18 Aralık 2009 Cuma

İşler “Tıkır Tıkır”

Onları “para sayarken” hayal edebilirdik. Tatilde güneşlenirken, dev fabrikaları denetlerken, yöneticilere talimat yağdırırken ve elbette ki çok özel programlara, çok özel röportajlar verirken…

Doğrusu onları reklâm filminde hayal edemezdik.

Sadece belli bir amaca hizmet edecek, kampanya usulü girişimler için “çorbada tuz” misali reklâmlarda oynayabilirlerdi…

Muhtemelen öyle bir şey tabii…

Bugünlerde ekranlarda ülkenin ekonomisine yön verenleri görmeye başladık; Mustafa Koç, Güler Sabancı, Bülent Eczacıbaşı, Erdoğan Demirören, Abdülkadir Konukoğlu, İdil Yiğitbaşı ve Cem Boyner…

Belli zamanlarda ekonomiye yön verme misyonlarını yerine getirmek için siyasete yön verdikleri de oluyor elbet ama bu konumuz dışı…

Reklâmlarda Türkiye’de üretilen makinelerin tıkır tıkır işlediği söyleniyor, bir şekilde bu makinelere kefil oluyorlar…

Merak ediyorum, bu önemli isimlerin işletmelerinde hangi ülkenin makinesi var diye?

Belki de Türkiye’de üretilen makinelerin dışında asla bir makine kullanmıyorlardır…

***

Aklıma yerli malı haftası geldi…

Her yıl 12-18 Aralık’ta kutlanan Yerli Malı Haftası şimdilerde kutlanmıyor, sadece “önemli gün ve haftalar” listesinde kendisine yer bulabiliyor.

İlkokuldaydık…

Yılda bir kez “Yerli malı Haftası” kutlar, o gün için evimizde olan “yerli malı” ürünleri çantamıza tıkıştırarak okulun yolunu tutar, “Yerli Malı Haftası”nın kutlanacağı ders saatindeyse sıraların üzerine dizerdik…

Elbette hepsi yerliydi…

Elması yerli, mandalinası yerli, portakalı yerliydi. O zamanlar muz almaya paramız yetmiyordu ama zaten Çikita muz da ülkemize gelmemişti…

Fındık yerliydi, badem yerli, fıstık yerli…

GDO’lu ürünleri bilmiyor, serada büyütülen “şişirme” ürünlerle de henüz tanışmıyorduk ve doğal olarak da hem yerli hem doğal ürünler tüketiyorduk…

Meşrubat elbette içiyorduk ama o zamanlar yerli gazozlarımız vardı. Her memleketin ilkel de olsa tesislerinde üretilen meyve suları vardı…

Buna rağmen de “ayran” ve “süt” bizim temel içeceğimizdi ve hepten yerliydi.

Sonra iş cıvımaya başladı…

Yerli Malı Haftası’na çikita muzlarla gidildi, adını okumaya zorlandığımız kekler, pastalar getirildi, üstüne de pepsi, coca cola içildi.

Her yıl “Yerli Malı, Yurdun Malı, Onu Herkes Kullanmalı” diyenlerin işletmeleri yabancı isimlerle süslendi, evlerinin her bir yanında ithal ürünler boy gösterdi…

Elbette kapalı kutu olmamalıydık, dışa açılmalı, dışarıdan da ürün almalıydık. Demir perde ülkesi değildik ki, insanlar damak zevkine göre dilediği gıdayı tüketmeli, dilediği ürünü kullanabilmeliydi…

Ama bu aynı zamanda bir samimiyetsizlik göstergesiydi de…

Hem “yerli malı” kullanmayı önereceksin, bunun için günler, haftalar tahsis edecek, eline mikrofonu alanı konuşturacaksın, sonra da ikiyüzlü bir şekilde yabancı ürünlerin kalitesinden, tadından, fiyatından bahsedeceksin…

Bu iş çok sırıtmaya başlayınca “Yerli Malı Haftası” nostaljik bir gün olarak hafızalarda kaldı.

Çünkü artık kırtasiye malzememiz de dışarıdandı ve biz başka ülkelere göbek bağıyla bağlıydık…

Olsun, belki onlarda bizim ürünü kullanır…

“Tıkır tıkır” işleyen makinelerimizi alır, kıtır kıtır yenen gıdalarımızla beslenir, şıkır şıkır parlayan kumaşlarımızla giyinirlerdi…

Olur mu olurdu?

