10 Aralık 2009 Perşembe

İşte Kan Üzerinden Siyaset

Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerimizin şehit edilmesinden sonra bunu demokratik açılıma bağlayan siyasilerin olduğunu görünce doğrusu hiç şaşırmadım.

Özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin hükümete ve dolayısıyla da demokratik açılıma yönelik eleştirileri…

“İşte demokratik açılımın sonucu, 7 şehit. Hükümet bu ihanete devam edecek mi?” diye sorgulamaya başladılar…

Bahçeli ve Baykal’ı duyan da “bu ülkede ilk kez Mehmetçiğe yönelik hain saldırı oldu” sanacak.

Yaklaşık 30 yıldır PKK’yla silahlı mücadele yapılıyor ve 30 yılda 30 binden fazla insanımız kaybettik.

O zaman demokratik açılım yoktu…

Aslında işi bitirmek için atılan doğru dürüst adım da yoktu…

30 bin insanımızın ölümünden demokratik açılım sorumlu tutulmazken, neden 7 askerimizin şehit olmasında demokratik açılım sorumlu tutuluyor?

Bu kolaycılık değil mi?

Bundan daha basit, bundan daha kısır bir siyaset olabilir mi?

7 askerimizin acısı yürekleri dağlarken, bundan nasıl siyaset yapacağının telaşına düşmek için kıvranmak ne kadar ahlaki, sorgulanması gerekmez mi?

Demokratik açılım olmasaydı, şimdi yedi askerimiz yaşıyor olabilirdi…

Bu belki doğru…

Çünkü hain saldırıyı henüz üstlenen olmadı…

Saldırıyı PKK yapmışsa, zaten 30 yıldır yaptığının aynısını yapıyor demektir.

Yok eğer saldırıyı PKK yapmadıysa ne olacak?

Veya PKK’nın içerisinde meydana gelen görüş ayrılığı nedeniyle “demokratik açılımı istemeyenler” tarafından planlanıp, uygulandıysa ne olacak?

Yani saldırıyı ve saldırı sonucunda meydana gelen 7 şehidi, demokratik açılıma bağlamak işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değildir.

Öyle olması için bugüne kadar hiç şehit cenazesi görmemiş olmamız, birden bire açılımla birlikte şehitlerin sayısında artış olması gerekirdi.

Böyle bir şey yoksa ve şehitler olmasın, analar ağlamasın, anlamsız savaş sona ersin, ülkede barış ve huzur olsun diye atılan adımı, “şehit cenazesi geliyor”a bağlamak ne kadar ahlakidir?

***

Belli bir görüşü temsil edenler veya ettiğini sananlarca yıllardır yapılan yanlış, -maalesef- şehit cenazesi üzerindendir.

Bu siyaset açısından da acıdır, ülkeye getirisi açısından da…

30 yıldır devam eden anlamsız savaşta her gün yeni şehitler, yeni ölümlerin yaşanmasında sesi soluğu çıkmayanlar, bütün bu kayıpların sona ermesi için atılan adımda seslerini yükseltmeleri düşündürücü geliyor.

“Yoksa..” diye insanın aklına bin bir türlü fikir geliyor ve bu fikirlerin hiç birisi de “vatanını ve milletini seven” kategorisine konmuyor.

O zaman “vatan hainliği” suçlaması tersine dönüyor ve “bunu söyleyenler mi hainlikle suçluyor?” diye bir düşünce kaplıyor herkesi…

Hainliğin ölçüsü hangisi diye sormak gerekiyor…

Sahi hangisi, her gün yeni şehitlerin gelmesini istemek mi, bütün bu ölümlerin olmasını engellemek için didinmek mi?

Elmalarla armutları ancak böyle toplamayı uygun gören CHP ve MHP, hesaplamayı da bilmiyor…

30 yılda 30 binden fazla insanın ölmesini, yüz binlerce insanımızın mağdur olmasını, köyünü, yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalmasını, yoksul ve işsiz olmasını ülkeye ve insanımıza artısını ve eksisini hesaplayıp, çözüm bulmak yerine bugün olanı, bugüne bağlama kolaycılığına kaçıyor.

