20 Kasım 2009 Cuma

Karakolda Doğru Söyler Mahkemede Şaşar

Kemal Kılıçdaroğlu için kimi çevreler “adam yeme uzmanı” derler. Fırsatını bulduğu anda harcamaktan çekinmez. Bunun için olabildiğince fazla mesai bile yapar.

Önüne engel olan kim varsa, ilk fırsatta harcamak için her yolu dener.

Hatta başka partiden olsa bile atlama tahtası olarak görüyorsa onu da harcamak için her yolu dener...

Bunun örneklerini kamuoyu çok iyi biliyor...

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in “Dersim gafı” değil de, “Dersim ikrarı” tam da Kılıçdaroğlu için bulunmaz bir kaftandı...

Fırsatı değerlendirmek gerekirdi...

Hem Öymen, alevilerin katledilmesini savunmuş, hem kendisi de aleviler üzerinde etkisi olan bir isimdi...

Hem de Tunceli’deydi…

Yani Dersim’de...

Derhal basının huzuruna çıktı; “Öymen gereğini yapmalı” diyerek istifaya çağırdı...

Herkes, “Kılıçdaroğlu Öymen’e kafayı taktı, kesin götürür” diye düşünmeye başladı.

Örnekleri vardı çünkü...

Kılıçdaroğlu sözünün arkasında dururdu...

Onur Öymen artık gün saymalıydı...

Zaten alevi vatandaşlarımız ayaklanmış,

Hem Onur Öymen’e tepki gösteriyor, hem de CHP’nin gereğini yapmasını, yani partiden ihraç etmesini istiyordu...

Olmayınca bazı bölgelerde partili aleviler istifa etmeye başladı...

CHP’nin üzerinde karabulutlar dolaşıyordu.

Zaten “AK” bulutlar dolaşamazdı, AK Parti’ye benzeyebilirdi...

Derken parti yönetimi Öymen’e “şu işi düzelt” demiş olmalı ki, Öymen’de basının huzuruna çıkarak “sözlerinin yanlış anlaşıldığını” söyledi ama “Atatürk’ün yaptığı her şeyin iyi” olduğunu söylemekten de geri kalmadı.

Örneği vardı çünkü “ne yani siz Atatürk’e ne demek istiyorsunuz?” diye kendisi atağa geçmeye çalıştı...

Katliamın alkışlanmasını istiyormuş gibi...

Bu defa yiyen çıkmadı; eleştirilmesi gerektiği şekilde eleştirildi. Dersim’de yapılan insanlık dışı katliamdan haberi olmayan çevrelerin de haberi oldu...

Ve CHP’nin bir zamanlar kendi insanına karşı yürüttüğü insanlık dışı muameleyi öğrenmiş oldu...

Yani kendi ağzıyla düşmüştü Öymen...

Üstelik de katliamda hayatını kaybeden, sürülen, ağır yaralananların torunları o partiye oy veriyordu...

Hem de neredeyse silme bir şekilde...

Kılıçdaroğlu da bunu bildiğinden “gereğini yap” diye istifaya çağırdı...

Sözünün arkasında da durdu...

MKYK Toplantısına da katılmadı.

Kamuoyu “toplantıya katılmaması tavırdır” dedi..

Sözünde duruyordu demek ki...

Ama bu defa çok da fazla duramadı...

Çünkü Onur Öymen, kendi kişisel görüşünü açıklamamış, CHP’nin zihniyetini tam orta yere koymuştu...

Yani CHP tarafında “ayıplanacak-kınanacak-kovulacak” bir durum söz konusu değildi...

O nedenle Onur Öymen’e sahiplendiler...

Bunu CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bizzat yaptı...

Bazı teşkilatlar da...

Kılıçdaroğlu kötü duruma düşmüştü...

Bu defa adam yemesi zor olmuştu...

Dişi kesmemiş, hazımsızlık yapmıştı...

Derhal durumu kurtarmak gerekiyordu ama bu kıvırma anlamına gelecekti...

Olsundu, siyaset bu, başka partide Kılıçdaroğlu’na siyaset imkânı mı verilirdi?

Kıvırmak gerekiyorsa kıvırılır, sözünden dönmek gerekiyorsa dönülürdü...

İşin kolayını buldu; “Toplantıya katılmamam tavır değil, yoğunluktandı” dedi. Öymen’den dolayı bir tavrı olmadığını ima yoluyla anlatarak kıvırdı...

Sonra “Öymen’in istifası” ve etmemesi halinde kendi istifası soruldu; istifayı düşünmüyordu bitabiki...

Nasıl düşünsün?

CHP’de ilk kez yalnız kalmış, diğer partilerle de hiç bir zaman sıcak ilişki kuramamıştı...

Gerektiğinde makamı tekmelemek her babayiğidin harcı da değildi. Öyleyse Onur Öymen tekmeleseydi. Kılıçdaroğlu niye tekmeleyecekti?

O da “bana ne, bana ne, ben oynamıyorum” diyerek köşesine çekildi, yeni harcayacağı bir adamın açığını beklemeye başladı...

Kılıçdaroğlu, karakolda –pardon- Tunceli’de doğru söylemişti ama mahkeme de, -pardon- Ankara’da mecburen şaşmak zorunda kalmıştı.

Ne yapsın yani, bu yaştan sonra işsiz güçsüz mü kalsın?

Dersim’de yapılan katliam olsa ne olur, olmazsa ne olur?

Giden geri gelir mi, bunun için siyasi geleceğini karartmaya değmez...

Öyle inandı Kılıçdaroğlu veya Dersim’de uygulananın “CHP’nin misyonu” olduğunu yeni kavramaya başladı...

