5 Aralık 2009 Cumartesi

Ey Altaylı, bu vahşet kimin sorunu?

Geçen hafta Adıyaman’da yürekleri burkan, insanı insanlığından utandıran vahşi bir cinayet haberiyle sarsıldık. Bir dede ve bir babanın karıştığı iddia edilen, kendi öz çocuklarının vahşice katledilip, evlerinin bahçesindeki kümese gömdükleri ortaya çıkmış, dede ve baba tutuklanmış, talihsiz genç kız ise toprağa verilmişti.

Henüz neden olduğunu bilmiyoruz ama hiçbir nedenin de böyle bir cinayeti aklamayacağını çok iyi biliyoruz…

Yaygın basın elbette ki hemen yaftayı yapıştırdı; “töre cinayeti” veya “namus cinayeti” diye. Onlara göre hâkime, savcıya, avukata da gerek yoktu. Ölen 16 yaşında kızdı, öldürdüğü iddia edilenlerse Güneydoğu’luydu, bir başka deyişle de Kürt’tü o zaman kesin töre cinayetiydi. Ne güzel, ne kadar kolay gördünüz mü?

Her gün köşesinde “Ne Zaman Adam Oluruz?” diye kendince önemli eksikliklerimizi gündeme getiren Haber Türk Gazetesi’nden Fatih Altaylı da konuyu gündemine almış ama “Ne Zaman Adam Oluruz?”u yeniden sorgulayacak bir yazıyla…

Altaylı; “Ey DTP, bu vahşet Kürt coğrafyasının sorunu değil mi?” diye attığı başlıkla bölücülük yaptığının farkında değil veya bilinçli yapıyor.

Adıyaman, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan şirin bir kentimiz. Burayı “Kürt” ya da “Türk” coğrafyası şeklinde lanse etmek, burada yaşayan herkese hakarettir.

Çünkü Adıyaman’da Kürt vatandaşlarımız da, Türk vatandaşlarımız da yaşıyor. DTP’yi muhatap alıp, “Ey DTP..” diye hitap edilecek bir kent de değil Adıyaman. Çünkü DTP’nin en iddiasız illerinin başında Adıyaman gelir. Bu nedenle de, Hitap ettiği parti ve bölgeyi belli bir kimliğe büründürme gayreti, Altaylı’yı fena yakalıyor. En azından Adıyaman’ı tanımadığı, bölgeyi iyi bilmediği ortaya çıkıyor ki, bu da yaygın basının başında bulunan birisi için eksikliktir.

Gelelim Altaylı’nın yazısından bazı bölümlere…

“Adıyaman'da bir genç kız, dedesi ve babası tarafından vahşice katledilmiş. Domuz bağıyla bağlayıp öldürmüşler, gömmüşler, üzerine beton dökmüşler.”

“Vahşetin nedeni de ortaya çıkmış. Genç kız ‘bir erkekle konuştu diye’ öldürülmüş.”

“Sorunun muhatabı, Demokratik Toplum Partisi.”

“Bu gibi vahşi cinayetler genelde sizin ‘Kürt coğrafyası’ diye tanımladığınız bölgede işleniyor. Coğrafyanızın bu sorununu, siz sorun olarak görmüyor musunuz?”

Altaylı’nın yazısı, pardon saçmalığı böyle…

Buradaki birkaç doğrudan birisi cinayeti işlediği iddia edilenlerin Kürt olması. Bir diğeriyse cinayetin vahşice olduğudur.

Yazımdan benim Kürt olduğum hissine kapılacağını bildiğimden, öncelikle Türk olduğumu belirtmek istiyorum.

Ve geliyorum mantık hatalarına…

İnsanların hangi ırktan, hangi kültürden, hangi dinden, hangi bölgeden olmasının hiçbir önemi olmadığına inananlardanım. Bana göre kıstas, ne kadar adam olduğuyla direkt alakalıdır. Ne kadar insan, ne kadar kendisine, çevresine, ülkesine, milletine faydalı ben onun hesabının yapılmasını isteyenlerdenim.

Bir insanın Türk olması ona bir özellik kazandırmayacağı gibi, Kürt olması da eksiklik değildir. Ne kadar insandır, ne kadar adamdır ona bakmak lazım.

Bu coğrafyada, yani Güneydoğu ve Doğu’da “töre cinayeti” işlendiği doğrudur, belki “namus cinayeti” de meydana gelmektedir.

Ama bu bölge dışı “süt liman” mı diye sormak lazım…

Hiçbir suçu olmayan Münevver Karabulut, tam da Fatih Altaylı gibilerin özlemini kurduğu Etiler’deydi…

Cem Garipoğlu Kürt değildi…

Altaylı’nın tabiriyle “Kürt coğrafyası”nda da yaşamıyordu.