Ya dün olanlar?

Bütün şehitler neden göçüp gitti?

Analar neden ağladı?

Gelinler neden dul kaldı?

Çocuklar neden yetim ve boynu bükük bir halde?

İnsanlar köyünü neden terk etti?

Neden yoksulluk had safhada?

Neden işsizlik diz boyu?

Neden Doğu ve Güneydoğu’da taş üstüne taş konamıyor, yatırım yapılmıyor, insanca yaşamın bütün gerekleri yerine getirilemiyor?

Bütün suçlu demokratik açılım mı, demokratik açılımı kapatmak isteyenlerin getirdiği nokta mı?

Sahi hangisi?

Hangisi daha hakça?

Onu bunu bilmem ama ben son acı olayı demokratik açılımı bağlama gayretlerini “kan üzerinden siyaset yapma” olarak algılıyorum.

Yanıldığımı söyleyen varsa 30 yıldır olanların da hesabını çıkarması gerekir.
Naif Karabatak
11 Aralık 2009

Çözüm, provokasyon ve hainliğin ölçüsü

Türkiye, 30 yıldır terör belasıyla uğraşan ülkelerin başında geliyor. Birçok ülke bu süreçte terörle baş etti, bir kısmı halen terörle mücadeleye devam ediyor. Ve her ülke de biliyor ki, terörün dini imanı olmaz, terör, ülkeye asla iyilik getirmez, sürekli kan ve gözyaşı bırakır.

Derin acıların yaşandığı, gencecik insanların hiç uğruna yaşamını yitirdiği, boş yere kendi ülkesine ve milletine düşman olduğu süreçtir, bu sancılı süreç…

Sadece can kaybına neden olmakla kalmıyor, ülkenin zenginliğini de alıp götürerek, ardında yoksul bir nüfus bırakıyor, başka ülkelere el açan konuma düşülebiliyor.

Terörün hüküm sürdüğü bölgelerdeki yoksulluk ve işsizlik o kadar had safhaya çıkıyor ki, ne yatırım geliyor, ne sağlık, ne eğitim, ne de başka yenilikler, güzellikler, yatırımlar…

Hal böyle olunca aklıselim sahibi siyasiler, yöneticiler ve kişiler “çözüm” diye diretmeye başlar, barışla bütün bu olumsuzlukların önlenmesi, insanların huzur bulması, gözyaşlarının artık akmaması istenir. Böylece yoksulluğun beli kırılacak, insanlar iş ve aş sahibi olacak, ülkeye daha çok yatırım yapılacaktır.

Bütün bunların olmasını isteyen ne kadar varsa, olmaması için de direnen o kadar insanın olması her ülkede mümkündür.

Nitekim bir yerde terör varsa terörden etkilenenler olabileceği gibi terörden nemalananların olması da doğaldır.

Bu bazen paradır, bazen güçtür, bazen siyasettir, bazen de makam veya mevkidir.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi terörü besleyen kimi unsurlar perde gerisinden gündemi belirlemeye çalışır ve böylece ana hedeflerine terörden kaynaklı güç veya parayla varabilirler.

Dolayısıyla da bu gücün elinden gitmesinin kendilerinin yok olması olarak algılanacağını da iyi bilirler.

Ve bunun için de asla çözüm istemez, asla çözüme yanaşmazlar.

Son günlerde ülkemizde tartışılmaya başlanan demokratik Açılım, aslında terörle başı belada olan birçok ülkenin denediği bir yöntemin benzeştiği örnektir.

Yine son günlerde demokratik açılıma karşı çıkanların farklı siyasi partide, farklı görüşte olması da benzeşmektedir.

