25 Aralık 2009 Cuma

Bana Sınıfını Söyle

Birkaç gündür ülkenin farklı gündemleriyle ilgiliyiz. Bunlardan birisi birkaç muvazzaf askerin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi iddiası, Genel Kurmayın her zamankinden farksız “gerekçesi olmayan” bir şekilde sahiplenmesi ve tabii ki Patrik Bartholomeos’un sözleri…

Arınç’a suikast iddiasını yargı araştırıyor. Tahminimi söyleyeyim, eğer iddialar gerçekse ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın küçümsediği gibi “adresi bile ezberinde tutamayanların” suikast iddiasıysa durum çok daha vahim…

Çünkü Baykal’ın küçümsemesi işin vahametini örtmüyor. O zaman “açığa çıkma isteğinin” özellikle olduğu fikri ağır basar ki, bu da “gözdağı verme” şeklinde yorumlanır.

Her kurumda “iyi çocuklar” olabileceği gibi “kötü çocuklar”ın da olması muhtemeldir. Bu sadece TSK’yla sınırlı da değil, Tapu Kadastro’da da bulunur, Nüfus Müdürlüğü’nde de…

Yani bir memurun iyi olup olmaması, çalıştığı kuruma göre değişmez. Üstelik de darbe planları, kafes, sarı kız, ay kız, bilmem ne kız girişimleriyle sicili bozuk olanların “iyi çocuk” demeden önce iyice düşünmesi gerekir.

***

Gelelim Patrik Bartholomeos’un sözlerine…

Patrik, Mayıs ayında yabancı basına verdiği demeçte “Türkiye’de kendisini ikinci sınıf hissedip, hissetmediği” sorusuna “evet hissediyorum” diye cevap vermiş. Bir diğeri ise “manevi olarak işkence altındayız” anlamına gelen “Türkiye’de Zaman zaman çarmıha geriliyoruz” sözleriydi.

Kıyamet koptu tabii.

Nasıl ikinci sınıf vatandaş olduğunu söylermiş, nasıl çarmıha gerilmekten (sorunların sebep olduğu üzüntü ve sıkıntıların ifadesi olarak kullanılan bir deyim) bahsedermiş, Türkiye bir hukuk devletiymiş, laikmiş üstelik. Her fikre, her dine, her etnik kökene karşı eşit muamelede bulunmakla ünlüymüş. Hem atalarımız olan Osmanlıların hoşgörüsü tüm dünyaya örnek değil miymiş…

Ve daha neler neler…

Bunları duyanda başka bir ülkeden bahsedildiğini sanacak.

Biz millet olarak kendi yönetimlerimizi acımasızca eleştiririz. Sohbetlerimizde, kahvehanelerde, işyerlerimizde hükümet kurar, hükümet yıkarız. Çaldıklarını, çırptıklarını, hak yediklerini, bir kesimi beslediklerini, kaydırdıklarını söyleriz.

İşkence var diye bağırırız…

Darbe yapıldığını, halkın kendi kendini yönetme hakkının elinden alındığını belirtiriz…

Her darbe döneminden sonra ülkenin onlarca yıl geriye gittiğinden bahsederiz…

Diyarbakır Cezaevinde başlayan insanlık dışı işkencelerin sonuncunda terör örgütleri doğduğunu söyleriz.

Kürtler haklarının verilmediğinden şikâyet eder…

Solcular “hak” diye sokaklarda yürür…

Sağcılar hem inanç yönünden, hem de sosyal adaletsizlikten söz eder…

İnancı gereği başını örtenler “ikinci sınıf insan” muamelesi gördüklerini, eğitim ve istihdam da haklarının elinden alındığını söylerler…

Kadınlar “ayrımcılık” yapıldığını söyleyerek, “erkek egemen toplum” olduğumuzu, kadınların “ikinci sınıf insan” yerine konduğunu söyler, kadın dernekleri feryat ederler…

Meslek liseliler “katsayı adaletsizliği”yle “ikinci sınıf insan” yerine koyulduklarından şikâyet ederler.

