24 Kasım 2009 Salı

Siz iyisi mi hıyar ekin!

Çok eski zamanlarda, çok eski devirlerde, çok da bilinmeyen bir yerde değil, hemen yanı başımızda Adıyaman’da bir tarladayız.

Bekir Efendi her zamanki gibi Hasan ağanın tarlasına hıyar ekmekle, tarlanın bakımını yapmakla meşguldür.

İşte böylesine yoğun olduğu bir zamanda iki köylü, tarlanın yanından geçerken selam verirler.

Onlar selamı vermeye, Bekir efendi selamı almaya dursun, azıcık da olsa Bekir efendiyi sizlere tanıtmaya çalışayım.

***

Bekir Efendi, dünyaya gözlerini açtığında Hasan ağanın yanında barındıklarını anlamış ve o günden bu yana da Hasan ağanın tarlasında, çoğunlukla hıyar ekmekle görevli bir memleket insanıdır.

Anlatılanlara göre Bekir efendinin babası da, onun babası da Hasan ağanın ve Hasan ağanın babasının yanında yetişmiş, onun tarlasında çalışmış, onun verdiği yiyeceklerle geçimini sağlayan insanlarmış.

Bekir Efendi, çocukluğundan itibaren, yani eli kazma kürek tuttuğundan, hatta eliyle toprağı avuçlayabildiği zamandan itibaren Hasan ağanın tarlasında “hıyar” ekmeyle zaman geçirirmiş.

Bu iş için ne ücret aldığını merak edenler için de yardımcı olalım; karın tokluğu, yatacağı yer ve birkaç yılda bir de pek de çeşidi olmayan şalvar, gömlek(o zaman işlik), bir yelek ve bir ceket, tabi ki iç çamaşır olarak don, fanila ve ayağına geçireceği bir çift yemeni. Ha bunların çoğunluğu zaten Hasan ağanın ve adamlarının eskileriydi. Yok yani bir de yenilerini mi alacaktı?!

Sadece bunlar değil tabii ki, Bekir efendi 30’una geldiğinde yine tarlasında çalışan Ayşe’yle evlenmesi de Hasan ağanın bir hediyesiydi…

Bekir efendinin yaşı yetmiş ama işi bitmemiş gibi tarlada hıyar eker, akşamları çoluk çocuğuyla yine Hasan efendinin arazileri üzerinde kurulu toprak evinde ikamet ederdi.

Adıyaman’ın dışını görmemiş olan Bekir efendinin bütün dünyası, bütün bildiği, aslında kavrayabildiği Hasan ağanın tarlaları, buğdayları, arpaları, tütünleri, sebzeleri, meyveleriydi ama illa da hıyarları.. çünkü hıyar ekmeyle görevli olan kendisiydi.

Sanmayın ki Bekir Efendi askerlik yapmış olsun. Bir kere Hasan ağanın yanında çalışan hiç kimse askerlik yapmadığı gibi, onun bölgesinden suçlu almak bile mümkün değildi. Öyle anlı, öyle şanlı ve öyle korkulan bir adamın yanında çalışan kendi halinde Bekir efendiyi kim alıp askere gönderecekti?! (Hasan ağayı bir başka hikâyede anlatacağım)

İşi gibi huyu suyu da çok temizdi Bekir efendinin. Hasan ağanın veya bir başkasının demesine gerek kalmadan işini yapardı. Hoş zaten başka bir işi yok, kaytarmasını gerektiren bir uğraşı da yoktu.

Sizlere Bekir efendiyi kısaca tanıtayım dedim ama birazcık uzun oldu. Biz dönelim Bekir efendi tarlada çalışırken selam veren köylülerle muhabbetine…

***

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Ve aleykümselam Mıllaların Hasan’ı.

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Ve aleykümselam Ortakların Cafer’i.

-Selamünaleyküm Bekir efendi.

-Yahu biriniz selam verdiniz yeter işte, hele gelin şöyle yanıma. Hepinize merhaba.

-Merhaba.

-Merhaba.

-Merhaba.

-Hayırdır Bekir efendi işin sıkı değil herhalde.

-Yok ya çok sıkı, harıkları bir düzelttim, çapaladım, suyunu verdim, birazdan hıyar çitilerlini ekeceğim.

-İyi Allah kolaylık versin.

