli, kaç yüzlüsün bilmiyorum…

Bu defa 2011 olarak umut bağlayacağız sana…

Her şey çok daha başka olacak senle…

Senden öncekiler de hiçbir şey vermedi, biliyorum, sen de vermeyeceksin, senden sonrakiler de…

Sen ne kalleş şeysin yeni yıl…

Naif Karabatak
30 Aralık 2010


28 Aralık 2010 Salı

Düşünürüm diyorsam, düşünürüm!

CHP Genel Başkanı Kemal Bey, sonunda bir bomba daha patlattı; meğersem tam donanımlı bir lidermiş de haberimiz yokmuş.

Efendim, biliyorsunuz ülkemizde “ne iş olsa yaparım abi!” diye iş arayanlar çoğunlukta ama onların anladığı “ne iş” genellikle vasfı olmayan iştir.

Yani eğitim gerektirmeyen, uzmanlık istemeyen, bilgi ve beceriye dayanmayan, kol kuvvetiyle yapılan ve sanatla alakası olmayan işler…

Doğrusu bir insan her şeyi bilemez…

Mesela hem ziraattan anlayıp, hem ticareti bilip, hem de mimari yönden başarılı olanların, üstüne üstlük iyi bağlama çalıp, çok güzel de konçerto icra etmesi düşünülemez.

Hadi diyelim sanat yönü iyi gelişmiş ama aynı kişinin, dış politika uzmanı olması da beklenemez…

Sanattan, siyasetten, spordan, resimden, müzikten, ekonomiden, mizahtan.. hasılı dünyada ne varsa anlamasını, yorumlamasını, üstüne üstlük aldığı tüm bu görevleri bihakkın yapmasını beklemek hayalden de öte bir şeydir…

Belki şizofren olanların böyle bir hayal gücü olabilir, gerisi ise sadece laf salatasından öteye gitmez…

***

Tanıdığım meşhur bir yalancı –pardon- tam donanımlı birisi vardı…

Üstelik de “azıcık” meslektaşım…

Meslektaşlığı da bir yalan üzerine kuruluydu…

Tıpkı diğer meslek erbaplarıyla meslektaş olduğu gibi…

Kısa süreli de olsa köşesine aldığı yazılar, aşırmaydı…

Yalan haberlerinin ardı arkası kesilmezdi…

Başbakanla görüşürdü, hem de senli benli…

Bakanlar onu aramak için sıraya girerdi…

Cumhurbaşkanını bile randevusuz arar, dilediği zaman görüşürdü…

Türkiye’nin en büyük gazetelerinde Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştı ama hiç kimse onun adını künyede görmemişti…

Yazdığı –pardon aşırdığı- her yazı olay olurdu…

Derhal TBMM toplanır, gerekirse BM ve Nato olağanüstü gündemle üyelerine çağrı yapardı…

Yürürlükteki yasaların büyük bir çoğunluğu onun yazısına istinaden çıkmıştı.

Adını taşlara yazmışlardı, aldığı ödüllerin ardı arkası kesilmezdi…

Yılın en iyi yazarı oydu, en iyi gazetecisi o…

En başarılı kamu görevlisi de oydu, en başarılı ekonomisti de...

En iyi yönetmen, en iyi senarist, en iyi kurgu ondaydı…

STK’ları en iyi o yönetirdi, hibeleri en iyi o aşırırdı, -pardon- kullanırdı…

Bazen iyi bir şairdi, bazen iyi bir ressam…

Yılın televizyon programcısı ödülünü o almıştı, yılın radyo programcısı da oydu…

Hatta “yılın konuğu” ödülü bile onundu…

İyi bir çiftçiydi, iyi bir mimar, iyi bir mühendis, iyi bir teknoloji uzmanı…

Tarih konusunda müthiş bir bilgiye sahipti, tam donanımlı devlet hastanesinden daha işlevsel bir yapıdaydı…

Üstelik de yılın en yakışıklısıydı…

Mübarek, insan değil sanki bir melek…

Hani yaptıkları veya yaptığına inandıklarını sihir gücüyle yapmıyorsa, kesin bir kerameti vardı ki, kendinden menkul…

Bu kişi herkesle meslektaş olduğu gibi benle de ufaktan bir meslektaşlığı vardı; hani az da olsa yazı yazdı, araklama da olsa yazdı…

Hasbelkader bir köşeyi doldurduğunda da, dünya onun etrafında dönerdi…

***

Kemal bey de her konuda düşüncesi olduğunu söylüyor…

Her düşünceye saygım var…

Ama bizim her konuda bir düşüncesi olana ihtiyacımız yok…

Her soruna çözüm bulan iktidarlara ihtiyaç olduğu kesin…

Bu da bir kişi değil, ekip işidir…

Kemal beyin her konuda mutlaka bir düşüncesi varmış, olumlu mu, olumsuz mu onu söylemiyor…

Ama her konuda varmış yani…

Kemal bey şikâyetçi tabii…

Ya anlatamıyormuş, ya anlaşılmak istenmiyormuş…

Öyle söylüyor…

Yoksa her konuda düşüncesi varmış…

Yoksulluğu önleme konusunda müthiş fikirleri vardı, geçenlerde yazdım…

Yoksulluğu kökünden kazıyacaktı…

Kaynak mı, sorun değil…

Benim adım Kemal, parayı bulurum diyorsam bulurum” gibi önemli bir kaynağa sahipti…

Şimdi de “her konuda bir düşüncemiz var” diyor Kemal bey…

Benim adım Kemal, düşünürüm diyorsam, düşünürüm” demedi ama sanırım onu söylemeye çalıştı…

Biz anlayamadık herhalde…

Naif Karabatak
29 Aralık 2010

27 Aralık 2010 Pazartesi

Deliler boşansa ne olur?

Çocukluğumuzun vazgeçilmez komedi programlarının ilk sıralarında  “Olacak O Kadar Televizyonu” yer alıyordu.

Şimdilerde öyle mi?

Mizah, muhalif bir sanattır.

Karikatür de olsa, mizahi yazı da olsa, tiyatro gösterisi de olsa “halktan yana” aldığı tavırla gönüllerde taht kurar.

Hem güldüren, hem düşündüren ve iğneli bir şekilde verdiği mesajlarla, yanlış işleri farklı şekilde yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda düzeltilmesine de öncülük eder.

Bu açıdan bakılınca, mizah, ciddi yazılardan daha çok beğeni toplar, daha çok ilgi görür, daha çok seveni bulunur.

Ama mizah, amacından sapınca da, saçmalıkların bir biri ardına dizildiği bir yazı veya çirkin görüntüden öteye gitmez.

Olacak O Kadar Televizyonu, Levent Kırca’nın meslek hayatının sonunda saçmalamaya başladığının bir ifadesi olarak ekranlarda yer alıyor ama asla beğeni toplamıyor.

Eskiden “oh be! Yüreğimizi soğuttun” dedirten yaklaşımları, şimdiler de “hadi oradan” diyeceğimiz konuları gündeme getiriyor.

Eskiden halktan yana olan programlarıyla gönüllerde taht kurarken, şimdilerde çeteleri, mafyaları, terör örgütlerini aklamaya, halkın seçtiklerini karalamaya dönük bir propaganda malzemesi haline geldi…

Ama ucuzundan, ama basitinden…

Bu açıdan, uzun yıllar tiyatroya emek veren Levent Kırca’nın kariyerine acıyorum…

Bir sanatçının son demleri böyle olmamalıydı…

Ama insanlar düşünme yetisini kaybetmeye başlayınca, hayata ideolojik saplantılarla bakınca, üretme kabiliyetini de yitirince ortaya başka ürün koymasını da bekleyemiyorsunuz…

Ucuz mizah ancak bu kadar olur deyip geçiyorsunuz…

Ama geçmiyorum…

Olacak O Kadar’dan çok daha ucuz ve bir o kadar da seviyesiz başka oyunlar da var…

***

Aziz Nesin, bu ülkenin yetiştirdiği en büyük mizahçılardan birisidir.