Ama önce biz inanmalıydık…

Avlunun otunun acı olmadığını dünya âleme göstermeliydik…

İşte işadamlarımız bunu yapmaya çalışıyor…

Geçiyorlar ekranların karşısına, Türkiye’de üretilen makinelerin tıkır tıkır işlediğini söylüyorlar.

Ama samimiyet yok…

Sırıtıyor…

Nedendir bilmiyorum hiç inandırıcı değiller…

Belki de gerçekten ülkemizde üretilen makineleri tesislerinde kullanıyor, yürekten gelen o sözleri söylüyorlardır.

Ama nedendir bilinmez, ben çekimden hemen sonra parmaklarının arasına hangi sigarayı aldıklarını, kadehlerine ne doldurduklarını, ne yediklerini, üzerindeki kıyafetlerin hangi marka olduğunu, bindikleri aracın nereden geldiği gibi konuları düşünüyor ve inanamıyorum…

Hatta o stüdyoyu, çekimi yapan kamerayı, montaj masasını, kurguyu.. hasılı “tıkır tıkır” denen mekandaki ülkemin ürünlerini de düşünüyorum…

Belki de ben samimiyetsiz buluyorum…

Siz, siz olun ülkemizde üretilen makineleri kullanın, tıkır tıkır hem de…

***

Son bir not; Keşke diyorum, sanayicilerimiz bir de ülkenin huzur ve barışı için, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları için ve elbette daha çok istihdam, daha çok yatırım için ekranların karşısına geçseler, bugüne kadar ihmal edilen bölgelerde yatırım yapacaklarını yüreklice dillendirseler…

Bu kampanya daha çok tutar ve daha çok güven verir, öyle değil mi?
Naif Karabatak
18 Aralık 2009

17 Aralık 2009 Perşembe

İtinayla adam öldürülür

Türkiye kritik bir süreçten geçiyor. Eğer sağduyu hâkim olur ve sahneye konmak istenen oyun tutmazsa ülke çok daha müreffeh yarınlara doğru yol alacak. Aksi halde ise “aman gelmesin” diye nefretle andığımız Olağanüstü haller, sıkıyönetimler ve belki de çok daha başka kötü yönetimlerle karşılaşacağız.

Kısaca halk, yarınını bugünden belirliyor.

Terör örgütleri de kendi varlıklarının devamı için halkın yarınını karartma derdinde…

Anayasa Mahkemesi’nin DTP’yi kapatmasıyla başlayan olayların her biri belli bir amaca doğru halkı sürüklemeyi amaçladığı gün gibi açık.

Bazıları bu oyuna alet oluyor, bazıları bilmeden haklı tepkisini ortaya koyup, çıkan sonuçla mücadele etmeye çalışıyor.

Ve tabii ki “ne iş olsa yaparım abi” diye sağda solda dolaşan kiralık ve karanlık eller…

İstanbul’da yapılan eylemlerde bir adam uluorta eline silah almış, sıktı sıkacak diye deyim yerindeyse “hava” atıyor…

Bir yanda taş atan çocuklara verilen hapis cezaları, bir yanda silah sıkan veya silahla tehdit edenlerin serbest kalması…

Daha sonra emniyet yetkilileri basında çıkan haberler üzerine malum şahsı tekrar sorguya aldı.

Eline aldığı silahla görüntülenen kişi ise televizyon ekranlarına beylik demeçler verdi; “Bana para verdiler silahı elime aldım, siz de 500 bin lira verin kimi derseniz onu rehin alırım.”

Ve bu sözü 70 milyonun gözünün içine bakarak, hiç utanmadan, arlanmadan söyleyebiliyor.

Sanki kiralık katil olmak onurlu bir işmiş gibi…

Sıradan “ne iş olsa yaparım abi” diyen gariban insanlarımızın iş istemesi gibi…

Sonra Muş’un Bulanık ilçesinde çok bulanık olaylar oluyor…

Bir işyerini kundaklamak istiyorlar, işyeri sahibi de terör örgütüne pabuç bırakmıyor ve eline aldığı otomatik silahı kalabalığa doğrultuyor. Sonuç iki ölü, dokuz yaralı.

Ekranları başında haberleri izleyenler “oh olsun, ne güzel terör örgütüne cevap verdi” diyorlar…

Doğru ya, adamın işyeri kundaklanmak isteniyor, aracı ateşe verilmek isteniyor. Adam “buyurun yakın, buyurun yıkın” mı diyecek, sessizce köşesine çekilip, olacakları mı seyredecek. Yoksa da eline aldığı silahla gözü dönmüş kalabalığa haddini mi bildirecek?

