30 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Milyon Yürek

Bir milyon yüreğin nasıl attığını görmek gibisi yok. Aynı amaca yönelik, sevgi dolu bir çabanın hayata geçmesi için bir birinden habersiz bir milyon yüreğin aynı şekilde coştuğunu düşünmek gibisi var mı?

İşte biz www.birmilyonkalem.com sitesi olarak bunu başarabilmek için çabalıyoruz.

Doğrusunu söylemek gerekirse bizim çok şey yaptığımız söylenemez. Sadece kıvılcımı tutuşturmak bizim görevimiz, diğeri duyarlı yazarlarımıza ve okurlarımıza kalıyor.

Onlarda bunu en güzel şekilde yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorlar.

İnsanların ve belki de özellikle yazarların, sanatçıların, işadamlarının sosyal hayata katkı sağlama gibi bir misyonları da var. İnsanlar yaşadığı yere elinden geleni yapması gerektiğine inananlardanım. Bu nedenle “zaten yapıyoruz” demeden, bu tür kampanyalara “usulen” değil, “yürekten” destek vermek gerekir.

Çünkü insanlar, kendi mutluluğundan önce, bir başkasının mutlu olmasından çok büyük haz duyabiliyorlar. Kampanyalar da böyle bir şeye kapı aralıyor.

Prensip olarak “yardım” adı altında yapılan kampanyalar yerine “hediye” adı altında yapılan kampanyaları daha çok tutanlardanım. Bu nedenle de bugüne kadar sitemizin başlattığı dört kampanya da “yardım” yerine “hediye” demeyi uygun gördük. Bunu belki de birbirimize söylemeden içimizden gelerek yaptık.

Ve hediyeleri en çok hak eden çocuklara yönelik kampanyalar yürüttük. Çünkü “Öncelikle Çocuklarımızın Yüzü Gülsün” dedik…

“Öncelikle Mutlu Olmak Onların Hakkı” diyerek her kampanyamızda onlara seslendik…

Onlar için bir milyon yüreği olanları harekete geçirdik. Bizim yaptığımız kıvılcımı tutuşturmaktı, sizse desteğinizle her bir yana mutluluk saçtınız.

“Her Çocuğun Bir Masalı Olsun” , “33 Okul 3003 Öğrenci İçin El Ele”, “Bir Kitap da Sen Bağışla, Bir Ufuk da Sen Aç” kampanyalarından sonra Bir Milyon Kalem sitemizce başlatılan “Adıyaman’da Bir Çocuğum Var” kampanyasını da gönül huzuru içerisinde tamamladık.

Yılbaşı yaklaşırken, “kendinize, yakınınıza veya en sevdiğinize hediye alıyormuşçasına hediyelerinizi alın, özenle paketleyin ve çocukların adına gönderin” diyerek başlatılan kampanyada beklenenden çok daha fazla katılım oldu.

Çocuklarımız hiç tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri ve belki de hiç görmeyecekleri ağabeylerinden, ablalarından, kardeşlerinden gelen hediyeleri açarak yüzlerinden tebessüm oluştu.

***

Kampanyanın başından bu yana yoğun bir mesai harcayan sitemiz editörleri Dr.Şebnem Soysal ve Erkan Bal ile yazarlarımızdan daha şanslı konumda olduğuma kuşku yok.

Çünkü onlar hediyelerin gönderilmesi için yoğun mesai harcıyor, bense alınan hediyelerin yansımasını görme şansını da yakalıyordum.

İlk duyduğundan bu yana farklı bir heyecanla kampanyaya destek veren Sosyal Hizmetler İl Müdürü Sayın Murat Demirkol da az yorulmadı; “Sadece hediye almaları yetmez” diyerek onlara Gönüllü Annelerle birlikte “Yılbaşı Eğlencesi” de düzenledi.

Polisevi’nde yapılan eğlencede çocuklar Mehmet Aslan ve Ozan Duymaz’ın birbirinden güzel şarkılarıyla coşup eğlendiler.

Geceye Adıyaman Valisi Sayın Ramazan Sodan ve ilin değerli bürokratları da katıldı.

Bu gece çok özeldi o kadar özeldi ki, herkes “resmiyet”i unutup, çocukça davranmanın hazzını yaşadılar.