Aykırı görüşleri, “yüzde bilmem kaçının aptal” olduğunu söylemesi, ideolojisi, dünya görüşü, inancı, onun sanatçı kişiliğine bir leke getirmezdi…

Yazdığı her eser, mizah kültürümüze önemli bir armağandır…

Ama tıpkı Aşk-ı Memnu gibi, tıpkı Yaprak Dökümü gibi veya Çalıkuşu gibi “yozlaştırılmış” eserler de ilk önce yazarına hakarettir.

Ankara Ekin Tiyatrosu, Aziz Nesin’in “Deliler Boşandı” adlı eserini Semih Çelenk’e yeniden düzenletmiş, Faruk Çelenk’in yönetiminde sahneye konmuş…

Güya güncellemişler…

Açıkça eserin ırzına geçmişler…

Cenk Gülen adıyla kaleme aldığım “Bir Delinin Not Defteri” mizah kitabının yazarı olarak, delilerin boşanması ilgimi çekti.

Ama ilgimin karşılığı ortada yoktu.

Ne inciler, ne inciler demeyeceğim ama ne kadar saçmalık varsa bir biri ardına dizmişler diye rahatlıkla söyleyebilirim.

Mizah, elbette muhaliftir…

Ama mizah, halka ve halkın beğenisine küfretmek değildir.

Mizah yapacağım diye terör örgütlerinin arkasına sığınıp, çeteleri ve mafyaları meşrulaştırmaya çalışmak, bu ülkenin insanına fayda değil, zarar getirir.

Hem kimin borusunu öttürmüş oluyorlar böylece?

Bugüne kadar mizaha konu olarak sert şekilde eleştirilen derin yapıların meşru olduğu mu söylenmeye çalışılıyor?

Darbeler cici miydi yani?

1960’da çok âlâ bir iş mi başardık?

Başbakanımızı asarak, bu ülkeye, bu millete ve bu insanlığa bir şeyler mi armağan ettik?

12 Eylül ne kadar da masumdu?

Bu ülkede yaşayanlara işgalci düşman askerlerinin bile yapmadığını reva görenleri baş tacı mı etmeliydik?

Ne yani, demokrasi, bu tür mizahçılara bir beden bol mu geliyor?

Bütün bunları kendi sığ dünyasında beğenenlere bir şey diyemem…

Ama bütün bunları, alakası olmadığı halde usta isimlerin arkasına sığınarak, onların eserlerinin ırzına geçerek yapılması tahammül edilir gibi değil.

Ekin Tiyatrosu da Aziz Nesin’in arkasına sığınarak, onun hatırasına hakaret ederek yapma yolunu seçmiş.

Kendisini sanatçı sanan, yönetmen olduğunu düşünen, tiyatro diye abuk sabuk konuşmaları bir biri ardına dizen Ekin Tiyatrosu, “sol” görüşüyle epey yerden “bir şey var” sanılarak “parsayı” toplayacağı davetler alıyor…

Onun “sol”dan aldığı davetler, sağduyulu her insanı da incitiyor…

Bu ülkede hangi partiye oy verirse versin, onlara hakaret etmek, saygısızlığın en dik alasıdır.

Elbette A veya B partisini beğenmeyebilirsiniz, elbette iktidarların icraatlarını “ti”ye alabilirsiniz, mizah unsuru bulduğunuz her fırsatı değerlendirme şansınız, hatta hakkınız var…

Ama hiç kimse, hangi parti olursa olsun, oy verdi, destek verdi diye enayi yerine koyma hakkına sahip değilsiniz.

Siz, delileri boşayarak mizahla muhalefet yaptığınızı sanıyorsunuz…

Ama delileri de boşasanız, akıllıları da evlendirseniz, sizin sığ düşüncelerinizle, ancak Balyoz Darbe Planı hazırlanır, onu ve onun altında imzası olanları da bizler iğrenerek takip ederiz…

Naif Karabatak
28 Aralık 2010




26 Aralık 2010 Pazar

İşte Sağduyulu Bir Ses

Bir süredir ülkemizde “iki dil” tartışması yaşanıyor. Daha doğrusu buna pek tartışma da denmez. “İstemezuk” diye feryat figan edenlerin bağırtısı denebilir. Hâlbuki Türkiye’de “iki dil” yok, “çok dil” var ve bu dillerin hepsi de kendisine hayat hakkı bulmalı.

BDP’lilerin “yerel yönetimlerde iki dil” isteğine “ülke bölünür” paranoyasıyla karşı çıkıldı, “bölünmez bütünlük”ten dem vuranlar, ülkenin elden gittiğini söyleyenler “kaygıyla” izleyenler, köşeden bakıp, tehdit için sahneye çıkanlar ve daha neler neler…

Ülkemizde Türkçe resmi dildir…

Bu anayasanın değiştirilemez hükmü arasında yer alır…

Ama buna rağmen, bu ülkede farklı diller, farklı lehçeler ve farklı kültür veya dinlere mensup insanlarımız yaşıyor…

Türkçe resmi dil olunca, dolayısıyla eğitimin dilinin Türkçe olduğu gerçeği de kendisini gösterir…

Öte yandan da “bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan” özdeyişine uygun olarak, farklı dillerde eğitim ve öğretim görülür…

Bütün okullarımızda yabancı dil teşvik edilir…

Evrensel dil haline gelen İngilizceyi öğrenmek, artık bir ihtiyaç ve bir ayrıcalıktır…

Fransızca da böyle, Almanca da…

Hatta o kadar güçlüğe katlanıp Çince ve Japonca öğrenenler bile var…

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimi daha iyi anlamak için Arapça öğrenenler de var…

Hâsılı dünyanın birçok ülkesinde konuşulan dilleri konuşmak, onların kültürünü öğrenmek, onların yaşam tarzı hakkında bilgi sahibi olmak, onların kaynaklarından dünyaya bakmak için bin bir zahmete katlanıp yabancı dil öğrenenler var…

Bunların birçoğu elbette özel kurslarla elde edilen kazanımlar…

Ama devlet okullarında da var…

Mesela sadece İngilizce eğitim veren okullarımız var; “resmi dilimiz Türkçe’dir” gerçeğine rağmen…

Fransızca eğitim alan öğrencilerimiz var, Almanca eğitim veren okullarımız var…

Bu dilleri ve bundan başka dilleri istemek, ülkeyi bölmez…

Ayrılıkçılık çıkarmaz…

Resmi dilimiz Türkçedir” diye başlayan Anayasa maddeleri hatırlanmaz…

Söz konusu Kürtçe olunca kıyamet kopar…

Ne oluyor, “bu ülke, insanların konuşma şekline göre inşa edilip, konuşma şekline göre yıkılıyor mu?”

Demokrasimiz, her dil olduğunda tehlike arz etmiyor da, onlarca dile Kürtçe eklenince mi tehlike çanları çalıyor?

Cumhuriyetin temel nizamı, onlarca dilden etkilenmiyor da, Kürtçe’den olabildiğince etkilenip, sağa sola mı yalpalıyor?

Laikliği hiçbir dil tehlikeye atmıyor da, Kürtçe mi paramparça ediyor?

Ne oluyor, bu korku, bu kaygı, bu anlaşılmaz tutum ve tepki neden?

Bu ülkede insanlar “Türkçe esas olmak şartıyla”, istediği dilde eğitimi almalı, istediği dilde konuşmalı, istediği dilde yayınları serbestçe çıkarabilmelidir.

İngilizce yayın yapan gazeteler, bu ülkenin köküne dinamit suyu dökmüyorsa, Kürtçe yayın yapan gazetelerin dökmesini düşünmek iyi niyetle nasıl bağdaşır?

Oysa bu ülkenin kanunları var…

İngilizce yayın yapan da, Türkçe yayın yapan da, hatta Kürtçe yayın yapan da suç işleyince hukukun kuralları geçerli hale gelir.

Önemli olan hangi dilde yayın yaptığınız, hangi dili konuştuğunuz, hangi dilde şarkı okuduğunuz değildir.