O kadar çetrefilli bir durum ki…

Ama zaten hedef de bu çetrefilde…

Amaçlanan o kişinin silahı ateşlemesi, kalabalıktan onlarca, belki yüzlerce kişinin ölmesi…

O dükkâna saldıranlar bunu bilerek yapıyor…

Yani birileri halkı sokağa çekmeye, terör örgütü veya yandaşlarıyla karşı karşıya getirmeye çalışıyor…

Amaç, Doğu ve Güneydoğu’yu yeniden o pis günlere döndürmek…

“Kürtlerin hakkını savunuyorum” diyenler, Türk-Kürt kim varsa bu bölgedeki insanların hayatını karatmak niyetinde…

Olayların önü alınmayacak, her yerde sokak hareketi baş gösterecek, insanlar ölecek, işyerleri tahrip olacak, evler talan edilecek ve devlet “artık yeter” diye güya olaya el koyacak…

Gelsin sokağa çıkma yasakları…

Gelsin Olağanüstü hal yönetimleri…

Ve gelsin zulüm…

Gelsin insanlık dışı davranışlar, hakaretler, işkenceler, suçlu ve suçsuzu ayıracak minicik bir beyne bile sahip olamayanların yönettiği bir bölge…

İstenen bu…

Bunu isteyenin hangi terör örgütü olması bir şey değiştirmez…

Birileri sahneye bir oyun sürüyor. Senaryosu, kurgusu, müziği ve bütün efektleri hazır…

Kendilerince oyunda rol alacaklar da belli, onlar sokağa çıkıyor, ekranlarda boy gösteriyor ve bu oyunda bilerek veya bilmeyerek oynayacak oyuncular bekleniyor.

Bazıları da “vatan millet aşkına” diyerek oyuna alet oluyor.

Bazıları da “haydi!” diyerek gençleri oyuna sürüyor…

Unutulmasın ki, şu günlerde sokağa çıkmak, tahriklere kapılmak ve oyuna alet olmak, asla ve asla vatanseverlikle bir ilgisi yoktur.

Ağzı salyalı provokatörlerin oyununa gelmek için bundan daha güzel bir fırsat olamaz.

Ya oyuna gelin, bölgemizi yaşanmaz hale getirin, ya sağduyulu olun, oyunu tersine çevirin.

Yani hepsi elimizde…

Biz ne istersek o olacak…

Yoksa inanın hem işsizlikte, hem yoksullukta hem de “ne yaptığını bilmeyenlerin” olduğu bir ortamda “itinayla adam öldürülür” diye reklâm yapanlar bile ortaya çıkar.

Naif Karabatak
17 Aralık 2009

16 Aralık 2009 Çarşamba

Güzel şeyler de oluyor

Yoğun gündemden bazen farklı tatları kaçırıyoruz. Gelin bugün hayatın içinde olan güzel şeylerden birisine gidelim ve bir çocuğun yüzünde gülücükler doluşmasına katkıda bulunanlara yürekten bir selam gönderelim.

Üç yıldır Bir Milyon Kalem sitesinde farklı etkinliklere imza atıyoruz. Siteye gönül veren herkesin yürekten desteklediği kampanyalar tahminlerin üzerinde bir ilgiyle karşılanıyor ve amaca ulaşıyor.

Bazen 33 okul 3003 öğrenci için el ele verdik…

Bazen Her Çocuğun Bir Masalı Olsun dedik…

Ve bazen de Çelikhanlı öğrenciler için “Bir Kitap da Sen Bağışla, Bir Ufuk da Sen Aç” dedik.

Şimdi de “Adıyaman’da Bir Çocuğum Var” demeye başlıyoruz.

Adıyaman Sevgi Çocuk Yuvası ile Adıyaman 80.Yıl Rehabilitasyon Merkezi’nde barınan çocuklarımız için “Yılbaşı Sürprizi” hazırlıyoruz…

Yüreği sevgi dolu dostlar sayesinde “kişiye özel” hediye paketleri birer birer gelmeye başladı.

Elbette ki ben diğer dostlardan daha şanslıyım. Çünkü Adıyaman’da olduğumdan bu heyecanı bizzat yaşayanlardanım.

Dün Sevgi Çocuk Yuvasını ziyaret ederek, gelen paketlere baktım…

Yurdun dört bir yanından özenle hazırlanan koliler gelmeye başlamış…

Çocuklarımız biraz daha sabredecek…

Yılbaşı gecesi özenle hazırlanan ve bin bir umutla gönderilen paketler, çocuklarımızın yanında açılacak, onların sevincine Sosyal Hizmetler İl Müdürü Murat Demirkol’la birlikte şahitlik edeceğiz…

Belki katılmak isteyen olursa daha başkalarıyla…

Çocuklarımız için düzenlenecek yılbaşı eğlencesinde yeni oyuncak, yeni giysi ve ayakkabılarla ve belki daha farklı sürprizlere tanıklık edecekler.