Ne fark eder ki?

Naif Karabatak
20 Kasım 2009

19 Kasım 2009 Perşembe

Pişkinlik bir sanattır

Cenk Gülen

Pişkinlik bir sanattır

Sevgili okurlarım, Araştırmacı ve Karıştırmacı kimliğimle insan türlerini araştırarak kültürümüze katkı sağlamak istedim.

Nereden başlasam diye düşünürken, ansiklopedide birden “P” harfi çıkıverdi.

Baktım orada bir resim, pişkin pişkin suratıma bakıyor.

Yahu ben bu yüzü bir yerden tanıyorum ama nereden derken, bir de baktım ülkenin dört bir yanında benzer resimler var.

Bir de üstüne Ergenekon, sonra bombalar, sonra silahlar, sonra mühimmatlar…

Yetmez ki, darbe planları, darbe girişimleri, ıslak imzalar, çiçek gibi adamlar…

Dinleniyorum, dinleniyoruz, dinleniyorlar suçlamaları, telekulakların kulak ölçümleri, domuz gribi ve pastadan pay kapanlar…

Ve halen “saygın insanlara bu yapılır mı?” diyenler…

Önce bunların hediye olabileceğini düşündüm ama verecek başka hediye mi yok yani?

Sonra Ergenekon Terör Örgütünün içimize saldığı bir ajandır diye düşündüm, bu fikir daha ağır bastı.

Nasılsa Ergenekon’un ne zaman konuşlandığını bile bilmiyoruz, belki de ta pişkinlik tarihi kadar eskidir, olur mu olur…

Beni aldı mı bir merak…

Neden pişkinler çok, neden illa da seçim zamanı veya olağanüstü dönemlerde arz-ı endam edip dururlar diye…

Sonracığıma öğrendim ki, pişkinlerin bir türü seçimden beslenirmiş…

Bir türü kaostan…

Kene gibi siyasetçilere yapışır, “senden daha iyisini bulamam” diyene kadar yapışırmış.

Sonra ağzından bu söz çıktı mı kene kimliğini devreye sokar, emdikçe emermiş.

İşte bunları öğrenince pişkinleri araştırma heyecanım bir kat daha arttı.

Hali üzere bu toplumda yaşıyorsanız eğer, veya yaşadığınızı sanıyorsanız o zaman pişkin insanın aramızda ne kadar çok olduğunu da gayet iyi bilirsiniz.

Neeeee!

Daha görmediniz mi?

İnanmıyorum…

Siz hiç televizyon izlemiyor musunuz?

Alın elinize kumandayı, haber saatlerinde veya tartışma programlarında zapladıkça zaplayın ama zıplamayın.

İyice seyredin pişkinlikten ne hallere düştüğünü bilmeyecek dereceye varan insanların halen istifini bozmadan 70 milyonun karşısına çıkmasına şaşıracaksınız.

Şaşmayın canım okurlarım şaşmayın.

Zaten ‘pişkin’ olduklarına inanmışsanız, yüzsüzlüklerine de alışkın olmanız gerekir.

Peki pişkin insan ne demektir, nasıl olur, ne yer, ne içerler, nerelerden beslenirler, türünün son örnekleri mevcut mu?

***

Önce üstadınız bilimsel çalışsın bakalım…

Şimdi bizim TDK diyor ki; ‘Yüzsüz’

Sonra ‘Saygısızca davranarak işini yürüten’

Bitmedi, ‘Deneyimi olan, herhangi bir şeye alışmış olan, olgun’

Bunlara bakarak pişkinin nasıl birisi olduğunu, ne yediğini, ne içtiğini, nerelerden beslendiğini anlayabilirsiniz.

Deneyimlidir…

Her devrin adamıdır…

Doğal olarak da her devirde “yiyecek ekmeği, içecek suyu, yürütecek işi, kotaracak malı” vardır.

O sürekli “Dün dündür, bugün bugündür” diyerek,

“Gelen ağam, giden paşam” zihniyeti güder.

Önceden ‘eyvallah’ ettiğine, bir süre sonra düşman olabilir.

Bugün düşman olduğunaysa yarın ‘eyvallah’ diyebilir.

Yüzsüz olduğundan suratına çiş yapılsa “Yarabbi şükür” diyerek yağmur yağdığını sanabilir.

Aslında bizzat çiş yapıldığını biliyordur ama yüzsüzlüğünden yağmur gibi algılamaya çalışır.

Suratına tükürsen, “Ağa dedi ki merhaba” kabilinden sevinir gözükür.

Pişkin insan türleri, diğer tür insanlar arasında en fanatiği, en marjinali, en çekilmezi, en dayanılmazı ve aslında en tehlikeli ve kötüsüdür.

Dün sırtından vurduğuyla, bugün dost görünme becerisi, yarın sırtından vuracağının habercisi olabilir pekâlâ.

En çok maske takan türlerdir pişkinler.

Üstelik her taktığı maskeyi kendisine yakıştırmada da üstüne yoktur.

Nerede, ne zaman hangi maskeyi takıp, hangi kimliğe bürüneceğini kestirmek zordur.

Pişkinleri tanımak çok da kolay değildir…

Öyle hemen sevinip, “ben de bu tarif üzerine bulurum” demeyin…

Bukalemunlar bile pişkinlerin yanında halt etmiş icabında.

Bir anda en iyi dostunuz haline gelebilir; tıpkı bir melek gibi her derdinize derman olur.

Bir anda gözünüzde büyüttüğünü bir kahramana dönüşür, kendi elinizle, kendi dilinizle yedi cihana reklamını bile yaparsınız.