Vali yardımcısı Aydın Börü, Sosyal Hizmetler İl Müdürü Murat Demirkol’la birlikte halay çektik, oynadık, çocuklarla mutluluğu paylaştık.

Gecede gazeteciler sahneye çıktı, yuva çalışanları, idarecileri hep birlikte sahnede çocukların daha fazla eğlenmesine katkı sağladı.

Bütün bunlar bir milyon yüreği yakalamak içindi.

Amaç, hepimizin içerisinde olan o sevgiyi çekip çıkarmak, başkalarına da örnek olmaktı.

Anlatmakla bitiremeyeceğimi biliyorum ama şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim ki, “Yurdun dört bir yanından hediyeleri özenle seçip, paketleyip, isimleri yazarkenki duyguların burada yansımasını görmek gibisi yoktur.”


İnanın bu yansımayı görmek, salondaki 200-300 kişinin yerinde bir milyon yüreğin çarptığını bilmenin heyecanı anlatılmaz…

İşte bu nedenle törene giderken içimde acayip bir duygu vardı, eşim sebebini sordu; “bilmiyorum” dedim.

Birlikte salona gittik, çocukların mutluluğuna ortak olduk.

Onlarla birlikte eğlendik, onlarla birlikte oynadık ve bir milyon yüreğin yanımızda olduğunu görerek içimdeki bütün sıkıntıları atıp kendime geldim…

Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, bu da yaşadığım yere bir sitemdir; kampanya çerçevesinde gelen yüzlerce hediye arasından ne yazık ki Adıyaman’dan tek bir hediye yoktu…

Gerisini söylemeyi gereksiz buluyorum…

Gündem denen şey

Gırtlağına kadar borca batmış birisinin “borcunu ödeme” veya “günü kurtarma” dışında bir gündeminin olması beklenemez. Onun için varsa yoksa “borcunu ödeme”dir…

Deli gibi sevdiği kızla evlenmek isteyen divane aşığın gündeminin ilk sırasına sevgilisinin yerleşmiş olacağı bir gerçektir. Zaten tüm dünyaya kapalı olan genç, sadece sevgilisine açık olabilmektedir.

Ders kitapları arasında boğuşan öğrencinin “not”tan başka bir gündemi olacağını düşünmek pek mümkün değil ama hem dersi, hem gündemi takip ederim diyenler başka…

“Akşama ne pişireceğim” derdinde olan ev hanımının gündemi de mutfak ve oturma odasıyla sınırlı olduğunu düşünmek için kâhin olmaya gerek yok.

Her sabah uyandığında “nerede iş bulabilirim?” derdiyle cadde cadde, sokak sokak dolaşıp, ilanlara bakanlardansanız o zaman gündeminizin esası “istihdam”la alakalıdır…

Üç gün yetmeyen emekli maaşını almak için 27 gün bekleyen yaşlı amcamızın da, “emekli maaşını alsam da eve yarım kilo et götürsem” derdi daha ağır bastığından gündemi zamla sınırlıdır…

İşini kaybetmek üzere olan Tekel işçilerinin tek gündemi de ya “kapatmama” ya da “4-C yasasında iyileştirme”den başka bir şey değildir.

Eğer CHP genel Başkanı Deniz Baykal’ın gündemini merak ediyorsanız, “iktidar ne derse tersi” gibi acayip bir gündeminin olduğunu görebilirsiniz.

Bazılarının çok komik, çok sıradan gündemi de olabilir; dinleyeceği müzik, gideceği eğlence merkezi, sofradaki yemek, şişedeki içecek, izleyeceği film veya dizi…

Belki de alacağı rüşvet, kotaracağı ihale, peşkeş çekeceği yandaşı, iltimas edeceği yakını…

Gündem, kişinin kültürüyle direkt alakalıdır.

İnsanlar ilgi alanına göre gündem belirler.

Bazen de insanların gündemini belirlemek için özel uğraş veren gönüllüler(!) görülür.

İnsanların gündemini belirlemeye çalışanların başında medya gelir; gazeteler, televizyonlar, radyolar ve internet siteleri…

Bir de tabii ki güç odakları, derin yapılanmalar, terör örgütüyle dirsek temasında olanlar, psikolojik hareket yapanlar, siyasi rant elde etmek isteyenler, zemin hazırlayanlar ve daha kimler kimler…

İnsanlar kendi gündemini belirleme hakkını bir başkasına devretmeye başladığında “sizin yerinize düşünen” insanlar ortaya saçılıverir.