Yani demokratik açılımla elde edilecek kazanımlar kendilerinin siyaset yapmasına, gücü elinde bulundurmasına, parayı daha çok kazanmalarına engel teşkil ediyorsa karşı çıkmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Bu nedenle halkın tepkisiyle rant elde edenlerin tepkisini karıştırmamak gerekir.

Halk, şehit cenazesi gördüğünde milli duyguları kabarır, bunun sonucunda da “açılımların onları yüreklendirdiği” hissine kapılabilir.

Oysa yüreklenen yok, koltukları giden, gücü kaybetmeye başlayan, makam veya mevkileri uçup gidecekler var ve bütün bu tantanaların esas nedeni gücü elinde bulundurmak için yapılan provokasyonlardan öte bir şey değildir.

Bu o kadar açık ki, bugüne değin ne zaman çözüm için bir adım atılmış olsa beraberinde kesilen hain saldırılar birden bire başlıyor, faili meçhuller artıyor veya bir aydınımızı daha kaybediyoruz.

Birbiri peşi sıra gelen şehit cenazeleriyle halkın “artık yeter” demesi ve terörü bitirmek için “silahlı mücadele”ye devam edilmesinin gerektiğinin dillendirilmesi isteniyor.

Beklenti böyle, sonuç da hep böyle oluyor ne yazık ki…

Oysa zaten istenen o, zaten amaçlanan mevcudun devam etmesi, birilerinin bundan nemalanmasının sürdürülmesidir.

Yoksa demokratik açılımın ne devlete, ne millete ne de dışarıya karşı bir kötü tarafı yok, aksine her tarafa karşı da güzellikleri var.

O nedenle demokratik açılım ve beraberindeki şehit cenazeleri çok bildik geldi.

Ardından başlayan “hain” tartışmaları da…

Sanki “hainliğin ölçme aleti” varmış gibi siyasiler birbirlerinin hıyanetini ölçmeye başladılar, kendilerine bakmadan…

Oysa vatanseverlik, ülkesini daha müreffeh yarınlara taşıma arzusu ve gayretini de beraberinde getirmeli. Vatansever olan, vatanında yaşayan herkesin eşit olmasını, mutlu bir hayat sürmesini, gözyaşı dökmemesini, yoksul olmamasını ister.

Kuru kuruya vatanseverliğin, kimseye faydası olmadığı açıktır.

Ve nedense hep çözüme yaklaşıldığında birilerinin vatanseverlik damarları kabardıkça kabarır. 30 yıldır neredeydiniz, ne yaptınız, hangi insanın gözyaşını dindirdiniz, hangi anaya evlat acısını geri verdiniz?

Demokratik açılımın tam şekillenmeye başladığı bir zamanda birden bire “parti kapatma” ortaya sürüldü. Ardından terör örgütü elebaşısın koğuşunun metrekaresi gündeme geldi.

Ve derken sokaklar savaş alanına döndü…

Ardından da Tokat’ta 7 canımızı kaybettik…

Bildik bir senaryonun sahneye konulmasıydı.

Nitekim bu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de buna dikkat çekerek, “Ne zaman çözüm gündeme gelse provokasyonlar oluyor” demişti.

Ne ilginç tesadüf değil mi?

Naif Karabatak
10 Aralık 2009

9 Aralık 2009 Çarşamba

Her şey eskisi gibi mi olacak?

Bırakın sloganları, bırakın lanetlemeyi, bırakın kınamayı; bu kanı durdurmak için sadece bir saniyelik nefesiniz varsa harcayın ve öte dünyaya “ben görevimi yaptım” diye huzur içerisinde gidin. Tarih sizi “kan akıtan” değil, “kan durduran” olarak ansın…

***

Yaklaşık 30 yıldır klişe haline gelen ama bir türlü gerçekleşmeyen dileklerden birisi de “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” taahhüdüdür. “Şehitlerimizin kanları yerde kalmayacak” da bu klişe laflardan bir diğeri.