Ve bir bakarsınız sizi arkadan hançerleyen bir cellâda dönüşmüş.

Bunu o kadar ustalıkla yapar ki, her ikisinde de haklı kendisi olur, haksız siz…

Sevgiliniz olur mesela, dostunuz, dert ortağınız…

Her konuda da uzmandır hani…

Sağlıkta bir numara, ekonomide bir yıldız, sanatta star…

Dilbazdır özellikle…

Hemen her konuda konuşma yeteneğine sahiptir.

Öyle kültür falan beklemeyin, gerek yok ki…

Onun tek kültürü esnek davranmak, ipucu toplamak, zor duruma düştüğünde kozları elinde bulundurarak çekinilir bir insan olduğunu göstermektir.

Hadi diyelim tanıdınız ve siz de yüzsüzlük ederek sordunuz “sen pişkin misin nesin?” diye…

Yok canım, sanıyorsunuz ki hemen “pişkinim” veya “pişkin değilim” diye cevap verecek.

Ne gezer canım okurlarım ne gezer…

Aynen şöyle cevap verir, hem de hiç düşünmeden; “Hani siz bana bir soru soracaktınız, bekliyorum”

Çok bekler, çok bekleriz…

İrtica Geliyor!

Naif Karabatak

İrtica Geliyor!

Bazı şeyleri yeni yeni anlamaya başlıyoruz. İşin normal seyrinde karşımıza çıkan ve ülkenin gündemine girip, bir anda ortalığın toz duman olmasına sebep olayların “aslında oyunun bir parçası olduğunu” anlamak için bazen uzun bir süre geçiyor, bazen anında açık veriyorlar...

“İrtica geliyorrrr!” yaygaraları da bunlardan birisiydi. Şimdilerde “irtica gelmiyor” gittiği yerden bir türlü dönmedi. Çünkü gerektiğinde irticayı getirenler, zor durumda, kendi başlarının derdine düşmüş, savcılara ve hâkimlere ifade vermekle veya badireyi atlatmak için çıkış yolu aramakla meşguller.

Doğrusu Türkiye’de irtica tehdidi olduğunu söyleyenlerin anladığı mana da asla bir irtica gelmedi, gelmesi de pek mümkün değil. İrtica, “geriye gidiş”se bunu pekâlâ ülkenin ilerlemesinin önünde duranlarca sıklıkla yapılıyor.

Laikliği bir dinmiş gibi algılayan, 86 yıl öncesinin idare şekliyle ülkeyi idare etme, insanları baskı altına almayı arzulayanlar, irticayı en iyi getirenlerdir aynı zamanda.

Bazen ortalığı velveleye vererek Türkiye’de irtica tehdidi olduğunu söyleyenler, nedense bunun her zaman değil, kendilerine lazım olduğunda yapmaları işin oyun olduğunun en büyük göstergesiydi.

Öyle ki tezlerini kabul ettirmek için meyhaneden, gazinodan, bardan, pavyondan oyuncu bile çıkarmış, sahte şeyhlerle, kurgulanan oyunlarla irtica tehdidinin gerçek olduğunu, bazı kesimlerin “korkmasını” özellikle istemişlerdi.

Bazen de “yaklaşan seçimde oy alamayan partilerine oy toplama” amacıyla bazı kesimleri korkutup, “aman oyumu şu partiye verirsem Türkiye İran olur, Afganistan olur” paranoyasına uğratarak kazanmak istediler...

Bazen bu oyun tuttu, bazen geri tepti, bazen de daha sonra anlaşıldığında “bizi nasıl da kandırmışlar” diye dövündük, durduk...

***

Dün kamuoyuna açıklanan ilginç bir anket vardı...

“Türkiye’de dindarlık” araştırmasından çarpıcı sonuçlar çıkmıştı...

Yıllardır birleri ülkenin irtica tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylerken, bazıları da “başımıza taş yağacak” diye dinin elden gittiğini söylediği bir ülkeden bahsediyoruz...

Yani dindar kesime göre din elden gidiyor, bazı laikler göre ise irtica geliyordu...

Oysa Türkiye, ne Ortadoğu’ya benziyordu, ne batıya...

Kendine has, kendi kültürünü, inancını ve kendi değerlerini tümden barındıran, çok sesli, çok kültürlü, çok renkli kişilerin yaşadığı bir ülkeydi...

Ve anket de bunu ispatlıyor...

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu “Türkiye’de Dindarlık ve Uluslararası bir karşılaştırma” başlıklı bir araştırma-anket yapmışlar...

Bin 453 hanede sorulan sorulara verilen cevaplar, aynı zamanda Türkiye’nin din haritasını ortaya koyuluyor.

53 ilde yapılan araştırmaya göre Türkiye’de insanların yüzde 70’i, hayatın anlamını insanın kendisinin verdiğini, yüzde 92’si ise bu anlamın Allah’ın varlığı ile güçlendiği görüşünde.

Katılımcıların yüzde 95’i, “Hiç şüphe duymadan Allah’a inandığı” cevabını verirken, yüzde 87’si kendisini “bir miktar dindar” olarak tanımlıyor. Bu oran içinde yüzde 16’sı kendisini “son derece dindar” bulurken; yüzde 39’u “oldukça”, yüzde 32’si ise “biraz” dindar olduğunu belirtiyor. “Hiç dindar değilim.” diyenlerin oranı ise yüzde 2.

Türkiye’de insanların Müslümanlığın gereği olan ibadetlerini serbestçe yerine getirip getiremediği sorusuna katılımcıların yüzde 78’i “Evet” demiş. Araştırmada, dindarlara ise en çok başörtüsü baskısı yapıldığına dikkat çekiliyor.