Önemli olan o dillerde neler anlattığınızdır…

Ve anlatılan suç ise bu ülkenin de yasaları var.

Sağlıklı tartışma yerine kavgayı sevdiğimizden olmalı ki, her kafadan bir ses çıkıyor ama hiç kimse “yahu anadil, en temel hak değil mi?” diye sormuyor veya kabullenmiyor.

Elbette bunu dillendiren yazarlarımız, siyasetçilerimiz var ama gürültü arasında kaybolup gidiyor.

Has Parti genel Başkanı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş da bunlardan birisi.

Sağduyulu bir ses veren sayın Kurtulmuş, “Türkiye'nin resmi dili Türçedir. Türkçe dışında başka bir resmi dilin kullanılması Türkiye'nin menfaatine uygun değildir, doğru değildir. Resmi dil Türkçe olmak şartıyla bu topraklardaki her yurttaşın kendi ana dilini, etnik kültürünü öğrenmesi, bunları öğrenmek için her türlü imkâna sahip olması, ana dilin konuşulması önündeki tüm engellerin kaldırılmasından yanayız. Bu çerçevede eğitim dili Türkçe olmak şartıyla, Kürtçe ve diğer dillerin seçmeli ders olarak okutulması, hatta sadece ders olarak değil, kültürlerin ve folklorik birikimlerin seçmeli ders olarak okutulmasının hiçbir mahsur teşkil etmediği kanaatindeyiz.

Ne olur, bütün bunlar olsa kıyamet mi kopar?

Naif Karabatak
27 Aralık 2010

21 Aralık 2010 Salı

Kürtçe konuşanlar “millet” değil mi?

Türkiye’de bazı kamu kurumları, kendilerini ülkenin sahibi sanma hastalığından bir türlü kendisini kurtaramıyor. Üstelik de bunu “kanuna bağlı” olduklarını deklare ederek yapıyorlar.

Acaba öyle mi?

Yasalara göre herkesin görev alanı bellidir.

Tapu Kadastro’da görev yapanlar, kentin gayrimenkulleri üzerinde, yasalar çerçevesinde yapılması gereken görevleri yaparlar. Hiçbir tapu kadastro çalışanı, hükümetin veya siyasilerin görev alanına karışmaz/karışma hakkı da yoktur.

Tıpkı Tapu Kadastro gibi, diğer kamu görevlileri de aynı şekilde yasaların verdiği yetkiyle, görev alanı çerçevesinde, bu halkın daha iyi yaşaması için hizmet görevini yerine getirir.

Emniyet Genel Müdürlüğü de böyle, Genel Kurmay Başkanlığı da…

Birilerinin elinde silah olunca, yasadan almadıkları yetkiyi kullanma haklarının doğduğunu sanması, en azından “sağlıklı” olmadıkları fikrini doğurur.

Bu hastalık 1960’lı yıllardan bu yana ne yazık ki var…

Tartışmalardan rahatsız olurlar…

Farklı fikirlerden endişe duyarlar…

En ufak aykırı seste “ülkenin bölünmesi”nden korkarlar…

Siyasileri “düşman” görürler…

Vatandaşı “potansiyel suçlu” olarak not ederler…

Kendileri dışındaki kamu görevlilerini de “suç işlemeye müsait” yapıda sanırlar…

Bir tek kendileri müstesnadır…

Çünkü bu devletin gerçek sahipleridir(!)…

Çünkü bu ülkede yaşayan herkese tahakküm etme yetkileri(!) vardır…

Çünkü 1960’da, 1980’de, 28 Şubat’ta düşman askerlerinin yapmadığını bu halka reva görmüşlerdir…

Bütün bunların darbe dönemlerinde kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz…

Aynı kafa yapısına sahip olanların, her dönemde nükseden hastalıkları da olacaktır.

Konuşmayın, derler…

Tartışmayın…

Lafını bile etmeyin…

Değişen yönetimlere rağmen, aynı yersiz kaygı ve korkuların olması anlaşılır gibi değil.

Kaldı ki, o korkuyu ve kaygıyı duyma konumunda ve görevinde de değiller…

Genel Kurmay Başkanları değişiyor, komuta kademesi yenileniyor, darbe planları havada uçuşuyor, suçlular adalet önüne çıkıyor ama halen kendisini bu ülkenin sahibi sanma hastalığı devam ediyor.

Son günlerde yerel yönetimlerde iki dil tartışması yapılıyor…

Yerel, dedikleri, insanların yaşamını sürdürdüğü yerler…

Yani bu milletin yaşadığı kentler, kurumlar, kuruluşlar…

Kim var oralarda, Türk var, Kürt var, Laz var, Çerkez var…

Yıllarca derdini anlatacağı kamu görevlisi aramış ama bulamamışlar…

Yol istemiş, su istemiş, okul istemiş, sağlık evi istemiş…

Türkçe bilmediği için kendi dilinde bunun ne kadar gerekli olduğunu anlatmaya çalışmış, horlanmış, itilimiş, susturulmuş…

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “değiştirilemez” denen maddelerinden birisi “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” şeklinde başlar…

Bu milletin içinde sadece Türkçe bilenler olamayacağına göre, her dili konuşan, farklı inanç ve kültüre sahip olanlar da bulunacaktır.

Devletin resmi dili farklıdır, resmi olmayan ve saygı göstereceği, konuşulmasını engelleme hakkının bulunmadığı diller de olacaktır.

Bu ülkede yaşayan yabancı uyruklu birisi derdini İngilizce anlatma hakkı olabiliyor da, bu ülkede yaşayan, bu ülkenin insanı olan, bu ülkenin gerçek sahiplerinin farklı dillerde konuşmasının önünde ne gibi bir engel olabilir, bu korku ve kaygı niye?

Hem kime ne?

Buna karar verecek konumunda olan TBMM var, onun yetki verdiği hükümet var, cumhurbaşkanı var…

***

Genel Kurmay Başkanlığı, birkaç gün önce bir basın açıklaması yaptı…

Açıklamanın bir bölümünde “Son günlerde ‘Dilimiz’ üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir.” deniyor…

Burayı tam anlayamadım, yoksa kamuoyunun neyi tartışacağını belirleme hakkı Genel Kurmay’a mı ait. Biz ne yazacağımızı mı soracağız, siyasiler neyi konuşacağını önceden söyleyecekler mi?

Bu ne kadar komik bir durum…

Açıklamanın sonunda ise;“Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.” deniyor…

Biz de tarafız ama kimseyi tehdit etmek aklımıza bile gelmiyor…

Biz de bu ülkede cumhuriyet hâkim olsun, üniter yapı bozulmasın, hatta en çok korktukları laiklik bile sürsün diyoruz ama bunu kimseyi tehdit etmeden yapıyoruz...

Siyasiler de bunun için uğraşıyor ama ne askeri, ne de polisi tehdit etmiyor…

Tehdit etmek için illa da vergilerimizle alınan silahlara sahip olunması mı gerekiyor?

O silahları bize tehdit olsun diye taşıdıklarını sanan varsa, gaflet ve delalet içerisinde olduklarının artık farkına varmalılar…
Naif Karabatak
22 Aralık 2010

20 Aralık 2010 Pazartesi

Her yer İstanbul Üniversitesi değil ya…

1923’den, 2003 yılına kadar Türkiye’de toplam 76 üniversite kurulmuştu. AK Parti hükümeti döneminde, bu sayıya iki daha eklenerek, 78 yeni üniversite kuruldu. İyi mi oldu, kötü mü oldu bu hep tartışıldı, tartışılacak da…

Aslında bu olaya bakış açısıyla yakından ilgili bir konu.

Yazının başında “1923’den 2003’e kadar” diye bir giriş yaptım. Elbette üniversite tarihin başlangıcı olarak “Cumhuriyet dönemi”ni esas alanların bir benzetmesine atıftı…

Oysa Türkiye’de üniversitelerin tarihi çok daha eskilere dayanıyor.