Ya “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganına ne demeli; şehitler ölüyor, vatan fiziki olarak değilse de insanların kamplaşması, ayrışması veya ötelenmesi nedeniyle bölünüyor…

Sadece bunlar değil elbet, “hain saldırı”yı lanetleyen, “katillere haddinin bildirileceği”ni söyleyen kaçıncı bakan, kaçıncı başbakan veya cumhurbaşkanı gördüğümüzü de unutmaya başladık.

Buna askeri ve yerel yöneticileri de eklerseniz “had bildirme”nin çapı ülke geneline yayılacaktır.

Ancak şehitler ülke geneline yayılmıyor, ateş düştüğü yeri yakıyor ve nasıl oluyorsa hep aynı bölge insanları hayatını kaybediyor, bir o yandan, bir bu yandan ama kesin olansa ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.

Önceki gün Tokat’tan 7 şehit haberi geldi…

Uzun zamandır şehit haberi duymadığımız için epey sarsıcı bir haber oldu.

Şehit haberine sevinen oldu mu çok merak ediyorum, hani elinden oyuncağı alınmış gibi bas bas bağıran, demokratik açılımı istemeyen, kan akmasını, savaşın devam etmesini, her gün yeni şehitler gelmesini arzularcasına ve çılgınca bağıranlar dün sevindi mi?

Belki de Adana’dan Harun Aslanbay, Adıyaman’dan Onur Boztemir, Ordu’dan Kemal Pide, Giresun’dan Cengiz Sarıbaş, ve Hatay’dan Fatih Yonca’nın hain saldırıda yaşamını kaybedip, şahadet mertebesine ulaştığını duyunca sevinen başka hainler de olmuştur.

“Ölüme sevinen mi olur?” demeyin, öyle bir olur ki, 30 yıldır akan kanı durdurmak için kılını kıpırdatmayanların dille değil, davranışlarıyla böyle sonucu bekledikleri, özledikleri, hatta hararetle arzuladıkları gerçeğiyle karşılaşırız.

Demokratik açılımla esas hedeflenen “analar ağlamasın”dı…

Yeni şehitler olmayacak, kandırılan gençler dağa çıkmayacak, dağa çıkanlar inecek, herkesin doğuştan gelen demokratik hakları verilecek, insanlar farklılıklarıyla bir arada yaşayabileceklerini görecek ve ülke enerjisini çok daha farklı alanlara kanalize edecekti…

Teröre kaynak aktarılmayınca yatırım olacak, işsizlik önlenecek, yoksulluğun beli kırılacaktı.

Bu ülke için iyi bir şeydi ama “kan üzerinden siyaset yapan” veya “makamını kana borçlu” olanlarca istenmemesi mümkündü.

Nitekim yaşadığımız süreç bunu gösteriyor.

Demokratik açılımın yüzlerde tebessüm oluşturduğu bir zamanda her şey birden bire tersine dönüyor ve bir biri ardına süreci baltalayacak adımlar bilinçli olarak atılıyor.

Bakıyorsunuz süreç, İmralı’da 17 santime kurban edilmek isteniyor. Koca bir adayı bir kişiye tahsis etmişsiniz, milyarlarca lira harcayarak özel hapishane yapmışsınız ama birkaç santimi bir yana bırakın onlarca metre fazla olup olmamasını ince eleyip sık dokuyorsunuz.

Birden bire ülkenin birçok kentinde provokasyona yenik düşen yığınlar orta yere dökülüyor, askere, polise taş atıyor, ortalık savaş alanına dönüyor.

Ve yıllardır parti kapatmayı zorlaştırmayan iktidarlar yüzünden bir kapatma davası daha DTP’nin kapısını zorluyor…

Bir yanda sokağa taşan olaylar, bir yandan 17 santimlik koğuş hesabı, bir yandan kapatma, bir yandan süreci sabote etme çalışmaları ve ardından gelen hain saldırı, yaşamını kaybeden Mehmetçiklerimiz ve yine “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemleri, “hain saldırıyı” kınamalar, “kanın yerde kalmayacağı”nı söylemeler ve tabii ki “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları…

Bugünü düne benzetmek isteyenler her zaman galip gelmemeli…

Dünü bir yana bırakıp, ülkenin daha çağdaş, daha modern, daha demokratik bir ülke haline gelmesini kim neden önlemeye çalışıyor iyi tahlil etmek gerekir.