Ne yapacağınızı, neyi düşüneceğinizi, neyi giyineceğiniz, neyi yiyeceğinizi, nereye gideceğinizi.. hasılı sizi kumanda etmek için ellerinden geleni yaparlar…

Gündemi kendi elinde olanların bir kısmı mecburiyetten, bir kısmı bilinçtendir…

Mecburiyetten olanları yukarıdan beri özetledim; başka çıkar yolu olmadığını düşündüklerinden…

Bilinçli olanların gündemini de bir başkası değiştiremez.

***

Şahsi veya ailevi sıkıntısı kendi gündemini belirleyenler için Ergenekon davası, KCK operasyonu, Kozmik Büroda yapılan arama, darbe planları, suikast şüphesi, parti kapatmalar, yeni parti kurulması, sokak hareketleri, işçilerin hak eylemleri, hatta dış dünyadaki gelişmeler gündemine girmez…

Türkiye ilginç bir ülke…

Kendi gündemini, toplumun gündemi sanıp ortalığı velveleye verenler de var…

Elbette bu ülkede özgürlüğe vurulacak bir darbe, yukarıdan beri sıraladığım bütün korkuların önüne geçeceğine kuşku yok.

Bu ülkede darbe olduktan sonra aç olsam ne olur, tok olsam ne olur?

Onurlu yaşama şansını elinden kaybettikten sonra borcun olsa ne olur, borcunu ödesen ne olur?

Her gün sokakta meydana gelen olaylar arttığında huzur içerisinde evinde oturamayacağına göre minicik maaşına zam gelse ne olur, gelmezse ne olur?

Bunun için öncelikle “özgürlük” gerektiği açıktır. Ardından huzur ve güven…

Özgürlük olduğunda, insanca yaşama şansını elde etmek çok daha kolay.

Özgürlük gittikten sonra zengin olsan da bir şey olmuyor…

Türkiye’de son birkaç yıldır ve özellikle de son birkaç aydır baş döndürücü bir hızla gündem değişiyor.

Kimisi “başka konuları gizleme” adına oluşturulan suni gündem, bazıları gizlenen gündemin ışığında ortaya çıkan esas gündem…

Ve tabii ki halkın gündemi…

Suni gündem, oynanan oyunları gizleme adına sahneye sürülen kurgudan başka bir şey değildir. Televizyonlar onunla meşgul olacak, gazeteler çarşaf çarşaf yazacak, internet siteleri son dakika diye duyuracak…

Ve esas yapılmak istenen bu hengâmede yapılacak…

Bunun için bir yandan psikolojik baskı yapılacak, bir yandan insanların merhamet duyguları galeyana getirilecek, bazen de milli duygularının kabartılacağı olaylar fitillenecek…

Sonra da doğal seyrinde gitmesi gereken gündem sabote edilecek…

Aslında gündem o kadar baş döndürücü hızla gelişiyor ve geliştiriliyor ki, aradan hangisinin gerçek, hangisinin suni olduğunu kavrama şansını da kaybedebiliyoruz. Bu bazen öyle bir hal alıyor ki bazen toplumda kutuplaşmaya varacak hale geliyor.

Ama esas olan gerçekse bu ülkede yaşayan herkesin kardeşçe bir arada yaşayabileceği, herkesin kendi fikrini özgürce ifade edebileceği, herkesin kendi değerlerini hayata geçirebileceği ortamın oluşmasının hayal değil gerçek olduğudur…

Yıllardır ortaya konan oyunlarla ağlayan anaların yüzü gülecek, yeni analar ağlamayacak, insanlar boş yere hayatını kaybetmeyecek…

Diğer bütün gündemler kurulu düzenin devamından başka bir şey değil…

Biz kendi küçük gündemimizden sıyrılıp, özgürlüğümüze, insanca yaşamamıza darbe vuracakların suni oyunlarını seçelim yeter…

Naif Karabatak
30 Aralık 2009

28 Aralık 2009 Pazartesi

Neşeli Hayat’a Dair

Neşeli Hayat, Yılmaz Erdoğan’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı son filminin adı. Bu kısa tarif “Neşeli Hayat”ı anlatmaya yetmedi elbette.