Medreseleri bir yana bırakırsanız, ilk ciddi üniversite 1863 yılında kurulan “Darülfünun”dur…

O tarihten bu yana üniversiteler, kendisinden bekleneni ne kadar karşıladı, hangi dönemde eğitime daha çok önem verdi, daha çok bilimsel çalışma yaptı bu da bakış açısına göre değişir.

Peki üniversitelerin, eğitimi ve bilimsel çalışmayı bir yana bırakarak “yasakçı” hatta “zorba” kimliğe büründüğü demler hangi demdir?

Bu da bakış açısına göre değişir. Çünkü öyle bir bakış açımız var ki, her dönem YÖK’ü eleştirenler, “YÖK bizden oldu” deyip, sahiplenmeye başlayabiliyorlar.

Veya daha önce “YÖK bizden” deyip eleştirmeyenler, bugün acımasızca YÖK’ü eleştirebiliyor.

YÖK’ün, ülkenin ve eğitimin sırtında bir YÜK olduğunu hep söyledik, söylemeye de devam ediyoruz. Onun başındaki kişinin” sizden” veya “bizden” olması, sadece yöntem farklılığını doğurur, YÖK’ün YÜK olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kendi bakış açımı da bir yana bırakarak, darbe dönemlerinde darbecilere selam duran üniversite yönetimlerinin olduğu bir ülkede “özgür üniversite”den bahsetmek ne kadar doğrudur?

Bu ülkede “Ordu göreve” diye pankart açan akademisyenler varsa, o ülkedeki üniversitelerin hukuk bilgisinden, özgürlük ve demokratlık anlayışlarından ne kadar söz edebilirsiniz?

Bu ülkede “sivil anayasa” için en çok çaba sarf etmesi, ortaya doküman koyması gereken üniversitelerin, darbe anayasası savunuculuğuna geçtiklerini görmek, anayasadan ne anladıklarının göstergesi değil midir?

Siyasi kaplaşmaların, bölücülüğün, kavgaların, protestoların, eylemlerin merkezi haline getirilmeye çalışılan, eğitim hariç, her türlü eylemin “masum” gösterildiği/gösterilmeye çalışıldığı üniversitelerin sayısı az olsa ne olur, çok olsa ne olur?

***

AK Parti, “her ilde bir üniversite” diyerek çıktığı yolda, verdiği sözü tuttu.

Ama açılan üniversitelerin “tabela” üniversitesi olacağı da söylendi, halen de söyleniyor…

Eleştirilerde “kısmen” haklılık payı olsa da, uygulama “tümden” kötü değil…

Kimi üniversite, kendisinden beklenenden daha çok varlık gösterdi, bazı üniversiteler de beceriksiz yöneticiler yüzünden “tabela”dan öteye gidemedi.

Ama genelleme yapınca da, kendi ilinde bulunan üniversitede okumanın ayrıcalığını yaşayanların olduğu bir gerçek.

Ve yine tahmin edilenden çok daha fazla varlık gösteren üniversitelerin olduğu da bir gerçek…

***

Güne soldan bakan bir site var; adı sol…

İki gün önce “Böyle üniversiteleri ancak AKP açar!” başlığıyla “ayrıntılı” bir değerlendirmeyle yeni açılan üniversiteleri masaya yatırmış…

Ayrıntılı” dediğime bakmayın, birçok üniversiteden bahsetmiş ama tamamına yakını “dedikodudan” öteye gitmeyen, tezlerini güçlendirmek için uç örnekleri öne çıkaran bir değerlendirme…

Onlar gibi güne tek taraftan bakanlardan değilim. Gerekirse soldan, gerekirse de sağdan bakmayı bilirim.

Türkiye’de “üniversite” deyince “İstanbul Üniversitesi”ni baz alanlar, yeni açılan üniversitelerin başarısını değerlendirme şansını bulamazlar.

İstanbul’daki bir ilköğretim okuluyla, Hakkari’deki bir ilköğretim okulunun arasındaki fark neyse, İzmir’deki bir üniversiteyle Adıyaman’daki bir üniversite arasındaki fark da ancak o kadardır.

Öyle ki, bazen SBS birincisi, beğenmediğiniz o kentlerdeki ilköğretim okulunda okuyanlar arasından çıkar…

Bazen de üniversite sınavlarında en başarılı olanlar, “mahrum” diye bilinen kentlerde eğitim görenler arasından çıkar…

Kısaca, üniversitenin nerede olduğu çok önemli değil; kimlerin, nasıl yönettiği, eğitimin nasıl verildiği, öğrencilerin derse ne kadar eğilimli oldukları, ne kadar özgür olunabildiği, ne kadar demokrasi kültürüne sahip olduğuyla ve çok daha başka önemli kavramlarla yakından ilişkilidir.

Ama asla üniversitenin mekânıyla ilgili değildir.

Yasakçıysanız, İstanbul’daki üniversite de beş para etmez, Muş’taki üniversite de…

Özgürseniz, ufkunuz da açıksa, eğitim gibi bir derdiniz, bilimsel çalışma gibi bir arzunuz da varsa, o üniversite bugün değilse, yarın mutlaka “iyi üniversite” konumuna yükselecektir.

Doğu ve Güneydoğu’da bulunan okullarda ders görmemiş olanların, eğitimde gelinen noktayı ve her ile açılan üniversiteleri de “doğru” veya “tarafsız” değerlendirmesi mümkün değildir.

Ancak, güne soldan başladıkları gibi, hayata da soldan bakarlar…

Sağda da güzel şeyler oluyor, dönüp bir bakın yeter…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
21 Aralık 2010

19 Aralık 2010 Pazar

CHP Kürsüsünde Tayyip Erdoğan Çakması

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 7 aydır görevde ama kaçıncı kurultayda konuştuğunu ben bile unuttum ama olsun, o konuşacak, CHP şekillenecek. O konuşacak, delegeler birilerini çizecek. O konuşacak ve biz CHP’nin gerçek yüzünü göreceğiz.

Yine öyle oldu…

Delegeler, Kemal beyin prens ve prenseslerinden bazılarını çizdi…

Gürsel Tekin bunlardan birisiydi…

Sonra her konuşmasıyla bu ülkede yaşayan herkesi inciden Nur Serter’i de delegeler çizmişti…

Bir şekilde CHP’li delegeler, partiye ayar vermişti…

Kemal bey henüz delegenin ne diyeceğini bilmeden çıktı kürsüye…

Kendince çok güzel bir konuşma hazırlamıştı…

Hatta zaman zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı “Fırat'ın doğusu da batısı da bizim. Berivan da Hakan da bizim. Rojin de Agop da bizim. Ferhat ile Şirin de Mem u Zin de bizim. Bütün toplumu kucaklayacağız. Biz Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarıyız. Bizi kimse ayıramaz.” diye taklit bile etti.

Ama birisi çakmaydı, bir diğeri aslı.

Birisi demokratikleşmeyi uyguluyordu, birisi “karşı çıktığı” halde, demokratikleşmeden bahsediyordu…

Birisi sivil anayasa için çabalıyor, hatta halkoyuna bile sunuyordu, bir diğeri “hayır” oyu vererek, “sivil anayasa” istediğini söylüyordu…

Birisi yoksulu gözetiyor, bir diğeri “verilen yardım kesilsin” diye uğraşıp, sonra da “asgari ücret” vereceğini söylüyordu…

Parayı mı nerden bulacak; “Ben bulurum diyorsam, bulurum” gibi bir kaynağı vardı Kemal beyin…

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın garip gurabaya verdiği yardımları eleştiren, Yeşil Kartın bile “oy” için verildiğini savunan Kemal bey, kalkmış yoksullara asgari ücret tutarında maaş vereceğini söylüyor…

Kaynağı da müthiş…

Bu kaynakla bırakın Türkiye’yi dünya bile idare edilir…

Ben parayı bulurum diyorsam, bulurum” gibi bir kaynağı var Kemal beyin…

Ekonomiden sorumlu devlet bakanlığının, maliye bakanlığının nasıl yönetileceğini anladık; “ben parayı bulurum diyorsam, bulurum modeli…”

Sadece çakma Erdoğan’lık, sadece çakma demokratlık, sadece çakma yoksul babası dışında da şeyler söyledi Kemal bey…

Aslında çok güzel şeyler de söyledi CHP genel Başkanı kemal Kılıçdaroğlu…

Altına imza atacağım şeyler de…

Hatta ayakta alkışlayacaklarım da…

Ama söylediği yer, söylediği partinin sicili bu konuda pek parlak değildi…

Kurultay da bile bir ileri, bir geri gitti.