Bir cumhurbaşkanı adayına 267, bir diğerine 367 oy olması gerektiğini söyleyerek “bu ülkede ayrımcılık” yapıldığını belirtirler…

Basın, “fikir özgürlüğü” olmadığını her daim yazar…

Emekliler maaşlarının azlığıyla “üvey evlat” muamelesi gördüğünü söyler…

Memurlar, işçiler, sözleşmeliler, doktorlar, avukatlar, hakimler, savcılar, polisler.. hasılı tüm çalışanlar gerek sosyal haklarında, gerekse maaşlarında “ikinci sınıf” insan yerine koyulduklarını söyleyip, eylem yaparlar…

Eczacılar, kurumu kapatıldığı için sokağa dökülen Tekel işçileri, hemşireler, ebeler ve daha niceleri…

Bir taraftan da “İmralı’da 17 santimetrekare” daha küçük olan hücreden dolayı “ikinci sınıf mahkûm” muamelesi gören elebaşından bahsederler…

Bir ülkenin başbakanı da, cumhurbaşkanı da veya siyaset yapanlar da “kefenimiz cebimizde” diyerek nasıl bir sona hazır olduklarını belirtme gereği duyarlar…

Çünkü bilirler ki bu ülkede kendi başbakanını asan aşağılık insanlar gelip geçmiştir.
Daha cumhuriyetin ilk yıllarına gidip, ezanın Türkçeleştirilmesini, Kur’an Kerim okumanın zinhar yasak olduğunu, çocuklarına dilediği ismi verememeyi, televizyon kanalı, radyo istasyonu, gazete veya bir siyasi parti kurarkenki “soruşturmaları “da saymıyorum…

Bütün bunlara gösterilen tepki ortadayken patriğin “kendimizi ikinci sınıf insan hissediyoruz” demesine ateş püskürüyoruz…

Biz Diyarbakır Cezaevinde insanlık dışı vahşetlerin yaşandığını söylüyoruz ama Gece Yarısı Ekspresi filmi bizim kafamızın tasını attırıyor.

Sanırım suç patriğin değil…

Suç, başkasının eleştirisine olan tahammülsüzlüğümüzdür.

Patriğe kadar uzanmaya gerek yok, bu ülkede yukarıdan beri saydıklarıma gidip sorsunlar, kendisini “birinci sınıf insan” yerinde gören kaç kişi var?

Bulunduğunuz kurumda bile dağıtılan çayın bardak kalitesi ile yediğiniz yemeğin, servisin ve verilen hakların farklılığına bakın daha iyi anlarsınız…

Uzağa gitmeye gerek yok, bu satırların yazarı bile yaşadığı hayat boyunca “birinci sınıf insan” muamelesi gördüğünü hatırlamıyor.

Bunu hatırlamam için “ayrıcalıklı” konumda olanların, “dokunulmaz” görülenlerin, “eleştirilmez” bilinenlerin olmaması gerekir…

Naif Karabatak
25 Aralık 2009

23 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Değerimiz; Sırrı Süreyya Önder

Seviyesiz ve bir o kadar da insanı çileden çıkaran programların cirit attığı televizyon kanallarında arada bir güzel örnekler de çıkmıyor değil. İşini iyi yapanların hakkını yememe adına, “adam gibi” programlar yapan, bilgi ve birikimini izleyicilerine aktaranların olduğunu söylemek gerek.

Bunlardan birisi de “Salı Sefası” adlı program…

TV 8 ekranlarında her Salı akşamı izleyiciyle buluşan programı hemşerimiz Zara ile Oktay Kaynarca sunuyor.

Önceki geceki program ise deyim yerindeyse “Adıyaman Sefası”na dönüştü.