Daha geniş açarsak, Neşeli Hayat, hepimizin hayatından en önemli kesiti çekip alarak beyaz perdeye aktarılmış halinin tam adıdır...

Adıyaman, bir süredir sinemaya hasret yaşıyor. Hoş öncesinde de pek sinemaya doyduğu söylenemezdi ya neyse...

Nihayet bu açık kapandı.

Vizyondaki filmleri izleme şansını yakalayacağınız bir sinemamız var.

MNF Sinemaları izleyiciyi vizyondaki filmlerle buluşturuyor.

Adıyaman’ın eski sinemacılarından olan, sinema salonunda bir ömür harcayan merhum Hasan Fillik’in oğlu Mustafa Nebi Fillik’in girişimiyle açılan ve isminin baş harflerini taşıyan MNF Sinemaları, Türkiye’deki tüm sinemalarla aynı anda vizyondaki filmleri oynatıyor.

***

Bir süredir vizyonda olan “Neşeli Hayat”ı izleme şansım oldu.

Film için belki “en”lerle belirteceğimiz ödüller yok, henüz böyle bir ödül almadı, alır mı o da bilinmez ama bilinen “en bizden” filmlerden birisi olduğudur.

En iyi yönetmen, en iyi görüntü, en iyi senaryo, en iyi kurgu.. diye ödülleri sayıp, filmi şişirmek yerine her gün yolda gördüğümüz ama çok da dikkat etmediğimiz insanların hikayesi olduğunu söylemek yeterli.

Bizi anlatıyor kısaca...

Hayatın içinden bir bölümü o kadar güzel bir şekilde sinema diline aktarmış ki, zaman zaman tebessüm ediyor, zaman zaman duygulanıp, kendi halinize ne kadar da benzediğini düşünüyorsunuz...

Sıkıntı içerisinde yaşayan, varla yok arasında hayatını idame ettiren, yaşamak için hep bir mücadele içerisinde olan, onuruyla ayakta durmak için çalışıp didinen insanların hikâyesi...

Yani bizim hikâyemiz...

***

Çoğunlukla Beşiktaş Kültür Merkezi (BKM) Mutfak oyuncularının rol aldığı filmin adı, doğal ürünler pazarlayan bir oluşumun adından alınmış.

Filmi izlediğinizde çevrenizde gördüğünüz ve çok gizemli bir çalışma sitili olan birkaç kuruluş aklınıza geliyor.

Saadet Zinciri türü yapılanmaları deşifre etmesiyle de film misyonunu yerine getiriyor.

Burada aklıma gelen üç oluşumun adını söylerdim ama mahkemelik olmayayım. Zaten yeterince başımda bela var.

“Doğal ürün” safsatasıyla pazarlanan ve halkı kandıran, çevrenizde yakasına taktığı rozetlerle de kendilerini belli eden bu tür oluşumlara filmde “Neşeli Hayat” denmiş ama film, sadece onla ilgili değil.

“Alnımın teriyle ama daha iyi nasıl yaşarım” diye çıkış yolu arayan sıradan insanları tuzağına düşürenler Rıza’yı, yani Yılmaz Erdoğan’ı da düşürür.

Saadet Zinciri olduğu için o da en yakın arkadaşlarını...

***

Evini geçindirmek için günü birlik iş yapan Rıza, bir aylığına Noel Baba kostümüyle iş kapar ve film bu minval üzere devam eder...

İzlenmeye değer bir film olduğunu buraya not edeyim.

Ne kadar süre gösterimde kalacak bilemem ama bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum.

Film dram-komedi tarzında...

Ne kahkahayla güleceksiniz ne de mendilinizi alıp, gözyaşınızı sileceksiniz...

Ama filmde güleceğiniz sahneler olduğu gibi kişiye göre gözlerinizin dolacağı sahneler de var.

Her ikisi de “doyasıya” var dersem yalan olur...

Çünkü film, çok gerçekçi, çok akıcı ve çok bildik bir hikâye üzerine kurgulanmış...

***

Filmde çok güzel replikler de var...

Noel babaya tüm çocuklar gülüyor. Gerçek olup olmamasına bakmadan, her Noel Baba çocukları güldürüyor. Yılmaz Erdoğan, bundan duyduğu memnuniyeti belirterek, “Çocukların çocukça yüreğindeki hayaller ne kadar da gerçek” diyor.