Bugüne kadar CHP’de parti içi demokrasinin olmadığını itiraf ederek, CHP’ye parti içi demokrasi getireceğini söyledi…

Bir başka söyleyişle de, CHP’nin geçmişini kabul etmedi, yeni CHP ortaya koyacağını söyledi…

Ama hemen geri vitesi atmakta gecikmedi.

Tüzüğü göreceksiniz; nasıl ki çok partili rejimi getiren bir CHP varsa, parti içi demokrasiyi getiren, çağdaş bir tüzükle yeni CHP olacak” dedi…

Çok partili rejimi getirenin CHP olduğunu söyledi…

Yani eski CHP’ye sıkı sıkı sarılarak, yeni CHP’yi kuracağını söyledi…

Çok partili rejim dediği, “açık oy, gizli tasnif” mi acaba, onu söylemedi…

Hani önce çok partili hayata geçmek için Ali Fethi Okyay’a “git parti kur” denen, sonra da halktan teveccüh gördüğü anlaşılınca kapatma yolunu seçen CHP’den mi bahsediyor diye çok merak ettim.

Yoksa Adana’da Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey tarafından 29 Eylül 1930’da kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası’ndan mı bahsediyor.

Hani Bakanlar kurulu tarafından “sakıncalı” görülüp kapatılan parti…

Belki de Edirne’de Mühendis Kâzım Bey tarafından kurulmak istenen “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi”nin bakanlar kurulunca kuruluşunu “sakıncalı” görerek engellemesi CHP’nin çok partili rejime geçişidir…

Belki de bu korkuyla ta 1945’e kadar “hiçbir partiye izin” vermeyen de CHP değildir…

CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, elbette bunlarla kalmadı, daha çok şeyler söyledi…

Mesela altına imza atacağım şeyler…

Tam tamına 41 maddede sıralanan çok güzel sözler verdi…

Hak ve özgürlükleri genişleten ve güvence altına alan bir Anayasanın hayata geçirileceğini söyledi. Henüz 12 Eylül’de yapılan halk oylamasına hayır derken…

Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılacağından bahsetti, “askerin işine karışmayın” derken…

Medyanın özgür ve bağımsız olacağını söyledi, yasakları savunurken…

Faili meçhul cinayetler aydınlatılarak, devletin içindeki çetelerin ortaya çıkarılacağını söyledi, Ergenekon’a sahiplenirken…

YÖK’ün kaldırılacağını söyledi, yıllarca YÖK’e sahip çıkarken…

Aile sigortası getirilerek sosyal devletin güçlendirileceğini, yoksulluğun tarihe gömüleceğini söyledi, hükümetin yaptığı sosyal yardımlara karşı çıkarken…

Siyasi Partiler Yasasının demokratikleştirileceğini, lider sultasına son verileceğini söyledi, daha geçen ay CHP’de yaptığı operasyonun izleri sürerken…

Çok şey söyledi.

Mesela üreticinin baş tacı olduğu bir ekonomik düzenin kurulacağını söylerken, çalışanın, yani emek verenin veya tüketenin ne olacağını söylemedi.

Bir ileri gitti, bir geri…

Kemal bey, demokratlıktan söz ediyordu ama ne partinin geçmişi buna müsaitti, ne de 7 aylık icraatı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi olmak istiyordu…

Ama “çakma” görüntüsünü de sözleri ve icraatlarıyla bizzat kendisi veriyordu…

Eski CHP’yi elinin tersiyle itiyordu ama hemen eski CHP’yi sahiplenip, yeni CHP kuracağını söylüyordu…

Kısacası Kemal bey çok şey söylüyordu ama hiçbir şey anlatamıyordu…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
20 Aralık 2010


16 Aralık 2010 Perşembe

Altı Üstü İnsanız

Güne Bakış Gazetesi'nde "Altı Üstü İnsanız" söyleşi dizisinde Özgür Doğa'nın benimle yaptığı söyleşi...


Bu röportaj dizisini hazırlamamızdaki amacın; makam ve statülerimizin yani maske ve rollerimizin ötesindeki aslolan insan yanımızla karşılaşmak olduğunu söylemekle yetinerek, konuğumuzu kısaca sunup söyleşimize geçelim.

Naif Karabatak… Yazar… Gazeteci…

‘Çocukluğumda Bisikletimin Olmasını Çok İsterdim, Kısmet Olmadı’

Çocukluğunuzda çok isteyip de elinize geçmeyen, ne bileyim ayakkabı gibi, bir şey var mıydı? O günlere dair buradan yola çıkıp bir şeyler anlatır mısınız?

Bilyelerim, topacım, elimden kaçırılan şekerim, yutkunarak izlediğim güzellikler, çocukluk aşkım… hepsi bir yana elbette özellikle isteyip de alamadığım bir şeyim oldu. Çocukluğumda bisikletimin olmasını çok isterdim, kısmet olmadı.

Bizim zamanımızda Bisikletçi Ziya diye bir amca vardı, Sıratut Caddesi boyunca gidip gelmenin bedelini öderdik. O zamanlar bisiklet almak güçtü, herkes alamıyordu, bizim de babamızdan isteme şansımız yoktu. Hayali bile güzeldi ama bazen kendime ait kırmızı bir bisikletimin olduğunu düşlerdim, bazen rüyasını görürdüm. Bir elimde bez, bir elimde mintax’lı (bulaşık deterjanı) suyla her bir yerini gıcır gıcır ediyordum. Sonra bir çalımla biniyor, mahalledeki arkadaşlara hava atıyordum. O kadar da kötü değilim canım, samimi arkadaşlarımı da sırayla bindirip gezdiriyorum, hem de ücretsiz…

Çocuklukta içimde ukde kalan bu sevdayı, büyüdüğümde gerçeğe dönüştürdüm tabii. Askerlik dönüşü işe girip, ilk maaşımı aldığımda, çocukluğumda ulaşılmaz olan bisikletime de kavuşmuştum. Tabii insan büyüdüğünde bazı şeyleri de kendisine yakıştırmıyor. Çocukluğumda ulaşılmaz olan bisiklet sevdama, büyüdüğümde kavuştum ama kısa sürdü, yerini önce motosiklete, sonra arabaya bıraktı ve ben halen o sevdayı özlüyorum. Sahip olamamanın verdiği haz daha başkadır diye düşünüyorum. Sahip oldukların arttıkça, kıymet bilme de o oranda azalıyor.

Çocukluğunuzda ve ilk gençliğinizde futbolla aranız nasıldı? Barselonalı Mesi ya da o dönem kimse ünlü olan onun gibi olmak istediniz mi? O günler, o yıllar ve o günler ve o yıllara dair futbol topu düşlerinizi anlatır mısınız?

Futbolu hiç sevmedim, sevemedim. Daha çok o zamanki çocuk oyunlarımıza düşkünlüğüm vardı, çocukluğumu yaşayabildiğim kadarıyla. Çelik çomak, gırcik, yakar top, koşu yarışı, ağaçtan ağaca geçme; daha neler neler…

Ama Metin Oktay’ı, Cemil Turan’ı duymamak, hayran olmamak da mümkün değildi. Onlar gibi başarılı olmayı kim istemez?

Annenizin kılık kıyafeti, sözleri ya da davranışlarına, hısım akraba konu komşu ilişkilerine dair her aklınıza gelişinde sizde bir sıcaklık bırakan bir anınızı anlatır mısınız?