Farklı din ve inanca bağlı insanlar kamuya açık toplantılarda fikirlerini mutlaka açıklayabilmeli diyenlerin oranı sadece yüzde 11.

Araştırmaya katılanların yüzde 44’ü Türkiye’de cemaatlerin çok güçlü olduğuna, yüzde 18’i olması gerektiğinden daha güçsüz olduğuna inanıyor.

Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de insanların yüzde 37’si haftada birden fazla camiye gidiyor. Yüzde 23’ü ise en az bir kez camiye gidip namaz kıldığını söylüyor.

Araştırmaya göre Türkiye’nin yüzde 80’i dua ediyor. Dualarının kabul olduğuna inananlar yüzde 85lik bir kesimi oluşturuyor.

Araştırmaya göre Türkiye’de nazara olan inanç yüzde 35 civarında. Fal ve büyüye inananların oranı ise yüzde 10’larda gözüküyor.

Anket sonucuna bakınca “Allah’a inanma” veya “Camiye gitme” oranı yüksek gözükse de bu genellikle “cumaya gitme” şeklinde algılamak daha doğru olacağından, “inanma”nın başka “uygulama”nın başka şekilde olduğu anlaşılıyor.

Yani “dindarlaşma” anketinden pek de “dindarlaşma” çıkmadı, sadece “eğilimin saptanması” bulunmak istenmişse neredeyse “bizi yansıtıyor” demek çok daha gerçekçi...

***

Anketin en çarpıcı tarafı “farklılıklara tahammül” konusu...

Farklı görüşlere tahammül, kitap basımı, yayımı ve düşünceyi ifade etmedeki hoşgörü eksikliği kendisini gösteriyor.

Bu aslında farklı kesimlerin tepkisi, korkusu ve sanal olarak kurgulanan oyunlarıyla oluşturulmuş bir fobiden kaynaklanıyor.

“İrtica geliyor” bunlardan birisi...

Oysa gelen hiç bir şey yok...

Yeter ki, karşımızdaki kişinin inancına veya inançsızlığına, yaşam tarzına, kültürüne, diline karışmayalım, karışma hakkımızın olduğunu düşünmeyelim...

Herkes kendi hayatını yaşar ama herkes bir arada yaşamanın olmazsa olmazı olan hoşgörüye sahip olur.

Gerisi detaylardan ibarettir ve temel meselede anlaştıktan sonra, detayların engel olmadığı çok daha net anlaşılacaktır.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Naif Karabatak

Kemalistlerin Zor Günleri...

Aslında CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, işin bu hale geleceğini hesap edememişti. Eğer bir öngörüsü olmadan TBMM’de kürsüye çıkıp o sözleri söylemediyse “Atatürk yaptıysa iyi yapmıştır” mantığıyla ve nasılsa “Atatürk’ün yaptığı bir şey kötü dahi olsa eleştirmeye kimse cesaret edemez” düşüncesiyle ağzından dökülen gerçeklerdir...

CHP’li Onur Öymen, AK Parti’nin slogan haline getirdiği “Analar Ağlamasın” diye Demokratik Açılım istemesini eleştirerek, “Çanakkale’de analar ağlamamış mıydı, Dersim’de analar ağlamamış mıydı, Kıbrıs’ta analar ağlamamış mıydı, ağlamıştı ama devlet gereğini yapmıştı, açılım yapmamıştı” diye özetlemişti.

Öymen, iki savaşla bir katliamı birleştiriyor.

Ve Dersim’deki katliama “gereğini yapmıştı” diyerek destek veriyor.

Çanakkale savaşının vatan savunması olduğunu, Kıbrıs’ın bir soykırıma karşı yapılan girişim olduğunu elbet biliyor ama sanki kasıtlı bir şekilde Dersim’le aynı cümlede kullanıyor.

Ve hatayı da orada yapıyor...

Bugüne kadar Atatürk’ü “tabu” haline getirenler sayesinde “o zaten hep iyi yapar” mantığıyla ve kanuni zorlamayla da eleştirilmesine imkân verilmedi.

Oysa Atatürk’te bir insandı. Yığınla güzel şeyleri olduğu gibi, yığınla hataları da vardı...

Ama bazıları hata değildir...

Dersim gibi...

Hatadan da çok öte bir şeydir bu...

Bir katliamdı çünkü Dersim...

6 ay boyunca, kendi ülkende, kendi ilini ve kendi insanını bombalamak nasıl Çanakkale’yle, Kıbrıs’la aynı kefeye konulur?

Veya nasıl Demokratik açılımda “analar ağlamasın”a benzetilir?

Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin “yüzkarası” bir katliamından başka bir şey değildir.

Bunu kimin yapması, emri kimin vermesi, bombayı kimin atması, hamile kadınların karnına süngüyü kimin saplaması işi masumlaştırmaz...

Vahşet, her yerde vahşettir.

Savaşta bile düşmanıyla insanca savaşan bir milletin fertleriyiz. Kendi insanımızı mağaralarda “tıpkı fare öldürür gibi” benzetmesine uğrayacak şekilde öldürmeyi meşru gösterebilir miyiz?

Onur Öymen göstermek istedi...

Tutmadı...

Sonra “nasılsa Atatürk’ü eleştiremezler” dedi ve sıyrılmak için “O zaman Atatürk faşist miydi?” sorusunu sordu.

“Evet, faşistti” cevabını kimsenin vermeyeceğinden emindi nasılsa...

Öyle bir cevap gelmedi...