Düzeyli konukları, hoş sohbetleri ve müziğin en güzel nağmelerinin seslendirildiği program olmasıyla kısa sürede dikkat çeken Salı Sefası’nın önceki gece konukları bağlama ustası Arif Sağ, türküye bir ömür harcamış Belkıs Akkale ve Adıyaman’ın yetiştirdiği en önemli sanat adamı Yönetmen Sırrı Süreyya Önder’di…

Beynelmilel adlı filmle adını duyuran Önder, kapasitesinin çok azını sinemaya yansıttığı, sonraki ekran deneyimlerinden anlaşıldı.

Sayın Önder, “Adıyaman ağzıyla konuşan” ama sahip olduğu bilgi, birikim ve kültürüyle kapasitesini gösterebilen aydınlarımızdan birisi aynı zamanda.

Hoş sohbeti, dilinin tatlılığı, esprileri, hayata dair söyledikleri kayda değer.

Çıktığı her kanalda demokrat kimliğini, farklılıklara bakışını, dik duruşunu ve sıcaklığını görmemiz mümkün. Siyasi tartışma programlarının aranılan ismi haline gelen Önder, şimdi de sohbet programlarının da aranılan ismi haline geliyor.

Ekran budalası olanlar gibi kanal kanal gezmeyen, seviyeli programlara ve aralıklarla çıkan Önder’in “yüz eskime” sıkıntısı da yok. Böyle devam etmesini de diliyorum.

Gelelim Salı Sefası’na…

Kentler tanıtım yapmak için milyar dolarlar harcarlar. Bütün bu harcamalarına karşılık gelen turist sayısı önemli bir rakama ulaşmaz. Bunu bilenler kentlerin yetiştirdiği insanların fazlalığının milyarlar harcanan tanıtımlardan çok daha etkili olduğunu söylerler. Bunun en güzel örneği İbrahim Tatlıses’tir, Latif Doğan’dır, Zara’dır…

Elbette Sırrı Süreyya Önder’dir…

Çıktığı her programda olduğu gibi Salı Sefası’nda da “Adıyaman” damgasını vurmayı biliyor. Kültürümüzü, güzelliklerimizi, insanların sıcaklığını, esprilerini, misafirperverliğimizi ve değerlerimizi ekrana taşıyor.

Salı Sefası’nda bir de Zara olunca iki Adıyamanlı, programı Adıyaman Sefası’na çevirmeyi bildi.

Hele uzun aradan sonra Zara’dan “Oy aman aman burası Adıyaman” şarkısını dinlemeye doyum olmadı.

Oktay Kaynarca ve Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu şiirler de programa ayrı bir tat verdi.

Elbette ki Arif Sağ’ın bağlaması, unutulmaz türküleri ve Belkıs Akkale’nin sesinin güzelliği programı izlenir kılan öğelerin başında geliyordu.

Programa başladığı günden bu yana fırsat buldukça kaçırmamaya çalıştığım Salı Sefası’nın zirve programı önceki geceki programdı diye düşünüyorum.

Sanmayın programa Adıyaman Sefası dediğim için bu kanıya varıyorum.

Başka illerden izleyenler için “Adıyaman Sefası” diyeceklerini tahmin etmiyorum. Çünkü bunu o kadar düzeyli yapıyorlar ki, “memleketçilik” yapıldığı suçlamalarıyla karşı karşıya kalamazlar.

Sırrı Süreyya Önder, Adıyaman’a çok şey katabilir, ülkeye çok şey katabilir ve nihayetinde sinemaya çok daha güzel şeyler katabilecek bir yapıda.

Ne yazık ki, o da benim gibi “parasal” konularla arası pek de iyi olmayan birisi olduğu izlenimini veriyor. Elbette ki bir film kolay çekilmiyor. Bu nedenle Adıyamanlı işadamlarının “geleceğe imza atma” adına Adıyaman’ı konu edinen, Adıyaman’da çevrilecek bir filme Sırrı Süreyya Önder’i ikna etmeleri, destek vermeleri en büyük dileğimdir.