-Hayırdır keyfin yok gibi.

-Hiç sorma, artık yolun sonuna geldik galiba.

-Siz kendinize söyleyin, bak Bekir efendiyle ben daha genciz, 18’ine yeni girdik.

-Uffalın da cebime girin köftehorlar. Siz asıl göçüp gidince sorgu sualden haberiniz var mı onu bana deyin.

-Valla ben beş vakit namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum daha ne olsun.

-Sorgu sual zormuş, insan burada bildiğini orada şaşırırmış, Bekir efendi sen ne dersin?

-Vallahi ne desem bilmem ki, ben bu yaşıma kadar Hasan ağaya hıyar ektim. Babam da aynı işi yaptı, dedem de... Öyle ki bütün dünyam burası benim. Sorgu sual de ne sorarlar, neyi sual ederler bilmem ama kendi yanımda her sorulan soruya gerçek cevap vereceğim.

-Vıyşşş! O zaman sen bütün cevapları biliyorsun.

-He ya! Ne sorarlarsa sorsunlar; “Ben Hasan ağanın yanında hıyar ekerdim” der, işi kurtarırım.

-Sen öyle san, onunla ateşten kurtulamazsın.

-Yahu neden olmasın, söyleyin Allah aşkına ben buradan başka bir şey bilmiyorum, zaten başka şansım da yok. Eee, tek bildiğim, tek gördüğüm ve yaşamım boyunca tek sorumlu olduğum şu güzelim hıyarlar değil mi?

-Eee evet!

-Aynen evet!

-Bak gördünüz mü, sizin gördüğünüzü yüce Allah görmeyecek mi, hıyar ekmekten başka bir görev verilmeyen, fırsat sağlanmayan bu aciz kulunun “Ben Hasan ağaya hıyar ektim” sözünü cevap olarak kabul etmeyecek mi?

Ortakların Cafer’i ile Mıllaların Hasan’ı yerinde doğrulup, “Bize müsaade Bekir efendi, sohbetine doyum olmaz ama biz Hasan ağaya hıyar ekmediğimizden dersimize çalışmamız gerek”, diyerek camiye doğru yönelirler…

Görüşmek üzere hoşça kalın, benim hıyar ekmekten başka dünyaları da olan canım okurlarım…
Cenk Gülen
24 Kasım 2009

Biz eskiden, su içerdik testiden

Merak etmeyin, “bizim zamanımızda..” diye başlayan hikayeler anlatmaya niyetim yok. En azından kendimi o kadar yaşlı saymıyorum.

Orta yaşımı da hesaba katarsanız “biz eskiden” diye başlayan yakın zamana ilişkin tespitlerimin olacağına kuşku duymamak gerekir.

İşte “Biz eskiden, su içerdik testiden..” derken de çok uzak olmayan zamanlara doğru yolculuk yapalım, hafızanızı tazeleyin…

***

Eskiden iktidarda olanlar, halkın menfaatine yönelik pek iç açıcı şeyler düşünmediğinden olmalı ki, sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler sürekli hükümeti bombardımana tutardı…

Öyle ki, etkili STK’lar, hükümeti devirmeye varacak kadar sert açıklamalar yapar, taşlar bir anda yerinden oynardı.

Çünkü hükümetler kendi siyasi iktidarlarının devamı, yandaşlarının menfaatine olan işlerin altına imza atarlardı.

Özgürlük gündemlerinde olmazdı. İşkenceyi önlemeye çalışmaz, hak ihlallerinin en aza indirilmesi için çabalamazlardı. Modernleşme, batıya entegre.. gibi birbirinden önemli konular da hükümetlerin değil, STK’ların ve muhalefetteki partilerin gündemindeydi.

Sadece bunlar mı, vatandaşın gündeminde de hak ihlalleri vardı…

Bu nedenle STK’lar ve muhalefet partileri demokrasi için olmazsa olmazdı.

Çünkü bu kuruluşlar daha fazla demokrasi, daha güzel demokratik bir ortam, hak ihlallerinden arındırılmış kurumlar, kuruluşlar ve dolayısıyla da huzurlu bir toplum özleminin hayata geçmesini arzularlar, bunu da yüksek sesle dillendirirlerdi…

Yanlış yorumlanan tarihimiz de STK ve muhalefetin gündemindeydi…

Katliamlar, yanlış anlatılan tarih bilgisi sürekli sorgulanır, devletin halka zulmetmeyeceği söylenirdi…

Hükümetlerin bütün bu gerçekleri gizleme hakkının olmadığı, koltuğa oturunca devletçi kesilmeleri eleştirilirdi.