Ama yapılanın bir katliam olduğunu ta başından beri söyleyenlere yeniler eklenmeye, acılar tazelenmeye, tarihin tozlu raflarında kalan gerçeklerin üstü açılmaya başlandı...

Telaşlandılar...

Öyle bir ikilemle karşı karşıya kaldılar ki, “yukarı tükürse bıyık”la karşılaştılar, “aşağı tükürse sakal”la...

Ya Atatürk “kötü iş yapmıştı” diyecekler, ya da “Dersim’de çok cici şeyler oldu” diye katliamı savunacaklardı...

CHP’ye oy veren Aleviler vardı; (İnanın sırf Dersim nedeniyle olsa bile bugüne kadar Alevi kardeşlerimizin neden CHP’ye oy verdiğini bir türlü çözememişim. Birisi bana anlatırsa sevinirim.) Onları incitmek olmazdı...

Ama öte yanda da CHP’nin kurucusu Atatürk vardı...

Baykal’da o koltukta oturuyordu...

Şimdi ne olacaktı?

Seçmenlerin uçup gitmesine göz mü yumulacaktı?

Onur Öymen feda mı edilecekti?

Kemal Kılıçdaroğlu, bir CHP’liyi daha siyasetten uzaklaştırmaya muvaffak mı olacaktı?

Yoksa “bırakın Atatürk’ü eleştirsinler” mi denecekti?

Hepsi de zordu?

Nereden çıkmıştı bu Dersim?

Ne güzel Demokratik açılımı eleştiriyorlardı...

Ne güzel –adeta- anlamsız savaşın devam etmesi için çabalıyorlardı...

Ne güzel analar ağlıyordu...

Şehitler geliyor, siyasi malzeme her daim var oluyordu...

Böylece “güç bende” diye diretenler, darbe planları hazırlayanlar, ıslak ıslak imza atanların da koltuğu her daim sağlam kalıyordu...

Olmadı...

İki arada, bir derede kaldılar...

Yukarı tüküremiyorlar, bıyık vardı...

Aşağı tükürseler sakalla karşılaşıyorlardı...

Ve Dersim katliamıyla...

Atatürk’ün diktatör olup, olmadığı sorularıyla muhatap olmaya başladılar...

Üstüne bir de seçmen tabanı ellerinden kayıp gidiyor...

CHP’ye bir şeyler oluyor, Kemalistlere de bir şeyler oluyor...

Ama doğrusu hem CHP, hem Kemalistler açısından hiç de iyi şeyler olmuyor, adeta sonun başlangıcının tehlike çanları çalıyor...

Halk açısından ise çok iç açıcı şeyler olduğu kesin...

Hiç değilse akı, karayı tanıyoruz...

Fena mı?

Devenin zoruna giden konu!

Zamanın birinde bizim Hasan Efendi, hayatının son dönemini yaşadığı fikrine kapılarak herkesle vedalaşmaya başlamış.

Ancakkkk! annesi, babası, dayısı, amcasıyla vedalaşamamış, çünkü onlar öte tarafa çoktan göçüp gitmiş.

Neyse Hasan Efendi, “Ölümün ne zaman geleceği belli olmaz. Zannımca bir ayağım çukurda” diyerek köyünde bulunan bütün tanıdıklarıyla haleleşmiş, hoş zaten köyündeki herkes tanıdığıymış ya…

Neyse uzatıp hikayeyi okumanızı geciktirmeyeceğim, kestirmeden giderek Hasan Efendinin tanıdığı, tanımadığı, alışveriş ettiği, yolda geçerken yan baktığı, köprüden geçene kadar “Dayı” dediği, tavuğuna “kışt” dediği, horozunu kovaladığı.. herkesle ama herkesle helalleşmiş.

Helalleşme faslı bitince gönül rahatlığıyla evin yolunu tutmuş. Eve kavuşunca aklına hayvanlarının yemine bakmak gelmiş ve o arada hayvanlarla da helalleşmenin gerektiğini düşünmüş.

Eee hayvan dediysek o da canlı, onunda Hasan Efendi de hakkı olmaz mı, olmuş işte.

Hasan efendinin bir eşeği, bir devesi, üç koyunu, dört kuzusu, iki de ineği varmış ama henüz öküzü yokmuş.

Öküzleri besleyen besliyormuş zaten…

Hatta bedava geldiğinden ne bulursa yediğinden patlayacak hale gelen öküzler var. Yemini aksattığında da bas bas bağırıyor, kuyruğu yanmış itler gibi sağa sola salya sümük saldırarak ahırın da köyün de huzurunu kaçırıyor.

Neyse Hasan Efendi, önce inekten başlamış helalleşmeye, sonra koyun, eşekle devam etmiş. Nihayetinde sıra deveye gelmiş ve hikâyemizi asıl kahramanı da işte bu deve…

Diğerleri hakkını helal etmiş, hiç birinde bir sorun çıkmamış.

Hasan Efendi de hakkı çok olan devenin hakkını helal edip, etmeyeceğinden doğrusu pek ümitli değilmiş ama şansını denemeye de kararlıymış doğrusu.

Hem hiç devenin hakkı kendisindeyken öte dünyaya göç etmek olur mu, ya hesabını veremeyeceği hakkı kalmışsa…

Hasan Efendi devesinin yanına yaklaşmış, tüylerini okşayarak konuşmaya başlamış;

-Canım deveciğim, senin bana çok emeğin geçti. Ölümlü kalımlı dünya, ne zaman gideceğimiz belli değil. Senin üzerimde çok hakkın var. İyisi mi gel helalleşelim, demiş ama deve “ya ne hakkı, hukuku” diye itiraz etmiş.