Sırrı Süreyya Önder, “solcu” olduğunu her fırsatta söyleyenlerden ama günümüzde solcu diye geçinen partilerin de solcu olmadığını söyleme yürekliliğini gösterenlerden birisi. Solcu olmakla, başka kesimlere sırtını dönen birisi de değil. Yani tam anlamıyla demokrat bir duruş sergileyebiliyor. Bu açıdan sağcı-solcu diye yaftalamadan, ortaya koyduğu ve koyacağı ürünlerin hesabını yapıp, Adıyaman’a çok şey katan, güzellik veren Önder’i daha iyi yerlere taşımamız gerekiyor.

Bugüne kadar kendi insanımıza karşı gösterdiğimiz hoşgörüsüzlüğün artık terk edilmesi gerekiyor vesselam…

***

Bir Test, Bir Soru Ve İlginç Cevabı

İlköğretim okullarında öğrencilere çeşitli testler yapılarak seviyeleri ölçülüyor. Bunlardan birisinde ilginç bir soru var.

Farklı olduğunu söyleyen test yaprağında; Özge’nin yaz tatilini ailece Nemrut Dağı ve Kommagene Uygarlığına ait dev heykelleri görerek geçirmek istedikleri söyleniyor ve soruyu soruyor;

Özge ve ailesi bu arzularını gerçekleştirmek için hangi kentimize gitmelidir…

Cevap şıkları şöyle; a) Adıyaman, b) Bitlis, c) Malatya ve d) İzmir…

Hali üzere çocuklar “a” şıkkını işaretliyor…

Sıkı durun cevap anahtarında “a” değil, “c” doğru gözüküyor…

Yani Nemrut Dağı ve Kommagene uygarlığına ait dev heykelleri görmek için Adıyaman’a gelmekle, Bitlis ve İzmir’e gitmek arasında fark yok. Yani ulaşabileceğiniz iller bu üçü değil, bir diğeri olan Malatya…

Yorumu ve tedbiri İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bırakıyorum…

Naif Karabatak
24 Aralık 2009

22 Aralık 2009 Salı

Süremiz Çok Kısıtlı

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre en yüksek işsizlik oranı Şırnak’ta tespit edilmiş. Bunu takip eden illerin hali de içler acısı; Adana, Hakkari, Siirt, Tunceli, Adıyaman.. böylece devam ediyor. Demokratik açılıma karşı çıkanlar, doğu ve güneydoğunun işsizliğine, yoksulluğuna ve aslında çaresizliğine de ya çare bulmalılar ya neden bu halde olduğunun cevabını adam gibi vermeliler ama konumuz bu değil…

Şırnak işsizlikte birinci çıkınca televizyonların da haber konusu oldu.

Koca koca televizyonlar “İşsizlik neden Şırnak’ta çok fazla?” sorusunun yanıtını aramaya, Şırnaklıların sorunlarını irdelemeye başladılar.

Ben de tesadüfen bir televizyon kanalımızdan bunu takip ediyordum, zaplayınca da benzerini gördüm.

***

Ekranda gördüklerimden önce, gelin Şırnak’a uzanalım ve bakalım işsizliğin bu kadar fazla çıkması orada nasıl karşılanmış?

Muhtemelen işsizlik rakamları açıklanınca Şırnaklılar şok olmadı. Çünkü onlar yaşayarak işsizliklerini, yoksulluklarını, çaresizliklerini ve seslerini duyuramamalarının ne demek olduğunu biliyorlardı.

Onlar biliyorlardı ki, ulusal televizyon ve gazetelere haber olmak için ya terör eylemi olmalıydı, ya şehit cenazesi, ya töre cinayeti, ya çok küçük yaşta zorla evlendirildiği için intihar eden kızların olması gerekirdi, ya da çok geniş bir meydanda anadan üryan soyunmak…

Bütün bunların dışında acınızdan da ölseniz, memleketiniz yoksulluktan da kırılsa, hakaretler havada da uçuşsa, kamu görevlilerinden zulüm de görseniz zinhar sesinizi kimse duymaz.