Ama Türkiye’nin en insanlık dışı cinayeti orada işlenmişti…

Geçtiğimiz günlerde Adana’da boğazı kesilen genç kızımız da, genç kızı öldüren de Kürt değildi…

33 askerin şehit edildiği olayda “şüpheli” görülenler de Kürt değildi…

Doğu ve Güneydoğu’da “faili meçhul”e giden on binlerce masum insanımızın da “Kürtler” tarafından öldürülmediği artık gün gibi açık…

Kundaktaki bebeği katledenlerin de Silivri’de hasta olma derdinde olduğu biliniyor…

Sadece bunlar mı, milleti kafese almak isteyenlerin, İrtica eylem planı yapanların, bu ülkede başbakan asan şerefsizlerin de Kürt olmadığı biliniyor…

Bu ülkede 12 Eylül darbecileri de, 28 Şubatçı şerefsizler de Kürt değildi bildiğim kadarıyla…

Demek ki, bir insanın Kürt olup olması, Türk olup olması bir önem taşımıyordu, adam olması önem taşıyordu ve adam olmayanlar da vahşi cinayetlerine devam ediyordu, edecekte…

Tarih boyunca bu böyle olmuştur ve tarih boyunca aşağılık cinayetleri işleyenlerin etnik kimliği, dini önemli olmamış, ne kadar zalim olduğu vurgulanmıştır.

Ve gelelim Fatih Altaylı’ya…

Onun gibi yapalım ve “Ne zaman adam oluruz” diye soralım ve cevabını da verelim; “İnsanları ırkına, dinine, bölgesine göre önyargıyla değerlendirmediğimiz zaman…”
Naif Karabatak
5 Aralık 2009

2 Aralık 2009 Çarşamba

“Hani Lan Senin Şapkan?”

Daha önce de bu hikayeyi anlatmıştım ama bir kez daha “n’olur anlat” türü bir gündem belirdiğinden yeniden anlatacağım. Hani kaç gündür, “Danıştay hukuku ihlal etmiş, yetkisini aşmış, dün böyle demiş, şimdi şöyle demiş, hukuku zorlamış, yargı darbesi yapmış, miş miş de miş miş..” bütün bu ve benzer “sert” veya “yumuşak” sözleri duymaktan hepimize gına geldi ya…

Ortada bir hukuksuzluk var mı, var! Ama olağandışı bir durum değil ki…

Yoksa siz hala annenizin margarinini mi, pardon “Türkiye’nin demokrasiyle yönetildiğini mi” sanıyorsunuz, güldürmeyin Allah aşkına…

Siz Anayasa’da yazdığı gibi Türkiye’nin “Demokratik, Laik ve Sosyal bir hukuk devleti” olduğuna kaç gram inandınız veya inanmanız için “hukukun güzelliğini” gösteren kaç dava görebildiniz?

Biz padişahların torunlarıyız, “devletlû” ne derse o olur.

Bu devletlûnun aslında devletlû olup olmadığı tartışılsa da bir şey değişmez. Hazretleri “ben devletlûyum” diyorsa “yalan!” diyecek halimiz yok ya…

Bir gün “doğru” dediğine, bir gün sonra “yanlış” deme hakkını elinde bulundurur. Bunun yasada yazması gerekmez, “ben yaptım oldu” gibi değiştirilmesi dahi teklif edilemez “sihirli” maddelerimizi tozlu raflarda saklarız, gerektiğinde gözünün içine sokarız.

Üstüne ne olduğu belirsiz kırmızı, mavi, sarı, mor, eflatun, hatta Çingene Pembesi gizli kitaplarımız var. O kadar gizli ki, 70 milyon değil, üç-beş kişi okuyabilir. Onların okuması da yeterli, çünkü onlar hancı, biz yolcu. Onlar bu memleketin gerçek sahibi, biz kiracı…

***
İyisi mi durumumuza uygun hikâyeyi sizlerle paylaşayım. Gerçekte aslanların hayvanlar üzerinde nasıl bir sultası olduğu bilinmez ama sonuçta aslanın ormanlar kralı olduğuna inanılmış bir kere. O zaman biz de “Ormanların Kralı Aslan” deriz, başımıza bela almayız. Hani nerden kral olmuş onu da bilmiyoruz, bunun seçimi var mı, atanmış mı, darbe mi yapmış, e-muhtıra mı yayınlanmış, bunu yaparken cüppe giymiş mi, giymemiş mi ne bilelim?!

***

Bir ormanda Aslan Kral ve yardımcıları olan kurt, tilki ve çakal uzun süredir saltanatlarını sürdürüyorlarmış. Hiç kimsenin bu gidişe “dur!” deme düşüncesi de yokmuş. Hoş nasıl “dur!” desinler ki, Aslan kralın her dediği yardımcıları tarafından anında gerçekleştiriliyormuş. Yediği önünde, yemediği ardındaymış.