Şehitler gelmeyince koltuğu sallananların keyfi gelsin diye hiç kimse evladını kurban vermek istemez.

Çözümü varsa, çözülmeli…

Sorun varsa çözümün de olduğu bilinmeli…

Ve bazen “içiniz kan ağlasa” da bazı durumlara “evet” deme büyüklüğü gösterebilmelisiniz.

Her iki kesim içinde bu böyle…

Hiçbir pazarlıkta “mutlak kazanma” olmayacağına göre “ortak kazanma”yla demokratik açılım çok daha farklı yerlere gidebilir.

Analar artık ağlamaz…

Fidan gibi gençlerimizi kaybetmeyiz…

Şehitlere gözyaşı dökmeyi unutur, onların hayattaki başarılarını konuşuruz…

Dağa çıkan, kandırılan, kendi ülkesine ve kendi milletine düşman olanların ülke için “iyi şeyler” yaptığına tanıklık bile edebiliriz. Kimi iş yaşamında, kimi eğitimde güzel yerlere gelebilir.Hayal değil, olur mu olur ama olursa güzel olur…

Ve o zaman “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye ardımıza bakar, nostaljik iç geçirmeyle kötü günlerin geride kaldığı için şükrederiz…

Yoksa da “bu kan yerde kalmayacak” türü “içi doldurulamayan” söylemleri çok uzun yıllar söylemeye devam eder, “her şeyin eskisi gibi olması için” kıvranıp duranların kâr hanesine birer çentik daha atarız.

Ama o çentikler bütün bir milletin de yüreğini dağlıyor.

Tıpkı yedi askerimizin yüreğimizi dağladığı gibi…

Naif Karabatak
9 Aralık 2009

8 Aralık 2009 Salı

Madımak Nasıl “Kafes”lendi?

Yıllardır Alevi kesim ile Sünni kesim arasında tartışmalara neden olan ve bir tarafın diğer tarafı suçlamalarıyla sıcak diyalogun önünü kapatan Sivas olayları ya da Madımak yangınıdır.

Tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde Sivas’tan çok acı bir haber geldi. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında Sivas’ta bulunan bazı sanatçı ve aydınlar Madımak Oteli’nde kalıyordu. Otel, kimliği halen belirsiz kişi veya kişilerce yakılmış, bir grupta bu yangını seyretmişti. Madımak Oteli’nin yakılması sonrasında 35 yazar, ozan, düşünür ile iki otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmişti.

Aralarında Yazar Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak Sivas’ta bulunuyordu. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. Binlerce kişiden oluşan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli önünde slogan atmaya devam etti. Grup içerisinden birileri Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak hayatını kaybetti. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan ağır yaralarla kurtuldu.

Ve o tarihten sonra Aleviler veya sol düşünce sağcılara ya da İslamcılara “bizi katlettiniz” suçlamasında bulundu. Halen de bu yanlış inanış devam ediyor, tıpkı İzmir Menemen’de sarhoşlar tarafından katledilen Kubilay gibi…

Tarihler 2004 yılını gösterdiğindeyse Türkiye’de çok farklı olayların, çok farklı gruplar tarafından “kışkırtma” amacıyla yapmış olabileceği şüpheleri kendisini gösterdi. Nokta Dergisi’nin ortaya koyduğu “Darbe Günlükleri” sonrasında gelecek belgelerin de habercisiydi aynı zamanda.

Ve derken İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan silah ve mühimmatlar da yerden fışkıracak diğer silah ve mühimmatların habercisiydi.

Çok uzun yıllardır ülke genelinde “derin devlet”in varlığı biliniyor, kirli ellerin bazı olayları körüklediği, kaşıdığı, kurguladığı, hatta bizzat yönettiği tahminleri yürütülüyordu.