Hal böyle olunca Şırnaklılar ilk kez bir konuda birinci geldiklerine seviniyorlardı. Şimdiye kadar birincilikleri olmamıştı. Ne yani işsizlikte birinci olmuşlar diye oturup ağlayacak değillerdi ya. Hiç değilse dertlerini 72 milyon dinleyecek, etkili ve yetkililer de duyarsız kalmayacaktı.

Şırnak Valisi işsizlik verilerinin açıklandığını duyduğunda özel kalem müdürünü çağırdı;

-Bana işsizlik verilerini, yatırımlarımızı ve projelerimizi getirin, şimdi ulusal kanallardan ararlar, mahcup olmayalım…

Belediye Başkanı da aynı şekilde bütün verileri hazırlatıp, bu arada uzayan sakal tıraşını olmak için de köşedeki berberi çağırttı.

Şırnak Ticaret Odası Başkanı da bütün hazırlıklarını tamamlamış, makyajını bile yapmıştır. Olur mu olur belki canlı yayın ekibi gelip, bütün yetkilileri ekrana çıkarır, onlar da illerinin sorunlarını 72 milyona ve dolayısıyla Ankara’daki yetkililere ulaştırırlardı…

Şırnak’taki diğer kamu görevlilerinin veya sivil toplum kuruluşu başkanlarının ekrana çıkmasına gerek yoktu ama –her ihtimale karşın- Ziraat Odası Başkanı ve Esnaf Odası Başkanı da tüm hazırlıklarını tamamlamıştı.

Sabahın köründe, henüz kargalar kahvaltı etmeden Şırnak Valisi bütün bu ekâbir takımını makamına çağırarak “seslerini daha iyi nasıl duyuracakları” konusunda görüş alışverişinde bulundu.

Ve derken Şırnak Valisi’nin telefonu çaldı…

Hepsi birden heyecanlanmıştı…

Ziraat Odası Başkanı birden telaşlandı, akşamdan beri hazırladığı notu evde unutmuştu. İzin isteyip koşar adım eve doğru yollandı. Diğerleri de makamlarına giderek telefon beklemeye başladılar.

Vali bey sekreter hanım kızın bağladığı telefondan 72 milyona seslenme şansı yakalamıştı. İşte birazdan bağlanacaktı…

Son kez aynaya bakan Şırnak valisi, bir yudum su alıp, sesi kısılmasın diye de peşinen birkaç kez öksürdü.

***

-Sayın valim, işsizlik Şırnak’ta neden bu kadar yüksek?

-Evet hanımefendi maalesef Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre işsizlik Şırnak’ta çok yüksek çıktı. Biz yıllardır işsizliğin kökünü kazımak için çabalıyoruz. Şimdi bunun…

-Tamam sağ olsun sayın valim, biz belediye başkanının da görüşlerini almak istiyoruz. Biliyorsunuz süremiz çok kısıtlı.

-Ben de şey ederim…

-Evet sayın seyirciler, ekranlarını yeni açanlar için bir kez daha tekrarlayalım. Türkiye İstatistik Kurumu verileri açıklandı. İşsizliğin en yüksek olduğu il Şırnak. Biz de bilmem ne televizyonu olarak Şırnak’ta neden işsizlik yüksek, ilin ne sorunu var yetkililerden öğreneceğiz. Şimdi Şırnak Belediye Başkanı hattımızda. Sayın başkan hoş geldiniz.

-Hoş bulduk hanım kızım.

-Efendim işsizlik rakamları açıklandı, Şırnak ilk sırada neden?

-İşsizlik rakamları açıklandı ve maalesef Şırnak ilk sırada. Şimdi tarım konusunda…

-Çok teşekkür ederim sayın başkan. Biliyorsunuz süremiz kısıtlı ve biz Şırnak’ın sorunlarını tüm kesimlerden almak istiyoruz.