Hısım ve akrabalık, komşuluk ilişkilerinin hepsi zaten sıcaktı. İnsanların kendine ayıracağı zamandan çok, bir başkasına ayıracağı zamanları vardı. Teknolojinin insanları esir almadığı, bencilliğin bu kadar ayyuka çıkmadığı, paranın tek geçer akçe olmadığı bir zamandı veya biz öyle biliyorduk.

Kıt kanaat değilse de, orta halli bir ailenin çocuğuyum. Babam işçi, 9 nüfusa bakıyor ve uzun süren kiracılıktan sonra ev sahibi olmuş. Hali üzere harcamaları da kısıtlı ama sihirli kutu denen televizyon yeni çıkmış, bütün komşular sırayla almaya başlamışlar. Biz akşamları televizyon izlemeye komşulara giderdik, neredeyse 30–40 kişi bir odaya doluşur, o geceki programları izlerdik; çaylar, çerezler, meyveler de ev sahibine yük…

Hepimiz televizyon diye tutturmuşuz ama babam hiç oralı değil. Adamcağızın almaya gücü mü var?

Annem ise bizi kırmamak için, sanırım kendisi de çok istiyordu babamı sürekli sıkıştırsa da almıyordu. Sonunda Annem, hısımımız bir kadının da motive etmesiyle taksitle bir televizyonu evimize getirdi. Babam önce söylense de sonra sihirli kutunun cazibesine kapıldı, taksitlerini de paşa paşa ödedi!

‘Kendimce Karizmayı Çok Çizdirdiğim Zaman, İşte O Zamandı’

Çocukken ya da ilkgençliğinizde bu da mı başıma gelecekti, aman Allah’ım yerin dibine girdim, dediğiniz karşı cinse dair bir anınızı, kabul ediyorum zor bir soru ama anlatır mısınız?

O zamanlar “benimle çıkar mısın” ayakları yoktu, cafelerde bulup sarmaş dolaş oturma şansını da kimse elde edemezdi. Platonik aşklar daha revaçtaydı. Severdik birisini, dünyalar bizim olurdu. Bir bakışı, bir gülüşü, sıcak bir yaklaşımı, kendimizi farklı hissetmemiz için yeterliydi. Ama gençliğimde bu da mı başıma gelecekti diyeceğim bir şeyimin olduğunu hatırlamıyorum…

Çocukluğumda ise yerin dibine girdim tabii…

Henüz ilkokulun ilk zamanlarındaydım. Yani 7–8 yaşlarında. Komşu kızını ise deli gibi (deli gibi sevmek nasıl, onu da bilmiyorum ya!) seviyordum. Hep süslü (o zamanlar bana ‘çırtikli’ derlerdi), hep şık olmaya ve hep büyükmüş gibi davranmaya çalışıyordum. Şimdiki gibi istediğinde banyo yapma şansın yoktu tabii. Haftada bir gün, kazanlarda kaynatılan sıcak suyla annemiz bizi yıkıyordu.

O günü hiç yaşamasaydım keşke! Annem ısrar ederek, hatta zor ve baskıyla, diğer küçük kardeşlerim gibi beni de avluda, leğenin içinde yıkadı. Ben çırılçıplağım ve karşı evde de o yaşta sevdalandığım kişi var. Aman Allah’ım! Ya görürse? Ben gözümü kapatıyorum, dünyayı görmemek için, gözü açık olanların görmemesi için de her türlü cambazlığı yapıyorum ve tabii ki başıma ara sıra hamam tasını yiyorum…

Kendimce karizmayı fena çizdirdiğim zaman, işte o zamandı…

Babam benim için heykeli dikilecek adamdır, babam benim için… Babanız sizin için ne ifade ediyor? Çocukluğunuzdan anılarla besleyerek anlatır mısınız?

Babamı o zamanlar da çok severdim şimdi de. Dağ gibi adamdı babam benim için. Aldığı üç kuruş maaşla aybaşını getirmek için nasıl bir muhasebe bilgisine sahip olduğunu anlayamazdım, anlayamadım da. İhtiyaçlarımız bugünkü kadar değildi tabii. Ama buna rağmen de almak istediğimiz bütçe dışı bir şey olduğunda babam “bu sene idare senesi” diye geçiştirir, gelecek yıl alacağını söylerdi.

İdare senesinin hiç bittiğini hatırlamıyorum…

‘Adıyaman’ın her bir yanı meyve bahçeleriyle doluydu’       

Şu komşu amca beni eşek sudan gelinceye kadar… şu komşu teyze ben ağlarken gelip beni şöyle teselli… diyecek bir anınızı paylaşır mısınız?

Bizim zamanımızda komşu bahçelerden erik, kayısı gibi meyveleri çalmak yeni tabirle modaydı. Adıyaman’ın her bir yanı meyve bahçeleriyle doluydu. Biz de zaman zaman babamızın kızmasına rağmen, komşu bahçelere girer, ağaçlara tırmanır, cebimizi erik ve kayısıyla doldururduk. Tabii bahçe sahibi de her seferinde kovalardı bizi. Yakalarsa ne eder diye çok merak ederdim. Bu merakım korkudandı tabii. Bir gün yine erik hırsızlığındayız. Aldığımız beş on tane erik veya kayısı. Bahçe sahibin sesi, köpeğin havlamasıyla kaçma zamanı geldiğinin farkına vardık, ağaçtan inerken ayağım takıldığından geç kaldım, bahçeyi tam çıkarken okkalı bir sopa sırtıma indi ama şükür ki ikincisini yemeden bahçeden dışarıya kendimi atabilmiştim!...

Hiç unutur muyum be; gözüm yaşarıncaya, çatlayıncaya kadar gülmüştüm dediğiniz bir anınızı paylaşır mısınız?

Yeni evlenmiştim. Çok zor şartlar altında evlendiğimden öyle çamaşır makinası gibi beyaz eşya alacak param olmadı. Bir gün annem, komşunun eski bir makine sattığını söyledi. ‘Olur’ dedim ve makine eve geldi. Merdaneli bir makinaydı. Komşu kadınla pazarlığa tutuştuk, kaç lira istediğini sordum, ‘90 lira’ dedi. Dalgınlıktan 90’ı ilk anda algılayamadım, ne alakaysa 110 lira istiyor sandım. Serde pazarlık kuvvetli ya, on lira indireyim dedim ve “yüz liraya verirsen alırım” dedim.

Komşu kadın da, aradaki on lirayı anlamamış, “hayır olmaz” diye diretti, “90 liraya veririm” dedi. Ben ısrar ettim, “yüz liraya, veriyorsan ver” diye…

Bu pazarlık yaklaşık 10–15 dakika sürdü ve ne kimse beni, ne de onu uyarmadı…

Ama biliyor musun, ben o makineyi 100 liraya almayı başardım!

Halen ailede anlatır dururlar ve gülmekten karnımıza ağrı girer. Bu nasıl pazarlıktır halen çözemedim. Benim o anki dalgınlığımı anlarım ama pazarlığa şahit olanların hiç birisi mi bunun farkına varmaz, doğrusu onu anlayamadım. İlginçtir!…

‘Yetişirsem Kardeşim Kurtulacak’

Korkumdan… hala aklıma geldikçe tüylerim diken diken olur, dediğiniz bir gerilim hattına takılı anınızı paylaşır mısınız?

Olmaz mı, henüz 4 yaşında Uğur adında bir kardeşim vardı. Okuldan geldiğimde çok hasta olduğunu söylediler. Doktor “Çabuk Adana’ya götürün!” diye havale etmiş. Parasızlığın gözü kör olsun. Babam işyerinden borç bulmaya gitmiş; annem de tanıdığımız bir taksici vardı, onu bulup getirmemi söyledi. Çok uzak değildi, sanırım bin metre kadar uzaktaydı taksi durağı ama hava bir soğuk; bir yağmur, bir fırtına var ki sorma. O havada “Yetişirsem kardeşim kurtulacak” diye inanarak, koşturdum durdum. Durakta tanıdığımız şoför yoktu, şoförü aramak için yine koştum, yine ıslandım, soğuktan tir tir titresem de, “kardeşimi kurtaracağım” ümidi her şeyi bir yana bırakmama sebep oluyordu. Sonunda taksiyi buldum, kardeşim Adana’ya götürüldü. Menenjit hastalığına yakalanmıştı, kurtulamadı; bütün tatlılığıyla, bütün güzelliğiyle bizi bırakıp gitti. Mekânı cennet olsun. Ondan sonra olan kardeşimin adı da Uğur oldu, aileye yeniden uğur getirsin diye…

Sabah kalkar kalkmaz şunu yaparım, bir günüm eğer dışarı çıkmazsam böyle böyle geçer… demenizi istesem, şu kısmı bana kalsın deyip kalanını anlatır mısınız?