Noel Baba işi aldığını eşine bile söylemeyen Rıza’ya neden söylemediği sorulunca; “Utanılacak işler yapıyoruz, yaptığımız işten utanıyoruz...”

Ve belki de en can alıcı olan bölüm...

Rıza’ya eşi arasında “mahrem” sorun da var. Eşi komşu kadınlarının önermesiyle bir karışımdan elde edilen yiyeceği yemesi için Rıza’ya baskı yapıyor, Rıza ise yemiyor...

Ve bir gün Rıza borçlarını ödüyor...

İşte o zaman filmin esas repliğini söylüyor; “Bu iş balla malla olmaz, bu iş kafada başlar. Eğer kafan yerindeyse olur.”

Her şey kafada başlıyor...

Sıkıntılar büyüdükçe insanların omzundaki yük artıyor ve bir süre sonra onun altında ezilmeye başlıyorsunuz.

Kısaca “Neşeli Hayat” adına bakıp, “kahkahayla güleceğim” diye sinemaya gitmeyin, hayatın içinden bazı bölümleri yeniden görmek için gidin...
Naif Karabatak
29 Aralık 2009

27 Aralık 2009 Pazar

Hayallerimizi Çalamazlar...

Televizyoncular köyde çekim yaparken öğrencilerle de sohbet ediyorlardı. Programcı, öğrencilere büyüyünce ne olacaklarını sorup, geleceğe dair planlarını öğrenmek istiyordu. Böylece bizim bölgede, kırsal kesimde yaşayan küçüklerin büyük hayalleri olup olmadığını da izleyicilerine aktarabileceklerdi.

Klasik cevaptır ya; “Doktor olacağım, mühendis olacağım, avukat olacağım” deneceği sanılıyor. Ama olmuyor, farklı cevaplar geliyor. Çoğunlukla “öğretmen olacağım” diyorlar. Çok uzaktan gelip kendilerine hayatı öğretmeye çalışan öğretmenlerine imrenerek...

Belki hasta annesini doktora yetiştiremediği için kaybetmenin acısıyla “doktor olacağım” diyenler de var elbet...

Yine programcı çocuklara “yaşadığın yere hizmet etme şansın olsa köyüne ne yaptırırdın?” diye soruyor...

Çocukların “fabrika yaptıracağım, iş merkezleri açacağım, kültür sitesi yaptıracağım, dev otogar, kocaman park, sinema, tiyatro” demesini kimse beklemiyor ama “tuvalet yaptıracağım” demesini de ummuyor ama cevap böyle...

***

Hayallerimizin büyük olması için gerçekleşen küçük hayallerimizin olması gerekiyor. Hayal görmek içinse bir şeylerin farkında olmak...

Bu okumakla, televizyon izlemekle, gezip görmekle yani bir şekilde farklılıkları bilmekle mümkün. Bilmediğin neyi hayal edeceksin ki?

Yaşlıların bugünkü birçok sebze ve meyveyi gençliklerinde hayal etmeleri mümkün değildi. Onlar yetiştirdiği meyve ve sebzelerden başka bir şey olmadığını sanırlardı. Yine yaşadığı yerin dışında, başka yerlerde çok daha farklı imkânların olabileceğini düşlemeleri bile zordu...

Ama devir değişti...

Şimdi dünya bir tuş kadar hepimize yakın...

Televizyonda görüyor, sinemada izliyor, gazetelerde, kitaplarda, dergilerde ve internette her bilgiye, her farklılığa bizzat şahit olup, “bizde de olsa” diye hayal kurma şansını yakalıyoruz.

Zaman zaman hayallerimizi de çalıyorlar, gerçeklerimizi çaldıkları gibi...

Ama hayallere perçin vurulmuyor onlar ne kadar düşlerimizin gerçekleşmesine engel olsalar da biz inadına daha güzel hayallerle dünyamızı süslüyoruz.

Daha iyi yaşam bunların başında gelir...

Kardeşçe, barış içerisinde yaşama arzusu her yürekte var...

Eskisi gibi değil elbet, “samanlığın seyran” olduğu günler çok gerilerde kaldı. Şimdi villaları seyran edemeyen yığınların üzerine ölü toprağı serilmiş. Ha bire alıyor, ha bire bir kenara atıyorlar ama buna rağmen de varlık içinde yokluk çekiliyor, kalabalıklar arasında yalnızlık çekiliyor...