-Ben de şey ederim…

-Evet sayın seyirciler, ekranlarını yeni açanlar için bir kez daha tekrarlayalım. Türkiye İstatistik Kurumu verileri açıklandı. İşsizliğin en yüksek olduğu il Şırnak. Biz de bilmem ne televizyonu olarak Şırnak’ta neden işsizlik yüksek, ilin ne sorunu var yetkililerden öğreneceğiz. Şimdi Şırnak Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı hattımızda. Sayın Başkan hoş geldiniz.

-Hoş bulduk.

-Sayın başkan işsizlik rakamları açıklandı, Şırnak’ta işsizlik oranları neden bu kadar yüksek?

- Şırnak’ımızın sorunlarını anlatma şansı verdiğiniz için öncelikle şahsınızda televizyonunuza çok teşekkür ederim. Şimdi biliyorsunuz Türkiye İstatistik Kurumu işsizlik verilerini açıkladı. Bu bizim için sürpriz değildi. Yıllardır her platformda Şırnak’ın sorunlarını gündeme getiriyoruz. Şimdi öncelikle şu yapılmalı…

-Çok teşekkür ederim sayın başkan. Biliyorsunuz süremiz kısıtlı ve biz tüm kesimlerin görüşünü alarak Şırnak’ın sorunlarını masaya yatırmak istiyoruz.

-Ben de şey ederim…

***

Şaka falan sanmayın. İnanın bu yazının Şırnak bölümü hayali ama ekranda gördüklerim tamamen gerçek.

Ve biz bu basının halkın gözü, kulağı ve dili olduğunu sanıyoruz. Sonra da bu basının neden Ergenekon gibi yapılanmaların hararetli savunuculuğunu yaptığını, neden darbecilere çanak tuttuğunu falan sorguluyoruz.

Onların halk diye bir derdi yok çünkü. Halkı önemseyen darbecileri adam yerine ko-ya-maz/koy-ma-ma-lı-dır…
Naif Karabatak
23 Aralık 2009

20 Aralık 2009 Pazar

Sıkıldım…

Son zamanlarda gündem baş döndürücü hızla gelişiyor. Bazen “neyi kaçırdık?” diye merak ediyoruz. Her gün yeni bir şokla güne başlıyor, her gün yeni bir hayret uyandıran gelişmeyle de günü noktalıyoruz ve yine yarın neyle karşılaşacağımızı, bizi hangi sürprizlerin beklediğini merakla başımızı yastığa koyuyoruz.

Ergenokan’la Türkiye, bağırsaklarındaki pisliklerden temizlenmeye başladı diye seviniyorduk ki, sahiplenenleri görünce şok olduk.

Bir başka terör örgütüyle dirsek temasında olan “sağcı terörist-solcu terörist”in ortak noktada buluşarak “terör” eylemlerinde bulunduğunu unutanlar birden bire avukat olarak karşımıza çıkınca “ne oluyor?” diye sormaya başladık.

Memur olan bazı kamu görevlilerinin çetelere bulaştığı, Emniyet Genel Müdür Yardımcılarının bile bazı çetelerde etkin rol oynadığını öğrenmeye başladık.

Yine bazı kamu görevlilerinin “ben bu hükümeti istemiyorum” diyerek bütün bir ülkenin geleceğini karartma adına aşağılık planlar hazırladığını, masum insanları, minicik yavruları, gencecik fidanları öldürmeyi planladıkları hatta bazılarını uyguladıklarını görüp iğrendik.

33 Mehmetçiği bile bile ölüme gönderenler utanmadan ekranlara çıkabiliyorlardı.

Yerden silah ve mühimmatlar fışkırıyor…

Sağda solda iğrenç planlar dolaşıyor…

Millet kafesleniyor…

Çiçek gibi memurlar “ya şundadır, ya bunda” diye vatandaşları “bizden-bizden değil” veya “iyi-kötü” şeklinde ayıklıyordu.

Türkiye’nin kıt imkânlarına rağmen 300 milyar dolar terör için harcanıyor, bu para birilerinin kasasını dolduruyor, bu rantı kaybetmek istemenler her barış ortamında savaş tamtamları çalmak için provokasyonlar yapıyordu.