Gel zaman git zaman derken ormanda AB kriterleri yokmuş ama kendilerinin de bir hakkı olduğuna inanan bazı hayvanlar bu duruma itiraz etmeye ve kendilerine haksızlık yapıldığını mırıldanmaya başlamışlar.

Hainler(!) kendileri mırıldandığı yetmiyormuş gibi arada bir fili ve ayıyı da kışkırtıyorlarmış.

Tilki düşünmüş taşınmış, biraz da kaşınmış ve sonunda krala bir öneri getirmiş; “ Yüce kralım, bu böyle olmayacak. Bu hayvanlar demokrasi ister oldular. İyisi mi zayıf hayvanlardan bazılarının yapması imkânsız yasaklar getirelim. Sonrada o yapamayan hayvanı yapmadığı için tüm halkın önünde güzelce bir cezalandırıp, eşek sudan gelene kadar dövelim. Öteki hayvanlarda sıra kendilerine gelecek diye korkularından ödleri şeylerine karışır, bir köşeye sinerler ve düzeni sağlarız. Bu sindirme politikası işimize yarar” demiş.

Ayrıntılara geçmiş bütün kurnazlığıyla tilki; “Bu iş içinde en zayıflardan tavşan uzun kulaklı olduğu için şapka giyemez. Herkese şapka giymek mecburiyeti getirelim. Sonrada tüm hayvanları toplayıp şapka yasası kontrolünden geçirip tavşanı bir güzel döverek bu işi halledelim” demiş.

Kurtla çakalda destek olmuşlar kralda kabul etmiş yasa ilan edilmiş ve herkes şapka giymiş.

Kral tüm hayvanları meydana toplayıp şapkasız tavşanı yakalatmış.

Görevliler, “hani lan senin şapkan?” diye acımasızca dövüp tüm hayvanları dehşetle titretmişler.

O günden sonra ne zaman “adalet istiyoruz”, “bizim de hakkımız var” gibi ayrılıkçı(!) homurtular çıksa derhal tüm hayvanlar meydana toplanıp şapka kontrolünden geçirilir her seferinde tavşanı daha kötü döver olmuşlar.

Hayvancıklarda zamanla zavallı tavşanın haline ağlayarak dağılmaya başlamışlar.

Bir gün kurt krala gelip “yine bir şeyler oluyor hayvanlar filin etrafına toplanmış tavşana yapılan zulümden dolayı isyan etmeyi düşünüyorlar ” demiş ve eklemiş, “ Bu numara bayatladı. Tavşanın kafasına şapkanın uymadığını herkes anladı başka bir yol arayalım. ”

Kral “tedbir nedir?” diye sorunca kurnazlığıyla meşhur tilki girmiş söze; “Herkesi meydana toplayalım. Tavşana git majestelerine sigara alda gel diye görev verelim. Tavşan filtreli alırsa ulan sen nasıl filtreli alırsın diye, filtresiz alırsa vay niye filtresiz aldın diye dövelim” demiş.

Yine tüm hayvanları başka bir bahane ile meydana topladıktan sonra tilki tavşanı çağırıp elindeki parayı uzatarak “git majestelerine sigara alda gel” demiş.

Tavşan anında fırlamış tam ilerideki ağacı döneceği sırada geriye dönüp bağırmış;

-Filtreli mi olsun filtresiz mi?

Kral ve yardımcıları bir birlerine bakışmışlar ve kral ormanı sallayacak şekilde aniden gürlemiş, “Gel ulan buraya” ve eklemiş;

-Hani lan senin şapkan?!
Naif Karabatak
3 Aralık 2009

30 Kasım 2009 Pazartesi

Bu size kapak olsun…

Bayramda tatlı mı tatlı İlayda’nın sağ elini sol elinin ayasına vurarak “oh bu size kapak olsun” türü nispetinin hoşluğuyla geçirdik. Güya “bu size ders olsun” diyerek büyüklerine, akranlarına gönderme yapıyor ama bunu o kadar tatlı söylüyor ve nereden aklına gelmişse, “ders” yerine de “kapak” diyordu.

***

Günlük yazı yazanlar için dört günlük bayram tatili çok uzun olmasa da “bayram dinlemeyen” sinir bozucu gündem, süreyi uzattıkça uzatıyor. Kendi adıma söyleyeyim, bugüne kadar bayram tatilinde “keşke bunu yazsaydım” diye hayıflanacağım yoğun gündemli bir bayram geçirmedim.

Bu bayram hariç...