Elbette her şey kötü değil...

Geçmişle kıyaslayacaksak eğer, çok farklı bir dünyada olduğumuza kuşku yok. Zaman öyle çabuk geçiyor, dünya o kadar hızla değişiyor ki, daha dün neyi hayal ettiğimiz, bugün nelere burun kıvırdığımızın farkında bile değiliz.

Dün “olsun diye” ne mücadeleler verdiğimiz birçok şey bugün var ama biz farkında değiliz.

Dün hayal edemediklerimiz bugün hayatımızın bir parçası haline gelmiş ama biz çok daha farklı şeyler arzulayabiliyor, özlüyor, hırslanıyor, çalışıyor, çabalıyor ve daha iyi bir yaşam için mücadele ediyoruz.

Zaten hayat bir mücadeleden ibaret değil mi?

***

Yazımın başına aldığım bir köyümüzde geçen diyalog şimdi çok gerilerde kaldı.

Kâhta Kaymakamı Coşkun Açık, ilçeye bağlı köylere mutat geziler yapıp, köylünün taleplerini bire bir not alarak sırasıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Şeffaf bir yönetim anlayışı benimsediğinden bunu kaymakamlığın sitesinde de yayınlıyor.

Şöyle bir göz gezdirdim; köylü vatandaşlarımızın ne gibi talepleri olmuş diye...

Uzun yıllarımı Köy Hizmetlerine verdiğim için biliyorum ki, köylü vatandaşlarımızın çok isteği olmazdı. Yol isterlerdi mesela, su isterlerdi, bir de elektrik...

Yaşam için gerekli olan bu üç istekten başka sağlık ocağı ve özellikle de ebeydi istekleri...

Bunun dışında bir taleplerinin olduğunu pek duymadım, görmedim...

Zaten yol, su ve elektrik medeniyetin ilk kapısıydı. Yol olacak ki, kente gidile, yeni şeyler görüle, yaşadığın yerden farklı yerlerin de olduğu biline. Elektrik olacaktı ki aydınlana, su olacaktı ki kana kana içile...

Köyün ortasına bir çeşmeden başka bir şey de istememişlerdi...

Şimdi köylerde neredeyse her evde su var...

Stabilize yolların yerini asfalt aldı. Çocuklarını okula göndermeyenler, şimdi okul istemeye, hatta Bilgi Teknolojileri Sınıfı talep etmeye başladı...

Kanalizasyon istiyorlar köylü vatandaşlarımız; fosseptik çukurunun bu zamanda yüz karası olduğunu biliyorlar....

Köy odası istiyorlar; taziye evi, toplantı ve kütüphane olarak kullanmak üzere...

Köylerinin yakınına kadar stabilize yol isteyenlere karşın, şimdi köylerinin içinin yollarının yapılması, asfaltlanması, hatta parke taşlarla döşenmesini arzuluyorlar...

Okullarının yenilenmesi, bilgisayarlar, internet bağlantısı, projeksiyon cihazları, yabancı dil ve daha neler neler...

Bütün bunları okuyunca çok mutlu oldum. Demek ki kısıtlı ihtiyaçların yerini farklı ihtiyaçlar almış, hayaller büyümüş, talepler artmıştı...

Ve en güzeli bütün bunları garipsemeyen, kabullenen, yerine getirmek için uğraş veren, not alan, bunu sitesinde yayınlayan ve bu şekilde de kendi kendisini o işi yapmaya mecbur eden yöneticilerimiz vardı...

Bizim gerçeklerimizi çaldıkları gibi hayallerimizi de çaldılar yıllarca...

Ama biz inat ettik, düşlerimizi büyüttük, hayallerimizi gerçeğe döndürecek insanlar yetiştirdik...

Bugün bütün engelleme çalışmaları hayallerimizi yeniden yıkmak için olsa da, inanın bu günler geçecek ve biz çok daha güzel yarınlarda kardeşçe yaşayacak, insanca yaşamanın hazzına varacağız...

Yeter ki önyargılarımızı yıkalım, yeter ki bize tuzak kuranların çirkin yüzlerini iyice ezberleyelim...
Naif Karabatak
28 Aralık 2009