Hasan Efendi ısrar edince deve de helalleşmeyi kabul etmişşşşş.

-Olur, önden siz buyurun efendim.

-Sana çok yük yükledim hakkını helal et.

-Olsun bazen de az yükledin.

-Ama seni bazen aç da bıraktım.

-Olsun, bazen de çok güzel yiyecekler verdin.

-Ya işte hakkın geçmiştir, bazen sana dayak attım.

-Ama bazen de sevdin beni.

-Yani şimdi senin ben de hakkın yok mu?

-Yok hepsini helal ettim..

Hasan Efendi devenin sözünü tamamlamadan sevinçten uçacak hale geldi. Çünkü bütün helalleştiklerinin içinde en çok deveden korkar, “ya hakkını helal etmezse” diye kaygı duyardı.

Deve çok kibar bir hayvanmış da Hasan Efendi kıymetini bilmiyormuş. Artık gönül rahatlığıyla öte dünyaya göç edebilirdi, hele Azrail bir gelsin…

Hasan Efendi “teşekkür” edip gitmeye hazırlanıyordu ki…

Derken deve kaldığı yerden devam etti;

-Ama benim hiç affetmeyeceğim, öte dünyada da iki elimin, hatta arka ayaklarımın da yakanda olacağı bir husus var, deyince Hasan Efendi de şafak atar.

-Hani helal etmiştin?

-Evet, söylediklerini helal ettim. Ama içime oturan, hiç çıkmayan, beni derinden yaralayan bir hatan var işte onu hiç affetmiyorum.

Hasan Efendi korkarak sorar;

-Şey… neymiş?

-Ahhhh! Ahhhh! İçime öyle bir oturdu ki bir tülü affedemiyorum. Sanırım sen sadece bundan olsa da cehennemde cayır cayır yanarsın, deyince Hasan Efendinin anlından ecel terleri dökülmeye başlamış; hem de soğuk soğuk, hem de yürek yakıcı yakıcı…

Hasan Efendi sesi titreyerek “neden” diye gerçekle yüzleşmeye karar vermiş.

Dokuz doğurup, kalpten gideceğine söylesin daha iyi değil mi?

-Kalbim duracak, neden bana bu zulmü yapıyorsun, o kadar suçumu affettin de affetmeyecek suçum neymiş, söyle de öğreneyim, belki helalleşiriz.

-Yok asla hakkımı helal etmem.

-Peki söyle o zaman, çatlatma adamı…

-Ben ki deveyim. Boyum, posum, hörgücüm her hayvandan farklı olduğumu, onlardan azametli olduğumu gösterir, öyleyim de. Günlerce susuz çölde gider, her türlü yükü yorulmadan taşırım.

-Biliyorum ve onun için en çok seni seviyorum, diyerek Hasan Efendi tekrar devesini okşar ama deve hiddetle;

-Ben sana nasıl hakkımı helal edeyim. Benim gibi önemli bir deveyi bir eşeğin peşine taktığın o kara günü hiç unutamıyorum.

Hasan Efendi devenin içerlendiği konuyu duyunca derin düşüncelere daldı; deve haklıydı, önde giden, önde olanın arkadakinden daha önemli bir konumda, daha kapasiteli, daha bilgili, daha görgülü olması lazımdı. Bir eşek deveyi çekerse olacağı buydu.

-Haklısın, dedi Hasan Efendi deveye, “bari hakkını helal et, senden binlerce defa özür dileyeyim” dedi ama deve;

-Asla! Her türlü hakkımı helal ederim ama beni bir eşeğin arkasına bağlamanı affedemem, yapamam, bunu benden isteme, dedi.

Hasan Efendinin bu durum yüreğine oturdu. Günlerce yemeden içmeden kesildi. Kahveye gitmez, köy meydanında turlamaz oldu.

Ve bir gün duydular ki, Hasan Efendi devenin yanında vefat etmiş…

Ama deveden helallik alarak mı gitmiş, almadan mı gitmiş işte orası tam bir muamma. Bütün köylünün en çok merak ettiği de bu.

***

Hikâye böyle…

Şimdi hemen diyeceksiniz ki, “Üstat bu hikâyeyi bir şeye bağla”

Vallahi kusura bakmayın hiçbir şeye bağlamam/bağlayamam. Ortalık toz duman, birisi tutar bir olayla ilişkilendirir. Sonra neme lazım “bizim partiye dedin” yok efendim “falancaya dedin” diye başımdaki huniyi kızdırırlar.

İyisi mi alın size ip, neye, kime, hangi konuya bağlıyorsanız bağlayın. Bana ne ya her şeyi benden bekliyorsunuz?

{Arşivimden}
Cenk Gülen
18 Kasım 2009

17 Kasım 2009 Salı

Kız sen dinlenmiyor musun?

Ülkenin gündemini tele kulak işgal etmiş, sanki ilk kez duyulmuş gibi bazıları hayret ve şaşkınlık içinde. Daha düne kadar utanmadan telefon dinletenler, bugün cıyak cıyak bağırıyor “bizi dinliyorlarmış” diye.

“Men dakka dukka” diye bir atasözü vardı hani, “çalma kapıyı, çalarlar kapını” diye...

Biz cıyak cıyak bağırıp, daha düne kadar dinleyenlerin, bugün dinlendiğini söylemesini bir yana bırakıp, aslında vatandaş arasında da paranoyaya yol açan dinlenme korkusuna lafı getirelim...

***

-Aaa şekerim ne zamandır ortalıkta gözükmüyorsun, hayırdır domuz gribi mi oldun, kendini karantinaya mı aldın nedir?