Yasadışı oluşumlar bu nedenle büyük tepki çeker, terör örgütlerinin devlet içinde kümelenmesi eleştirilirdi.

Bu nedenle STK’lar ve muhalefet partileri demokrasinin vazgeçilmez unsuru sayılırdı, öyleydi de zaten…

***

Bütün bunlar eskide kaldı…

Şimdi roller değişti…

Halkın faydasına olan şeyleri STK’lar (bazısı ama) ve muhalefet partileri değil, hükümetler istemeye başladı…

Hak ihlallerini orta yere koyan hükümetler artık…

Geçmişi sorgulayan, yanlış yazan tarihi düzelten, bize“cici” diye belletilenlerin katliam olduğunu gözler önüne seren hükümetler olmaya başladı…

Devlet içinde kök salmış terör örgütleri en zor günlerini şimdilerde yaşıyor…

Birer birer kirli çamaşırlar ortaya dökülüyor, çirkin suratları görmeye başlıyoruz…

Sadece şimdi değil, bundan yıllar önce bile meydana gelmiş faili meçhuller, siyasi cinayetler, işkenceler, hak ihlalleri, demokrasi dışı davranışlar tartışmaya açılıp, “halkın hakkının yenmesi” sorgulanıyor…

Bütün bunlara STK’ların ve muhalefet partilerinin destek vermesinden daha doğal bir şey olmaması gerekirdi…

Ama o da ne?

Ne Avrupa Birliği, ne terör örgütleri, ne demokrasi dışı oluşumlar, ne hak ihlalleri, ne cuntalar, ne darbeciler, ne de tarihi çarpıklıklar konusunda ses çıkarması gerekenler, devletçi kimliğe bürünerek savunmaya geçmiş…

Hükümetse bütün pisliklerin temizlenmesi gerektiğini söylüyor…

Roller değişmiş, kimlikler karışmış, doğruyla yanlış ayrıt edilemez hale gelmiş…

Eskiden halkın aleyhine çalışan hükümetleri devirmek için “ültimatom” yayınlayan koca STK’lar, şimdi “cuntacıların cirit atması, terör örgütlerinin hayatını devam ettirmesi” için ültimatom yayınlamaya başladılar…

Eskiden muhalefet partileri “huzur ve barış ortamı” isterken, şimdi “savaş ortamının devamı” için canhıraş bağırıyor…

“Demokratik açılım yapmayın” diyorlar…

“Ergenekon’a karışmayın, darbe planı yapanlara el atmayın, cuntacıları üzmeyin, eskiden olan katliamları karıştırmayın ve bırakın analar ağlasın, evlatlar ölsün, kadınlar dul, çocuklar yetim kalsın…”

“Bırakın” diyorlar, “ülke kaosla yaşasın, bütün komşularıyla düşman olsun, batıdan uzaklaşıp, doğudan kaçınsın yapayalnız bir başına kalsın…”

Bütün bunları söyleyenler halktan yana olan, halkın çıkarını düşünen, millet odaklı çalışan STK’lar ve muhalefet partileri…

Bu işte bir yanlışlık yok mu?
Naif Karabatak
24 Kasım 2009

23 Kasım 2009 Pazartesi

Kafes’lendik...

Son birkaç yıldır her yeni haber, ortaya atılan her belge ve gündeme düşen her iddiayla “şok” olmayı da alışkanlık haline getirdik/getirdiler...

Öyle ki, her yeni sarsıcı bilgide “ne kadar kansız insanlar varmış” demekten kendimizi alamıyoruz. Nasıl böyle bir oluşumun içerisine girerler, nasıl böyle vahşet senaryoları üretirler, nasıl masum insanların ölmesini önemsemezler, nasıl hak etmedikleri makama oturmak için bu kadar vahşetin altına imza atarlar, diye...

Cevabını bulmak elbette güçtü...