Doğrusunu söylemek gerekirse, belki bu çocuklarımızın gönderilen giysilere çok da ihtiyacı yok…

Hediye olarak alacakları oyuncaklar da çok önemli değil…

Renkli renkli ayakkabılar da…

Ama onlar için tek önemli olan şey “onları düşünme”dir…

Herkesin yeni yıla girmek için tatlı bir telaş yaşarken, onların düşünülmüş olması çok önemli…

Onlar “Noel Baba” beklemiyor, sevgi dolu yürekleri özlüyorlar…

Yurdun dört bir yanında “Adıyaman’da bir çocuğum olsun” demek az şey mi?

Yoksa inanın Adıyaman Sevgi Çocuk Yuvası da, 80.Yıl Rehabilitasyon Merkezi’nde de çocuklarımıza sağlanan imkânlar yeterli…

Zaten hediyenin amacı da “muhtaç” olduğu için değil, düşünmenin güzelliğini göstermek içindir.

Bizler hediyeyi sevdiklerimize veririz.

Onları düşündüğümüzü gösterir, “pahada ağır olan değil” diyerek “yükte hafif” olsa da çocuklar gibi seviniriz…

İşte Bir Milyon Kalem ailesi olarak bu sevinci çocuklarımızın yaşamasını istedik…

Gerek Şebnem Soysal, gerek Erkan Bal ve gerekse “gönüllü olarak” destek veren tüm yazarlar, şairler, site sahipleri, gazeteciler, işadamları ve bürokratlar yılbaşı gecesini merak ediyorlar…

Onlara buradan ulaştıracağım güzel haberleri bekliyorlar.

Onların heyecanını biliyorum, sevgi göstermenin güzelliğini yaşamak istiyorlar, sevgi dolu gönülleriyle…

Hiç merak etmesinler, önemli olan güzel bir işe niyetlenmek…

Nasılsa niyetlenmek, başlamayı, başlamaksa bitirmeyi getirir.

Ve bu kampanyaya Şebnem, Erkan ve ben niyetlendik…

Sonra detaylandırıp başladık…

Destekler aldık, sevgi dolu mesajlar yağdı, ardından kampanya başladı ve son sürat devam ediyor…

Başlamak, aynı zamanda bitirmeyi de getirirse, şunun şurasında sayılı günler kaldı ve bu kampanya da birçok güzellikle sona erecek…

Ama inanıyorum ki, çocukların yüreğindeki sevgi ile destek verenlerin yüreğindeki sevgi hiç bitmeyecek…

Kampanyaya destek veren herkese yürekten teşekkür ediyorum.

Şimdi kolları sıvayın, eğer halen paketinizi kargoya vermediyseniz, yarını beklemeyin, bugün teslim edin…

Öyle sanın ki, kendi kendinize yılbaşı hediyesi alıyorsunuz…

Öyle sanın ki, “en sevdiğinize” yılbaşında sürpriz yapacaksınız…

Bekliyoruz…

Naif Karabatak
16 Aralık 2009

14 Aralık 2009 Pazartesi

Kalleş Artistler Sahnede

Önceki günden bu yana gazete sayfalarında ve televizyon haberlerinde sıkça görmeye başladığımız birkaç haberden bahsetmek istiyorum. Bu haberler son günlerin gündemiyle

Mersin’de DTP’nin kapatılmasını bahane eden ve terör örgütünün işi olduğu iddia edilen saldırılarda, özellikle Adıyaman ve Malatya gibi Güneydoğu’dan giden vatandaşların işyerleri tahrip edildi.

İşyeri tahrip edilen vatandaşlar, “Kürt Kürde böyle bir şey yapar mı?” diye soruyor, haklı olarak…

Ve ekliyorlar; “Biz de Kürt’üz. Böyle Kürtlüğü kabul etmiyoruz. Kürtlük bu ise, biz Kürt değiliz.”

***

İzmir’de “Türk Bayrağı” bulunan işyerlerine terör örgütü üyelerince saldırı düzenlendi, işyerlerinin tahrip edildi…

***

DTP'nin kapatılmasını bahane ederek sokağa dökülen terör örgütü PKK yandaşları, İstanbul Yenibosna’da bazı işyerlerinin camlarını taşladı. Aynı yerde şehitler için yürüyüş yapan bir grup genç ise PKK yandaşlarını kovaladı.