Bizim gibi yoğun yaşayanların arzuladığı şeyler vakit darlığından pek gerçekleşmez. Olunca da tadını çıkarırım. Evde kahvaltı etmenin keyfine varırım mesela. O keyfi yaşamak için hep hafta sonunu beklemek zorunda kalıyorum. Sonra yan gelip yatarım. Bazen eşim ve çocuklarımla sohbet ederim, belki oyun oynar, çocukluk yaparım. Eski günleri anmak için kaydedilmiş görüntüleri izler, çocukların bebekliklerinde yaptığı şaklabanlıklara ailecek güleriz. Belki fotoğraflara bakma şansımız olur, o günleri anar, birilerini çekiştiririz tatlı tatlı…

Sonuçta, bir arada olmanın mutluluğunu, bir şeyleri paylaşmanın hazzını yaşamak için önemli bir gün olarak görür ve öyle de yaşarım…

Annemle hep şunu paylaşmak istedim, dediğiniz bir şey var mı, ama olmadı… ya da, babam neden saçımı okşayıp hal hatır sormadı… gibi size dert olan bir şey var mı annenize, babanıza dair… Anlatır mısınız?

İnanmazsınız ama çocukluğumda hep zengin olma hayalini kurdum. Kendim için değil; annem, babam ve kardeşlerim için. Hep nerden geldiğini bilmediğim bir çanta dolusu parayla, onların hayatını değiştirmeyi düşlerdim. Hep bir hazinem olurdu, bazen bir gece yarısı ayağıma takılan çanta, bazen hayatımda hiç oynamadığım şans oyunundan elde ettiğim, bazen aldığım bir ödül, bazen de armağan edilen paha biçilmez bir şeyle onların hayatını değiştirmeyi arzulardım. Olmadı tabii, olması da zaten mümkün değildi. Benimkisi çocukluk hayaliydi sadece...

“Tabii Ki Sezen Aksu’nun ‘Kaybolan Yıllar’ Şarkısı”

Kendinizi, kendinizden çok ama çok sıkılıp dar boğaza girdiğiniz vakitlerde, kimin yerine koyup ona dair düşler kurarsınız? Böyle bir düş kurarım ya da kurmam sana ne be adam demezseniz eğer anlatır mısınız?

Bu soru çocukluğum için değil sanırım. Şimdiye ait bir soru ve cevabı zor. Ama şunu söyleyeyim; çok sıkılıp darboğaza girdiğim vakit, sığındığım Yüce Yaratıcıdır. Açıldığımsa; eşim ve dost bildiğim birkaç kişi. Düş kurma dönemini geçtik, çocukluğumda yeterince kurmuştum…

Alice’in harikalar diyarı gibi benim de kendimi harika hissettiğim yer şurasıdır dediğiniz bir yer var mı? Ya da bir atmosfer? Anlatır mısınız?

Harikalar diyarı diye herkesten gizlediğim, köşe bucak sakladığım mekânlarım olmadı. Ama kendimi daha iyi hissedeceğim atmosfer tabii ki var. Birincisi çok sıkıldığımda, ferahlamak istediğimde, içimin huzur dolmasını arzuladığımda özellikle gittiğim bir türbe var. Sessizce, hiç kimseye söylemeden, adeta süzülürcesine akar giderim; duamı eder, çıkarım.

İkincisi ise; öyle durumlarda annem, babam ve kardeşlerimle birlikte olmayı, yeğenlerimle zaman geçirmeyi, eski günleri anıp kahkahalarla güldüğümüz anıları yinelemeyi severim.

Sonra, tabii ki tatil… Bazen “kaçacaksın buralardan” diye mırıldanırım, kaçacaksın ve her şeyi ardında bırakıp gideceksin, ne sana ulaşacak kimse olacak, ne senin ulaşacağın kimse kalacak ama bunun süresi asla uzun olmamalı; bu defa oradan kaçmak isterim…

Ne güzel şarkıdır o, alır beni nerelere götürür ah bir bilseniz, hele bir de şu sözleri dediğiniz bir şarkı var mı? Anlatır mısınız?

Tabii ki Sezen Aksu’nun ‘Kaybolan Yıllar’ şarkısı…

‘Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, şimdi bana yeniden ister misin deseler, tek bir söz söylemeye hakkım yok’…

‘Çocukluğumda, Roman Ve Hikâyelerinden Dolayı Kahramanım Kemalettin Tuğcu’ydu’

Kaç defa okudum, hatırlamayacağım kadar çok… Kahramanı şu ya da bu beni derinden etkilemiştir dediğiniz bir roman var mı? Anlatır mısınız?

Çocukluğumda, roman ve hikâyelerinden dolayı kahramanım Kemalettin Tuğcu’ydu. Hep garipleri konu ederdi hikâyelerine, romanlarına. Romanın kahramanı, kötülerin eliyle yıllarca sersefil yaşardı ve hep sonunda iyi insanlara rastlar, dürüstlüğünün karşılığını alırdı.

Dağılan aile bulunup toparlanır, zor günlerden ders alınarak, kendisi gibi olanlara el uzatılırdı. Belki eski Türk filmlerinin konusuna çok benziyor ama ben hep Kemalettin Tuğcu’nun “garip” kahramanlarından birisi gibi oldum, öyle hissettim, öyle de yaşadım zaten.

Gençliğimden bu yana ise Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ı beni derinden etkilemiştir. Kitabın konusu elbette çok güzel olmasına güzel ama aslında beni etkileyen en çok tasvirlerdi. Bir yer, bir kişi, bir olay nasıl o kadar ayrıntılı, nasıl insanı kendisine çekercesine anlatılır, müthiş bir duygu. Sanki kitap okumuyor, sanki film seyretmiyor, bizzat yaşıyormuşçasına gerçek ve etkileyici…

Tabii ki Felix ve Henriette de Mortsauf’un ölüme kadar uzanan aşkı, Henriette’nin ahlakı; etkilenmemek ve unutmak mümkün mü?

Sizi çok etkileyen bir film ve o filmde geçen bir diyalog ya da başka bir şey var mı? Anlatır mısınız?

Film çok ama çocukluğumdan bu yana hafızamdan silinmeyen bir film varsa o da ‘Şampiyon’dur…

Filmi izlerken çok ağladığımı, çocuk oyuncudan çok etkilendiğimi, babasının çocuğunu kazanmak için verdiği mücadeleyi unutmamın mümkün olmadığını söyleyebilirim ama maalesef aklımda diyaloglar kalmadı.

İçim sıkılınca şu şiirin şu dizelerini mırıldanırken bulurum kendimi ya da alırım şu şiir kitabını baktım çok bunalıyorum şu şiirini okumaya başlarım dediğiniz bir şair var mı? Anlatır mısınız?

İlk gençliğimden bu yana her içim sıkıldığında, nedendir bilinmez ama Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Çile’ şiirindeki

“Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.”

dizelerini sadece içimden değil, kimi kez de mırıldanırım.

Kendinizi çok çaresiz olarak ne zaman hissettiniz, sana ne, bu da anlatılır mı demezseniz paylaşır mısınız?