-Yok kız, ne domuzu, ne gribi, ne karantinası?

-Eee o zaman neden gözükmüyorsun, insan kendisini bu kadar özletir mi?

-Vallahi iş güç işte ne olacak.

-İyi iyi aman hastalık falan olmasın da.

-Yok şükür, sende ne var ne yok.

-Vallahi ne olsun, bugünlerde telefonum dinleniyormuş da onla uğraşıyorum.

-Vıyşş seni niye dinliyorlar ki?

-Ne bileyim, ama hoş bir şeymiş.

-Nasıl yani, dinlenmek hoş olur mu?

-Olmaz mı kuzum olmaz mı?

-Açsana biraz.

-Şimdi şöyle şey edeyim. Bugüne kadar böyyük adamlara, böyyük kurumlara ulaşmak zordu. Dilekçe versen boş, mesaj atsan boş, e-mail çeksen de boş.

-Kız dinlemenin bunlarla ne ilgisi var?

-Şimdi şöyle oluyor. Kimin dinlediğini elbette bilmiyorum ama mutlaka birileri dinliyor.

-Eee..

-Ee’si var mı, kimle sorunum varsa söylüyorum. Söveceksem ağız dolusu sövüyor, seveceksem ağız dolusu seviyorum.

-Yani telefonda küfrediyorsun...

-Gerekirse...

-Nasıl yani?

-Kızım şimdi maaşıma zam mı isteyeceğim, kimle görüşürsem görüşeyim zammı söylüyorum. Yol lazımsa söylüyor, su lazımsa çekinmiyorum.

-İlginç...

-Dahası var. Eğer dinlemesi muhtemel kişilerin basındaki demeçlerine tepem atmış ve hiç bir şey diyemiyor, sözümü ulaştıramıyorsam, kimle görüşürsem görüşeyim yedi sülalesine sövüyorum.

-Ohhh rahatlıyorsun.

-Hem de nasıl, bu fırsat ele geçer mi. Mesela halka yapılacak bir iyiliğe karşı mı çıkan var, huzur mu bozulmak isteniyor, rüşvet mi, yiyorlar, ihaleye fesat mı karıştırıyorlar, silah ve mühimmat mı saklıyorlar, darbeye mi hazırlanıyorlar, ıslak ıslak belgeler hazırlayarak geleceğimizi karartmaya mı uğraşıyorlar..

-Hepsine birden sövüyorsun...

-Yok hepsine birden değil, gündemde hangi konu varsa, yani güncel sövüyorum şekerim işe de yarıyor.

-Yaramaz mı şekerim yaramaz mı? Benim yerime de söv, dinleyenin de, dinletenin de, aracı olanın da, emredenin de, teknolojiyi kuranın da...

-Sus kız, şimdi dinlenmiyoruz, dinlendiğimizde söversin. O güzelim küfürleri boşa harcama.

-Harcamam kız harcamam. Peki, beni nasıl dinleteceğim?

-Yoksa sen daha dinlenmiyor musun?

-Bilmiyorum ki şekerim, nasıl anlaşılır?

-Anlaşılmaz, bazen dıt dıt diye ses gelirdi ama şimdi teknoloji gelişmiş, farkına varmıyorsun?

-Ee sen nasıl anlıyorsun?

-Anlamıyorum ki, dinleniyormuş hissine kapılıyorum, bu ülkede sapıktan çok ne var.

-Haklısın, o zaman ben de dinleniyorum ve ben de ağzıma geleni söyleyeyim.

-Ama şuna dikkat et.

-Neye?

-Şimdi başın belaya girmesin. Sövsen bir şey olmaz, gelip “bana niye sövdün” diyen çıkmaz. İçinden geldiği gibi yedi sülalesini sinemaya götür ama...

-Ama...

-Ama kodlu modlu konuşma. Alimallah seni terörist falan sanırlar da al başına belayı. Yani ne diyeceksen dobra dobra söyle, nasıl söveceksen öyle söv, nasıl kalaylayacaksan öyle kalayla...

-Anladım kodlu sövmek yok, açıkça söveceksin, yüreğini buz gibi edeceksin.

-Hah şöyle yola gel.

-Hele bir deneyeyim.

-Dene şekerim dene...

-Dur bizim patronu arayayım.. Sıfır bilmem kaç dıt dıt dıt dıt...

-Alo..

-Alo ben Mübeccel...

-Buyur Mübeccel hanım, bir sorun mu vardı?

-Sorunun da, çözümün de, bu telefonu dinleyenin de, dinletenin de, aracı olanın da, teknolojiyi kullananın da...

-Mübeccel hanım iyi misiniz, neden sövüyorsunuz, ayıp değil mi, size hiç yakışıyor mu?

-Sayın Amirim size sövmüyorum.

-Telefonda ben varım hanımefendi siz kime sövüyorsunuz o zaman?

-Telefonu dinleyene...

-Dinleyen benim ya aptal mısın nesin, kafayı bir yere mi vurdun. Sizin gibi hanım hanımcık birisine ağza alınmayacak küfürler yakışıyor mu?

-Eee dinleyene yakışıyor...

-Yani bana, kovuldun, yarın işe gelme.. pat...

-Şekerim gördün mü işten kovulduk.

-Sen de arayacağın yeri bilmedin. Hem önceden söyleyecektin, gel de işin içinden çık.

-Demek ki telefon dinlemek işsizliği arttırıyor, huzuru bozuyor.

-Evet, iyi ki eşini aramadın o da seni dokuz tallakla boşardı alimallah.

-He kız, neyseki bizim herifi aramadım, şansım varmış.

-Sana dedim dikkatli olacaksın diye...