***

Molotof’la saldırdıkları otobüsteki 17 yaşındaki Serap’ı yakarak öldüren PKK yandaşları, önceki akşam da taş yağmuruna tuttukları İETT otobüsünün şoförünü de katledeceklerdi. Hurdaya dönen aracın içi ise dev taşlarla doldu.

***

Yurdun dört bir yanında “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye slogan atarak yürüyüş yapıldı, DTP İl Örgütleri de protestodan nasiplendi.

***

Bütün bu haberleri buraya almaya çalışsam köşem yetmeyecek.

Yıllardır Türkiye’de “olağandışı” ölümler, suikastlar, provokasyon kokan eylemler, kışkırtıcı ve ürkütücü planlar, mide bulandırıcı eylem hazırlıkları duymaya çok alıştık.

30 yıldır süren terör olaylarının kökünün kazınıp, barış ve kardeşliğin hâkim olması için atılan Demokratik Açılım adımı, tam bütün kesimlerin yüreğine su serpiyordu ki, birden bire alışkın olduğumuz kışkırtıcı görüntüler yeniden ortaya çıktı.

Önce Tokat’ta hain bir saldırı sonucu 7 askerimiz şehit oldu, üç askerimiz ise yaralandı…

Olaydan üç gün sonra PKK, saldırıyı “kısmen” üstlendi ve ihale PKK’da kaldı…

Soru işaretleri ise havada…

Ne kadar da öncekilere benziyordu, ne kadar da işin içinde iş olma ihtimali vardı…

Sonra iki yıldır sumen altında bulunan DTP’nin kapatılması gündeme geldi.

DTP’de çok kışkırtıcı söylemleri olan şahinlere değil, barış yanlısı güvercinlere “siyaset yasağı” geldi…

Çok ilginç bir ayrıntıydı bu aslında…

Anayasa Mahkemesi, 367 kararından bu yana verdiği kararların hukuki mi olduğu, siyasi mi olduğu tartışmaları bir kez daha yine ayyuka çıktı, bunu güçlendirecek şekilde söz ve eylemleriyle kışkırtanı değil, barış yanlılarına yasak getirildi. Sonra öğrenildi ki, meğer şahinlerin ismini dosyaya koymayan da bildik bir isimmiş…

AK Parti’ye eften püften gerekçelerle iddianame hazırlayan Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya…

Belki de şahinlerin “korunması” gerektiğini düşünenler olmuştur, kim bilir…

Çünkü bu süreçte ezberimiz bozuldu. Bütün dünyada barış istenirken, bizde savaş tamtamları çalanlar vatansever diye ortaya çıkmaktan bir nebze olsun utanmadı.

“Barış isteyenlerin hain” olduğu, “savaş isteyenlerin vatansever” olduğu kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Sonunda DTP kapatıldı…

Beklenen provokasyonlar da kendini göstermeye başladı.

Yurdun dört bir yanında Kürtler Kürtleri kırmaya başladı.

Bir parça ekmek parası kazanmak için yurdundan yuvasından gurbet ele giden Doğu ve Güneydoğulu vatandaşlar, yine aynı bölgenin insanlarınca mağdur ediliyor, işyerleri, evleri tahrip ediliyor…

Bugüne kadar bazı örgüler Kürtleri Kürtlere kırdırırken, şimdi Kürtler bir birini kırıyor…

İzmir’de, İstanbul’da, Adana’da, Mersin’de “kendilerine yardım” veya “yataklık” etmeyen “hemşerilerinin” işyerlerini, evlerini tahrip ediyorlar…

Veya görüntü böyleydi…

Bu görüntünün ortaya çıkması için yoğun mesai harcayanlar emeline ulaşıyor gibi gözükse de aslında vatandaş sağduyulu. İşin içinde puştluk olduğunu biliyor ve ona göre oyunlara alet olmuyor.

Birleri insanların birbirine düşmesini istiyor, birleri kardeşin kardeşi kırmasını, ülkenin savaş alanına dönmesini çok arzuluyor.

Böylece ortaya çıkacak, bildik sloganı atıp, kendilerine olan ihtiyacı gündeme getirecekler…

Bu filmler çok bayatladı ama çok adice olduğunu da söylemeliyim.

Hem senaryo çok kötü, hem de sürekli “kalleş artistler” sahneye sürülüyor…

Naif Karabatak
15 Aralık 2009