Çünkü gözünü kan bürümüş, kana susamış insanlar nerede, hangi makamda, hangi kurumda, hangi kuruluşta veya hangi ülkede olursa olsun benzer işleri yapmaktan çekinmediler/çekinmeyecekler de...

Örneklerini çok gördük...

Sadece bizim ülkemizde bile Dersim’de neler yapılabildiğini...

1960’da ne zalimlikler, ne vahşilikler yapılabildiğini...

12 Eylül’e gelmeden ve 12 Eylül sonrası ne insanlık dışı işler yapabildiklerini ve bütün bunları yapanların insanlıktan nasibini almamış, kana susamış insanlar olduğunu hep birlikte gördük, bazılarımız bizzat yaşadı, bazılarımız tüyler ürperten iddiaları hikâye tarzında dinledi...

Hafıza tazelemek isteyenler “Bu kalp seni unutur mu?” adlı diziyi izleyip, ne şerefsizliklerin yapıldığını bir daha hatırlasın...

Sonra Ayışığı”na kapıldık...

Sarıkız’la sarsıldık...

28 Şubatçılar çıktı meydana, 27 Nisan’da bir kez daha çirkin yüzlerini gösterdiler...

Doymuyorlardı!

O kadar adi, o kadar alçaklardı ki, dünyayı versen doymayacaklardı...

Sonra Ümraniye’de bir gecekonduda ortaya çıkan silah ve mühimmatlar, yıllardır adı hep kulaktan kulağa yayılan “Derin Devlet” paranoyasının “Ergenekon” olabileceğini gösterdi.

Suçlamalar hep bir terör örgütünü gösteriyordu ve diğer terör örgütleriyle de kol kola...

Birisi sağda, birisi solda ama aynı amaca hizmet ediyorlardı...

Yetmedi “İrticayla eylem planı” çıktı, altındaki imza “onun” denmesine rağmen 48 saat bile içeride kalmayan çiçek gibi albaylar, jet hâkimler, “gönüllü” avukatlar, “gerçeği araştıran savcılara yüklenen” vatanseverler(!) gördük...

Çoğundan iğrendik tabii...

***

Şimdi de “kafes” adı verilen bir başka iğrenç planla tanıştık...

Hayli detaylı ve çok ince(!) düşünülmüş planı okurken tüyleriniz diken diken olabilir ama ben bütün detaylardan değil de, bir tek eylem hazırlığından iğrendim, nefretim katbekat arttı...

Koç Müzesi’ne hediye edilen Uluç Ali Reis Denizaltısı’nda 14 Kasım 2008 tarihinde TNT kalıpları bulunmuştu...

Kafes planına göre bu TNT’ler patlatılacaktı...

Buraya kadar olanı her terör örgütü planlayabilir...

Ama ya diğer detay...

Denizaltındaki bomba patlatılacaktı ama bunun için oranın kalabalık olması gerekiyordu...

Böylece daha çok ses gelecek, daha çok acı çekilecek, ülke daha çok karışacaktı.

Kalabalık kimlerden oluşacaktı?

Masum öğrencilerden...

Minik yavrularımızdan...

Bunun için “denizaltının reklâmını okullarda daha çok yapma” fikri ağır basmış ve öğrencilerin çok geldiği bir zamanda patlatılmayı planlamışlar...

İşte bundan iğrendim...

Elbette daha önce Müslümanlara yönelik yapılanlar...

Alevilere yönelik iğrenç planlar...

Kürtleri hedef alan planlar...

Hükümeti devirmek için kurgulanan senaryolar...

Belli bir cemaate yönelik olanlar...

Fişlenenler, telefonu dinlenenler, e-maili didik didik edilenler...

Daha neler neler...

Hepsi iğrençti elbet...

Şimdi de gayrimüslimlere yönelik iğrenç planlar kafes’te...

Batıda ülkeyi zora sokan “bakın Müslümanlar katil” dedirtecek senaryolar...

Ve göçüp giden binlerce masum insan...

Ülkeye hediye bırakılacak karartılmış bir gelecek...

Bunların hepsi iğrenç..

Ama öğrencileri denizaltına toplayıp, TNT’leri patlatma fikri bir insandan çıkmış olamaz.

Yok, bu kadar aşağılık insanlar bu ülkede barınıyor olamaz...

Yoksa yanılıyor muyum, çok mu var?
Naif Karabatak
23 Kasım 2009