-Tamam tamam hadi bana eyvallah, sonra görüşürüz. Ben telefon olmadan arkadaşlara söyleyeyim de ondan sonra doyuncana söveyim..

-Hah şöyle, sende bu işi öğrendin şekerim.
Cenk Gülen
17 Kasım 2009

“Öteki”leştirdiklerimiz

Yazar Ece Vahapoğlu, “Öteki” adını verdiği kitabın tanıtımını Cine 5’de izledim. Henüz kitabı alıp, okuma şansım olmadı ama tanıtımdan da kitapla ilgili ön bilgi edinebildim. Şimdi sizlerle “Öteki”ni değerlendirelim.

Ece Vahapoğlu, bir maçta türbanlı ve türbanlı olmayan bayanların tezahüratına tanıklık edince “öteki” denen türbanlı bayanları yakından incelemiş, dost olmuş, kaygılarını, sevinçlerini, yaşam tarzlarını öğrenmiş.

Ve elbette başı açık kadınlarımızın aynı konularda neler düşündüğünü, nelere sevindiğini, nelere üzüldüğünü daha yakından inceleyerek her iki tarafın da “öteki”ne bakış açısını yakalamış...

***

Aslında yıllardır ülkemizdeki sorunun temel kaynağı, bizim gibi düşünmeyen bir diğerini öteki kabul etmemizden geliyor.

Bizden olması için bizim gibi düşünmesi, bizim gibi konuşması, bizim gibi giyinmesi, hâsılı hayatı bizim gibi yaşamasını arzuluyor, aksinde ise bir çırpıda “öteki” şeklinde yaftalıyoruz.

Oysa hayatı paylaşmak için aynı olmamız gerekmiyor.

Aynı olunca tek tip insan modeli ortaya çıkıyor.

Hâlbuki hayat farklılıklarla vardır.

İnsanlar farklı düşünerek olayları değerlendirir, farklı giyinir, farklı lezzetlerden tat alır, farklı müzikten hoşlanır, farklı filmlerden haz duyar.

Kısaca insanlar düşünen varlık olduğuna göre farklı düşünmesi, farklı algılaması ve farklı değerlendirmesi normal karşılanmalı.

Bu farklılık hiç kimseyi “öteki” etmez. Sadece zengin bir kültür, zengin bir anlayış orta yere koyar.

Ne yazık ki sadece başörtüsünde değil, hayatın her alanında sürekli “öteki” diye tarif ettiğimiz yığınlarla boğuşur hale geldik.

Veya bizi o hale koydular...

Bazen laik dedik, karşıtlığında antilaiki koyduk...

Bazen Sünni dedik, karşıtlığına Alevi’yi koyduk...

Bazen Türk dedik, karşıtlığına Kürdü koyduk...

Kapalı dedik, açığı tam karşısına oturttuk...

Darbecileri, cumhuriyetçileri, demokratları, militaristleri, özgürlükçüleri, sivilleri, askerleri, resmileri, gayri resmileri.. daha neler neler...

Oysa hepsi bir bütün olarak bu ülkenin insanı, bu ülkenin zenginliği, bizim değerlerimiz, bizim farklılıklarımız ve bizim güzelliğimiz...

Her insan her konuda aynı şeyi düşünemez, aynı kaygıları taşımaz, aynı inanca sahip olmaz ama bir arada yaşamak için bir birine pekâlâ saygı duyabilir.

***

Demokratik açılım tam da böyle bir şey aslında...

Kimin ne yaptığı önemli değil; nasıl yaşadığı, neye inandığı, nasıl konuştuğu, kendisini nasıl ifade ettiği, nelerden çekindiği çok önemli değil.

Önemli olan karşılıklı saygı ve hoşgörü içerisinde olup olmadığıdır.

Ön yargılarımızı kırdığımızda “öteki” dediklerimizin sürekli azalacağını göreceksiniz.

Demokratik açılımda şiddetli karşı çıkanların önyargıları kıramamış veya terörden beslenen, şehit kanından siyaset yapan veya direkt nemalanan olduğuna kuşku yok.

Yoksa ne diye bir başkasının özgür olması bizi korkutsun ki?

O da özgür olacak, ben de özgür olacak, diğerleri de özgür olacak ve hepsinin toplamından biz özgür olacağız...

İnsanca yaşamanın, darbelere karşı durmanın, demokrasi istemenin, çok seslilik arzulamanın, herkesin inancını yaşamasını istemenin neresi kötü?

Yoksa birileri illa da bir kesimin “ötekileşmesi”nden zevk mi duyuyor?

Çile çekmesi, ayrımcılığa uğraması, eğitim hakkının elinden alınması, anadilini konuşamaması, kendi kültürünü yaşayamaması çok mu zevk veriyor?

Yoksa terörün devam etmesi, ülkede karmaşa yaşanması, her gün insanların ölmesi, komşularla kanlı bıçaklı olunması.. bütün bunlardan zevk alanlar mı var?

Sanal korkularla, önyargılarla ürettiğimiz sanal düşmanlardan çektiğimiz yetmedi mi?

Daha ne zamana kadar birbirimize “öteki” diye bakıp, öteleyeceğiz?

Ece Vahapoğlu’nun kitabını henüz okumadım ama inanıyorum ki, bu tür kitapların, dizilerin veya filmlerin sayısının artmasıyla “öteki” diye baktıklarımızın aslında “beriki” olduğunu çok daha net anlayacağız.

Sadece ufak nüans farkları vardır ve o da farklı düşünmeden kaynaklanmaktadır, ayrılığa gerekçe asla değildir.

Naif Karabatak
17 Kasım 2009