Devlet adına terör örgütü kuranlar, devlet adına katilleri besleyip büyütenler Susurluk kazasıyla fena yakalanmıştı.

***

Yıllarca Aleviler Sünnilere suçlamalarda bulundu, Sünniler de Alevilere…

Her ikisi de yanlıştı, her iki kesim de “kendisine söylenenin yanlış” olduğunu biliyordu ama aynı yanlışın karşı taraf için de olacağını hesap etmekten kaçınıyordu.

Hiç kimse “Yahu Madımak yangınının kime ne faydası vardı?” diye sormadı. Veya katliam sonrası kimlerin ekmeğine yağ sürüldü, kimler mağdur edildi, kimler hayatını boş yere kaybetti diye de sorulmadı.

Belki de bundaki esas sebep, yangını çıkarttığı için suçlananlarla, Aziz Nesin ve diğer 50 kişiyi yangından kurtaranların bir türlü gün yüzüne çıkarılmamış olmasındandı…

Sanatçı Arif Sağ bunun en canlı tanıklarından birisiydi. Sağ kesimi ve özellikle Büyük Birlik Partisi’ne mensup kişilerin yangın çıkardığını söyleyenlere karşın, Aziz Nesin ve 50 kişiyi otelden çok güç koşullarda kurtaranların da yine Büyük Birlik Partisi’ne mensup kişiler olduğu biliniyor.

O zaman ortada bir yanlışlık var, gerçekleri gizleme, suçu birilerinin üstüne atma gibi…

Ergenekon, Kafes eylem planı, irticayla mücadele eylem planı, Ergenekon’la PKK’nın dirsek temasında olduğu iddiaları, ortaya çıkan dudak uçuklatan belgeler, insanı şok eden iddialar, savunmalar, suçlamalar…

Bütün hepsini yan yana getirdiğinizde 1980 öncesi olduğu gibi 1980 sonrasından bugüne kadar gelen birçok olayın da “aslında suçlananlarca” değil, “kurgulananlarca” işlendiği gerçeğiyle yüzleşmemizi sağlıyor.

Birileri ortalığı karıştırmak için her türlü pisliği yapmakta hiç tereddüt etmiyor, birileri bu oyunu yutuyor, birleri bu oyun nedeniyle bir birine düşman oluyor ve insanlar huzur yerine huzursuzlukla hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Ergenekon gözümüzü açtı aslında…

İrticayla eylem planı, darbe günlükleri, ıslak imza tartışmaları, 367 saçmalığı, hatta katsayı kararı ve tabi ki kafes eylem planı…

Bütün bunlar “doğru bildiklerimizin” aslında yanlış olduğunu, “yanlış bildiklerimizin” de doğru olabileceği fikrini güçlendirmeye başladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Ali Balkız da “uyananlardan”. Balkız, yıllardır kanayan yara haline gelen Sivas olayları hakkında ilginç sorular ortaya attı. Madımak’la ilgili yargılamalar boyunca gündeme getirdikleri bu sorulara cevap alamadıklarını ifade eden Balkız, “Biraz üzerine gidilse bu işin arkasında belki Susurluk çıkacaktır, belki Ergenekon çıkacaktır.” dedi.

Dün Zaman Gazetesinde yer alan habere göre Balkız, bu soruları şöyle sıralamıştı: “Oraya bir gün önceden kaldırım taşı yığanlar kimlerdi? Paşa Camii’nde Amerikan bayrağını açanlar kimlerdi? Tugay neden iki adımlık yoldan saatlerce aşağı inmedi? Askerler olay yerine 20 metre yakına kadar gelip ellerini bağlayıp baktı, sonra çekti gitti. Sivas’ın tüm yerel gazetelerinde ‘Müslümanlar’ imzasıyla ilginç bir bildiri yayımlandı, kimdi bunlar?”

Sahi kimdi?
Naif Karabatak
8 Aralık 2009