***

Bayrama girerken “hukuki karar verme yetisinin” olup olmadığı tartışılan Danıştay’ın “herkes eşit olabilir ama meslek liseliler asla” türü “saçma sapan” bir kararını tartışmak zorunda kaldık. Adeta bayramı meslek liselilere zehir eden karar, sohbetlerin de esas konusu oldu ve ne ilginçtir ki, herkes Danıştay’dan farklı düşünüyordu. Oysa Danıştay 8. Dairesi kararı verirken “Türk Milleti Adına” demeyi ihmal etmiyordu. Bizim bilmediğimiz başka “Türk Milleti” de mi vardı?!

Eğer bayramda yazı yazsaydım, o kararın altına imza atanların bırakın hukuk tahsil etmesini, bırakın üniversite, lise, ortaokul, hatta ilkokul tahsilini, okuryazar olup olmadıklarını çok merak ettiğimi söylerdim.

Çünkü bu kararı vermek için ya cahil olmak lazımdı, ya da çok başka kasıtlı fikirler taşımak...

Yoksa Danıştay üyelerinin bu halkı tanımadığını, bu milleti sevmediğini, bu ülkenin ve bu ülkede yaşayan insanlardan hiç hoşlanmadığını düşünmek mümkün değildi.

En azından “bir kısmını sevip, bir kısmından nefret ettiklerini” düşünmek gerekirdi ki, böyle bir şey de kanımca mümkün değil.

O zaman geriye kalıyor “okuryazar” olmadıkları...

Peki bu mümkün mü?

Daha okuryazar bile olamayanların Danıştay gibi bir kurumda ne işi olabilirdi?

Olamazdı...

Eğer bayramda yazı yazsaydım, o zaman bu kararın altında çok daha başka şeylerin aranması gerektiğini söyleyecektim...

Ne garip bir ülkede yaşadığımızdan da bahsedecektim mesela.

Çok değil, daha birkaç yıl önce adaletsizlikte “katsayı YÖK’ün görev alanındadır” diye itirazı reddeden aynı kurumun, bugün adalet sağlamada “herkes eşit değildir” diyerek kendi görev alanında görebiliyor.

Yoksa “bizden YÖK” ile “bizden olmayan YÖK” gibi durumlarda “verilen kararda bize göre” şeklinde mi alınıyor derdim...

Eğer öyle de değilse ya o zaman göremiyorlardı, ya bu zaman...

Yani ikisinden birinde görme veya algılama veya yorumlama ya da düşünmek bile istemem ama kasıt vardı.

Ya o karar yanlıştı, ya bu karar...

İkisi de doğru olamayacağına göre ve iki karar da bir birinin zıttı, bir birine ters, bir birinin aksi olduğuna göre Danıştay’ın “hukuki karar verme” durumunun çoktan ortadan kalktığını da söyleyerek, “artık böyle bir kuruma ihtiyaç kalmadığını” söyleyerek, bir an önce lağvedilmesinin millet menfaatine olduğunu söylerdim...

Ne güzel olurdu...

***

Gerçekten ben bayramda yazı yazsaydım, “neye hizmet ettiği” pek anlaşılmayan bazı “gereksiz” kurum veya kuruluşların “herkes eşit değildir” gibi saçma bir karara destek vermesine hiç ama hiç şaşırmadığımı da söylerdim...

***

Eğer bayramda yazı yazsaydım, “kurbanlık hayvanlara şefkatle” yaklaşılmasını şiddetle isteyen emirlere rağmen, ibadet maksadıyla kesilecek bir kurbanda, kendi beceriksizliğinin hırsını, canlı bir hayvanın ayağını keserek alan Şanlıurfalı kasabın insan olup olmadığını merak ettiğimi de söyleyecektim...

***

Eğer bayramda yazı yazsaydım, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “ikiz kardeş” olup olmadığını o kadar çok merak ettiğimi, hangisinin milliyetçi, hangisinin sosyal, hangisinin demokrat, hangisinin solcu olduğunu karıştırdığımı da söyleyecektim...

Ve eğer yazı yazsaydım, vatan hainliğiyle, vatanseverliğin ölçme ve değerlendirme yetkisinin bu ikiz liderde olup olmadığını, onların ölçülerine girmeyen herkesin vatan haini olarak tutuklanmasının gerekip gerekmediğini de soracaktım.

Ve o zaman şunu diyecektim; Aman, aman ben sizin ölçünüze göre vatansever olmak istemiyorum...

Varsın sizin olsun, ben adam gibi sevmek nasılmış çok iyi biliyorum...

Ve son olarak da şunu soracaktım, MHP ne zaman CHP’yle aynı çatı altında siyaset yapacak, bu şekilde kafamız karışıyor...

Ne yaparsın, bayramda gazete çıkmayınca bütün bunları yazamadım...

Ama bu size kapak(!) olsun, kimin neye hizmet ettiğini öğrenin…

Naif Karabatak
1 Aralık 2009