33 asker öyle bir barış ortamında yaşama veda etmek zorunda kalıyor, yine benzer bir barış ortamında da Tokat’ın Reşadiye saldırısı geliyordu.

Önceki tecrübelere dayanarak “bakın burada bir provokasyon var” diyenler de “hain” ilan ediliyordu.

Oysa bu kadar tesadüf, suyu çıkan ucuz dizilerde bile olmuyor artık, seyirci yutmuyor ki vatandaş yutsun…

Darbe ortamını hazır etmek için gencecik fidanları birbirine kırdırıp, 12 Eylül’de devletin başına geçen gözü dönmüş katilleri bu millet unuttu mu ki, şimdiki provokasyonlardan da işkillenmeye…

Nokta Dergisi’nde yayınlanan Darbe Günlükleri, çiçek gibi hazırlanan planlar, milleti kafesleme girişimleri, fişlemeler, dinlemeler, andıçlar, milleti yaftalamalar.. bütün bunlar 12 Eylül öncesinde halkı zabt-u rap altına alma girişimlerine ne kadar da benziyor.

Gel de nefret etme…

DTP’nin kapatılmasıyla da şiddet dağdan sokağa taşıyor, “bu provokasyondur” diye emin olarak konuşan tecrübeli insanlara kulak asmayarak karşıt fikirli gençler de sahneye sürülüyor.

“Oyuna gelmeyin” diyenler bile oyuna geliyor, sahneye çağıranları kıskandıracak bir iştahla sahneye çıkıyorlar…

500 lira verdin mi “yapamayacağım şey yoktur” diyen insanlar piyasada dolaşıyor, bazılarına göre bu onursuzluk vatanseverlik oluyor, bazılarına göre vatan hainliği…

Zaten uzun zamandır vatan hainliği ve vatanseverlik ters yüz oldu, birisi bir diğerinin yerine geçti.

Tıpkı barış isteyenlerle savaş isteyenlerin karıştığı gibi…

Tıpkı demokrasi isteyenlerle demokrasi karşıtlarının yer değiştiği gibi…

Tıpkı düne kadar kardeşlik türküsü söyleyenlerin şimdi savaş tamtamı çaldığı gibi…

Yine aynı zamana denk gelmesi tesadüf mü bilinmez ama Türkiye’de hiç olmadık kadar uyuşturucu bulunuyor, zehir tacirleri gözaltına alınıyor. “Bu adamlar bugüne kadar kaç gencimizi zehirledi, neden şimdiye kadar ortaya çıkmadı” diye sorma gereği bile duymuyoruz.

Demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından birisi olan basın, darbecilere çanak tutuyor, özgürlük alanlarının daraltılmasına katkı sağlayacak yayınlarıyla insanları şok ediyor.

Yine halka demokratik bir ülke oluşturmak için çabalaması gereken siyasi partilerde teröre destek verenler, darbecilere çanak tutanlar ortaya çıkıyor…

Son birkaç yıldır yaşananlar, 50 yıllık tecrübeye sahip bir haldeyken, halen 30-40 yıl öncesinde oynanan oyunların tuzağına düşenlerin olması insanı şaşırtıyor.

Her gün, “bugün ne olacak, yarın ne olacak?” diye iğrenç plan veya projelerin ortaya sürülüp sürülmeyeceğini merak ediyoruz.

Ve yine her gün iğrenç planları yapanları değil, planı deşifre edenleri sorgulamaya devam ediyoruz/edeceğiz de…

Sizi bilmem ama ben bu kadar yoğun gündemden, her gün aynı şeyi söyleyip, saçmalıkları dinlemekten, koca koca makama gelip, adam olamamış olanları dinlemek zorunda kalmaktan usandım.

Ama bıkmaya hiç niyetim yok…

Benim usanmam, iğrenç yüzleri görmeye devam etmek zorunda kalmamdan dolayıdır…

Naif Karabatak
21 Aralık 2009