İnsan, aslında çok çaresiz bir varlıktır. Onca böbürlenmesine, küçük dağları ben yarattım edasına rağmen; ufak bir hastalıkta, içinden çıkılmaz her sorunda ne kadar çaresiz olduğunu anlar ama sıkıntıdan kurtulup feraha erene kadardır bu düşünce…

Elinden kayıp giden sevdiklerini almaya gücün yetmez, gideni geri getiremezsin, mutlu günlerin için dünyaları ödesen yeniden yaşaman mümkün değil. Acizlik mi, elbette ki her insan gibi benim de acziyetim var ama bu yaşam biçimi olmamalı, zorlukların üstesinden gelecek iradeye sahip olmalıyız diye düşünüyorum.

‘Küçük Şeylerle Mutlu Olmayı Becermek Gerek’

Ne çok mutlu oldum, Abidin dediğiniz hiç oldu mu, paylaşır mısınız?

Başardığım her şeyde, ürettiğim her yazı veya şiirde inanılmaz bir mutluluk yaşarım. Aynı mutluluğun sürekli olması için de çabam devam eder. Bunun dışında diyorsanız; evlendiğimde çok mutlu olmuştum, iki oğlum ve bir kızım olduğunda da...

Küçük şeylerle mutlu olmayı becermek gerek diye düşünüyorum. Mutlu olmak için illa da kocaman şeyler beklemenin âlemi yok.

Kendinizi en çok neye yakıştırırsınız, ne bileyim ben, anlatır mısınız?

Siyasi konularda yazı yazmayı hiç sevmiyorum ama hep siyasi yazılarla da okurların karşısına çıkmak zorunda kalıyorum. Belki de en büyük hayalim “kendi halinde bir yazar” olmaktır. Hani roman ve filmlerde sıkça tasvir edilir ya; küçük ve şirin bir kasabada, küçücük bahçesi olan bir evde, eşin ve çocuklarınla hayatını geçirirken, yazdığım roman ve hikâyelerin, dünyanın diğer ucundaki okurlara ulaşması ve onların hayatına bir güzellik katması…

Bu dünyaca tanınan bir yazar olmak, şan, şöhret isteği olarak anlaşılmasın; aksine tanınmayı hiç sevmeyen birisiyim. Yazmak, benim için yaşamakla eş değer olduğundan, ben yazayım, insanlar okusun ama beni de çok merak etmesinler diye düşlerim…

Sonuçta söyleyecek sözüm var, söylüyorum. Adımın ne önemi var, diye düşünenlerdenim.

Hoşunuza giden, kendinizi onları taktığınızda, giydiğinizde ya da baktığınızda iyi hissettiğiniz kıyafetleriniz, takılarınız ya da ona benzer eşyalarınız var mı? Anlatır mısınız?

İlla da şu diyemem ama hem spor kıyafeti, hem takım elbiseyi, hatta kravatı çok severim. Saatim ve yüzüğüm olmadan asla sokağa çıkmam ve hep bir künye takmak istemişimdir ama yüzüme karşı söylenen bir söz yüzünden künye sevdamı yıllar öncesinde bıraktım…

Aslında ben şu ülkenin şu kentinde aha da şu işi yapmalıydım dediğiniz oldu mu hiç? Olduysa anlatır mısınız?

“Ne iş olsa yaparım abi!” diyenlerden değilim ama birçok işi de yaptım, yaparım da. Sakinlik özlemim olsa da, hareketli yaşamdan vazgeçemiyorum. Adını bilmediğim gizemli bir kentte olmayı hep istemişimdir. Tarihi dokusuyla, doğal güzellikleriyle ve her türlü imkânlarıyla dopdolu bir kentte; yine hareketli bir yaşam arzularım.

‘Yağmurda Islanmayı Çok Seviyorum’

Yağmurda sokaklarda bir başına dolaşmaktan…  yazın deniz kenarında ateşin etrafında gitar çalıp şarkı söylemekten… baharda kır evinde olmaktan… ya da şunu yapmaktan etmekten hoşlanırım dediğiniz şey nedir? Anlatır mısınız?

Yağmurda ıslanmayı çok seviyorum, yani Allah’ın rahmetinden kaçanlardan değilim. Hayatım boyunca şemsiye kullanmamı saysam bir elin parmaklarını geçmez. Elime geçtiğinde; sabahın ilk ışıklarıyla deniz kenarında yürümeyi severim. Her bahar geldiğinde tatil aşkım depreşir ama her zaman bu gerçekleşmez, herkesin gittiği yer değil, benim keşfedeceğim yerlere gitmeyi isterim. Tek olmak için değil, yeni yerler keşfetmek için…

Takıntınız, uğurunuz, uğursuz bildiğiniz bir şey var mı? Kara kedi önünüzden geçse örneğin? Anlatır mısınız?

Takıntım yok, uğur ve uğursuzluklara inanmam. Kara kedi önümden geçti diye de dünyam yıkılmaz ama nedendir bilinmez, çocukluğumdan bu yana “salı günü tırnak kesilmez” diye diye beni de alıştırmışlar da haberim yok!

Felsefe kadar başınıza taş düşsün… olur mu, felsefe benim için… felsefe hayat için… düşünürken… insanlık… velhasıl velkelâm, felsefeyle uzaktan yakından, her neyse, ilişkiniz nedir? Varsa var olanı, yoksa yok olanı anlatır mısınız? Bir de, “Hiç” kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Felsefe yapma, desem tam yeridir ama felsefe yapılması gerektiğinde de yapılıyor işte. Benim felsefeye bakışım ise hayatın anlamıdır, gerçeğe ulaşmadır. Bu dünya ile öbür dünya arasına kurulan köprünün dile gelmesidir. Yani bir hikmettir, bir asalettir, bir irfandır felsefe…

Diğer sorunuz “hiç”ti, o zaman hiç olanı niye cevaplayayım ki. Şaka tabii. Hiç, benim için farklı, senin için farklı anlamı olabilecek bir yokluktur. Bazen “önemsiz”, bazen “yok”, bazen “manasız”, bazen de “asla” anlamına gelir ama aslında bütün bunları bezgin bir şekilde ifade etme şeklidir hiç…

“Benim İçin Sadece ‘İyi Biliriz’ Demelerini İsterim”

İnsanlar sizi nasıl tanıyıp nasıl ansınlar istersiniz?

Bakın burası biraz karışık; doğrusu, tanınmayı hiç sevmediğimdir. Adımın öne çıkmasını da istemem. Kendi halinde bir yaşamı seçenlerdenim. Ama mesleğimiz de bunu götürmüyor. Her gün yazı yazıyorum, her gün sesimi uzaklara duyuruyorum.

Benim için sadece “iyi biliriz” demelerini isterim. Kötü bilecekleri hiçbir şeyin altında adımın olmaması en büyük dileğimdir…

 “Ben ölmek için yaşıyorum, ya siz?” cümlesinin size çağrıştırdıklarını bize anlatır mısınız? Ha bu arada; her şey için teşekkürler, sağolun, eyvallah! Dinliyorum, anlatınız!

Biz dünyaya direk kalmak için mi yaşıyoruz derdim ama demiyorum. Elbette her canlı bir gün ölecek; ben de, siz de, hırsıyla dünyayı yiyip bitirmek isteyenler de.

Gaiplerden gelen ses, öte dünyanın asıl mekân olduğunu bize öğretiyor, böyle iman etmemiz isteniyor. O zaman konaklamak için geldiğimiz bu yerde “daimi” olmadığımızın farkına varmalıyız. Böylece insanları incitmeyi, hak yemeyi, zulümleri… hasılı kötülükleri de her defasında yeniden düşünürüz. Hani hikâyedeki gibi, sıkça “Ölüm var padişahım!” diyenimin olmasını isterdim.

Sadece bana değil tabii. Özellikle her siyasinin, her seçilmişin, her makam ve koltuk sahibinin de kulağına “Ölüm var padişahım!” diyen birisinin olmasını isterim…

Yazının başında çocuktuk, şimdi büyüdük ve ölümü bile düşünür olduk, ne uzun bir söyleşi bu…

Sorular zordu, cevabını vermek hiç de kolay değildi ama keyif aldım, ben de teşekkür ediyorum.